Anne yerine ŞEY’ler
Girginer

Anne yerine ŞEY’ler

Erken çocukluk dönemindeki eksik (kayıp) kendilik nesneleri için ikame doyumlar: Telafi edici satın almalar üzerine psikanalitik düşünceler

Yazar: Stefanie Mettlach

Çev: Suzan Uğur Girginer

Giriş

1917 yılında Karl Abraham, kaygısını yatıştırmak amacıyla “çeşitli […] çoğu değersiz, yalnızca o an için arzulanan küçük şeyler” satın alan bir hastanın tedavisini betimler (Abraham 1999 [1917], s. 63). Bundan birkaç yıl önce Kraepelin (1909, s. 408), “oniomani” kavramı altında ilk kez “patolojik satın alma dürtüsü” olgusunu tanımlamıştı. O tarihten bu yana tüketim araştırmacıları (Raab vd. 2005) ve davranışçı terapistler (Bongers 2000, s. 165; Müller vd. 2020) bu konuyla ilgilenmişlerdir; buna karşılık, özellikle bir tedavi sürecinin sunumunu içeren psikanalitik çalışmalar ve vaka betimlemeleri ya son derece azdır ya da bütünüyle eksiktir.

Maddi nesneler, tarih boyunca insanları kısmen güçlü bir biçimde kendine çekmiştir; bu çekicilik yalnızca onların nesnel nitelikleriyle (dayanıklılıkları, kullanışlılıkları, teknik mükemmellikleri ve/ya da estetik görünümleriyle) açıklanamaz. Maddi nesnelere yönelik yoğun bir arzu, kimi zaman, bu nesnelere maddi-araçsal değerlerinin ötesinde ek bir ruhsal değer kazandıran, neredeyse fetişistik bir libidinal yatırımda kökleniyor gibi görünür (“meta fetişizmi”, Marx 1969 [1890], s. 85–98). “Cansız nesneler”in (Voigtel 1996) böylesi bir anlam kazanmasına yol açan nedenler nelerdir? Newiak (2021), sekülerleşme ve kentleşme, bireyselleşme, küreselleşme ve dijitalleşme süreçleriyle birlikte geleneksel güvenliklerin ve kesinliklerin sarsıldığı, doyum verici ve anlam kurucu ilişkilerin yitirildiği bir dünyayı betimler: “Yalnızlık sorusu, geç-modern toplumların en yakıcı soruları arasında yer almaktadır” (Newiak 2021, s. v). Bağlılık arayışı içinde, maddi nesneler ya da tüketim malları ruhsal işlevlerin taşıyıcıları haline gelir; bu süreçte “şeye yönelim dürtüsü”, kısmen tuhaf görünümler alarak bir “nesne-severlik” düzeyine kadar yükselebilir: “Nesne-sever kişiler […] sıklıkla, ‘partner’lerinin yalnızca kendilerine ait olmasından, onun her zaman kendileri için orada olacağını bilmenin kendilerini sakinleştirmesinden haz aldıklarını vurgularlar. Birçoğu ‘kendi’ nesnelerine olağanüstü ölçüde şefkat gösterir, onu okşar, ona hediyeler verir, ona aşk mektupları yazar” (Erhardt 2022).

Agdari Mogadan (2018, s. 13), patolojik istifleme bağlamında, nesnelerin neredeyse bedensel bir anlam kazanabildiğini doğrulamaktadır; Klaus Horn ise meta ürünlerinin kimlik kurucu ve kimliği destekleyici işlevini betimler ve hatta bir “meta kimliği”nden söz eder (Horn 1969, s. 342).

“Ben, sahip olduklarımım.” Satın alma bağımlılığı, tüketim toplumunun bir semptomudur. Almanya nüfusunun yaklaşık %6–8’i satın alma bağımlılığı açısından risk altında kabul edilmektedir (Müller & de Zwaan 2010, s. 292). Yazında farklı adlandırmalar kullanılmaktadır (patolojik satın alma, satın alma bağımlılığı, obsesif satın alma, satın alma atakları vb.). Farklı ölçütlere dayanarak (örneğin tüketim davranışı, dürtü denetimi kapasitesi ve meta ürünlerinin simgesel anlamı) “telafi edici satın alma” ile “bağımlı satın alma” birbirinden ayrılmaktadır (Raab vd. 2005, s. 52). Raab (2000, s. 148; 2005, s. 50), telafi edici ve bağımlı satın alma davranışlarını bir gelişim sürekliliği üzerinde konumlandırır.

Satın almanın ve maddi mülkiyetin çekiciliği neye dayanır? Burada mesele, anal istek/arzuların doyumundan ziyade, maddi mülkiyetin sıklıkla güvenlik duygularıyla ilişkilendirilmesidir. “İnsanın kendisi gibi olan bir çanta” başlığı altında bir kadın, el çantasını şöyle betimler: “[…] kendime armağan ettiğim bir koltuk değneği; bana […] kim olduğumu hatırlatmamda yardımcı olsun diye […]. […] zor randevuları düşünüyorum […]; bu randevularda yanımda olan çanta ve onun temsil ettiği şey bana güven verecek ve bana yardımcı olacak […]. Onu her zaman gözümün önünde tutuyorum […]; sanki gerekirse onu görebilme ya da dokunabilme ihtiyacım varmış gibi” (Kaufmann 2012, s. 108).

Bu anlatımda, çocuklarda anal evrede ve bağımlı hastalarda betimlenen, nesneyle kurulan büyüsel bir bağlılık hissi sezilmektedir (Voigtel 1996, s. 729). Bu bağlılık duygusuna ek olarak, maddi nesneler insanlardan farklı olarak geri çekilmez; sürekli erişilebilir durumdadır. Bu yolla ortaya çıkan yatışma ve güvenlik duyguları, maddi mülkiyetin antidepresif ve kaygı azaltıcı bir etki göstermesine yol açar: “Her türlü mülkiyet […] kişisel gücümüzün bir genişlemesidir. Bu nedenle mülkiyet, kendimizi daha güçlü hissetmemize yardımcı olur ve kendimizi tehdit altında hissettiğimiz bu dünya karşısındaki aşağılık duygumuzu belli bir ölçüde telafi eder. Dolayısıyla […] yalnızca alışveriş yapma ediminin güçlü bir iyileştirici etki yarattığının saptanmış olması hiç de şaşırtıcı değildir. Gerçekten de dünya-kederi ve depresif duyguları hafifletebilir. Çoğu zaman, çok depresif olduğumuzda, sahip olduğumuz her şeyi tek tek sayarız” (Dichter 1964, s. 92).

Regresif yaşantı evrelerinde nesneler, fantezide insana özgü nitelik ve özellikler kazanabilir: “Nesneler, genellikle yalnızca insanlar ve diğer canlılar için geçerli olduğu düşünülen bir biçimde sevilebilir ve canlandırılabilir. […] Bu anlamda, aslında söz konusu olan şeylerin kendileri değil, onlara atfedilen değerdir: birey için ne anlama geldikleri, neyi hatırlattıkları, neyi temsil ettikleridir” (Agdari-Moghadam 2018, s. 18 vd.).

Hayal kırıklığına uğramış çocukluk istek/arzularının, satın alma ya da maddi nesnelere sahip olma alanına kaydırıldığı ve orada doyurulduğu izlenimi ortaya çıkmaktadır. Bir hasta, tedavisinin başında şöyle der: “Depresif olduğumda kendime güzel bir elbise aldığımda bu beni teselli ediyor ve başka hiçbir yerde bulamadığım bir dayanak sağlıyor.” Zepf (2011, s. 150), bir metanın araçsal değeri ile ruhsal (psişik) değeri arasında ayrım yapar; ikincisinin çocukluğun bastırılmış istek/arzuları tarafından belirlendiğini, bu istek/arzuların doyurulacağı umudunun ise metanın satın alınmasına yol açtığını belirtir.

Giysi ve aksesuarlara yönelik bağımlı istek/arzu

Her nesne arzu nesnesi haline gelebilir; bu süreçte çoğu zaman özdeşimlerin rol oynadığı görülür (Haubl 1996, s. 932). Telafi edici ve bağımlı satın almada en sık karşılaşılan nesnelerden biri giysilerdir. Giysi, çok sayıda özelliğe ve işleve sahiptir; bir statü simgesidir, kimliğin ve aidiyetin ifadesidir. Deriye temas eder; hem fiziksel hem de ruhsal (psişik) açıdan koruyucu bir sınır oluşturur; materyallere, biçimlere ve renklere yönelik hazları, oyun ve deneme isteğini, “sarılma”yı ve erotizmi uyandırır. Freud, tüm kadınların giysi fetişisti olduğu görüşündeydi (Rose 1988, s. 155) ve fetişin işlevini kastrasyona karşı bir koruma olarak görüyordu. Giysi satın alma, benlik değerinde bir artış sağlayarak değersizlik, güvensizlik ve aşağılık duygularını (“kastre edilmiş olma” duygusunu) gerçekten de hafifletebilir. Birçok yazar (Lurie 2000, s. 115; Lawrence 1990), giysi/moda ile narsisistik güvenlik duygusu arasındaki yakın ilişkiyi betimler: “Moda, içsel ve içeriksel bakımdan bağımsız olmayan, dayanak arayan; ancak benlik duygusu yine de belirli bir ayırt edilme, ilgi ve ayrıksılık talep eden bireyler için asıl oyun alanıdır” (Simmel 2016, s. 36).

Yalnızca giysiler değil, onlara eşlik eden aksesuarlar da, örneğin el çantaları, kimi zaman özel bir biçimde narsisistik olarak yatırımlanır. Önceki dönemlerde bir çantanın değeri derinin kalitesi, rengi ve biçimiyle belirlenirken, günümüzde maddi ve ruhsal (psişik) değerini çoğu zaman marka/etiket ve tasarımcı belirlemektedir. Başka bir deyişle, çantanın değeri markanın ve tasarımcının toplumsal tanınırlığına bağlıdır; çantanın kendisi ise logonun taşıyıcısı işlevini görür. Logo aracılığıyla çanta, alıcı için “ideal bir nesne”ye dönüşür; bu nesnenin satın alınmasıyla kişi narsisistik olarak onaylandığını hisseder, ancak alıcı/sahip ile nesne arasında bedensel bir ayrım sürer. Benlik bütünlüğü daha ciddi ölçüde tehdit altındaysa, ideal nesneyle bedensel olarak ayrılmamış bir bağ gerekebilir: örneğin, kaygıyı yatıştırmak amacıyla lüks bir tasarımcının logosunun dövme olarak bedene kazınması: “Kendi bedeninin damgalanması; lüks markayla özdeşim artık tam(am)dır” (Eichinger 2020, s. 168).

Bir el çantası ya da bir dövme, benlik bütünlüğünün dağılması ya da narsisistik bir yok oluş kaygısını nasıl yatıştırabilir? Telafi edici ya da bağımlı biçimde satın alan kişiler, özellikle beden ve görünümle ilişkili olarak “mükemmellik”e yönelik derin bir özlem hissederler (Krueger 1988). İdeal tasarım ile gerçeklik arasındaki sürekli yaşantılanan uyumsuzluk, utanç duygularını ve sıklıkla belirgin benlik değersizleştirmelerini tetikler. Satın alma, ideal ile gerçeklik arasında zamansal olarak sınırlı bir birleşmeye yol açar: İdeal tasarım bir nesneye (örneğin bir el çantasına) yansıtılır. Yansıtmayı bir özdeşim izler: Belirli bir tasarımcıya ait bir çantam varsa, ben de özel biriyim (sahip olmak = olmak). İdeal nesneyle özdeşim, benlik temsilinde (narsisistik) bir değişime yol açar: “Benlik temsilinin alabileceği biçimlerden biri, ideal benlik olarak adlandırabileceğimiz şeydir; yani […] ‘olmak istediğim benlik’. Bu, […] çocuğa en yüksek düzeyde iyi oluş sağlayacak, en yüksek narsisistik doyumu sunacak ve benliğe yönelen saldırgan boşalımı en aza indirecek benlik biçimidir” (Sandler & Sandler 1999, s. 34).

Schüttauf ve ark. (2003, s. 107 vd.), ideal kendilik ile ideal benliği büyük ölçüde özdeş sayarlar. İdeal benlik, “narsisistik her şeye kadirlik ideali” olarak kabul edilir (Laplanche & Pontalis 1992, s. 217); bunun oluşumunda ve sürdürülmesinde yadsımanın belirleyici bir rol oynadığı vurgulanır (Hanly 1984; akt. Helbing-Tietze 2001, s. 89). Bir tasarımcı el çantasının satın alınmasıyla birlikte alıcı, kısa bir süre için kendi ideali haline gelir; değerinin onaylandığını hisseder, kendini bağımsız ve güvende algılar.

Narsisistik işlevin ötesinde, giysiyle ilişkili telafi edici ve bağımlı satın alma davranışlarında, erken dönem birincil nesneyle kurulan ilişkiye işaret eden başka nedenler de bulunmaktadır. Giysi deriye temas eder. 1950’lerin sonlarında Harlow, maymunlar üzerinde yürüttüğü çalışmalarda dokunma ile güvenlik duygusu (contact comfort) arasındaki ilişkiyi ortaya koymuş ve böylece Bowlby’nin bebekler üzerine aynı dönemde elde ettiği bulguları doğrulamıştır (Blum 2010, s. 75, 181, 243, 260). Anzieu (1991, s. 60), bu güvenliği “temel bir iyi oluşun sürekli güvenilirliği duygusu” olarak tanımlar ve bunun büyük ölçüde erken dönemde deri (dokunma) ve diğer duyu organları aracılığıyla edinilen yeterli deneyimlere dayandığını savunur. Bu deneyimler, ben/benlik için koruyucu ruhsal alanların (örneğin bir “narsisistik kılıf”) oluşmasına yol açar. Anzieu’ye göre, yeterli bedensel temas deneyimlerinin yokluğunda, deri-benlikte “çatlaklar” ortaya çıkabilir (s. 91). Dichter (1964, s. 113) de anne–çocuk ilişkisindeki yetersiz güvenlik duygusuna gönderme yapar; uykuya dalarken ellerinde bir parça ipek tutmadıkça uyuyamayan çocukları betimler. Ona göre ipek, “çocuk yeterince annelenmiş hissetmediğinde bir telafi” işlevi görür (aynı yer). Kohut (1999, s. 61), bir hastasında “insan olmayan bir kendilik nesnesiyle kaynaşma” varsayımında bulunur; bu hasta, travmatik bir anne ilişkisi nedeniyle erken dönemde, belirli kumaşların yatıştırıcı dokunuşuna “annelik iyiliğinin ve annelik yankısının güvenilir bir damıtığı” olarak geri çekilmiştir.

Giyim ve moda endüstrisi, temas eksikliğini reklam stratejileriyle etkili biçimde kullanır. Yves Saint-Laurent’ın şu sözü aktarılır: “Bir kadının giyebileceği en güzel giysi, sevdiği bir erkeğin kucağıdır. Ve bu mutluluğu bulamayanlar için ben varım.” İnsan eliyle dokunmanın, bir tekstilin dokunuşuyla yer değiştirmesi mümkün görünmektedir: “İpek tenin üzerinden süzüldüğünde, şefkatli bir dokunuş gibi hissediliyordu” (Louie 2014).

Bir hastanın tedavisi örneği üzerinden, dokunma sorunlarının telafi edici satın alma ile bir “dokunma ikamesi” olarak tedavide nasıl sahnelendiğini ve karşı-aktarım ile aktarımın çalışılması sürecinde nasıl yavaş yavaş çözüldüğünü göstermeyi amaçlıyorum.

Vaka sunumu

Hasta, partnerinden ayrılmasının ardından yaşadığı depresif bir çöküş nedeniyle tedaviye başvurur. Altı yıl önce beni ilk kez ziyaret etmişti. O dönemde yapılan ilk görüşmede, daha çok meslektaşça bir fikir alışverişi arayışında olduğu izlenimini edinmiştim; aramızda gerçek bir temas kurulmamıştı ve tedaviyi kabul etmemiştim. Bay P., ikinci kez neden bana başvurduğunu şöyle açıklar: “O zaman beni geri çevirmiştiniz ama yine de sizinle benim aramda bir şeylerin iyi uyduğunu hissetmiştim.”

İkinci görüşmede çocukluğuna egemen olan utanç verici temel duyguyu anlatır: “Her şey çok yoksuldu.” Bay P., anne ve babasının tek ortak çocuğudur; ancak kendisinden belirgin biçimde büyük üç üvey kardeşi vardır ve ailede yalnızca o annesinin kızlık soyadını taşır: “Daha ismimden bile belli oluyordu, ait değildim.” Babası, savaş travması yaşamış bir zanaatkardır; alkolün etkisiyle hafta sonları sık sık şiddet uygular: “Çocukken hep kaçmaya hazır bir halde yorganın altında yatardım.” Ayık olduğu zamanlarda ise Bay P., babasını akşam yemeği masasında annesine kendisini terk etmemesi için yalvaran bir “acıma figürü” olarak yaşantılar: “Annem babamı küçümsüyordu. Ayrılmak istiyordu ama cesaret edemedi, onunla kaldı ve bizim için kendini feda etti.” Aile içinde sevgi dolu bedensel temaslar hiç yaşanmamıştır. Bay P. anneye yakınlık arar; annenin isteğiyle uzun saçlar bırakır: “Uzun sarı buklelerimle kız gibi görünüyordum.” Aynı zamanda, babanın ölümünden sonra astım atakları geliştiren ve hastadan yanında kalmasını isteyen anneyle ilişkiyi “rahatsız edici ve fazla sıkı” olarak deneyimler. Babası hayattayken en büyük isteği onunla vakit geçirmektir: “Babam güvensizdi ve isteklerim karşısında kendini yetersiz hissediyordu.”

Bay P. zamanının büyük bir bölümünü, onu şımartan büyükanne ve büyükbabasıyla geçirir: “Kimse bana sınır koymadı.” Büyükbaba onunla futbol oynar, tahtadan figürler yontmayı ve eşyaları tamir etmeyi öğretir: “Büyükbabam birçok konuda benim için bir örnekti.” Ancak büyükbaba, uzun süre boyunca Bay P.’yi ve ailesini, kendi oğlunun yani hastanın babasının saldırgan davranışlarından koruyamaz; ayrıca hastanın büyükannesi olan eşine karşı da kendini kabul ettirmekte zorlanır. Bay P. saatlerce ebeveyn evinin yakınındaki ağaçlarda oturur, uçmayı düşler. Anaokuluna gitmek ister; ancak babasının şehirde bilinen alkol sorunu nedeniyle anaokulu yönetimi kaydı reddeder. Okula başladığında bunaltıcı bir farkı hisseder: “Anaokuluna giden çocukların temel bir altyapısı vardı, bende yoktu. Her konuda güvensizdim.” Yedi yaşına kadar altını ıslatır. İlkokulun sonlarına doğru babası birkaç ay süreyle bir psikiyatri kliniğine yatırıldığında, Bay P.’nin okul başarısı belirgin biçimde düşer; öğretmenler özel eğitimi önerir, her iki ebeveyn de bunu kabul eder: “Ailem için benden ne olacağı önemli değildi.” Bay P. bir sınıf arkadaşından kendisiyle birlikte çalışmasını ister ve dördüncü sınıfı tekrar etmeyi kabul ettirir. Yeni sınıfta bir arkadaş edinir ve ilk kez öğrenmekten keyif almaya başlar. Arkadaşıyla birlikte ortaöğretime geçer, 10. sınıfı tamamlar ve liseye devam edebilecek yeterliliğe sahip olmasına rağmen okulu bırakır.

Ergenliğin başlamasıyla Bay P. evde çok az zaman geçirir; geceleri geç gelir, bazen hiç gelmez: “Kimse nerede olduğumu umursamıyordu.” On altı yaşındayken babası ani bir kalp yetmezliğinden ölür. Babasının ölümünden sonra Bay P. düzenli olarak esrar kullanmaya başlar ve bu yolla bir gençlik grubuyla ilişki kurar: “Hayatımda ilk kez bir yere ait oldum.” Spor aracılığıyla farklı toplumsal katmanlardan kızlarla tanışır: “Benden daha iyi biri olan bir kız arkadaş istiyordum ama en geç onun evine davet edildiğimde, onunla benim farklı dünyalardan geldiğimiz anlaşılıyordu.” Okuldan ayrıldıktan sonra Bay P. bir zanaat eğitimi almaya başlar: “Sabahları herkes için kahvaltı vardı, bir aile gibiydi. Ustam bana baskı yapıyordu ama benimle uğraşıyordu; çünkü beni doğru yola sokmak istiyordu. Nihayet, babamdan farklı olarak, bir şeyler söyleyen biri vardı.” Bay P., onunla bir hayat kurmak isteyen genç bir kadınla tanışır. Eğitimini tamamladıktan sonra amiri işletmeyi Bay P.’ye devretmek istediğinde, Bay P. bunu reddeder, işten ayrılır ve kız arkadaşıyla ilişkisini bitirir: “Bağlanmak ve yerleşik bir hayata geçmek istemedim.”

Otuzlu yaşlarının sonlarına doğru bir öz-deneyim grubuna katılır; grubun diğer tüm üyeleri akademisyendir: “Eğitim olarak hepsi benden üstündü ama yine de onlardan biriydim, oraya aittim.” Bay P. daha baştan grup yöneticisine hayranlık duyar: “Hep çok şık giyinirdi, ona saygı duyulurdu. Onun gibi olmak istiyordum.” Bay P. grupta, nasıl bir ortamda büyüdüğünden yalnızca yüzeysel söz eder: “Herkes bambaşka bir aileden geldiği için utandım.” Grup üyelerinden biriyle ilişkiye başlar; grup yöneticisi, bu davranışın grup kurallarıyla bağdaşmadığını söyler. Bay P. ilişki konusunda ısrar eder, gruptan ayrılır ve kısa süre sonra giysi satın almaya başlar: “Kız arkadaşım iyi para kazanıyordu, ben de ayak uydurmak, kendime de bir şeyler alabilmek istedim.” Tedavinin başlangıcına kadar geçen yıllarda borçları giderek artar.

Bay P., ona bir tedavi yeri teklif ettiğimde rahatlar. İlk haftalarda beni, onu ve meseleleri ne kadar “doğru” gördüğüm için över: “En büyük isteğim sizde terapi yapmaktı. Yanınızda kendimi çok iyi hissediyorum.” Hastanın kendine eleştirel bakabilme ve düşüncelerini söze dökebilme yetisinden etkilenirim. Sürekli örtmeye çalıştığı belirgin güvensizliği beni duygulandırır; aynı zamanda içimde bir soğukluk da hissederim.

Tedavinin başlamasından yaklaşık altı ay sonra Bay P. ilk kez tasarımcı giysilere yaptığı harcamalardan ve borçlarından söz eder: “Hep daha iyi biri olmak istedim. Kimse işçi sınıfından geldiğimi fark etmesin istedim.” Önce çekingen, sonra daha ayrıntılı biçimde kaşmir giysilere olan tutkusunu anlatır; bu da bende, ilgisi bu kadar maddi şeylere yönelmiş birinin ruhsal olarak gelişip gelişemeyeceği sorusunu ve kaygısını uyandırır. Bay P. anlatırken giderek köken ailesinin lehçesine kaydığında, içimden (biraz küçümseyerek) şunu düşünürüm: Şimdi gerçekten işçi sınıfından biri gibi duruyor.

Birkaç hafta sonra Bay P. seansa gelir ve muayenehanemin bulunduğu semte taşınmayı düşündüğünü söyler: “Bu semti seviyorum, burada her şey çok gür büyüyor, burada kök salabilirim.” Onun “gür” koşullar altında gelişip büyüyebilme umudunu ele almaksızın, içimde kendiliğinden, bu fikrinden vazgeçirmem gerektiği yönünde bir dürtü hissederim. Bir sonraki seansta Bay P. yeniden yaptığı alışverişlerden söz ettiğinde başımın döndüğünü fark ederim. Dürtü denetimi kapasitesini abartmış olup olmadığımı ve satın almaya, belki de artarak, devam ederse nasıl davranacağımı sorgularım.

Bay P. kuşkularımı sezer. Birkaç hafta sonra bir borç danışmanlığına başvurduğunu söyler; kendisiyle ilgilenen genç banka çalışanından heyecanla bahseder. İçimden, bunu dışarıdan bir yardıma gerek kalmadan da çözebileceğimizi düşünürüm ve (görünüşte anlayışlı bir biçimde) şöyle derim: “Genç ve güzel bir kadının sizinle ilgilenmesi size iyi geliyor.” Hasta susar, ardından şöyle der: “Bankadaki kadınla aramızda daha rahat bir ilişki var, burada ise çoğu zaman her şey çok ciddi. Banka görevlisiyle konuşurken ne yapabileceğimi görüyorum, somut olanaklardan söz ediyoruz. Benimle birlikte mali planlar hazırlıyor, beni cesaretlendiriyor ve övüyor. Burada, sizin yanınızda ise sürekli sınırlara çarpıyorum. O zaman kendimi çaresiz ve umutsuz hissediyorum.”

Borç danışmanlığına başvurma kararını bir ilerleme olarak yaşantılarım; ama aynı zamanda incinmiş hissederim. Bir süre sonra şöyle derim: “Mali durumunuzu netleştirmek ve yardım almak istiyorsunuz. Ama aynı zamanda, bu adımı onaylayıp onaylamadığımı ya da size ‘bırakın bunu, bu sorunu burada çözeriz’ deyip demeyeceğimi merak ediyorsunuz.” Hasta (gülerek) yanıtlar: “Bu, neredeyse borçlarım için danışmanlık aldığımda kendinizi gereksiz hissettiğiniz gibi geliyor!” Seans sonrasında, biraz utanarak, hastanın duygularımı doğru algıladığını kendime itiraf ederim.

Tedavinin ilk yılında hastanın satın alma davranışı neredeyse hiç değişmez. İlk yılın sonlarına doğru bir seansta Bay P., internetten kaşmir bir kazak sipariş ettiğini anlatır: “Dışarısı serindi, kazak çok kabarık ve yumuşak görünüyordu, dayanamadım.” Hayal kırıklığına uğrarım; hastanın hala neden satın almaya ihtiyaç duyduğunu sorgularım. Bay P. benim örtük suçlayıcılığımı hisseder ve şöyle der: “Satın almak benim bir parçam. Bazen merak ediyorum, tüm bunları neden almak zorunda olduğumu anlayıp anlamadığınızı; yoksa bana yukarıdan bakıp ‘biraz kendini toparla, o zaman sorun çözülür’ mü diye düşündüğünüzü.”

Onun “soğukluk”la ilgili sözleri aklıma gelir; kısa bir an, bunu aramızda da “soğuk” olarak hissedip hissetmediğini düşünüyorum, fakat bu düşünceyi bir kenara bırakıyorum. Satın alma davranışının yanı sıra tekrar tekrar ortaya çıkan bir diğer tema, bir partner arayışıdır. Sık sık bana iş çevresinden hoşlandığı, randevulaştığı kadınlardan söz eder. Bir ilişki kurmaya yönelik birçok girişim kısa sürede başarısız olur; Bay P. hayal kırıklığı içindedir: “Hep yetmediğimi ve reddedildiğimi yaşıyorum. Bir kazak aldığımda, kazak beni istemez diye korkmam gerekmiyor.” İnatçı bir öksürükten, geceleri nefes darlığından ve diş ağrılarından yakınır. Özellikle hafta sonları çok kötü hissetmektedir: “Bazen öyle bir yitiklik duygusu geliyor. Satın almazsam her şey çok bomboş oluyor.” Seanslardan sonra kendimi sıklıkla bitkin hissederim; keyifsizimdir, bir açlık duygusu yaşarım.

Noel tatili öncesinde, bir iş arkadaşına duyduğu yoğun öfkeyi anlatır: “Beni ciddiye almadığını ve kullandığını hissediyorum. Bütün düşlerim patlıyor, her yerde hayal kırıklığına uğruyorum.” Tatilden sonraki ilk seansta, Noel’den bir gün önce kuaförüne yaptığı ziyaretten söz eder; pahalı saç bakım ürünleri satın almış ve yeniden borca girmiştir. Kuaförden dönerken aniden dışkılama ihtiyacı hissetmiş ve tuvalete zamanında yetişememiştir. Aramızda bunaltıcı bir sessizlik oluşur. Uzun bir süre sonra, satın aldığı şampuanın reklamında “yumuşak, parlak saçlar” vaadinin yer aldığını okuduğunu hatırlar; bu vesileyle, kazandıkları bir futbol maçından sonra büyükbabasının saçlarını sevgiyle okşadığını anımsar. Başının arkasına, gri ve kuru saçlarına baktığımda, birden onu yatıştırmak istercesine saçlarını okşama arzusu duyarım. Bir süre sonra şöyle derim: “Tatilde kendinizi yalnız bırakılmış hissettiniz. Oysa dokunabileceğiniz ve sizi severek dokunan birini istiyorsunuz; böylece sakinleşebileceksiniz.” Bay P. yutkunur ve ardından (alçak sesle) şöyle der: “Şampuanı satın alırsam, başkaları için işi kolaylaştıracağımı düşündüm. İsteğin hep yalnızca bende olmasını istemiyorum.”

Takip eden seanslardan birinde Bay P., indirimli bir deri sırt çantasını satın almak istediğini anlatır: “Bu, sadece varlıklı insanların alabileceği bir sırt çantası.” Çantanın derisi “eldiven gibi yumuşak”tır. Yeni bir nükse dair düşünce beni hayal kırıklığına uğratır; öylesine öfkelenirim ki, tedaviyi sonlandırıp hastaya bir davranışçı terapi önermeyi bile düşünürüm. Saatler boyunca Bay P. ile bu isteğini anlamaya çalışır ya da, daha iyisini bildiğim halde, onu bu satın almanın anlamsızlığına ikna etmeye uğraşırım.

Bir seansta ikimiz de yorgun biçimde susarken ve “eldiven gibi yumuşak” ifadesi aklımdan geçerken, yıllar önce bir tatil sırasında İtalya’da bir vitrinde gördüğüm deri bir el çantasını hatırlarım. Bu çanta bir kese gibiydi ve çok yumuşak bir deriden dikilmişti (kısa bir an bir kanguru kesesini düşünürüm). Dönüşümden önceki akşam onu satın almayı düşünmüş, fakat vazgeçmiştim. Bir yıl sonra tatildeyken o dükkanın önünden geçtiğimde çanta aklıma gelmişti; dürtüsel olarak içeri girmiştim, çanta indirimli ama hala yüksek bir fiyata satılıyordu. İçimde uzun bir gidip gelmeden sonra, bu takıntımın nedenini o sırada anlayamadan tatilin sonunda satıcıyla bir fiyat üzerinde anlaşmış ve çantayı satın almıştım.

Yıllar sonra, bir davet için çantayı dolaptan çıkardığımda, onu görmek çocukluğumda yaptığım bir tatili anımsattı. Yaklaşık sekiz yaşındaydım; tatil evimizin bahçe kapısında duruyor, komşulardan birinde bir kadının eşiyle birlikte evden çıkışını izliyordum. Kadının uzun, koyu renkli ve parlak saçları vardı; beyaz, sade bir elbise giyiyordu. Bana başka bir dünyadan gelmiş gibi görünmüştü; onu güzel bulmuş, onunla konuşmak için yakıcı bir istek duymuştum. Yanımdan geçerken parfümünü kısa bir an için hissettim; beni fark etmeden bir arabaya bindi ve uzaklaştı. Orada kala kaldım; kendimi küçük, çaresiz, “çirkin” hissettim; onun kadar güzel, onun kadar kendinden emin olmayı diledim. Omzunda taşıdığı el çantası, İtalya’da karşı koyamadığım çantayla aynı biçime, aynı pürüzsüz ve yumuşak deriye sahipti.

Bu yaşantının anısı seansta öylesine canlı hale gelir ki, ilk anda bir müdahale formüle edemem. Uzun bir sessizlikten sonra şöyle derim: “Deri sırt çantası, sizi sevgiyle okşayan bir el gibi yumuşak. Şimdiye kadar, aradığınız şeyi bende de bulamadığınızı hissettiğiniz için hayal kırıklığına uğramışsınız.” Hasta yutkunur, susar. İzleyen seanslardan birinde, sırt çantasını satın almamaya karar verdiğini söyler ve bu seansta ilk kez büyükannesinden ayrıntılı biçimde söz eder: “Bazen geceleri büyükannemin yanında, onun yatağında uyumama izin verilirdi. Sıcak, yumuşak bir bedeni vardı. Ona sokulur, başımı karnına koyar, tamamen sakinleşir ve uykuya dalardım.” Seanslardaki atmosfer değişir; daha gevşek, daha sıcak bir hal alır. Birkaç hafta sonra Bay P. şöyle der: “Gerçeklik beni yakalıyor, çok fazla duygu geliyor. Tüm bu duygularla nasıl başa çıkacağımı bana gösterecek birine ihtiyacım var.” Kırk yıl sonra sigarayı bırakır; izleyen haftalarda yalnızca bir kez daha bir şey satın alma isteği ortaya çıkar.

Son seansa (yaklaşık bir buçuk yıl sonra) Bay P. bir bitki getirir. Bitkinin narin, mor çiçekleriyle güzel göründüğünü, ancak “biraz hoş olmayan” bir kokusu olduğunu özellikle belirtir. Banka danışmanıyla yaptığı görüşmelerde, yaşlılık döneminde elinde çok az para kalacağının netleştiğini söyler. Aklıma yaşlılık yoksulluğu gelir; içimin hüzünle dolduğunu, Bay P.’yi ve kendimi yatıştırmak istediğimi hissederim. Uzun bir sessizlikten sonra hasta şöyle der: “Evde oturup geleceği düşündüğümde ve korkuya kapıldığımda, bazen büyükbabam gözümün önüne geliyor; iş pantolonu ve sıvanmış kollarıyla bostanında duruyor, beni kucağında tutuyor; yüzü ışıl ışıl, beni işaret edip komşusuna ‘Bu benim altın parçam’ diyor.” Bay P. elinin tersiyle gözlerini kısa bir an siler ve devam eder: “Sizin bazı yönleriniz büyükbabamı andırıyor. Büyükbabam, çoğu zaman her şeyi kontrol ediyormuş gibi davranırdı; oysa sık sık benim kadar çaresizdi. Ama kendisi güvensiz olmasına rağmen her zaman benim için orada olduğu için, beni sevdiğini, benim onun için değerli olduğumu bilirdim.”

Tartışma

“Her şey çok yoksuldu”; birincil nesnelerle ilişkide yaşanan ve Bay P.’nin derinlemesine özdeşleştiği bu deneyim (ben yoksulum, sunacak hiçbir şeyim yok), onun yaşam boyu süren ideal bir nesne arayışının temel nedeni gibi görünmektedir. Eksiklik, Bay P.’nin çocukluğunda yeterli ayna deneyimleri sunmadığı anlaşılan, yoksun kalınmış kendilik nesnelerine ilişkindir: “Ailem için benden ne olacağı önemli değildi.” En küçük çocuk olarak ilgi ve tanınma yönündeki çocukça istekleriyle Bay P., “annenin gözündeki parıltıyı” görmemiş, kendini fazladan bir yük gibi hissetmiştir. Tepki oluşturma yoluyla savunulan reddedişte, annenin kuşatıcı ve hadım edici isteklerinde (uzun saçlar, kız gibi görünme) anne, Bay P. için hem hayal kırıklığı yaratan hem de tehdit edici bir nesne haline gelmiştir; bir yandan ondan korunmak ve uzak durmak isterken, öte yandan sevgisini özlemle arzulamıştır. Bay P. erken dönemde, bağımlılık sorunu ve dürtüsel taşkınlıklarına rağmen kendisi için daha güvenli görünen ve özel (narsisistik) bir anlam kazanan babaya yönelmiştir.

Kohut (1991, s. 28), idealize edilmiş babasal bir kendilik nesnesiyle “başarılı, gelişimsel olarak zamanında, babanın oğluna duyduğu gururla beslenen bir kaynaşmayı”, annenin yetersiz ayna işlevine sahip ilişkide oluşmuş olan “hasarı” telafi etmenin ve oğlun özdeğer duygusunu güçlendirmenin bir yolu olarak tanımlar. Bilitza (2008, s. 199) da, annenin çatışmalı biçimde kaynaşılmış ilişkisinden oğlun ayrışabilmesinde babanın önemini vurgular. Bay P. ile babası arasındaki ilişkide ise, babanın idealizasyonu ve kendilik nesnesi işlevi, esas olarak babanın çocukça bağımlılığı, yetersiz öz güveni ve bir erkek olarak eksik özerkliği nedeniyle başarısızlığa uğramıştır.

İlk bakışta, babanın hastanın olgun ve özerk bir erkek kimliği geliştirmesinin önünde bir engel olduğu düşünülebilir. Ancak, kendisi de tutunaksız olan babanın tutucu işlevi, Bay P.’nin yaşam öyküsünde özellikle iki noktada belirginleşir: ilkokulun sonlarında, babanın psikiyatrik bir kliniğe yatırılmasıyla birlikte Bay P.’nin okul başarısının belirgin biçimde düşmesi ve özel eğitime yönlendirilmesi sürecinde; ayrıca babanın ölümünden sonra, hastanın esrar kullanmaya başlamasında. Babanın ölümü, Bay P.’de bastırılmış çocukluk duygularının (yalnız ve desteksiz kalma duygusunun) yeniden canlanmasına yol açmış ve (maddeye bağlı) bir bağımlılığın ilk ortaya çıkışını tetiklemiştir.

Kısmen başarılı olan erkeklik-babalık ideal nesneleri arayışının yanı sıra, Bay P.’nin yaşamı boyunca bir gruba ait olma da önemli bir rol oynamıştır. Babasının ölümünden sonra, madde kullanımı yoluyla bir akran grubuna dahil olmuş; bu grup onun öz güvenini desteklemiş ve anneden dışsal ayrışmayı mümkün kılmıştır. Mesleki eğitim sürecinde (zanaatkarlık eğitimini seçmesinde, hastanın büyükbabasıyla yaşadığı olumlu deneyimlere geri dönmüş olması muhtemeldir) Bay P. kendini bir aile ortamında hissetmiş; amirinde, çatışabildiği ve onun erkeklik gücüyle özdeşleşebildiği bir baba figürü bulmuştur: “Nihayet, babamdan farklı olarak bir şeyler söyleyen biri vardı.” Patronuyla kurduğu bu mesleki özdeşleşme, Bay P.’nin eğitimini başarıyla tamamlamasına olanak tanımış; ancak utanç verici bir başarısızlıktan duyduğu kaygı nedeniyle ne mesleki ne de özel yaşamında (kız arkadaşıyla ilişkide) kendini bağlamasına ve yerleşik hale gelmesine izin vermemiştir. Bay P., ek mesleki nitelikler aracılığıyla, kendini (ruhsal olarak) “engelli” hissetme duygusunu telafi etmeye ya da ortadan kaldırmaya çalışmış; ancak bu çaba da sonuçsuz kalmıştır.

Otuzlu yaşlarının sonlarına doğru grup terapisinde durum yeniden tekrar eder: Bay P., ailevi aidiyet ve tanınma yönündeki istek/arzusunu (idealleştirilmiş) bir gruba, egemen bir baba figürüne duyduğu özlemi ise grup yöneticisine aktarır. Gelişim süreci boyunca idealleştirilmiş bir nesneyle kaynaşma istek/arzusunun yanı sıra, Bay P.’nin, sorgulayabileceği, kollamak zorunda olmadığı ve kendisi için bir yüzleşmeye “değer” olan bir nesneyle çatışmaya girme isteği/arzusunun da tekrar tekrar ortaya çıktığı görülür. Her iki istek/arzu (idealleştirme isteği/arzusuyla yüzleşme isteği/arzusunu) Bay P. grup yöneticisine aktarır. Bir grup katılımcısıyla ilişkiye başlar ve böylece babasal yasayı sınar. Ancak grup yöneticisiyle istikrarlı bir babasal nesne olarak yüzleşme ve özdeşleşme gerçekleşmez. Bay P. gruptan ayrılır; çocukluktaki eski durum yeniden kurulur: Bay P. babasal bir dayanak olmaksızın kadın/anneyle baş başa kalır.

Tasarım giysi satın almada, “güçlü” bir babaya yönelik istek/arzu ile büyülü bir biçimde kendisinin de böyle bir baba/erkek olma isteği/arzusunun yoğunlaştığı görülür. Bu dönemde hasta, hayal kırıklığıyla birlikte zayıflık, hadım edilme ve yalnızlık duygularını savunmak amacıyla giysi satın almaya başlar; nesnenin ilgi ve tanınmasına bağımlı olmaksızın var olabildiği bir birincil narsisistik duruma geri çekilmek ister: “Bir kazak aldığımda, kazak beni istemez diye korkmam gerekmez.” Daha yakından bakıldığında (ve hastanın tedavi süresince beni kendi tarafına çekmeye yönelik tekrar eden çabalarında da görüldüğü gibi), giysinin dokunma ve ısıtma özellikleriyle bir kısmi nesne karakteri taşıdığı; bu nesnenin edinilmesiyle Bay P.’nin (idealleştirilmiş) nesneyle büyülü bir biçimde bağlantı kurduğunu hissettiği anlaşılır.

Kazaklar geçiş nesneleri olarak görülebilir mi? Winnicott’a (1987, s. 10) göre çocuk, “bağımlılığa benzer bir ilişki” kurduğu geçiş nesnelerini kişisel gereksinimlerine göre seçer. Bir geçiş nesnesi “sıcaklık duygusu” iletir, “canlıdır”, kimi zaman kısmi nesne olarak örneğin memeyi simgeler (s. 15) ve özellikle depresif kaygılara karşı “asla yüzüstü bırakmayan bir yatıştırma aracı” olarak önemlidir (s. 13, 17). Bu özelliklerin tümü hastamın kaşmir kazakları için geçerlidir; ancak geçiş nesnelerinden önemli bir noktada ayrılırlar: Zamanla tek tek kazakların ruhsal yatırımı çoğu kez azalır, fakat bu durumda örneğin yeni, başka bir kazakla yer değiştirir. Yatıştırma ve narsisistik stabilizasyon amacıyla kazakların (ya da başka cansız nesnelerin) satın alınması, bir modus olarak sürer. Maddi nesneler (kazaklar) bir geçişi işaret etmez; geçiş nesneleri gibi ayrılma ve gelişimin hizmetinde durmaz; tersine (çocukluktaki eksik kendilik nesnelerinin ikamesi olarak) benliğin bütünlük deneyimi için kalıcı biçimde gerekli hale gelirler.

Bay P.’nin “bağımlılık benzeri” isteği/arzusunun, kazakların bir fetiş karakteri taşıyıp taşımadığı sorusunu da gündeme getirebileceği düşünülebilir. Tedavide, giysi satın alma ya da giyme ile cinsel uyarılma arasında bir bağlantıya işaret eden bir bulguya rastlanmadı. Bununla birlikte Bay P. cinselliğinden nadiren söz etti ve bu konudaki sorulardan daha çok kaçındı. Birkaç kez, yaşam partnerinin kendisini okşamak ve onunla birlikte olmak istediği durumlarda, bunu “fazla üzerine gelici” olarak yaşantıladığını anlattı. Bu tür durumlarda sıklıkla yatak odasını terk ediyor ve geceyi mutfak masasında yalnız geçiriyordu. Hastanın, nesnenin istek/arzusundan, ama daha da çok kendi gereksinim ve istek/arzusundan kaçıyor olduğu izlenimine kapıldım. Yalnızca güvenlik, dokunma ve tutunma yönündeki istek/arzusunu değil, aynı zamanda duyumsal–erotik ya da cinsel istek/arzusunu da kendisi için daha az tehdit edici olan cansız bir nesneyle ilişkide “yerleştirmiş” olması ve bu yer değiştirmeyi (kaygı ve utanç nedeniyle) benden gizlemiş olması olasıdır.

Mentzos (2009, s. 180), böyle bir varsayımı destekleyen bir perversiyon kavramlaştırması geliştirir; fetişizmde, kadınsı (annelik) nesneyle korkulan kaynaşmanın, simgesel bir kısmi nesnenin arzulamasıyla (burada: kaşmir kazaklar) savunulduğunu ileri sürer. Mentzos’a göre, Morgenthaler’in “plomb” (benliğin bütünlüğünü koruyan dolgu) benzetimine yaslanarak, perversiyonun itici gücü benliğin stabilizasyonudur. Perversiyondaki “bağımlılık benzeri” özellik, dürtüsel istek/arzulardan değil, kırılgan benliği destekleme gereksiniminden kaynaklanır. Ben de cansız ideal nesneyle kaynaşmanın temel işlevini, narsisistik güvenlik kazanımı olarak gördüm.

Bu güvenliğin somut bedeli, satın almalar yoluyla oluşan ve hastada belirgin bir ıstırap yaratan borçlardı. Borçların ve “borçlu olma”nın yoğunlaşmış anlamı tedavi sürecinde giderek görünür hale geldi: Hasta bir yandan korunma, güvenlik ve tutunma istek/arzusunda ısrar ederken, öte yandan bu istek/arzu nedeniyle kendini suçlu hissediyordu. (Olasılıkla suçluluk duygularında, kendi ihtiyaçları karşısında bunalmış olan ve bu nedenle ona sitem eden birincil nesneyle özdeşim içindeydi. Birincil nesnenin ihtiyaç ve istek/arzularını reddetmesi, hastada suçluluk duygularının yanı sıra, bu tür istek/arzulardan “değerli olmadığı” ya da bu istek/arzular üzerinde bir hakkı bulunmadığı duygusunu da tetiklemiş olabilir.) Aynı zamanda hasta, birincil nesnenin (aktarımda benim) ona bir şeyleri “borçlu bıraktığını” ileri sürüyor; kendisinden esirgenen dokunuşu ve narsisistik onayı, simgesel olarak birincil nesneyi kendine mal etmeye çalıştığı maddi nesnelerde arıyordu. Borçlar aracılığıyla Bay P., suçlamaları ve kapsayıcı istek/arzuları nedeniyle kendini cezalandırıyor; farklı duygularını ve istek/arzularını kabul etmek zorunda kalmadan bunu sürdürebiliyordu.

Bay P. ilk kez tedavi isteğiyle bana geldiğinde, çocukluk travması ilk görüşmede sahnelenmişti: Birbirimize ulaşamadık, ben Bay P.’yi reddettim (geriye dönüp baktığımda, narsisistik ve ödipal ihtiyaçlarının bende kaygı uyandırmış olabileceğini düşünüyorum). Bay P. benim savunmamı hissetti, ancak (benden çok daha önce) aramızda bir şeylerin “iyi uyduğunu” da sezdi. Altı yıl sonra ikinci kez bana başvurduğunda, reddedişim daha örtüktü; Bay P.’ye bir tedavi sundum ama soğuk kaldım, gerçekten temas etmeme izin vermedim.

Tedavi karşılıklı bir idealleştirmeyle başladı ve hızla iki taraflı bir hayal kırıklığına dönüştü: Bay P. bana kaşmir giysilere duyduğu tutkuyu anlattığında, onun erken dönemlerdeki sıcak, yumuşak bir sarılma/kapsanma istek/arzusunu aktarım düzeyinde anlamaya ve kabul etmeye karşı koydum; gelişebileceğine dair kuşku duydum ve lehçesi nedeniyle Bay P.’yi değersizleştirdim (annelik kastrasyonu). Yanıma “yerleşme” isteğini (yakınıma taşınma düşüncesini) bunaltıcı buldum ve geri çevirmek istedim. Artan borçlar ve tutunaksızlığı bende kaygı yarattı. Bay P., olduğu gibi kabul edilmediği için hayal kırıklığına uğradı; istek/arzularını banka danışmanına kaydırdı, orada somut destek yoluyla sınırlarla ilgili sorununu geçici olarak savuşturabildi. (Ben kıskanç ve incinmiş bir anne konumuna girdim; aynı zamanda yansıtmalı özdeşim yoluyla hastanın duygularını da üstlendim.)

Hayal kırıklığı Bay P. ile benim aramda daha da yayıldı. Bay P. yumuşak kazaklar satın alıyordu, çünkü ben (savunmam içinde) ondan yana “yumuşamıyordum”. Satın alma, Bay P.’nin beni ve kendi istek/arzularını mesafede tutmasına ve benim yetkinliğimi sorgulamasına olanak tanıdı. Ben ise Bay P.’nin satın almayı bırakmamasından memnuniyetsizdim. Kadınlarla karşılaşmalarında Bay P., anneyle yaşadığı soruna çarpıyordu: “kadın nesnenin bilinçli idealleştirilmesiyle birlikte, ayrışmış ve bilinç-dışı düzeyde etkili yıkıcı bir çekirdeği olan, son derece ambivalent (ikircikli) bir bağımlılık” (Bilitza 2008/2009, s. 205). Benden kabul görmediği için hissettiği güçsüz öfke (“Bazen merak ediyorum, neden bütün bu şeyleri satın almak zorunda olduğumu anlayıp anlamadığınızı, yoksa bana yukarıdan mı baktığınızı”) bedensel belirtilerle (diş ağrıları, öksürük, nefes darlığı) ve iş arkadaşına kaydırma yoluyla ifade buldu. Bay P. alışveriş bağımlılığının daha derin nedenlerini anlamaya başladı: Bir kazağın satın alınması, onu olası bir reddedilmeden koruyordu; aynı zamanda kazak, hastanın “çatlakları” olan benliğini koruyan bir “narsisistik kılıf” işlevi görüyordu (Anzieu 1996, s. 60, 91). Hasta ve ben (bende ortaya çıkan açlık hissi, tükenmişlik ve çökkünlükte) satın alma yoluyla savunulan muhtaçlığı ve yitiklik duygusunu hissettik: “Satın alma olmadan her şey çok yoksun kalıyor.”

Satın alınan nesnelerle çocukluk duyguları ve ihtiyaçları arasındaki çağrışımsal bağ, aktarım ve karşı-aktarımın merkezine yerleşti: Reklam (“yumuşak, parlak saçlar”) Bay P.’de büyükbabanın sevgi dolu dokunuşuna ilişkin bir anıyı uyandırdı. Dokunulma ihtiyacı yaklaşan tatillerle birlikte yoğunlaştı. Şampuan ve istek/arzularının karşılanacağına dair umut (benim ona isteyerek dokunmam, tatiller nedeniyle bir ayrılığın yaşanmaması) bilinç-öncesinde birbirine bağlandı ve şampuanın satın alınmasına yol açtı. Tatiller sırasında benim tarafımdan yalnız bırakıldığını hissetmesine bağlı narsisistik öfkesi, bunu taşıyamadığı için gerileyici bir sahneleme içinde kendine yöneldi ve utanç duydu. Tatillerden sonra isteği gerçekleşti (“İsteğin hep sadece bende kalmamasını diliyorum”): Bay P. bana reklamdan, şampuandan ve büyükbabanın dokunuşuna dair anılarından söz ettiğinde, bende ona sakinleştirici biçimde başını okşama isteği uyandı.

Hasta, bir kazağın sunduğu güvenilir dokunuştan (henüz) vazgeçemiyordu; çünkü analitik ilişki tekrar tekrar güvenilmez ve tehdit altında yaşanıyordu. Hasta, satın almak istediği bir sırt çantasından söz ettiğinde ve çantayı betimlerken aktarım isteğini dolaylı biçimde bana ilettiğinde (“eldiven gibi yumuşak”), bende yeni bir nüks karşısında duyduğum hayal kırıklığı ve öfke nedeniyle tedaviyi sonlandırma dürtüsü ortaya çıktı. Hasta, istek/arzularını bana yöneltip kabul edemediğim halde, çantayı ona “vazgeçirmeye” çalışmam nedeniyle hayal kırıklığına uğradı; yumuşak bir el/dokunuş isteğini üzerime alamamıştım.

Aramızdaki savunma mücadelesi, yıllar sonra ancak motivasyonunu/güdüsünü anlayabildiğim bir çanta satın alışıma dair anım canlandığında gevşedi. Bu çanta, çocukluğumda bir tatil beldesindeki komşu bir kadınla bağlantılıydı; bu kadın, dikkat ve sevgi dolu ilgi istek/arzularımı fark etmemişti. Yetersiz (annelik) ilgi karşısında duyduğum hayal kırıklığıyla (çağrışımım: kanguru kesesi) istek/arzularımı komşudan onun çantasına kaydırmıştım. On yıllar sonra İtalya’da bir vitrinde deri ve biçim olarak benzer bir çantayı görmek, bastırılmış çocukluk istek/arzularımı uyandırdı; istek/arzuların karşılanacağına dair bilinç-dışı umut (annelikçe yumuşak bir kesede korunmak ve taşınmak) bu çantanın satın alınmasına yol açtı.

O dönemde tedaviyi sonlandırma dürtüm, sırt çantası/çanta ile bağlantılı kendi dokunulma ihtiyaçlarımı (deri = cilt) fark etmek zorunda kalmamak, onları adeta silmek yönündeki savunmamın bir ifadesiydi. Açıkça görüldü ki, hasta, ilişkide uğradığı hayal kırıklığı sonrası istek/arzularını grup liderinden tasarım giysilere kaydırıp onun kadar güvenli ve egemen olmayı umduğu gibi, ben de komşudan alamadığım annelik ilgisine yönelik hayal kırıklığımı çantaya kaydırmış ve satın alma yoluyla onun kadar güzel, onun kadar güvenli olmayı ummuştum. Bana göre Bay P.’nin sonraki gelişimi, bu noktada, çağrışımımla bağlantılı kendi istek/arzularımın bilincime gelmesine ve onları kendimin bir parçası olarak kabul etmeme belirleyici ölçüde bağlıydı.

Bunun ardından Bay P. ile benim aramda mümkün olan “dokunuş”, Bay P.’nin satın alma yoluyla sahnelenen ve aynı zamanda savunulan duygu ve istek/arzularına erişmesini sağladı. Büyükannesine dair anısında, “yumuşak, pofuduk ikame nesneler”den canlı bir nesnenin bedenine yöneldi: Bay P. bana, benim bedenime yaslanmak, kabul edildiğini ve korunduğunu hissetmek ve sakinleşmek istiyordu.

Burada mesele yalnızca dokunulma isteği değildi; Bay P., preödipal ve ödipal istek/arzuları için sınırsızca hazır bulunan bir nesne arzuluyordu (büyükannelerin “şımartması”). Başlangıçtaki idealleştirme ve acı verici sınırlamaların tekrar tekrar çalışılması (“idealleştirmenin çözülmesi”), hastanın telafi edici/tamamlayıcı satın almasına zemin sağlayan koşulları ortadan kaldıran bir benlik değeri duygusunun kurulmasının önkoşuluydu.

Tedavinin sonunda Bay P.’nin ambivalansı mizahi-oyunsu bir biçimde ortaya çıktı: Bana getirdiği “kokan” çiçekle, beni büyükbabasına benzer biçimde algıladığını iletebildi: güvensiz ama aynı zamanda güvenilir. Manik savunmasının (Bay P.’nin çocukluk düşü: uçmak) gevşemesiyle birlikte, içsel ve dışsal gerçeklik (yalnızlık, yaklaşan yaşlılık yoksulluğu) onu yakaladı. Bu gerçekliğin giderek kabulüyle hasta, iyi içsel nesnelerine (“büyükbabanın altın parçası”) dayanmaya başladı. “Ben, sahip olduklarımım” ifadesi, maddi nesnelerin ötesinde yeni ve niteliksel olarak farklı bir anlam kazandı.

Satın alma bağımlılığında ideal benlikten benlik idealinin gelişimine

“Benlik, hayranlık duyduğu nesnenin gölgesinde […] gururla hareket eder” (Bacal & Newman 1994, s. 283). Hayranlık duyulan bu ideal nesneyi Bay P., tedavinin başında bana aktardı. Hastanın idealleştirme istek/arzularını kabul etmek yerine, ben de karşılıklı olarak hastayı idealleştirdim; kendim güvensiz, narsisistik olarak gereksinimli bir anne konumuna yerleştim ve, hasta gibi, ideal bir nesneye yönelik kendi istek/arzularımı maddi bir nesneye (çanta) kaydırdım. Uzun süre boyunca o dönemde çantayı satın alma güdümü anlamamış olmam (ya da kabul etmek istememem), bir utanç savunusunun hizmetindeydi. Bu savunma tedavinin içine de taşındı: Kendi istek/arzularımı hastaya yansıttım ve Bay P.’den satın almayı bırakmasını talep ettim. Wurmser (2008, s. 145), bağımlı hastaların “görünüşte sınırsız arzulayıcılığı ve haz yönelimliliği”ne karşı duyulan bu savunmayı şöyle ifade eder: “Bu yanımızı bu hastalarda isteksiz ve sert bir biçimde kendimizden uzaklaştırırız.” Wurmser, bu savunmayı bağımlı hastaların tedavisindeki karşı-aktarım güçlüklerinin temel nedenlerinden biri olarak görür.

Benim savunmam ve hastanın savunması yalnızca utançla ilgili değildi; telafi edici/tamamlayıcı ve bağımlı satın almada doyurulan istek/arzular, Bay P.’nin yaşam öyküsünde açıkça görüldüğü gibi, analistin yüzleşmek zorunda olduğu travmatik bir terk edilme deneyiminin sonucudur: “Bağımlılığın erken dönem bozukluğunu imgesel olarak kavrama girişimi, belki de unutulması daha iyi olan kendi eziyet verici çocukluk anılarına dokunur” (Voigtel 2019, s. 138). Sırt çantası ya da çanta, onların özellikleri (“eldiven gibi yumuşak” deri) ve onlarla bağlantılı çağrışımlar (“soğuk” komşu kadın), bastırılmış duygulara ve istek/arzulara, ve travmaya, giden yolu gösterir. Ancak çantayı satın almamın nedenini (komşu kadına dair anı aracılığıyla) bilinçli olarak fark ettiğimde, tedavide gerçekten hastaya yaklaşabildim; onun idealleştirme, ilişki ve dokunulma istek/arzularına, terk edilme kaygılarına ve yalnızlığına empatiyle yaklaşabildim ve bunları süreç içinde daha iyi kabul edebildim.

Bay P. ile benim aramda birincil süreç düzeyinde mümkün olan bu “dokunuş”, tedavinin sonraki seyrini belirledi ve gelişimsel adımlara yol açtı: Bay P. “bağımlı ikame doyumları”nı (sigara içmeyi, satın almayı) bırakabildi. Aynı zamanda, diğer insanlarla ilişkiler ve onlardan beklentilere dair tasarımları daha gerçekçi ve daha yumuşak bir hal aldı: “Tüm bunlarla nasıl başa çıkabileceğimi bana gösterecek birine ihtiyacım var.” Bay P., hayal kırıklıkları, incinmeler ve kaygıyla satın alma dışında nasıl başa çıkılabileceğini gösteren rol modelleri arıyordu. Rol modellerle özdeşim, benlik idealinin önemli bir bileşenidir; onun istikrarını ve olgunluğunu güvence altına alır (Helbing-Tietze 2001, s. 351).

Benlik idealinin görevi, benliği “insan yaşamının kaçınılmaz hayal kırıklıkları ve yoksunluklarıyla baş edebilme” konusunda desteklemektir (Lampl de Groot 1963). Hanly (1984, s. 254), ideal benlik ile benlik ideali arasındaki farkı şöyle açıklar: “Üstbenliğin oluşumuyla birlikte ideal benlik, benliğin olduğu haliyle sevgiye layık olduğu tasarımı haline gelirken, benlik ideali, benliğin olmaya çabaladığı şey dolayısıyla sevgiye layık olduğu tasarımdır” (Helbing-Tietze 2001, s. 89’dan akt.). Bay P., benim onu herhangi bir talep ileri sürmeden kabul etmemi, olduğu haliyle “sevgiye layık” olmayı arzuluyordu. Tedavinin ilk üçte birlik bölümündeki duraklamanın başlıca nedeni, bana göre, ona bir “ikame” sunmaksızın, Bay P.’den satın almayı bırakmasını talep etmemdi. Bay P., onu ve istek/arzularını kabul etmekte zorlandığımı, tedavide kendi içsel sınırlarıma çarptığımı ve hem kendime hem ona duyduğum güveni yitirme noktasına geldiğimi hissediyordu. Buna rağmen, güçlüklerime karşın tedaviyi sürdürmem ve anlamaya yönelik çabam, ona benim için kendisinin ve tedavisinin bir değeri olduğunu hissettirdi. Bu çaba, Bay P.’nin benimle özdeşim kurabilmesinin önkoşuluydu.

Bay P.’nin gelişimi, yaşamının en başından itibaren erkek rol modellerinin ve özdeşim figürlerinin varlığına bağlıydı. Bilitza (2008, s. 210), erkeklerin (kadınlardan farklı olarak) gelişimleri için “kendilerinden daha büyük ve daha güçlü olarak deneyimlenen bir erkek nesneyle güvene dayalı bir ilişkiye” ihtiyaç duyduklarını ileri sürer. Gerekli olan, saldırganlığı rekabet ve yarışma biçiminde yüceltebilmiş, böylece toplumsal olarak kabul edilebilir bir yola işaret eden bir baba nesnesidir. Büyükbaba, Bay P.’nin gelişiminde yararlanabildiği babasal bir ikame nesnedir. Ancak saldırganlık ketlenmesi nedeniyle hastayı uzun süre koruyamamış olması, büyükbabanın özdeşim nesnesi olarak ancak sınırlı ölçüde kullanılabilmesine yol açmıştır. (Bu kısmi kullanılabilirlik, eğitimdeki amir ve grup lideri için de geçerlidir.) Bay P., libidinal ve saldırgan preödipal ve negatif ödipal istek/arzularını yöneltebileceği bir baba özlemi içindeydi; ancak ben, onun daha derin ve daha tehditkar özleminin anneye yönelik olduğunu düşündüm.

Bay P.’nin, kadınlarla ilişkilerinde kaygılarını sıklıkla “kaçış” yoluyla düzenlemiş olmasına rağmen, kendisi için kritik durumlarda tedaviyi neden sonlandırmadığını kendime sordum. Karşı-aktarımda, kendimi hastanın annesinden ziyade büyükbabasına ve babasına daha yakın hissettim; uzun süre bu yakınlığı, olumsuz anne aktarımını gerçekten kabul etmekten kaçınan bir direncimin ifadesi olarak yorumladım. Geriye dönüp baktığımda, bu duygumu şu şekilde anlıyorum: Bay P. için ben yalnızca reddedici ve kuşatıcı bir anne değil, aynı zamanda (örneğin sınırlamalar etrafındaki çatışmalarda) aktarım içinde, onu tehditkar anneden koruyabileceği bir baba figürü de olmuştum.

Son değerlendirmeler

Roland Voigtel, bağımlı hastaların tedavisinde “neredeyse büyüsel denebilecek bir dokunma korkusu”ndan söz eder (Voigtel 2019, s. 7). Maddi nesnelere bu denli güçlü biçimde sabitlenmiş hastaların bir aktarım ilişkisi geliştiremeyeceklerinden mi korkuyoruz? Telafi edici/tamamlayıcı ve bağımlı davranışlar, hastaları tüm yapısal düzeylerde etkiler; burada sunulan tedavide olduğu gibi birincil sürece ortaklaşa dalabilmek kuşkusuz hastaların ancak küçük bir bölümünde mümkündür. Ancak bu tür hastaları tedaviye almaya yönelik isteksizlikte başka etkenler de rol oynuyor olabilir. Bu hastaların analitik tedavisinde, incitici içgörülerle karşı karşıya kalmaktan ya da aşırı bir özdeşim eğilimi içinde kendimizin de tutunma sağlayan sınırlarını yitirmekten mi kaygılanıyoruz?

Tedavinin başlamasından bir yıl sonra, eğitim analizindeki hastasının depresif duygularını ve kaygılarını aşırı ölçüde giysi ve kozmetik satın alarak telafi etmeye çalıştığını fark eden bir süpervizyon öğrencisi şöyle demişti: “Kendimi kötü hissettiğimde ben de güzel elbiseler alıyorum. Aynı sorunu yaşadığım bir hastayı nasıl tedavi edebilirim?”

Telafi edici/tamamlayıcı ve bağımlı satın alma, hastaların çocukluklarında, çocukça gereksinimleriyle yer bulamadıkları birincil nesne ilişkilerinde ortaya çıkmıştır. Bu hastaların çoğunlukla bilişsel-davranışçı ağırlıklı tedavilerinde, örneğin hastalara bir “istek günlüğü” tutmaları önerildiğinde (Müller ve ark. 2020, s. 71), ancak yine de hastaların kendilik nesnesi gereksinimleriyle yönelebilecekleri bir nesne sunulmadığında, bu deneyim tekrar edilir. Bunun olası bir sonucu, hastaların istek/arzularını borç danışmanlıklarına kaydırmalarıdır; bu kurumlar da kendilerine yapışan, “fazla bağlanan” hastalar karşısında bunalmış hissedebilirler.

Abraham, hastasında aşırı para harcama eğiliminin yanı sıra ağır bir sokak korkusu betimler; Ahrens (1997, s. 260) agorafobide “koruyucu bir referans kişisine (varoluşsal olarak yaşantılanan) bağımlılığı” ön planda görür. Değişimin yalnızca semptom düzeyinde değil, yapısal olarak daha derin bir düzeyde gerçekleşebilmesi için, telafi edici/tamamlayıcı ya da bağımlı satın alma davranışı olan hastaların, kabul, tanınma, tutunma ve güvenlik yönündeki çocukluk gereksinimlerini bağımlılık nesneleri olan cansız nesnelere kaydırmış olduklarını bilinçli olarak fark etmeleri, bunu kabul etmeleri ve geri almaları; bu gereksinimleri yeniden insani bir nesneye (analiste) yöneltmeleri ve onunla birlikte çocukluk gereksinimlerini ve terk edilme kaygılarını çalışabilmeleri önemlidir.

Tedavinin bitiminden bir yıl sonra hasta ile yaptığım bir değerlendirme görüşmesinde şöyle dedi:

“Satın alma yoluyla, ancak içeriden çözülebilecek bir şeyi çözmeye çalışmışım. Satın alma, kimsenin olmadığı ve boşluğa düşecekmişim gibi hissettiğimde, kaygım ezici hale geldiğinde tutunabildiğim son bir güvenlik parçası gibi. Tedaviyi bitirmeden önceki son aylarda bazen bir düşünce geldi aklıma; hayır, daha çok bir duyguydu: Ben size aitim ve siz bana aitsiniz. Bu duygu, elli kaşmir kazaktan daha değerli.”

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar