Yazar: JOSEPH SANDLER
Çev: Suzan Uğur Girginer
Üst-Ben Kavramına İlişkin Ön Notlar
Giriş
Psikanalitik kuram, Hampstead Kliniği’ndeki çalışmalarımızın birçok farklı boyutu için ortak bir temel oluşturur. Kuramı, teşhis, terapi, eğitim ve araştırma bağlamında gözlemler yapmak ve bu gözlemleri değerlendirmek için sürekli bir referans sistemi olarak kullanıyoruz. Ancak bu süreç tek yönlü değildir; Freud’dan öğrendiğimiz üzere, zaman zaman durup geçmişe bakmak ve kuramımızı deneyimler ışığında gözden geçirmek gereklidir. Bu şekilde, elimizdeki malzemeyi daha net ve daha kesin bir şekilde anlayabiliriz.
Bu çalışma, böyle bir gözden geçirme ve değerlendirme sürecinin sonucudur. Çalışma, yıllar boyunca terapistlerin tedavi protokollerinde ve indekslerinde biriken analitik verilerin nasıl kullanılabileceğine dair spesifik bir pratik sorun tarafından tetiklenmiştir.
İndeks
Birkaç yıl önce, klinikteki analitik tedavilere ilişkin zengin materyali düzenlemek amacıyla bir indeks hazırlama çalışması başlatılmıştır. Bu materyal, haftalık ve iki aylık raporların sınıflandırılması ve bir kartoteks sistemi aracılığıyla indekslenmesiyle düzenlenmiştir. Amacımız, bu verilerin “canlı” bir biçimde korunmasını sağlamak ve ilgilenen tüm araştırmacıların erişimine açık bir vaka materyali koleksiyonu oluşturmaktı (de Monchaux, 1958; Anna Freud, 1959).
Materyalin kapsamlı bir dizin aracılığıyla kaydedilmesi oldukça büyük bir görev olarak karşımıza çıktı ve ciddi zorluklarla birlikte çok zaman aldı. İndeksin yapısı büyük ölçüde psikanaliz kuramına dayanıyordu; ancak, bireysel terapistlere, gözlemlerini nasıl sınıflandıracaklarına dair büyük bir özgürlük tanındı. Bu sınıflandırma, onların gözlemlerine en anlamlı gelen yöntemlere göre yapılırken, birçok anahtar kelime, terapistler ve ilgili indeks komitelerinin danışmanları arasındaki ortak tartışmalar sonucunda belirlendi.
Bu nedenle, indeks için materyalin işlenmesi, farklı terapistler tarafından seçilen veri ve anahtar kelimelerle, genel psikanalitik çerçevenin sağladığı yapı ve indeks komitelerinin önerileri arasında bir uzlaşma olarak görülebilir. Bu çeşitli kaynakların entegrasyonu, şu anda hazırlanmakta olan indeks el kitaplarında ifade bulmuştur. Ayrıca, her bir klinik bulgunun birden fazla açıdan incelenebileceği (örneğin hem aktarım boyutunda hem de yapısal prensiplere göre) her zaman kabul edilmiştir ve terapistlerin bireysel eğilimleri saygıyla karşılanmıştır.
Sorun
Yukarıda söylenenlerden hareketle, bu yöntemin kaçınılmaz olarak bazı anahtar kelimelere ve alt gruplara diğerlerinden daha fazla dikkat çektiği sonucuna varılabilir; bu gerçekten de böyle olmuştur. Bazı alanlarda materyal birçok verimli ayrıntı ile sınıflandırılmışken, diğerleri yalnızca asgari düzeyde bir ilgi görmüş gibi görünmektedir. Bu tür ihmal edilmiş bir alanın çarpıcı bir örneği Üst-Ben üzerine olan bölümdür. Klinik çalışmalarıyla az çok tanışık olan herkes, Üst-Ben’in rolünün her tedavide açıkça ifade edilmese bile örtük olarak dikkate alındığını bilir. Ancak bu durumun indeks içinde neden yeterince yansıtılmadığı ve materyali işlerken Üst-Ben kavramının neden göz ardı edildiği sorulmalıdır.
Vakaların indeks için işlenme biçimini incelemek, terapistlerin materyallerini nesne ilişkileri, Ben aktiviteleri ve aktarım gibi başlıklar altında düzenlemeyi tercih ettiklerini açıkça göstermektedir; ancak, Üst-Ben’in payını aynı derecede dikkate almadıkları anlaşılmaktadır. Bu çalışma, bu seçme eğiliminin nedenlerini araştırmayı amaçlamaktadır. Üst-Ben’in yapısal ilke bağlamında psikanalitik teori ve pratiğe sağladığı avantajlar göz önüne alındığında, bu durum dikkat çekici bir fenomen olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu soruna dikkat çekildikten sonra, materyalin Üst-Ben yerine başka açılardan ele alınmasına yol açan iki faktör kolayca fark edilmiştir. Birinci faktör, Üst-Ben kavramının giderek “çözülmesi”dir; bu süreç, en azından kısmen, Üst-Ben’in genetik kökenlerine dair ilerleyen anlayışın bir sonucu olarak açıklanabilir. İkinci faktör ise, Üst-Ben içeriği ile Ben içeriği arasındaki ayrımı teorik olarak yeterince netleştirememek ve Üst-Ben oluşum mekanizmalarına ilişkin psikanalistler arasında süregelen kafa karışıklığıdır.
Bu çalışmanın ikinci yarısında, Üst-Ben kavramının yeniden geçici bir tanımlaması yapılacaktır. Bu tanım, indeks için gözlemlerimizi işlerken karşılaşılan zorluklardan doğrudan türetilmiş olup, ilgili klinik materyalin sistematik bir şekilde düzenlenmesi için faydalı bir temel sağlayabilir.
Üst-Ben’in Kavramsal Çözülmesi: Freud’un Üst-Ben (Ben İdeali) Kavramı
Freud’un Üst-Ben kavramının kökenleri, geriye dönük olarak incelendiğinde, onun “Entwurf” (1887–1902) ve “Düşlerin Yorumu” (1900) adlı eserlerinde bulunabilir. Ancak bu kavram, açıkça ilk kez “Narsisizmin Girişine Dair” (1914) adlı çalışmasında Ben İdeali olarak anılmıştır. Freud burada, Ben’i gözlemleyen ve onu bir ideal modelle kıyaslayan bir ruhsal mekanizmanın varlığını öne sürer. Bu ideal, ebeveynlerin davranışlarıyla belirlenen bir örnekten türetilmiştir.
Freud, insanın libidinal (dürtü) itkilerini, ahlaki değerleriyle çatıştığında bastırdığını gözlemleyerek, bu idealin oluşumunun, kişinin kendini değerlendirmesi için bir ölçüt oluşturduğunu ve bastırmanın ön koşulu olduğunu belirtir. Çocuğun, kendini değerlendirdiği bu ideal benlik imgesine, erken çocukluk döneminde hissettiği mükemmellik duygularını yansıttığını (projektion) söyler. Çocuk bu ideale ulaşabildiğinde, narsisistik mükemmellik hissini yeniden kazanır.
Freud, vicdanın bir ruhsal mekanizma olarak Ben İdealini koruma görevini üstlendiğini ve bu mekanizmanın Ben’i sürekli izlediğini ve onu bu ideale göre değerlendirdiğini ifade eder. Ayrıca, ebeveynlerin eleştirilerinin ve eğitimin, Ben İdeali’nin oluşumuna katkıda bulunduğunu vurgular. Freud, başlangıçta “rüya sansürü” olarak adlandırdığı mekanizmanın da aslında Ben İdeali olduğunu belirtir.
İlginç bir şekilde Freud, hem Ben’in ideal imgesi hem de bu imgeye göre Ben’i sürekli gözlemleyen organize mekanizma için aynı terimi kullanır: Ben İdeali.
Aynı çalışmada Freud, öz-saygının rolünü ve libidonun gelişim sürecindeki kaderini ele alır. Ona göre, Ben’in gelişimi “ilk narsisizmden bir uzaklaşma”dır ve bu gelişim, bu durumu yeniden kazanma yönünde güçlü bir arzu yaratır. Bu uzaklaşma, dışarıdan dayatılan bir Ben İdeali’ne libido kayması aracılığıyla gerçekleşir ve bu idealin gerçekleşmesi, tatmin sağlar.
Kitle Psikolojisi ve Ben Analizi (1921) Çalışmasında Genişletilmiş Ben İdeali Kavramı
Freud, 1921 tarihli Kitle Psikolojisi ve Ben Analizi adlı çalışmasında Ben İdeali kavramını daha da genişletmiştir. Ona göre Ben İdeali, Ben’in uyması gereken tüm kısıtlamaların toplamıdır. Ayrıca Freud, nevroz kuramında dışsal nesne ile tüm Ben arasında gözlemlenen etkileşimlerin, Ben içinde bu yeni sahnede tekrarlanabileceğini belirtir.
Bu bağlamda Freud, Ben ile Ben İdeali arasındaki ilişkinin pozitif, tatmin edici yönünü tekrar vurgular. Eğer Ben’in bir düşüncesi ya da aktivitesi idealin yasalarıyla örtüşürse, bu durumda birey bir zafer ve kurtuluş hissi yaşar. Bu, bireyin ebeveynleriyle yaşadığı birincil narsisistik birlik haline dönüş anlamına gelir.
Birey bir gruba katıldığında, kendi Ben İdealini bırakabilir ve bunu, liderde somutlaşmış bir kitle ideali ile değiştirebilir. Lider, bireyin idealleştirilmiş özellikleriyle donatılır ve grubun diğer üyelerinin de aynı şeyi yapması, bu sürecin, grup üyelerinin birbirleriyle özdeşleşmesi yoluyla güçlenmesine yol açar. Bu durumda Ben, Ben İdealinden ayrı bir nesne gibi algılanır.
Manide, narsisistik birliğin aşırı ve patolojik bir örneği görülür: Ben ve Ben İdealinin tamamen birleştiği ve bireyin tüm toplumsal kısıtlamaları göz ardı edebildiği bir mutluluk hali. Bunun tersine, suçluluk ve aşağılık duygusu, Ben ile Ben İdeali arasındaki gerilimin bir ifadesidir ve bu durum, melankolikteki derin acıyla en yüksek seviyesine ulaşır.
Freud, Ben’in bir nesneyle özdeşleşmesini (örneğin, bir organizasyonun ya da ordunun bir parçası olmaktan duyulan haz) ve Ben İdealinin bir dış kişide veya otoritede (örneğin, bir kilise liderinde) somutlaşmasını açıkça birbirinden ayırır.
Üst-Ben’in Gelişimi ve İşlevi
1923 tarihli “Ben ve Alt-Ben” adlı çalışmasında Freud, ruhsal yapıyı detaylandırır. Ben İdeali kavramı, burada Üst-Ben olarak adlandırılır. Ancak Freud, bu isim değişikliğinin, iki farklı ruhsal mekanizmaya işaret etmediğini belirtir. Üst-Ben, tıpkı önceki Ben İdeali gibi, Ben’in bir modifikasyonu olarak görülür.
Freud’a göre, Üst-Ben, Ödipus Karmaşası’nın çözülmesi sırasında ortaya çıkan bir yapısal birikimdir. Bu oluşum, ödipal çatışmaların çözümünün temel koşuludur ve insanın “yüce varlığı”nın bir yansıması olan ahlaki taşıyıcı olarak görülür. Üst-Ben, çocuğun ebeveynleri ve topluma olan ilişkilerinin bir temsili olarak işlev görür, kendini eleştirme görevini üstlenir ve yaşam boyu Ben’in dışında durarak onu yönetme yeteneğini korur.
Çocuk, ebeveynlerine itaat etmek zorunda olduğu gibi, yetişkinlikte de Ben, Üst-Ben’in zorlayıcı taleplerine boyun eğer. Üst-Ben, “ahlaki sansür” işlevini yerine getirir ve Ben ile Üst-Ben arasındaki gerilim, suçluluk ve değersizlik duygusu olarak hissedilir. Freud, Üst-Ben’in büyük ölçüde bilinçdışı olduğunu belirtir ve analitik süreçte, Üst-Ben’in eleştirel işlevlerinin, direncin belirli özel biçimlerini tetikleyebileceğini öne sürer.
Üst-Ben, Ben’e karşı aşırı ahlaki ve hatta zorba bir şekilde davranabilir; ancak değişime de açıktır ve dışsal otoritelerin (örneğin öğretmenlerin) değer ölçütlerini ve ahlaki öğretilerini özümseyebilir.
Üst-Ben’in Oluşumu
Freud’a göre, Üst-Ben, ebeveynlerle olan özdeşleşmeler temelinde oluşur ve nesne yatırımlarının özdeşleşmelere dönüşümü, karakter gelişiminin temel bir parçasıdır. Bu süreçte Üst-Ben ile Ben’i zenginleştiren özdeşleşmeler arasında bir ayrım yapılmalıdır. Üst-Ben özdeşleşmeleri hem olumlu hem de olumsuz Ödipus Karmaşası ile başa çıkma gerekliliğinin bir sonucudur.
Ebeveynler, Freud’un “Yas ve Melankoli” (1917) adlı çalışmasında tanımladığı şekilde içe alınır (introjektion). Çocuk, Üst-Ben’inde, dürtüsel eğilimlerine karşı, dış dünyada ebeveynler şeklinde var olan aynı sınırı kurar. Ancak Üst-Ben, yalnızca ebeveyn özdeşleşmelerinin toplamından ibaret değildir; Ben’in diğer bileşenlerinden bağımsız bir şekilde duran, katı bir organizasyon oluşturur.
Freud, Ödipus Karmaşası ne kadar güçlü ve onun bastırılması ne kadar hızla gerçekleşirse, Üst-Ben’in o kadar katı olacağını belirtir.
Freud defalarca Üst-Ben’in yalnızca ebeveyn özdeşleşmelerinin bir ürünü olmadığını, aynı zamanda en güçlü Alt-Ben (Es) dürtülerinin bir ifade biçimi olarak da işlev gördüğünü vurgulamıştır. Üst-Ben’in oluşumu, Ben’in Alt-Ben’e boyun eğmesi anlamına gelir. Freud bu durumu şöyle ifade eder: “… Ben, Üst-Ben’ini Alt-Ben’den (Es) türetir…” Alt-Ben ile Üst-Ben arasındaki “yoğun iletişim,” Üst-Ben’in büyük ölçüde bilinçdışı kalmasını açıklar. Bu nedenle, bir çocuk başka bir çocuğa yönelik saldırgan dürtülerini ne kadar kontrol ederse, ileride Üst-Ben’i o kadar baskıcı ve zalim hale gelir. Üst-Ben’e duyulan korku, daha önceki hadım edilme korkusunun bir kalıntısıdır; bu korku çocuğun kendi saldırgan dürtüleri tarafından daha da güçlendirilir. Böylece, Alt-Ben iki yoldan Ben’e ulaşmaya çalışır: doğrudan, Alt-Ben dürtülerinin Ben’le uyumlu olduğu ölçüde ve dolaylı olarak Üst-Ben aracılığıyla.
Freud her özdeşleşmenin bir cinsellikten arınmayı ve aynı zamanda dürtülerin ayrışmasını beraberinde getirdiğini vurgular. Bu durumda, yıkıcı eğilimler artık libidinal yatırım tarafından bağlanmaz ve katı, cezalandırıcı bir Üst-Ben olarak kendilerini ifade eder. Bu dürtülerin ayrışması özellikle melankolide belirgin hale gelir.
Ancak, Üst-Ben aynı zamanda Alt-Ben’e karşı tepkisel oluşumlar içeren unsurlar da barındırır. Sadece “Baba gibi olmalısın” şeklindeki yönlendirmeleri değil, aynı zamanda yasakları da içerir — bazı şeyler babaya özgü kalır.
Üst-Ben ve Freud’un Yeni Kaygı Teorisi
Freud 1926’da “Engellenme, Semptom ve Kaygı” adlı çalışmasında, yeni kaygı teorisini ortaya koydu ve bu çalışma, sonraki Ben psikolojisinin gelişimini büyük ölçüde etkiledi. Bu tarihten sonra Freud, Üst-Ben kavramında herhangi bir değişiklik yapmamış olsa da onun arzu edilen kadar açık ve basit olmadığını kabul etti. Ayrıca, Üst-Ben’in önceki açıklamalarında önemli bir rol oynayan narsisizm teorisini de gözden geçirme gereği duymamıştır.
Üst-Ben ve Ben’in İlişkisi
Freud, Üst-Ben’i anlamaya yönelik önemli açıklamalarda bulunmaya devam etti. “Engellenme, Semptom ve Kaygı” adlı çalışmasında, Ben ve Üst-Ben’in birçok durumda birleştiği ve birbirinden ayırt edilemez hale geldiği durumlara dikkat çeker. Ben’in “Üst-Ben’in emriyle” hareket ettiğini ifade ederken, “Yeni Dersler”de (1932) bastırmanın “Üst-Ben’in işi” olduğunu ve bu işin ya doğrudan ya da Ben aracılığıyla yürütüldüğünü belirtir.
Freud, Üst-Ben tehdidini, hadım edilme (kastrasyon kaygısı) tehdidinin bir genişlemesi olarak görür. Hadım edilme tehdidi de (nesne kaybı tehlikesi aracılığıyla) erken, ilkel bir tehlikenin — uyarılma tarafından çaresizce alt edilme korkusunun — bir gelişimidir. Küçük bir erkek çocuk için penis, son derece narsisistik yatırımı olan bir organdır ve bu organın tehdit edilmesi, aynı zamanda narsisizminin tehdit edilmesi anlamına gelir.
Freud, “Yeni Dersler” (1932) eserinde Üst-Ben’i yeniden ele alır ve onu Ben’in bir “işlevi” olarak tanımlar; ancak, aynı zamanda belirli bir özerklikten yararlandığını ve kendi amaçlarını güttüğünü belirtir. Üst-Ben’in rolünü, ebeveyn otoritesinin bir ikamesi olarak tarif eder; bu içsel yapı, artık Ben’i sevgi göstergeleri sunarak veya sevgi kaybıyla sonuçlanan cezalar tehdit ederek yönetir. Freud, pek çok insanda Üst-Ben’in katılığı ile gerçek ebeveynlerin sevgi dolu desteği arasındaki çelişkiyi vurgular ve bu uyuşmazlığı, Ödipus Karmaşası’nın çözülmesi sırasında yaşanan dürtü dönüşümlerine bağlar.
Freud, “Bir Yanılsamanın Geleceği” (1927) eserinde Üst-Ben’in kültürün devamlılığındaki rolüne dikkat çeker. Kültürel aktarımın (özellikle dinsel inanışların) sürdürülebilirliğini anlamak için bu yapı önemli bir yere sahiptir, çünkü Üst-Ben nihayetinde bu aktarımın en etkili taşıyıcısıdır. Freud şöyle der: “Her bir birey, potansiyel olarak kültürün bir düşmanıdır ve kültür, bireyi kendi düşmanca dürtülerine karşı korumak zorundadır.” Kültürel ideallerden duyulan tatminin esasen narsistik bir temele dayandığını belirtir.
“Uygarlığın Huzursuzluğu” (1930) eserinde Freud, Üst-Ben ile saldırgan dürtü arasındaki ilişkileri genişletir. Ebeveynlere duyulan korkunun bir biçimi olan “sosyal” kaygı, ebeveynlerin vicdan ile yer değiştirmesiyle suçluluk duygusuna dönüşür. Ancak, Freud’a göre, çocuğun toplumsal talepler nedeniyle kendi saldırgan dürtülerinden vazgeçmesi Üst-Ben’in saldırganlığını artırır. Her kısıtlama, çocuğun ikircikli duygularındaki saldırganlığı Üst-Ben’e yönlendirir. Bu durum, Üst-Ben’in katılığını, çocuğun ebeveynlere yönelik intikam arzusunun bir ölçüsü olarak açıklar. Masohistik davranış ise, Ben’in sadist bir Üst-Ben’e erotik bir bağ ile bağlanmasının bir işlevi olarak görülebilir.
Freud, “İdeal-Ben” kavramını ilk olarak tanıttığı 1914 tarihli eserinde, çocuğun ebeveynlere (özellikle anneye) yönelik bağlanışının libidinal, erotik yönlerini vurgulamıştı. Ancak daha sonra “Uygarlığın Huzursuzluğu” eserinde bu bağın saldırgan, sadist boyutlarına dikkat çekti. Üst-Ben’in yüksek idealler ve normlar oluşturma işlevine sahip olduğunu, aynı zamanda bu idealleri gerçekleştiremeyen Ben’in vicdan tarafından cezalandırıldığını belirtir.
1938’de “Psikanalizin Özeti” eserinde Freud, Üst-Ben ile ilgili görüşlerini bir kez daha dile getirir ve onu, “ebeveyn etkisinin devam ettiği özel bir yapı” olarak tanımlar. Ayrıca, “Ben ile Üst-Ben arasındaki ilişkinin tüm detaylarının, çocuğun ebeveynleriyle olan ilişkisinden türediğini” vurgular. Freud’a göre ebeveyn etkisi, aynı zamanda daha geniş sosyal grupların geleneklerini de barındırır.
Freud, Üst-Ben’in gelişimi ile Ödipus Karmaşası’nın çözülmesi arasında her zaman özel bir bağ kurmuştur. Bu gelişimi, iki temel faktörün sonucu olarak değerlendirir: insan yavrusunun uzun süreli çaresizliği ve Ödipus Karmaşası. Çocuğun anneyle kurduğu en erken ilişki anaklitik bir ilişki olup, annenin çocuğun dürtüsel ihtiyaçlarını karşılayabilme kapasitesine dayanır. Freud, çocuğun babaya tepki olarak bir özdeşleşme gerçekleştirdiğini varsayar. Ancak bu özdeşleşme, Üst-Ben’in oluşumuna yol açan bir özdeşleşme değil, “doğrudan ve dolaysız” bir özdeşleşme olup, nesne yatırımından daha önce gerçekleşir.
Bu erken durum, çocuğun anneye yönelik yoğun fallik-cinsel duygular geliştirdiği döneme kadar devam eder. Bu noktada baba (küçük erkek çocuk açısından) cinsel hedeflerine engel olarak görülür ve çocuğun babasına yönelik duyguları ikirciklilik ile şekillenir. Annenin cinsel bir nesne olarak yatırımı bırakılmalı ve bu yatırım ya anneyle özdeşleşme yoluyla ya da babayla daha güçlü bir özdeşleşme ile yer değiştirmelidir. İkincisi, çocuğun erkekliğini pekiştirir ve anneyle sevgi dolu bir ilişki kurmasına izin verir. Bu özdeşleşmeler, doğal cinsel ikilik ve negatif Ödipus Karmaşası tarafından da etkilenir.
Bu özdeşleşmeler, Ödipus Karmaşası’yla örtüşür ve onun temel unsurlarından biridir. Babayla kurulan özdeşleşme, anneye olan nesne bağını korur ve negatif Ödipus Karmaşası’na ait olan babayla cinsel ilişkiyi ikame eder. Benzer şekilde anneyle kurulan özdeşleşme, babaya olan nesne bağını korur ve anneye yönelik fallik-cinsel ilişkiyi ikame eder. Çocuk, Üst-Ben’de, dürtülerinin dış dünyadaki ebeveynler tarafından engellendiği şekilde engeller kurar. Freud’a göre bu engellerin gücünü, çocuk babayla olan erken özdeşleşmesinden alır.
Devamındaki Gelişmeler
Freud, Üst-Ben kavramının karmaşıklığına defalarca dikkat çekmiş olmakla birlikte, bu kavramın merkezinden ziyade çevresindeki sorunlara işaret etmiştir. Freud’un “Ben ve Alt-Ben” (1923) adlı eserinin yayımlanmasını izleyen 15 yıl boyunca, İdeal-Ben ve Üst-Ben hakkındaki yorumlarının tutarlılığı etkileyicidir.
Psikanalizin, her alanda aynı hızda ilerlemediği bilinmektedir. “Ben ve Alt-Ben” eserinin yayımlanmasından sonra gelişmeler, özellikle Ben Psikolojisi ve Çocuk Psikolojisi gibi birbiriyle ilişkili birkaç alanda yoğunlaşmıştır. Hartmann ve Kris’in (1945) gösterdiği gibi, Freud’un “Engellenme, Semptom ve Kaygı” (1926) adlı eserinde kaygının yalnızca Ben’e ait olduğunu öne süren yeni kaygı teorisi, Ben Psikolojisi’nde kapsamlı teorik gelişmelere yol açmıştır. Hartmann ve Kris şu yorumu yapar: “Eğer Ben’i, algıyı yöneten, çözümler üreten ve davranışları yönlendiren psikolojik sistem olarak ele alırsak, Freud’un genetik teorilerini ilk formüle ettiği dönemde önemsiz görünen bazı ayrımların artık hayati olduğunu kabul etmeliyiz.”
Anna Freud’un “Ben ve Savunma Mekanizmaları” (1936) adlı eseri, Ben’in savunma mekanizmalarına dair bilgimizi derinleştirmiş, sistematikleştirmiş ve gerçek dünyadan gelen “rahatsızlık”lara karşı savunma kavramını da eklemiştir. Hartmann’ın “Ben Psikolojisi ve Uyum Sorunu” (1939) çalışması, farklılaşmamış evre, çatışmasız Ben gelişimi ve birincil ile ikincil özerklik gibi kavramları tanıtmıştır. Gerçeklik testi, algı, hafıza, motor sistemin kontrolü ve sentezleyici işlevler gibi Ben işlevlerine giderek artan bir ilgi gösterilmiştir. Ayrıca, nötralize edilmiş enerji kavramı Hartmann, Kris ve Löwenstein (1949) tarafından tanıtılmıştır. Daha sonra dikkatler, özellikle düşünme ve bilişsel yeteneklerle ilişkili Ben mekanizmalarının gelişimine odaklanmıştır (örneğin, Rapaport, 1957). Psikanalitik teorinin, akademik laboratuvar psikologlarının bulgularını içine alarak genel bir psikolojiye doğru hızla ilerlediği görülmektedir.
Ben Psikolojisi’ndeki bu ilerlemeler, Üst-Ben kavramı için önemli olan belirli alanları aydınlatmıştır. Üst-Ben işlevleri, giderek Ben’in modeline dahil edilmeye başlanmıştır. Freud’un yazılarında zaten bu eğilim görülmektedir; örneğin, Freud 1914’te (ve yeniden 1921’de) gerçeklik testi işlevini İdeal-Ben’e atfetmiş, ancak 1923’te bu işlevi açıkça Ben’e yerleştirmiştir. Özellikle kendini gözleme (izleme) işlevi Ben’e bu kadar kolay devredilmemiştir (bkz. Nunberg, 1932). Üst-Ben’in, bir yapı mı yoksa Ben işlevi mi olduğu sorusu hâlâ tatmin edici bir şekilde çözülmemiştir; Freud, birçok durumda Üst-Ben’i Ben’in bir işlevi olarak tanımlamıştır.
Ben Psikolojisi’ndeki bu gelişmeler, Üst-Ben’in oluşumuna ilişkin teorinin temelini oluşturan büyük bir alanın hâlâ açıklığa kavuşturulmadığını ortaya koymuştur. Her ne kadar kimlik özdeşleşimi, içe alma (introjektion) ve içselleştirme kavramları klinik açıdan son derece değerli olsa da bu kavramların metapsikolojideki yeri net değildir. Fenichel (1926, 1945), Foulkes (1953), Knight (1940), Glover (1949), Hendrick (1951), Jacobson (1953) ve Greenson (1954) gibi araştırmacıların bu karmaşıklığı çözme çabaları olmuştur.
Freud, “özdeşleşim” terimini, Ben ve Üst-Ben içindeki özdeşleşim de dahil olmak üzere çeşitli anlamlarda kullanmıştır; ayrıca, bir nesne yatırımından önce gerçekleştiğini söylediği özdeşleşimden de bahsetmiştir. Ayrıca, bazı özdeşleşimlerin Ben’e yabancı (ich-dyston) göründüğünü hesaba katmamız gerekmektedir (Greenson, 1954). Özdeşleşimin savunma mekanizması olarak kullanımı, sıklıkla içe almanın bir savunma biçimi olarak kullanımından ayrılmaz. İçe alma terimi genellikle içsel zenginleşme süreçlerine referansla sindirme anlamında da kullanılmaktadır. Ancak teknik olarak, sindirme yalnızca oral dürtü eylemini ifade ederken, içe alma (introjektion) ruhsal olarak içe katmayı ifade eder.
Son olarak, içselleştirme (internalisation) terimi, Hartmann (1939) tarafından, dışsal düzenlemelerin yerini deneyim ve yanılma yoluyla içsel düzenlemelerin aldığı bir dizi süreci tanımlamak için kullanılmıştır. Ancak bu terim, sindirme, içe alma ve özdeşleşim kavramlarıyla sıklıkla eşanlamlı olarak kullanılmaktadır.
Ve Ben Psikolojisinin Genişlemesiyle Ortaya Çıkan Başka Bir Sorun Daha
Ben Psikolojisi’nin genişlemesiyle ortaya çıkan bir diğer mesele, kişiliğin bir kısmının Ben’den ayrılması gerektiği fikridir; bu kısım Ben ile sıkı bir bağa sahip olmasına rağmen, “Kendilik” (Selbst) olarak adlandırılır. Hartmann’ın (1950) önerisi üzerine Edith Jacobson (1953, 1954a, b, c) bu bağlamda “Kendilik Temsili” (Selbst-Repräsentanz) terimini geliştirmiştir. Jacobson’a göre, bu kavram Ben içinde “nesne temsilleri” ile aynı öneme sahiptir. Kendilik, Hartmann’a göre, “bedensel ve ruhsal benliğimizin Ben sistemindeki endopsişik temsili”dir. Dışsal nesnelerden çekilen enerji (libido), Ben’e yöneltilir ve bu enerji Kendilik’i besler.
Bu kavram yalnızca teorik değil, aynı zamanda klinik bir değer taşır. Narsisizm ve mazohizm teorilerine, ayrıca içe alma (introjektion), yansıtma (projektion) ve özdeşim (identifizierung) süreçlerinin anlaşılmasına önemli etkilerde bulunmuştur. Bu süreçler, nesne ve Kendilik temsillerinin bir tür birleşimi olarak görülebilir. Jacobson’a göre, Üst-Ben’in gelişimi, çocuğun ödipal ve narsisistik arzularına (cinsel ve saldırgan dürtüler) verdiği tepkilerle şekillenir.
Bazı yazarlar, Üst-Ben’in libidinal (İdeal-Ben) ve saldırgan (asıl Üst-Ben) yönlerini birbirinden daha keskin bir şekilde ayırmış, hatta bu iki yönün farklı yapılar olduğunu öne sürmüşlerdir. Piers ve Singer, Shame and Guilt (1953) adlı eserlerinde, suçluluk duygusunu Ben ile Üst-Ben arasındaki gerilimle, utanç duygusunu ise Ben ile İdeal-Ben arasındaki gerilimle ilişkilendirmiştir. Nunberg (1932), bu iki kavramı ayırmanın zor olduğunu kabul etmiştir.
Üst-Ben Kavramına İlişkin Daha Fazla Çözümleme Girişimleri
Üst-Ben’in daha iyi anlaşılmasına yönelik en güçlü teşviklerden biri, çocuk analistlerinden gelmiştir. Bu özellikle, Üst-Ben’in erken formları ve olgun Üst-Ben’in ontogenezine ilişkin problemler için geçerlidir. Hartmann ve Kris’in (1945) belirttiği gibi, genetik bir bakış açısı, bu zor kavramın ve onun yapısal ve işlevsel yönlerinin aydınlatılmasında en verimli yaklaşım olabilir.
Anna Freud, 1926’da Viyana Psikanaliz Enstitüsü’nde verdiği bir ders serisinde (1946’da The Psycho-Analysis of Children olarak yayımlanmıştır), Freud’un “Ben ve Alt-Ben”deki açıklamalarını genişleterek Üst-Ben hakkında değerlendirmelerde bulunmuştur. Anna Freud, çevresel etkilerin, özellikle ebeveynlerin, küçük çocuğun ruhsal yaşamı üzerindeki görece önemini vurgulamıştır. Olgun Üst-Ben’de, ebeveynlerden ve onlarla bağlantılı özdeşleşimlerden büyük ölçüde bağımsızlaşma meydana gelirken, küçük çocuk ebeveynlerinden tamamen kopamaz.
Üst-Ben Gelişiminde Ebeveyn İlişkilerinin Rolü
Ödipus sonrası dönemde bir Üst-Ben oluşmuş olsa da bu yapı çocuğun ebeveynleriyle olan mevcut ilişkilerine sıkı sıkıya bağlıdır. Örneğin, dışkı kontrolünün sağlanması, içsel bir temizlik dürtüsünü yansıtsa da erken yıllarda çocuğun gerçek nesnelerle, özellikle anneyle olan ilişkilerinin doğasıyla yakından ilişkilidir. Anneyle olan nesne ilişkisi bozulduğunda, çocuk kolayca dışkı kontrolü gibi gelişim aşamalarında gerileyebilir.
Hatta gizil dönemde (latenz), gerçek nesne ilişkilerindeki değişimler, çocuğun mevcut olan ama henüz olgunlaşmamış Üst-Ben’ini etkileyebilir. Bu ebeveynlere bağlılık, çocukların kendi davranışlarına yönelik bir ahlak koduyla yetişkinlere yönelik bir başka ahlak kodu arasındaki ayrımı yansıtan ikili bir ahlak anlayışında kendini gösterir.
Anna Freud, çocuklarla yapılan analitik çalışmada, analistin çocuğun İdeal-Ben’inin rolünü üstlenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Çocuğun gerçek nesnelere bağımlılığı nedeniyle, çocukların Üst-Ben’inin şekillenmesinin yetişkinlere göre daha kolay olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüş, çocuk analizi sırasında çocuğun çevresiyle ilişkilerinin önemini gösterir.
Melanie Klein, 1927’de Londra’da bir çocuk analizi sempozyumunda Anna Freud’un teknik ve teorik yaklaşımlarını sert bir şekilde eleştirmiştir. Klein’in Üst-Ben ile ilgili görüşleri şu şekilde özetlenebilir:
Erken ve Katı Üst-Ben: Klein’e göre, en küçük çocukların bile Üst-Ben’i yetişkinlerin Üst-Ben’ine oldukça benzer bir yapıya sahiptir ve bu yapı gelişim sırasında büyük ölçüde değişmeden kalır. Çocuk Üst-Ben’i son derece sert olabilir ve bu sertlik, gerçek ebeveynlerden tamamen bağımsız olarak, çocuğun Üst-Ben’ine içselleştirdiği (kattığı) nesnelerle ilişkilidir.
Ödipus Karmaşası ve Üst-Ben’in Oluşumu: Klein, Ödipus Karmaşası’nın ilk yılın sonuna doğru, sütten kesilmeyle bağlantılı olarak ortaya çıktığını ve Üst-Ben oluşumunun bu dönemde başladığını iddia etmiştir. Üst-Ben’in şekillenmesi gizil (latenz) dönemine kadar tamamlanır ve bu süreçten doğan Üst-Ben, Klein’a göre “temelde değişmez” bir yapıya sahiptir.
Üst-Ben’in Katı ve Ayrı Doğası: Klein, çocuğun oluşturduğu “gerçek içsel Üst-Ben”in, gerçek ebeveynlerin etkisini hâlâ taşıyan ve Anna Freud’un tanımladığı Üst-Ben’den farklı olduğunu savunur.
Melanie Klein, 1933 tarihli The Early Development of Conscience adlı çalışmasında, Ödipus Karmaşası’nın çözülmesinden önce çocukta tamamen gelişmiş, oldukça katı ve acımasız bir Üst-Ben olduğunu savunur. Klein’a göre:
Çocuğun dünyaya ilişkin dışsal korkuları, Üst-Ben’in etkisiyle oluşan hayali ve sadist tasarımlardan kaynaklanır.
İlk tasarımlar (imagines), ölüm dürtüsünden kaynaklanan korkunç bir sadizmle yüklüdür ve bu sadist imgeler, çocukluk korkularına yansır.
Üst-Ben’in erken işlevi korku yaratmaktır. Ancak, çocuğun anneye olan pozitif bağlılığının etkisiyle, bu korkular yerini suçluluk duygularına bırakır.
Melanie Klein, 1958 tarihli On the Development of Mental Function adlı çalışmasında, Üst-Ben’in kökenini yaşamın ilk yılının ikinci çeyreğine yerleştirir. Klein, Üst-Ben’in oluşumunu şu şekilde açıklar:
Çocuğun kendine yönelik yıkıcı dürtüleri (ölüm dürtüsü), onu alt etmesin diye dışa yansıtılır (projeksiyon).
İçe alma (introjektion), yaşam dürtülerinin hizmetinde olarak ölüm dürtüsünü dizginler.
Bu iki dürtü grubu, çocuğun anne memesi algısıyla bağlantılıdır ve meme bazen iyi, bazen kötü olarak deneyimlenir. Bu da ilk “iyi” ve “kötü” nesnelerin oluşumuna yol açar.
Korku ve kaygıyı aşmak için iyi ve kötü nesneler birbirinden ayrılır.
Klein’e göre, Üst-Ben ile Ben arasındaki ayrım, bu dürtü gruplarının kutuplaşmasından kaynaklanır. İyi nesne, Ben’i destekler ve Ben onunla özdeşim kurarak güçlenir. Üst-Ben ise ölüm dürtüsünün ayrılmış bir kısmını ve yaşam dürtülerinin belirli bir kısmını içerir, bu nedenle hem koruyucu hem de yıkıcı özellikler taşır.
Klein, gizil döneme (latenz) yaklaşıldığında Üst-Ben’in organize kısmının giderek daha fazla dağınık ve bilinçdışı olan kısmından izole edildiğini belirtir. Bu süreç, çocuğun Üst-Ben’inin daha karmaşık ve sistematik bir yapıya kavuşmasını sağlar.
Bu görüşlerin, yalnızca terimsel farklılıklardan değil, genel yaklaşımdan kaynaklanan nedenlerle, modern Ben psikolojisi (Ich-Psychologie) anlayışından uzak olduğu açıktır. Rapaport (1959), bu görüşleri “Alt-Ben mitolojisi” olarak nitelendirir. Klein’in, doğumdan kısa bir süre sonra karmaşık bir ruhsal yapının geliştiği ve bu yapının yüksek derecede fantezi faaliyetleri gerçekleştirebildiği yönündeki varsayımı; bellek izleri, bilinçdışı fanteziler, içe almalar ve “içsel nesneler” arasındaki ayrımı yapmaması; ayrıca duygu ile temsil arasındaki farkı gözetmemesi, metapsikolojik düşünceye ters düşen unsurlar olarak değerlendirilir. Ancak, Klein’in tartışmalı görüşleri, Üst-Ben’in gelişiminde preödipal dönemdeki öncüllerin daha fazla incelenmesini teşvik etmiştir.
Üst-Ben’in erken dönem oluşumu üzerine önceki çalışmalardan Aichhorn’un (1925) suçluların Üst-Ben yapısına dair analizleri ve Ferenczi’nin (1925) anal dönem boyunca çocuğun ebeveynlerin taleplerine uyum sağlama şekillerini tanımlaması dikkat çekicidir. Ferenczi’nin “sfinkter ahlakı” kavramı, bu bağlamda çocuğun gelişimini anlamak için önemli bir araç olarak görülür. Son yıllarda Üst-Ben’in erken evreleri üzerine yeniden yoğun bir şekilde çalışılmıştır. Annie Reich (1954), Üst-Ben’in arkaik unsurlarını temsil eden erken dönem “Üst-Benimsi” (überichartig) özdeşleşmelerin varlığını göstermiştir. David Beres ise 1958’deki çalışmasında bu kavramı ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Spitz’in çalışmaları (1945, 1946, 1950, 1957) bu alandaki önemli katkılar arasında yer alır; Spitz, 1958 tarihli çalışmasında erken çocukluk döneminde Üst-Ben’in ilkel biçimlerinin gelişimini ele almıştır.
Normal ve sorunlu çocuklar üzerinde yapılan doğrudan gözlemler, Üst-Ben’in erken evrelerine ışık tutmuş, çocuğun sosyal duygularının gelişimi ile içsel ahlakın ortaya çıkışının, erken dönem nesne ilişkileriyle sıkı bir bağ içinde olduğunu göstermiştir. Bu bulgular, nesne ilişkilerindeki erken bozuklukların, sonraki dönemlerdeki nesne ilişkilerini ve Ben ile Üst-Ben’in gelişimini derinden etkileyebileceğini ortaya koymuştur. II. Dünya Savaşı sırasında Hampstead Nursery’de ebeveynlerinden ayrılan çocuklarla yapılan çalışmalar, bu tür ilişkilerin önemini göstermiştir. Bu bulgular, Hampstead Klinik’in teorik yaklaşımlarıyla birlikte Ribble (1944), Fries (1946) ve Ernst ve Marianne Kris’in Yale Üniversitesi Çocuk Araştırma Merkezi’ndeki çalışmaları (Marianne Kris, 1957) tarafından da etkilenmiştir. Ayrıca Hampstead Nursery’de Üst-Ben’in erken belirtilerine dair yapılan ve henüz yayımlanmamış olan gözlemler de bu alana katkı sağlamıştır.
Yeni Araştırmaların Üst-Ben Kavramına Etkileri
Freud’un Üst-Ben’in temel kavramlarını ortaya koymasından bu yana, bu kavramın farklı yönleri üzerine kapsamlı çalışmalar yapılmıştır. Dikkat çekici olan, bu çalışmaların büyük ölçüde “analitik” nitelikte olmasıdır — analitik, burada, Üst-Ben’in unsurlarını mikroskop altına alıp bunları yapısal, dinamik, ekonomik ve genetik bileşenlerine ayırma anlamında kullanılmıştır; bu, “sentez”in tersine bir yaklaşımdır. Bu süreç boyunca, Üst-Ben’e ait diyebileceğimiz birçok alan Ben’e devredilmiştir. Diğer alanlar, Alt Ben’deki kökenlerine kadar izlenmiş ve daha fazlası, çocuğun yaşamının ilk dönemlerindeki gerçek deneyimleriyle ilişkilendirilmiştir. Ancak bu süreç, parçaların yeniden bütünsel bir çerçevede bir araya getirilmediği bir şekilde ilerlemiş ve bu durum, teorik bir bütünlük olarak Üst-Ben’in başlangıçtaki gücünden bir şeyler yitirilmesine neden olmuştur. Üst-Ben’in detaylı incelenmesi, onu açıklığa kavuşturmayı amaçlarken, belli açılardan onu daha belirsiz hale getirmiştir; en azından teorik netlik ve basitlik açısından.
Üst-Ben’in, Alt Ben, Ben ve çevreyle etkileşim sonucu oluşmuş bir mekanizma olarak görülebileceği düşünüldüğünde, teorik parçalanması ve özellikle kökenlerine dair yapılan incelemeler, onu yeniden Ben, Alt Ben ve gerçeklik içine konumlandırmıştır. Bir bakıma, Üst-Ben, ruhsal çatışmaların oluşumundaki bir mekanizma ve bağımsız, bütünleşik bir yapı olarak teorik kimliğinden bir şeyler kaybetmiştir. Buna karşılık, Ben psikolojisindeki gelişmeler Ben’e dair anlayışımızı genişletmiştir; çünkü Ben’in işlevlerinin incelenmesi, bizi Ben’in sınırlarının dışına taşımamıştır (belki yalnızca farklılaşmamış bir duruma ilişkin varsayımlar hariç).
Üst-Ben’e yönelik artan teorik ilgi, nispeten basit bir kavramı karmaşık hale getirmişse, psikanalitik klinik çalışmalarda buna paralel bir süreç de gözlemlenmiştir. Psikanalitik tedavi, en azından kısmen, her zaman Ödipus karmaşasıyla ilgilidir; çünkü tam da bu karmaşanın çözümü Üst-Ben’in oluşumunu sağlar. Üst-Ben çatışmalarını analiz ettiğimizde, analiz sürecinde bir tür “kavramsal çözülmenin” gerçekleştiğini fark ederiz. Üst-Ben’in oluşumuna katkıda bulunan nesne ilişkileri ve çatışmalar, analistin kişiliğine yansır; Üst-Ben’in önemli bir bölümünü oluşturan dönüşmüş Alt Ben dürtüleri, doğrudan dürtüsel arzulara ve fantezilere kadar izlenebilir. Ayrıca, Üst-Ben’in oluşumunda büyük ölçüde rol oynayan içe alma (introjektion) ve özdeşim süreçleri, ödipal ve preödipal gelişimin kritik aşamalarında Ben’in savunma veya uyum mekanizmaları olarak değerlendirilir.
Bu süreç boyunca Üst-Ben’i, kendi özellikleriyle bağımsız bir yapı olarak geçici bir süreliğine gözden kaçırabiliriz ve bu kavramsal çözülmenin klinik materyalin kayıt altına alınmasında da güçlü bir etkisi olduğu açıktır. Bir bakıma, “indeks” bir mikroskop işlevi görmüştür; tıpkı dokuları incelemede bir lens aracılığıyla büyütmenin, genel yapıları gözden kaçırmaya yol açması gibi — ancak bu, bu yapıların var olmadığı anlamına gelmez.
Bir Üst-Ben Taslağı
Üst-Ben kavramının başlangıçlarına dair daha derin bilgi edinilmesi ve psikanalitik tedavi sürecinde ortaya çıkan regresyonlar sonucunda kavramın görünüşte “çözülmesi,” meslektaşlarımızın klinik materyallerini Üst-Ben kavramları çerçevesinde değerlendirme konusundaki çekincelerini tam anlamıyla açıklayamamaktadır. Kavramın kendisi, nispeten daha detaylı bir düzeyde kullanılsa bile belirsizdir ve Ben psikolojisindeki ilerlemelerin klinik düşünceye dahil edilmesiyle daha da belirsiz hale gelmektedir. Özellikle, Ben’i zenginleştiren özdeşleşmeler ile Üst-Ben’in oluşumuna yol açan özdeşleşmeler arasındaki ayrım, bulanık ve zayıf bir şekilde tanımlanmıştır.
Benzer şekilde, içselleştirme, içe alma ve özdeşleşme süreçleri arasında net bir ayrım yapılmaması (Freud’un içe alma ve özdeşleşme terimlerini sıklıkla eşanlamlı olarak kullandığı düşünülürse), bazı yazarların bu konuları açıklığa kavuşturma çabalarına rağmen, daha fazla kafa karışıklığına yol açmıştır.
İndeks için Üst-Ben materyaline bir temel oluşturma konusundaki pratik sorun göz önüne alındığında, Üst-Ben ve onun gelişimi konusundaki görüşlerimizi, hem çözülme eğilimini hem de tanımını zorlaştıran bazı teorik sorunları kapsayacak şekilde formüle etmek gerekliydi. Böyle bir yeniden formülasyonun, teorik çerçeveye ve diğer alanlardaki bilgi birikimine iyi bir şekilde entegre olması gerekir. Bununla birlikte, kaçınılmaz olarak bazı yerleşik kavramları sorgulamalıdır.
Burada sunulan formülasyon hâlâ geçici ve eksiktir; daha çok teorik bir çerçeve sağlama girişimi olarak görülmeli, kapsamlı bir açıklama iddiası taşımamaktadır.
Üst-Ben Gelişimini İncelemek İçin Çerçeve
Bebeğin doğumdan sonraki ilk haftalarından itibaren Ben’in gelişimi, çocuğun uyum kapasitesini artıran organize ruhsal bağlama sistemlerinin veya şemalarının oluşumu ile karakterize edilir. Bu şemalar başlangıçta, çocuğun ihtiyaçlarının karşılanmasına dair yaşantıların etrafında şekillenir. Bu süreçte, çocuk kendi bedeninde oluşan hislerle annenin davranışlarından kaynaklanan hisler arasında ayrım yapamaz. Zamanla bu şemalar genişler ve yalnızca ihtiyaç tatminiyle doğrudan ilişkili olmayan dış dünya unsurlarını da içine almaya başlar.
Bu şemalar, çocuğun dış dünyanın özelliklerini giderek daha iyi anlamasını ve kendi davranışlarının haz verici sonuçlarını öngörmesini mümkün kılar. Bu süreçler, içselleştirme (internalizasyon) olarak adlandırılmıştır. Ancak günümüzde bu terim, aynı zamanda içe alma (introjektion) ve özdeşleşme (identifikation) süreçlerini de ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu nedenle, bu içsel modellerin, organize edici bir faaliyet bağlamında tanımlanması daha uygun görünmektedir.
Organize edici faaliyet terimi, özellikle uygun bir kavramdır, çünkü çocuğun şemaları yalnızca dış dünyanın duyusal uyarımlarıyla tetiklenen algılardan oluşmaz. Aynı zamanda, dürtü gerilimlerinden kaynaklanan (duygular dahil) algıları da içerir. Ayrıca, organize edici faaliyet, bu çalışmada ele alınan anlamıyla, içe alma ve özdeşleşme süreçlerine karşıt olarak değerlendirilmeli ve geleneksel olarak oral dürtü hedefleriyle ilişkilendirilen “içine alma” süreçlerinden ayrılmalıdır. Gerçekte, organize edici faaliyet, içe alma ve özdeşleşme süreçlerinden önce gerçekleşmek zorundadır. Çünkü kişi, kendisiyle özdeşleşeceği ya da içselleştireceği bir başka kişiyle ilgili ruhsal bir model geliştirmeden bunu gerçekleştiremez.
Organize edici faaliyet, Piaget’nin (1936, 1937) “asimilasyon” (özümseme) ve “akomodasyon” (uyumlanma/uyum sağlama) kavramlarını, Hartmann’ın (1939) “birleştirme”, von Uexküll’ün (1920) “algı ve tepki dünyası” kavramlarını ve Werner’in (1940) “farklılaştırma” ve “bütünleştirme” süreçlerini içeren bir anlayışı kapsar. Aynı zamanda, Ben’in sentetik işlevlerini de yansıtır.
Organize edici faaliyetin başlangıcı, yaşamın çok erken bir dönemine, çocuğun mevcut deneyimini geçmişteki yaşantılarla değiştirdiği ilk ana kadar uzanır. Bu andan itibaren, duyumlar, ne kadar ilkel olursa olsun algılara dönüşmeye başlar. Ayrıca, çocuğun dünyasındaki (çocuğun bedenini de içerecek şekilde) bazı unsurların libidinal olarak yatırım yapılmasının (besetzung) başlangıcı da bu süreçte gözlenir. Çocuğun kaydettiği ve organize ettiği ilk yaşantıların, ihtiyaç tatminiyle doğrudan ilişkili olduğu ve haz ilkesine tabi olduğu açıktır.
Çocuğun dünyaya ilişkin ilk modellemeleri (“dünya”, çocuğun bakış açısından kendi bedenini de içerir), son derece sınırlı, ilkel ve benmerkezcidir. Hartmann (1939), çocuğun iç dünyasının, “alıcılar ile tepki verenler arasına yerleştirilmiş merkezi, düzenleyici bir faktör” olarak şekillendiğini belirtmiştir.
Organize edici faaliyet, dışsal izlenimlerin yalnızca içe alınmasından daha fazlasını ifade eder; benlik işlevlerinin ve ikincil süreçlerin tüm düzenlenmiş gelişimiyle yakından ilişkilidir. Bu faaliyet, zihinsel bir düzen sistemi ve şemaların oluşturulmasını, ayrıca çocuğun algılarını (ister benlikten ister dış dünyadan kaynaklansın) ve eylemlerini düzenleme yöntemlerini içerir. Hatırlama, düşünme, hayal gücü ve amaçlı eylem gibi belirli benlik işlevlerinin gelişimi de organize edici faaliyetin bir parçasıdır ve aynı zamanda bu faaliyeti besler. Çocuğun iç dünyası, kısmen onun nesnelerinin veya bu nesnelerin belirli yönlerinin modellerinden ve kısmen kendilikten oluşur; bunlar, çocuğun deneyimlerinin çeşitliliğinden türettiği birleşimler ve soyutlamalar şeklindedir. Kendilik şeması da bir tür nesne şeması olarak değerlendirilebilir ve diğer nesne modelleri gibi dürtü enerjisiyle yüklüdür.
Normal bir çocukta nesne ilişkileri, doyum ve doyumsuzluk deneyimlerinden gelişir ve çocuğun iç dünyasında libidinal olarak yüklü bir anne şeması ya da imgesinin oluşumuyla bağlantılıdır; bunlar, çocuğun ihtiyaçlarının karşılanmasıyla ilgili deneyim nitelikleriyle başlar. İlk başta, doyum deneyimleri henüz benlikten ayrışmamıştır; ancak kısa bir süre sonra, ayrı bir anne şeması organize olur. Bu şema, annenin varlığı ve eylemleriyle bağlantılı bir dizi beklentiden oluşur. Anne, bu beklentileri karşıladığında (bu beklentiler çocuğun dürtü gerilimi durumuna göre değişir), çocuk doyum hisseder. Ancak annenin davranışı, çocuğun libidinal olarak yüklü içsel anne imgesiyle örtüşmediğinde, çocuk mahrumiyet, hoşnutsuzluk ve öfke yaşar. Daha sonra çocuk, bu başlangıçtaki doyum durumlarıyla daha az mutlak bir bağ içinde tepki verir; öyle ki annenin fiziksel varlığı ya da annenin çocuğa bakım verme isteğinin bilinci bile doyumun kaynağı haline gelir.
Annenin içsel imgesi, bir nesne ilişkisinin yerine geçen bir şey değil, bu ilişkinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Psikolojik olarak bakıldığında, bu imge olmadan bir nesne ilişkisi var olamaz. İmgenin kendisi çocuğun gerçek bir doyum kaynağı değildir, ancak geçici olarak dürtü gerilimini halüsinasyon yoluyla azaltabilir. Gerçek doyum kaynağı, annenin kendisi ya da çocuğun anne şemasına uygun düşen başka bir nesnedir.
Çocuğun iç dünyası, onun duyusal izlenimleri ayırt etmesini, yerleştirmesini ve yorumlamasını sağlar. Aynı zamanda, çocuğun davranışlarını yönlendiren uyarılar ya da talimatlar iletir. Gelişmekte olan beden şeması, çocuğun kendi bedenindeki duyumları ve deneyimleri tanımasını sağlar; ayrıca çocuğun beden hareketlerini koordine etmesine yardımcı olur, örneğin yürümeyi öğrenirken. Benzer şekilde, çocuğun anne ve baba şemaları, ebeveynlerinin davranışlarını tanımlamasına ve yorumlamasına yardımcı olur; böylece hangi davranışlarının ebeveynlerinin sevgisini ve onayını kazanacağını ve hangilerinin hoşnutsuzluk yaratacağını öngörebilir ve davranışlarını buna göre ayarlayabilir. Bu bağlamda, çocuğun iç dünyasının iki temel işlevine dikkat çekmek gerekir: temsil işlevi ve rehberlik işlevi. Bu işlevler, sonuç olarak çocuğun iç dünyasının özel bir bölümünde, daha sonra Üst-Ben olarak bilinen yapıda ortaya çıkar.
İç dünya geliştikçe, haz ilkesi kısmen gerçeklik ilkesi lehine terk edilir. Burada “gerçeklik”, ebeveynlerin çocuğun davranışlarına verdiği tepkileri de kapsar. Çocuk, gelişiminin nispeten ileri bir aşamasına kadar, yetişkinlerin tanıdığı “gerçek dünya” ile ebeveynlerin kültürel düzeyleri ve bireysel özelliklerine bağlı olarak koyduğu yasaklar ve sınırlar arasında ayrım yapamaz. Şu an için, ebeveynlerin koyduğu sınırlamalar ile çocuğun arzularına diğer “gerçek dünya” unsurlarınca getirilen kısıtlamalar arasında fark görmez.
Çocuk, gerçek dünya hakkındaki bilgilerini büyük ölçüde ebeveynlerin gerçeklik yorumları aracılığıyla edinir. Bu durum, Ben’in gelişimi üzerinde olumlu bir etki yapar. Ebeveynler, temel olarak haz ilkesinin yerine gerçeklik ilkesinin geçmesini sağlar.
Çocuğun ihtiyaçlarının, başlangıçta sadece fiziksel doyum ve rahatlık arayışından, çeşitli şekillerde sevilme arzusuna doğru evrildiğini biliyoruz. Çocuk, kendisi ve diğer şemalar arasındaki ayrımı gittikçe daha fazla öğrenirken, daha önceki haz verici narsisistik birliğinin, özellikle annesiyle olan bu birliğin tehdit altında olduğunu fark eder. Bu durum, libidinal Ben yatırımlarında bir azalmaya ve ardından narsisistik bir kriz haline yol açar. Freud’un (1914) ifadesiyle, çocuk “nesne-libido ile Ben-libido arasında bir ayrımın olmadığı başlangıçtaki duruma uygun şekilde, gerçekten mutlu bir sevgiyi yeniden tesis etmek” zorundadır.
Çocuğun, bu ilk narsisistik durumu yeniden tesis etme girişimleri, Ben gelişimine büyük ölçüde ivme kazandırır. Freud (1914), “Ben’in gelişimi, bir yandan bu durumu yeniden elde etmek için güçlü girişimlerle, diğer yandan birincil narsisizmden ayrılma sürecidir,” diye yazar.
Çocuk, bu başlangıçtaki haz durumunu yeniden kazanmaya yönelik çeşitli tekniklere sahiptir. Bu bağlamda önemli olan iki tanesini burada tartışmak istiyorum:
Ebeveynlerin isteklerine itaat etme ve onlara boyun eğme.
Ebeveynlerle özdeşleşme ve onların davranışlarını taklit etme.
Özdeşleşme kavramı, hem sürecin kendisini hem de sonucunu ifade eder ve psikanalizde sıkça farklı şekillerde kullanılmıştır. Ben-özdeşleşmeleri ile Üst-Ben-özdeşleşmeleri arasında ayrım yapma girişimleri, genellikle kafa karışıklığına yol açmıştır. Bu formülasyonda, özdeşleşme terimi yalnızca Ben’de değişiklikler yaratan özdeşleşmeler için kullanılacaktır. Sözde Üst-Ben-özdeşleşmeleri ise bir yandan içe alma (introjektion), diğer yandan buna eşlik eden bir “Ben”-özdeşleşmesi olarak ele alınacaktır.
Küçük çocukları gözlemlemek, ebeveynlerle ve diğer kişilerle özdeşleşmelerin normal gelişimin bir yönü olduğunu göstermiştir. Özdeşleşme, her zaman bir nesne ilişkisinin yerine geçen bir şey değildir ve her zaman savunma amacıyla kullanılmaz. Geçici özdeşleşmeler, daha sonra çocuğun kişiliğinde kalıcı bir özellik haline gelebilir; ancak çocukluk dönemi geçtikten sonra da geçici özdeşleşmeler yapabilme kapasitesi devam eder ve bu durum, özellikle ergenlik dönemi için belirgindir.
Bu bağlamda, özdeşleşme, bir nesnenin geçmişteki ya da şu andaki algısına dayalı olarak Ben şemasında bir değişiklik süreci olarak tanımlanabilir. Bu değişiklik geçici ya da kalıcı, tamamen ya da kısmen Ben’i zenginleştirici veya sınırlayıcı olabilir; bu, özdeşleşmenin kiminle yapıldığına ve böyle bir özdeşleşme ihtiyacının kısa ya da uzun vadeli olup olmadığına bağlıdır.
Çocuk, ilk özdeşleşmelerde ilkel benlik şeması ile bir başkasının şeması arasında bir kaynaşma yaşar; bu durumda Ben ile Ben-olmayan arasında bir ayrım yoktur. Ancak ikincil özdeşleşmelerde benlik şeması değiştirilir, böylece nesneye benzer hale gelir ve nesnenin libidinal yatırımlarının bir kısmı Ben’e aktarılır. İkincil özdeşleşme, çocuğun daha ileri bir gelişim aşamasında kazandığı bir yetidir ve Ben’de, empati yetisinin temel bileşeni olarak korunan, daha ilkel bir mekanizmadan doğar.
Bu ilkel özdeşleşme, şizofreninin ileri vakalarında, Ben ile Ben-olmayan arasındaki ayrımın kaybolduğu durumlarda, bir Ben işlevi belirtisi olarak yeniden ortaya çıkar. İkincil özdeşleşmenin, ilkel özdeşleşme yanılsamasını yeniden yaratma çabası olduğu söylenebilir. Küçük çocuklarda, ikincil özdeşleşme ve taklit birbirine çok yakındır, ancak taklit daha bilinçli bir niyet taşır. Bu bağlamda, ikisi arasında kesin bir ayrım yapmamıza gerek yoktur.
Özdeşleşme, çocuğun hayranlık duyduğu ve idealize ettiği nesneyle aynı şekilde hissetmesini ve bu yolla onunla bir olmasını sağlayan bir araçtır. Freud’un da belirttiği gibi, özdeşleşme nesne ilişkileriyle bir arada var olabilir. Küçük bir çocuğun, bilinçli ya da bilinçdışı olarak, bir ebeveyni ya da daha büyük bir kardeşi taklit etmekten duyduğu mutluluğu düşündüğümüzde, özdeşleşmenin çocuğa sevilme hissini kazandırma ve onu içsel bir mutluluk durumuna sokma açısından ne kadar önemli bir araç olduğu anlaşılır. Bu anlamda, çocuğun idealize ettiği güçlü ve sevilen nesneye duyduğu saygının Ben’de yeniden üretildiği ve özsaygıyı ortaya çıkardığı söylenebilir. Çocuk, nesneyle bir bütün olma, ona yakın hissetme duygusunu yaşar ve böylece hayatının ilk günlerinde deneyimlediği mutluluk hissini geçici olarak geri kazanır. Gerçek nesneden gelen sevgi, tanınma ve övgü, özdeşleşme davranışını daha da güçlendirir.
Çocuğun eğitiminin, sadece idealize ettiği ebeveyn gibi her şeyi yaparak kendini ödüllendirilmiş hissetmesiyle değil, aynı zamanda ebeveynlerin ve öğretmenlerin ona verdiği gerçek sevgi ve tanınma işaretleriyle de ilerlediğini gözlemlemek etkileyicidir. Sevilme duygusunun ve özsaygının kaynakları, çocuğun çevresindeki gerçek insanlardır; erken yaşam yıllarında çocuğun özdeşleşme davranışları, bu gerçek çevre figürlerini kullanarak içsel bir huzur hissini artırmaya yöneliktir.
Özdeşleşme, aynı zamanda, savunma amaçları için de kullanılabilir; özellikle de çocuk, bir nesneye duyduğu sevgi ihtiyacı ile o nesneye yönelik düşmanca duygular arasında bir çatışmayı çözmek zorunda kaldığında. Örneğin, bilinen “saldırganla özdeşleşme” mekanizmasında, çocuk, tehdit edici bir figürden korkusunu yenmek için onun güçlü, korkutucu ve baskın özellikleriyle özdeşleşmeye çalışır. Sevilen bir nesnenin kaybıyla veya bu nesneden duygusal bir geri çekilmeyle başa çıkma çabasında da özdeşleşme önemli bir rol oynayabilir. Bu durum genellikle nesnenin içe alınmasıyla (introjektion) birlikte görülür, ancak bu süreç, burada tanımlanan özdeşleşmeden farklıdır ve bu fark, Üst-Ben’in oluşumunu anlamada kritik öneme sahiptir.
Sevilme hissini yeniden kazanma (veya Ben’in libidinal yatırım seviyesini artırma) amacı taşıyan iki teknik —özdeşleşme ve itaat— çocuğun ebeveyn şemalarının önceki işlevlerini, yani temsil ve rehberlik işlevlerini kullanır. Ancak özdeşleşme ve itaat birbirinden tamamen bağımsız işlemez. Çocuğun birçok davranışı hem ebeveynlerle özdeşleşerek hem de onların talimatlarına uyarak, çifte bir zenginlik sağlar. Örneğin, kumla oynadıktan sonra ellerini ciddi bir şekilde yıkayan bir çocuk, bir yandan “Annenin istediğini yaparak” fayda sağlarken, diğer yandan “Anne gibi olarak” ikinci bir kazanç elde eder.
Ön-Otonom Üst-Ben Şeması
Ödipus öncesi yıllarda çocuğun benliğinde, bir yandan ebeveynlerin idealize edilen ve arzu edilen özelliklerini yansıtan, diğer yandan çocuğu nesneye yönelik uygun davranışlara yönlendiren (yani çocuğa sevildiğini hissettiren davranışlara) bir organizasyon gelişir. Bu ilke hem onaylayıcı ve kabul edici hem de yasaklayıcı ve sınırlayıcı unsurları içerir. Ancak bu henüz Freud’un “Ben ve Alt-Ben” eserinde belirttiği anlamda bir yapı değildir; çünkü ebeveyn otoritesinin içe alınması (introjektion), bu yapıyı bağımsız bir Üst-Ben haline getirecek şekilde henüz gerçekleşmemiştir. Bu yapı, henüz otonom olmayan bir Üst-Ben şeması, gelecekteki Üst-Ben için bir “taslak”, ebeveynlerin gözetimi altında çalışan bir ön aşamadır. Çocuğun genel içsel dünyası gibi bu yapı da dürtülerden ve fantezilerden etkilenir. Henüz bağımsız bir şekilde işlev göremez; bu, ancak Ödipus karmaşasının çözülmesiyle birlikte gerçekleşecek belirleyici içe alma süreçleriyle mümkün olacaktır. Ödipus öncesi aşamada, Ben ile Üst-Ben arasında bir çatışma gibi görünen şeyler, çoğunlukla çocuğun ebeveynlerinin tepkileri hakkındaki çoğu zaman çarpıtılmış hesaplamalarına dayanır.
Çocuğun ebeveynlerini yalnızca sınırlı bir nesnellikte görebildiğini biliyoruz. Ebeveyn şemaları, özellikle çocuğun kendi istenmeyen özelliklerini onlara yansıttığı (projektion) ölçüde, çocuğun fantezileri tarafından şekillendirilir. Çocuk, kendi saldırgan ve sadistik yönlerini kabul etmekte zorlanabilir ve bu özellikleri, iç dünyasındaki bir modelden (benlik modeli) başka bir modele (ebeveyn modeli) aktarır. Bu anlamda, yansıtma özdeşleşmenin tersidir.
Ön-otonom Üst-Ben şemasının gönderdiği ceza veya sevgi kaybı uyarısı, henüz “suçluluk” hissi olarak adlandırılamaz; ancak bu şemanın Ben’de yarattığı duygusal durum, çocuğun gelişiminin ilerleyen aşamalarında suçluluk olarak adlandırılacak olan duruma benzeyebilir.
Çocuğun dürtüsel istekleri ile narsisizmini koruma gereksinimi arasındaki çatışmanın, çocuğun fallik döneme girmesiyle nasıl yoğunlaştığını burada ayrıntılı olarak açıklamaya gerek yok. Pozitif ve negatif Ödipus karmaşası ve bu karmaşanın içerdiği ikirciklilik, çocuğun dürtüsel isteklerini gerçeklikte gerçekleştirememesi, cezalandırılma ve hadım edilme korkusu (çocuğun kendi saldırganlığı tarafından çarpıtılan bir baba imgesiyle bağlantılı olarak) gibi unsurlar birleşerek çocukta dayanılmaz bir gerilim durumu yaratır. Fallik dönem boyunca Üst-Ben şeması büyük ölçüde genişler ve değişir, ancak her zaman ebeveynlerle olan pregenital ilişkilerden etkilenmiş olarak kalır. Bu şema, henüz Üst-Ben olmayan bir yapı olarak, ebeveynlerin hayranlık uyandıran ve korkutucu özelliklerini (her ne kadar çarpıtılmış biçimde olsa da) temsil etme işlevine sahiptir. Ayrıca, ebeveynlerin sevgisini ve hayranlığını uyandıran davranışlarla, onların hoşnutsuzluğuna neden olan davranışları ayırt etmesi için Ben’e rehberlik eder. Bu süreç, Ben’deki narsisizmin seviyesini düşürür.
Asıl Üst-Ben’in gelişimi, Ödipus karmaşasının çözümüyle bağlantılıdır. Ancak Freud, bu gelişimi yalnızca Ödipus çatışmasının bir sonucu olarak değil, aynı zamanda çocuğun bu çatışmayı çözmesine yardımcı olan bir araç olarak görür. Üst-Ben, Freud’un ifadesiyle, Ben’de bir “tortu” olarak oluşur ve ortaya çıkışı, gerçek ebeveynlere yönelik ilginin ve onlara bağımlılığın kısmi ve göreceli olarak azalmasıyla bağlantılıdır. Artık özsaygının ana kaynağı gerçek ebeveynler değil, Üst-Ben’dir. Ebeveynlerin içe alınması gerçekleşmiştir ve daha önce bu şekilde var olmayan bir yapı oluşmuştur.
Bu noktada, içe alma (introjektion) teriminin burada hangi anlamda kullanıldığını açıklığa kavuşturmak gerekir. Çocuğun ruhsal yapısında Üst-Ben olarak adlandırılan işlevlerin, önceden ebeveyn şemaları biçiminde mevcut olduğunu söylemek mümkündür. Ancak içe alınan (introjekt) ile daha eski bir şema arasındaki fark, içe alınanın (introjekt) narsisistik bir doyum kaynağı olarak gerçek nesnenin yerine tamamen ya da kısmen geçebilme yeteneğine sahip olmasıdır. Bu, içe alınanın (introjekt) şemadan bir şekilde gelişerek Ben içinde kristalleşip yapılandığı ve bu yapıya, doyum sağlama işlevinin aktarılabildiği anlamına gelir. Böylece Ben, içe alınanı doyum sağlayıcı bir nesne yerine kabul edebilir.
Bir içe alınmış olanın oluşumu, gerçek nesneyle olan ilişkinin tamamen ya da kısmen çözülmesinin bir sonucudur. İçe alma yoluyla, nesneyle ilişki korunur ve sürdürülür, ancak bu ilişki için gerçek nesnenin önemi artık o kadar temel değildir. Bu durum, ebeveynlerin kişiliğinin ya da davranışlarının değil, onların otoritesinin içe alındığı anlamına gelir. (Bu görüş, içe alma terimini ilk kullanan Ferenczi ve Melanie Klein’ın yaklaşımlarından farklıdır.)
Üst-Ben şeması, bu şekilde otonom bir statü kazandığında ve yapılandığında, Freud’un “Ben ve Alt-Ben” eserinde açıkladığı üzere, daha önce ebeveynlerin hoşnutsuzluk tehdidi olarak deneyimlenen durum, bir suçluluk duygusuna dönüşür. Ancak, her iki durumda da duygusal deneyimin aynı olduğu, özellikle benlik değerindeki düşüşün bu duygusal durumun temel bir bileşeni olduğu görülür. Bu özellik, suçluluk duygusunu kaygıdan ayırır ve onu aşağılık ve yetersizlik duyguları ile patolojik depresyon durumlarında ortaya çıkan duygulara yakınlaştırır.
Tam tersi bir duygusal durumda, Ben ve Üst-Ben uyumlu bir şekilde ve sorunsuz çalıştığında, yani Üst-Ben’in onayıyla sevildiği hissi yeniden sağlandığında, Ben derin bir ruhsal iyi oluş veya iyi duygu (eupathie) durumuna girer. Bu durum, çocuğun ebeveynlerinin onun başarısına hayranlık ve memnuniyet gösterdiği zaman deneyimlediği duyguyla aynıdır. Çocuğun annesiyle bir olma hissini geçici olarak yeniden kazandığı bu durum, özgüven ve kendine güvenin duygusal arka planıyla bağlantılıdır, ancak aynı zamanda patolojik bir durum olan mani ile de ilişkilidir.
Freud, Üst-Ben’in oluşumunun ve kimliğinin çocuğun libidinal hedeflerinin cinselliksizleştirilmesi ve dürtülerin ayrıştırılmasıyla nasıl bağlantılı olduğunu açıklamıştır. Bu ayrışma, çocuğun ebeveynlerine duyduğu olumlu duyguları korumasına ve yıkıcı dürtülerini artık yapılandırılmış olan ebeveyn niteliklerinin ve davranışlarının şemasına, yani Üst-Ben’ine yönlendirmesine olanak tanır. Çocuğun düşmanca eğilimlerinin Ben üzerinden ifade edilmesinin ne derece engellendiği, Üst-Ben’inin sertliğini ya da sadistliğini belirler. Bu durum öyle bir noktaya ulaşabilir ki, Üst-Ben, gerçek ebeveynlerin oldukça çarpıtılmış bir görüntüsünü sunar. Bu bağlamda Freud, Üst-Ben’in aynı zamanda bir Alt-Ben temsilcisi olduğunu ve onunla sürekli ve yakın bir ilişki içinde bulunduğunu vurgulamıştır.
Psikanalitik literatür, çocuğun Üst-Ben ile ilişkisine dair güçlü olumlu yönleri görmezden gelme eğiliminde olmuştur. Oysa Üst-Ben, yalnızca hoşnutsuzluk işlevini değil, aynı zamanda onay işlevini de yerine getirir. Bu ikinci işlevin psikanalitik yazında görece ihmal edilmesinin nedeni, psikanalistlerin genellikle eğitimci değil, çatışmalı durumlar ve ruhsal uyumsuzluklarla ilgilenen hekimler olmasıdır.
Okuyucu fark edecektir ki, Üst-Ben’in oluşumu, şimdiye kadar sürekli olarak içe alma (introjektion) süreciyle bağlantılı olarak ele alınmış ve tanımsal olarak özdeşim (identifikation) süreçlerinden ayrılmıştır. Ebeveynle, özellikle de babayla, özdeşleşmenin Üst-Ben’in oluşumu ve gizil döneme (latenz) geçişle eş zamanlı gerçekleştiği kuşkusuzdur. Ancak Freud, ebeveynlerle (özellikle babayla) özdeşim ile içe alma ve bunun sonucunda Ben’in karşısında bir otorite olarak işlev görebilen bir içsel yapı oluşturma süreçlerini her zaman net bir şekilde ayırt etmemiştir. Bununla birlikte, özellikle “Benlik” kavramının giderek artan teorik önemi göz önüne alındığında, bu ayrımı yapmak gereklidir.
Özdeşim, Benliği değiştirerek, onu algılanan bir nesneyle büyük ölçüde uyumlu hale getirir. Bu nesne gerçek bir kişi olabileceği gibi, bir içe alınmış nesne de olabilir. Şöyle bir durum ortaya çıkar: Ben, libidinal bir kazanç elde etmek için özdeşleşme yeteneğini ya idealize edilmiş ve/veya korkulan bir nesneyle bir olma ya da ebeveynlerin davranış, görünüm ve tutumlarının bir temsiliyeti olan bir içe alınan ile özdeşleşme şeklinde kullanabilir. Böylece “Üst-Ben özdeşim” kavramı, “içe alınan ile özdeşim” kavramıyla değiştirilebilir. Özdeşim, Benliğin içeriğini değiştirir ve dönüştürür, ancak bir ruhsal yapı oluşturmaz.
Ben ile Üst-Ben’in uyum içinde çalıştığı durumlarda, bu uyum ya Üst-Ben’in buyruklarına veya taleplerine karşı özdeşleşme yoluyla ya da doğrudan itaat veya boyun eğme yoluyla sağlanmış olabilir. Bu uyumlu iş birliği, Üst-Ben’in Benlik ile kaynaşması anlamına gelmez (ki bu durumu manik hallerde gözlemleriz ve bu, birincil özdeşleşmeyle ilişkilidir); aksine, ebeveynlerin idealize edilmiş özelliklerinin bir modeline dayanan Benliğin bir değişimidir.
Çocuk, aynı anda içe alınmış ebeveynlerle özdeşleşip onlara itaat ettiğinde (“anneler gibi olmak” ve “annemi mutlu etmek için ellerimi yıkıyorum” örneğinde olduğu gibi), çift yönlü bir kazanç elde eder. Örneğin bir analizin seyri sırasında, çocuğun özdeşleşme yoluyla suçluluk duygularını ele aldığı gözlemlenebilir — bu özdeşleşme, bir başkasına karşı katı, ahlaki bir tutum benimseyerek kendini gösterir. Çocuk, bebeğini ya da analistini “uslu olması” için uyardığında, suçluluk duygularıyla uğraşır ve Üst-Ben’in eleştirel yönleriyle özdeşleşerek, Benlik imgesini başka birine yansıtarak bir rahatlama hissi elde eder. Bu çok yaygın bir mekanizma olup, çifte bir kazanç sağlar. Bilindiği gibi, başkalarına yüksek sesle ahlak dersi veren kişilerin genellikle bilinçdışında en yoğun suçluluk duygularına sahip oldukları ve eleştirdikleri şeyleri yapmaya bilinçdışı bir yönelim hissettikleri gözlenmiştir.
Üst-Ben’e olan bağımlılığın uzun süre devam etmesi ve sıklıkla Ben’de daha az ya da çok kalıcı değişiklikler yaratması, çocuğun ilk yaşam haftalarında ebeveynlerine olan bağımlılığını ve bu ilişkiden aldığı narsistik doyumu yansıtır. Ancak Üst-Ben, yalnızca Ben’i desteklemeye devam ettiği sürece varlığını sürdürebilir; başka bir deyişle, Üst-Ben, Ben’i güçlendirdiği sürece Ben tarafından desteklenir. Ancak, Ben’in Üst-Ben’in normlarını ve buyruklarını tamamen göz ardı edebileceği ve edeceği durumlar vardır; özellikle, başka bir kaynaktan yeterli narsistik destek bulabildiği durumlarda.
Bu ilginç fenomen, bir kişinin üniforma giymesi ya da bir grupla özdeşleşmesi durumunda ideallerinde, karakterinde ve ahlaki görüşlerinde meydana gelen şaşırtıcı değişimlerde gözlemlenebilir. Grup idealleri veya bir liderin idealleri yeterli narsistik destek sağlarsa, Üst-Ben tamamen devre dışı bırakılabilir ve grubun idealleri, normları ve davranışları Üst-Ben’in işlevlerini üstlenir. Eğer grup idealleri doğrudan dürtüsel arzuların doyumuna izin veriyorsa, kişinin karakterinde tam bir değişim yaşanabilir.
Üst-Ben’in ne derece terk edilebileceğini, II. Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından işlenen korkunç vahşetler açıkça göstermektedir. Benzer şekilde, bir kişinin ahlaki tutumunda değişiklikler bazen yoğun bir şekilde sevildiğinde de görülebilir; bu durumda Üst-Ben, eskiden olduğu kadar bir sevgi ve iyi olma hali kaynağı olarak gerekli olmaz.
Günlük yaşamda, bir grubun ahlak ve ideallerinin bireysel ahlaki tutumun yerine geçtiğine dair birçok örnek bulunabilir. Örneğin, dini dönüşüm, gençler arasında çeteleşme ya da kahramanlara duyulan hayranlık bu duruma işaret eder. Psikoterapi ve psikanalizde, analistin destekleyici rolü — ebeveynlerin otoritesinin analiste aktarılması durumunda — Ben’in Üst-Ben’e bağımlılığını azaltabilir ve böylece yasaklanmış ve bastırılmış materyallerin bilince yükselmesine, ardından içsel çatışmaların çalışılmasına olanak sağlayabilir.
Benzer bir fenomen, kişinin kendi içinde iyi olma hissini uyuşturucularla sağladığı durumlarda gözlemlenebilir. Bu durumda, uyuşturucu bağımlılığı, normal bir Üst-Ben bağımlılığı olarak adlandırılabilecek durumu ikame edebilir. Nitekim Üst-Ben’in, bir anlamda, ruhsal aygıtın alkolde çözünebilen bir kısmı olduğu esprisi yapılmıştır.
Anna Freud, Üst-Ben’in oluşumunun, çocuğun gerçek ebeveynlerine ve ebeveyn figürlerine bir sevgi kaynağı olarak bağımlılığını tamamen ortadan kaldırmadığını belirtmiştir. Bu nedenle, çocuğun latenz döneminde bağımsızlığından söz edildiğinde, bunun göreceli olduğu anlaşılmalıdır. Belirli bir dereceye kadar, kişinin diğer insanlara özsaygı kaynağı olarak bağımlılığı yaşam boyu devam eder. Zor zamanlarda bir arkadaşın yardımı ve cesaretlendirmesinin teselli sağlayabileceği hepimizin malumudur.
J. Lampl de Groot, iki önemli çalışmasında (1936, 1947), çocuğun ve daha sonra yetişkinin özsaygı seviyesini belirli bir düzeyde tutmasının önemine dikkat çekmiştir. Özsaygının tehdit edilmesi durumunda Ben işlevlerinde bozulmalar meydana gelebilir. Verimli kalabilmek için Ben’in düzenli aralıklarla yeni narsistik bir destek alması gerekir. Bir kişinin özsaygısını hangi kaynaklardan sağladığını incelemek, onun davranışını — ister nevrotik ister değil — anlamak için çok şey ortaya koyabilir. Alfred Adler, özsaygı düşüklüğünün bir kaynağı olarak organik yetersizliği ele almış ve bu kavram üzerine bir sistem kurmuştur. Adler’in aşırı basitleştirilmiş fikirleri artık geçersiz sayılmakla birlikte, Ben’in özsaygısını nasıl yeniden kazandığı ve bu tekniklerin kişilikte nasıl yer aldığı konusunda yapılan araştırmalar hâlâ yetersizdir.
Ben, Üst-Ben ile ilişkisini düzenlerken başka kişileri de dahil edebilir. Örneğin, diğer insanları onaylama, bağışlama ya da cezalandırma ihtiyacı doğabilir ve böylece Üst-Ben’in güçlendirilmesi sağlanabilir. “Üst-Ben yansıtması (projektion)” ya da dışsallaştırma olarak adlandırılan bu durumda, Ben’in, orijinal Üst-Ben nesnelerini dış dünyada yeniden yaratmaya çalıştığı gözlemlenir. Bu durum, bir regresyon girişimi olarak değerlendirilebilir ve özellikle psikanalitik süreçte teşvik edilir; bu süreçte Üst-Ben aktarımı olarak kendini gösterebilir. Ben’in Üst-Ben çatışmalarına başka kişileri dahil etmesi, özellikle ahlaki mazohizm vakalarında ortaya çıkar. Eğer Ben ile Üst-Ben arasındaki ilişki mazohistik ise, bu durum, ebeveynlere karşı daha önceki mazohistik bir bağlanmanın yansımasıdır.
Aichhorn ve diğer psikanalistler, suçlu davranışı problemini incelemiş ve bu davranışlara ilişkin bulgularının, bu çalışmada sunulan kavramsal çerçeveye iyi bir şekilde oturduğunu ortaya koymuştur. Bu durum, özellikle şu tanımlamalara uygundur: Suçlu bir ebeveyn figürünün içselleştirilmesi sonucu ortaya çıkan suçluluk, hatalı bir Üst-Ben yapısından kaynaklanan suçluluk ve aşırı suçluluk duygularından doğan nevrotik suçluluk.
Üst-Ben’in gelişimi, bu çalışmada sunulduğu şekliyle, sadece ön hazırlık niteliğinde bir yaklaşım olarak görülmelidir; önemli boşluklar henüz doldurulmamıştır. Örneğin, ebeveyn otoritesinin içe alma (introjeksyon) sürecinde gerçek ebeveynlerden Üst-Ben şemasına nasıl geçtiği konusunda bilgi eksikliğimiz belirgin bir boşluğu temsil etmektedir. Bununla birlikte, Üst-Ben kavramı bu açıdan ele alındığında, ilgili materyali hem düşünsel olarak hem de indekslemede, geçmişte olduğundan daha anlamlı kategorilere ayırmamıza olanak sağlamıştır. Burada ele alınan temel düşünceler, Freud’un Narsisizme Giriş adlı eserinde ifade edilen görüşlerle örtüşmektedir. Üst-Ben’in gelişiminde ve işlevinde narsisizmin rolü özellikle vurgulanmalıdır.
Benlik, doğuştan itibaren narsistik olarak yüklenmiştir ancak bu yüklenme, çocuğun dürtüsel yaşamındaki libidinal ve saldırgan yönler ile gerçekliğin talepleri ve kısıtlamaları arasındaki etkileşimler nedeniyle sürekli tehdit altındadır. Üst-Ben’in özünü belirleyen faktörler başından itibaren iş başında olmakla birlikte, Üst-Ben’in öncülleri olarak adlandırılan unsurlar, aslında Ben’in gelişiminin ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Üst-Ben, yapı olarak ancak Ödipus karmaşasının çözülmesinden sonra ortaya çıkar. Her ne kadar acı verici ve yıkıcı işlevler gösterebilse de Üst-Ben, çocuğun kaybedilmiş cenneti yeniden kazanma çabalarıyla inşa edilir.
Freud, Üst-Ben’in işlevini, son kitabı olan Psikanalizin Taslağı (Abriß der Psychoanalyse, 1938) adlı eserin son bölümünde şu sözlerle özetler: “Vicdan azabının ıstırabı, çocuğun, yerini ahlaki otoriteye bırakan sevgi kaybı korkusuna tam olarak karşılık gelir. Öte yandan, eğer Ben, Üst-Ben’i rahatsız edecek bir şeyi yapma ayartısına karşı başarıyla direnebilirse, kendini özsaygısı yükselmiş ve gururu güçlenmiş hisseder; bu, değerli bir kazanım elde etmiş gibi bir duygudur. Bu şekilde Üst-Ben, Ben için bir dış dünya rolünü sürdürmeye devam eder, ancak aynı zamanda bir iç dünya parçası haline gelmiştir. Üst-Ben, bireyin çocukluğunda edindiği deneyimlerin —çocuk bakımı, eğitim ve ebeveynlere bağımlılık— etkisini yaşamın ilerleyen dönemlerine taşır. İnsanlarda çocukluk dönemi, aile içinde yaşamanın bir sonucu olarak büyük ölçüde uzatılmıştır. Bu süreçte sadece ebeveynlerin kişisel özellikleri değil, aynı zamanda onları etkileyen her şey —yaşadıkları toplumsal durumun eğilimleri ve talepleri, ait oldukları ırkın özellikleri ve gelenekleri— etkili olur…” (s. 137/138).





