Ödipus’un analizinden psikanalistin Ödipus’una doğru
Girginer

Ödipus’un analizinden psikanalistin Ödipus’una doğru

Yazar: Bela Grunberger

Genel bakış

Psikanalistin kişiliğindeki ödipal boyut, analitik çalışmayı ve bunun analitik tedavi açısından olanaklarını ve sınırlarını temelden belirler. Ancak haz ilkesini temsil eden narsisizmin aşılması ve Ödipus’un kabul edilip işlenmesi, gerçekliğin kavranmasına ve onunla uygun bir analitik ilişki kurulmasına giden yolu açar. Çağdaş psikanaliz içindeki bazı akımlarla, özellikle Jacques Lacan ve “Anti-Ödipus” yaklaşımıyla hesaplaşma bağlamında yazar, psikanaliz alanındaki güncel çatışmaların ardında çoğu zaman Ödipus ile Sfenks, yani aydınlanma ile büyü arasındaki mücadelenin yattığını göstermektedir.

Bu çalışma, psikanalist mesleğine hazırlanan kişilerde özgül ödipal sorunsalın, genellikle yalnızca terapötik analizden geçenlere kıyasla daha belirgin olduğu yönündeki bir farkındalığa dayanır. Bu farkındalık, ancak bir dizi deneyim kazanıldıktan sonra ortaya çıkmıştır. “Didaktik” ya da eğitim analizleri farklı seyreder; nitelik olarak da farklıdır. Bunlar, özel bir ödipal boyutun çalışılmasıyla bağlantılı ek (ve çoğu zaman verimsiz) çabalar gerektirir.

Örneğin oldukça basit bir durumdan söz edilebilir: Analiz sürecindeki bazı hekimler, duygusal, sosyal ve hatta mesleki (tıbbi) düzeyde belirgin yarar görürler; ancak psikanalitik uygulamada, bu iş için gerekli tüm koşullar mevcut olmasına rağmen, güçlükler devam edebilir. Bu sorun aslında uzun zamandır bilinmektedir, ancak keskinliğini korumakta ve beklendiği gibi aday analistlerin seçimi ile eğitimini önemli ölçüde etkilemektedir.

Nitekim, terapötik nedenlerle analiz görmüş ve ardından psikanalist olarak çalışmaya başlamış bir adayda, genellikle oldukça olumlu kabul edilen bir gelişim çizgisi, beklenmedik komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Bu durumda çoğu zaman yeniden bir “analiz parçası” eklemekten başka seçenek kalmaz. Ayrıca bazı psikanalistlerin ödipal bir durumu tanımakta ciddi güçlük çektiği de dikkat çekicidir; burada, açığa çıkarılması gereken derin ve yapısal çatışmaların rol oynadığı düşünülebilir.

“Nodüler nevroz kompleksi” söz konusu olduğunda, buna karşılık gelen yine düğümsel bir savunmanın varlığı ortaya çıkar; bu savunma sanki hepimizde mevcut gibidir. Kimi kişilerde neredeyse aşılmaz bir kale gibi görünürken, kimilerinde, hatta görünüşte kapsamlı biçimde analiz edilmiş ve çalışılmış olsa bile, derinlerde varlığını sürdürür. Gerçekten de psikanalize karşı direncin çoğu zaman tam bu noktada, yani “kirli küçük aile sırrı”nın inkarında kristalleştiği izlenimi doğar; Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin Anti-Ödipus’ta Sigmund Freud’un “baba kompleksi” olarak adlandırdıkları şey tam da budur.

Bu sorun üzerine düşünmem, Sigmund Freud’dan beri bilinen ve analitik çalışmada merkezi öneme sahip olan Ödipus kompleksine yöneltti. Freud’un en önemli keşfi olan bu kavrayış, doğrudan babasının ölümü sonrasında yaşadığı yas sürecinin çalışılmasından doğmuş ve onu Ödipus kompleksini keşfetmeye götürmüştür.

Psikanalizin başlangıç dönemlerinde var olabilmek için verdiği mücadeleler, öncü küçük grubun (adeta “korkutucu bir ordu”) maruz kaldığı saldırılar ve eleştiriler düşünüldüğünde, bugün bu mücadelenin hareketin kendi içinde sürdüğü görülmektedir. Başlangıçtan itibaren kendi muhalefetini de üretmiş olan bu hareket içindeki karşıtlıkların, bana göre hala aynı kaynaklardan beslendiği anlaşılmaktadır. Bu kaynakların saptanması gerekmektedir.

Sandor Ferenczi, “Haz ve gerçeklik ilkelerinin Ödipus mitosunda simgesel temsili” başlıklı çalışmasında (1912), Ödipus’u gerçeklik ilkesinin temsilcisi olarak ele alır. Kahramanın eşi (anne) olan İokaste, onu hakikat arayışından vazgeçirmeye çalışır; eğer yanılsamalarla yetinmeye razı olursa ona huzur ve mutluluk vaat eder. Ödipus gerçeklik ilkesini temsil eder (Sigmund Freud, “Ben ve Altben” adlı eserinde, çocuğun arzularının gerçekleşmesinde babanın bir engel olduğunu fark etmesinin Ödipus kompleksini doğurduğunu söyler); İokaste ise mistik olanı, yanılsamayı ve gerçekliğin inkarını temsil eder.

Ödipus kompleksi evrensel olmakla birlikte, haz ilkesine karşıt olan bu hakikatin açığa çıkarılması ve tanınması, özne açısından, didaktik nedenlerle “ödipal insan” diye adlandırabileceğim, özel bir yapısal açıklık ve psikoseksüel olgunluk gerektirir. Ödipal insan için “dünyada olmak”, sürekli çaba gerektiren cesur bir girişim içinde, dinamik bir süreçte bulunmak demektir (ileride “melekle mücadele”den söz edilecektir); bu ise haz ilkesine dayalı yaşam biçiminden temelde farklıdır. Buna karşılık yaşamı büyük ölçüde haz ilkesi tarafından belirlenen kişileri “narsisistler” olarak adlandırıyorum; bu, oldukça genel bir adlandırmadır ve çeşitli yerlerde daha ayrıntılı biçimde tanımlamaya çalıştım.

Psikanalizin tarihine ilişkin az önce yapılan saptama (sapmaların sürekliliği ve ardışıklığı) büyük olasılıkla aynı nedenlerden ötürü yatay düzlem için de geçerlidir. Ödipus kompleksinin ele alınışı, kültürel bağlama göre farklılık gösterir; ancak her zaman bir diyalektik çerçevesinde gerçekleşir: gerçeklik ilkesi—haz ilkesi, Ödipus—Narsisizm. Psikanaliz, Batı Avrupa’dan çıkarak tüm dünyaya yayılmış olsa da, Almanca konuşulan ülkeler ile Anglo-Sakson dünyada bir yandan, Roman kökenli ülkelerde öte yandan farklı biçimler almıştır. Aynı durum Yahudi-Protestan çevrelerle Katolik etkisindeki çevreler için de geçerlidir; özellikle de Avrupa kültürüyle hiçbir bağı olmayan dünya bölgelerinde bu farklılık daha belirgindir. Nitekim Japonya ve Hindistan’da psikanaliz, kısa bir klasik başlangıcın ardından, bütünüyle kendine özgü bir gelişim izlemiş ve köken modelle karşılaştırıldığında artık neredeyse tanınmaz hale gelmiştir.

Freud’un bize gösterdiği gibi, ahlaki, kültürel ve toplumsal yaşamımız Ödipus kompleksine kök salmışsa, bireyin bu kompleksi ele alma ve dönüştürme biçimi belirli kültürel etkenlerin işlevine bağlı olacaktır. Bu etkenler de, tarihsel gelişim süreci içindeki etkileri ve dalgalanmaları doğrultusunda, hem Ödipus’un kendisinde hem de onun aracılığıyla psikanalizin genelinde yansımalarını bulacaktır.

Şimdi, pratik açıklamalara geçmeden önce, Narsisizm ve Ödipus arasındaki diyalektik perspektiften hareketle ilgili kavramların incelenmesine yeniden dönmek istiyorum. Bu gereklilik daha da belirgindir; çünkü bu konuya adadığım ilk çalışmada (bkz. Grunberger, 1957) yalnızca narsisistik faktörü ele almış ve onu da yalnızca tedavinin başlangıç evresine özgü bir özellik olarak değerlendirmiştim. O dönemdeki incelemem genel olarak analitik süreci konu alıyordu; oysa bu çalışma, özellikle ödipal evre dikkate alınarak, analist adayının analizini ele almaktadır. Bunun, benim bakış açıma göre, temel, hatta bir bakıma benzersiz bir faktör olduğu, o zaman da dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamış olmalıdır; aynı şekilde narsisistik faktörün (tedavinin itici gücü olarak narsisizmin) dahil edilmesinin ne denli acil olduğu konusundaki kanaatim de. Ancak şimdi, bu konudaki konumumu tamamlamak için bir fırsat doğmuştur; gerçi spontane merakımın beni sürekli başka yönlere sürüklemesi olmasaydı, bu görevi çok daha önce yerine getirmiş olurdum.

Konumu göstermek amacıyla klinik vakalar sunmak, gizlilik gerekçeleriyle mümkün değildir. Bu nedenle kendimi bu noktada sınırlamak zorundayım ve bunun yerine, hepimizin iyi bildiği ünlü bir örnek olan Ödipus’un “vakası”ndan hareket etmeye çalışacağım. Çıkış noktası olarak, Ferenczi’nin yorumladığı biçimiyle Ödipus ile İokaste arasındaki karşıtlığı alacağım. Onun yorumunu benimseyerek, ayrıca Ödipus ile Sfenks arasındaki karşılaşmadan ayrı düşünülemeyecek bu çatışmayı temel bir çatışma olarak ele alacağım. Buna ek olarak, bir çalışma hipotezi olarak, Thebai halkını canavar biçiminde kasıp kavuran felaket ile genel olarak uygarlığımızın krizi ve özel olarak psikanalitik dünyamızdaki kriz arasında belirli bir analoji varsayılacaktır; özellikle de genç disiplinimizin başlangıcından beri peşini bırakmayan özgül çatışmalı yapıyı düşündüğümüzde.

Bana göre, bu bakış açısını, yani Ödipus ile Narsisizm arasındaki karşıtlığı, bireysel analistin mesleki gelişim sürecine (hem kuramsal hem pratik) uygulamak mantıksız değildir. Her birimiz, psikoseksüel gelişimimizin dışında, tutum ve bakış açımızı biçimlendiren kültürel etkiler ve sürekli dalgalanmalara maruz kalırız. Freud da bu durumun bir istisnası değildir. Freud’un araştırmacı titizliği (Ödipus) ile narsisistik olarak felsefi spekülasyonlara yönelme eğilimi arasında yaşadığı dalgalanmaların etkileri açıkça görülebilir; kendisi bu eğilime karşı koymaya çalışsa da zaman zaman ona kapılmıştır. Araştırma her zaman hem hayal gücünden hem de katı disiplinden beslenir; ancak Freud’un çalışma tarzı bu sentezci yönelime uygun olsa da eseri nihayetinde bu iki alandan birine ait blokların ardışıklığı üzerine kuruludur. Bu noktada bu durumu daha ayrıntılı inceleyememek benim için güçtür.

Daha önce göstermeye fırsat bulduğum gibi, analiz bütünsel bir süreçtir; başlar, ilerler ve sonunda bir sonuca ulaşır. Aynı zamanda psikanaliz, diğer şeylerin yanı sıra “bireyin narsisistik gerçekleşmesi” olarak adlandırılabilecek bir hedeftir. Psikoseksüel gelişim, bütünüyle ele alındığında başka bir amaç taşıyamaz; bu amaç, birey tarafından nihayetinde dürtülerin olgunlaşma süreci aracılığıyla gerçekleştirilir ve bu süreç narsisistik olarak yatırım görür ve aynı şekilde narsisizmi de besler. Tedavi süreci, bu sürecin yeni bir temelde yeniden ele alınması, yeniden başlatılmasıdır. Bu yeniden doğuşta (bkz. Ferenczi’nin “yeni başlangıç” kavramı) analist, analiz edilene, komplekslerden doğmuş ve yolunu tıkayan engelleri, analiz sırasında yeniden etkinleşen tekrar zorlantısı ortaya çıkardıkça, adım adım ortadan kaldırmasında yardımcı olur. Analistin işlevi, analiz edilen kişiyi kendi yaşam planında desteklemektir. Öznenin kaderi bir bilgisayar programı gibi önceden belirlenmiş olmasa bile, geleceği açısından yön verici olan veriler (onun “kişisel denklemi”) yaşam yolunu belirli bir noktaya kadar şekillendirir; her durumda bu, onun istediği şeye, yani kendini gerçekleştirme arzusuna karşılık gelir.

Bu arzu, analiste yansıtılan narsisizm tarafından uyandırılır ve yönlendirilir; analist bu süreçte her şeye kadirlik nitelikleriyle donatılır ve bu şekilde yatırımlanır. Bu perspektiften bakıldığında, problemi öncelikle narsisistik olan analiz edilen kişinin yeniden yapılanması söz konusudur; çünkü mesele onun kimliğiyle ilgilidir: Ben kimim? Yanıt da yine narsisistiktir: Ben, olduğum kişiyim (yani potansiyel olarak ne isem gerçekten o olmak istiyorum). Böylece kişi bir bakıma tanrısal bir konuma yükselir; ancak kendini gerçekleştirebilmek için perspektifini değiştirmesi, insan olması gerekir; yani bedenselliğini ve dürtü kaderini kullanarak narsisistik planını bu zeminde gerçekleştirmelidir. Sorunun özü budur ve Ödipus kompleksi üzerinden gerçekleşen olgunlaşma, bunun çözümünün anahtarıdır. Korinthos’u yöneten Polybos ve Merope çiftinin (varsayılan) oğlu olan Ödipus, kimliği konusunda kuşku duyar ve kim olduğunu öğrenmek ister. Böylece drama başlar.

Bu düşünme biçimi, analistin çoğu zaman neredeyse sessiz kalan rolünün belirli yönlerini de içerir; bu rolde varlık, yani orada oluş, her şeyden daha önemlidir. Bu varlık, sürecin belirli bir anda olgunluk durumuna yaklaşan evresini, analistin onu değerli kılması yoluyla desteklemek için gereklidir. Bu olgunluk ise, çoğu zaman sessiz kalan analistin onayıyla kazanılır. Eşlik eden narsisistik yatırım olmaksızın her yorum entelektüel kalır ve “vahşi analiz” olarak değerlendirilmelidir. Aynı zamanda yorum, analistin saygı duyması gereken olgunlaşma sürecinin ilerleyişini takip etmelidir. Nasıl ki çocuk kendi arayışına sahipse, analiz edilen kişi de buna sahiptir; bu, iyi ayarlanmış bir “zamanlama”nın önemli bir unsurudur. Ödipus, kimliğini bulmak için yola çıkmıştı. Onu keşfetmek ve bir dizi çatışma aracılığıyla yeniden kazanmak üzereydi (mitin olgusal içeriği, bu anlamda uygun bir fantazi oluşumuna karşılık gelirken), Delphi kahini aceleci müdahalesiyle, bir tür vahşi yorumcu olarak, onun ayaklarının altındaki zemini çekip aldı. Benim amacım, narsisistik köken faktörünün önemini ve bunun Ödipus kompleksi, psikoseksüel gelişim ve analizdeki aktarım ile olan bağlantılarını vurgulamaktı.

Bu noktada, çocuğun doğduğunda ve dürtüler dünyasına atıldığında, kaçınılmaz olarak kaybettiği narsisistik dengeyi, yeni psikofizyolojik donanımının yardımıyla yeniden kazanma zorunluluğuyla karşı karşıya kaldığını bir kez daha hatırlatmak gerekir. Çocuğun ilk ortamını ya da ona yakın bir durumu yeniden kurmak ve onu bununla kuşatmak görevi anneye düşer; böylece çocuğun, dış çevre aracılığıyla kendini gerçekleştirme çabasını (kaynaşma narsisizmi) mümkün kılar. Çocuk bu olanağı, sanki henüz bir “dış dünya” yokmuş gibi kullanır. Anne henüz bir nesne olarak yaşantılanmaz. Bu narsisistik aktarımın yanı sıra, burada aktarım sözcüğünü bir durumdan diğerine geçiş anlamında kullanıyorum, çocuk doğumuyla birlikte, kendi oluşumunun yönünü belirleyecek olan baba imgesini de beraberinde getirir (Freud’un birincil özdeşimi); bu, onun libidinal ekonomisinin (ve onunla birlikte narsisistik dengenin) temel bir yeniden örgütlenmesi anlamına gelir.

Artık çocuk, kozasını terk etmeye ve dünyaya entegre olmaya mahkumdur. Böyle bir adım, ondan yeni bir varoluşsal boyut kazanmasını talep eder; bu boyut dürtülere, kastrasyona ve buna karşı geliştirilen savunmalara (hayal kırıklığı ve eksilme artık onun gündelik yaşamının bir parçası olacaktır) dayanır; aynı zamanda olgunlaşma sürecine ve bu süreci taşıyan tüm somut olgulara da dayanır. Tüm bu etkenlerin yönü ve hedefi Ödipus’tur; bunun nedenleri ileride incelenecektir. Baba imgesi etrafında merkezlenen bu gelişim süreci belirli bir zaman gerektirir; bunun nedeni yalnızca yeni doğanın ilk yaşam biçimine tutunma eğilimi değildir (çoğu zaman annede de çocuğu bu evrede tutma eğilimi bulunur), aynı zamanda diğer kıyıya geçişin çocuktan özel bir çaba talep etmesidir. Bu süreçte baba modeli, ileriye doğru gelişimde uygun bir destek işlevi görebilir. Bu derin Ödipus içinde, annenin ilk pregenital uyarılmalar sırasında bir destek olarak başvurduğu “tarihsel” Ödipus’un önbiçimi yer alır.

Genellikle çocuk, bu şekilde ilerleyen bir gelişim döneminden sonra yeni dürtü yönelimini kabul eder ve olgunlaşmanın yeni yönünü kesin olarak benimser; bu, dürtülerine bundan sonra da belirli bir kaygı, hatta korku ile yaklaşma riskini taşısa bile böyledir. Bu sorunun psikoseksüel patolojideki önemi bilinmektedir. Şematik olarak, çocuğun yeni evreninde döndüğü bir menteşeden söz edebiliriz. Bundan böyle çocuğun gelişimi Ödipus’un işareti altında gerçekleşecektir ve Freud’dan esinle şöyle diyebiliriz: “Narsisizm olan yerde Ödipus olmalıdır.”

Peki işler farklı gelişirse ne olur? Bu durumda çocuğun gelişiminin erken bir aşamasında bloke olması ve anneye özgül bir biçimde saplanıp kalması olasıdır. Bir yandan, bu blokaj nedeniyle dışarıdan narsisistik beslenmeye ihtiyaç duyduğu için, anneden narsisistik kaynaşmayla ilişkili doyumları almaya devam edecektir; aynı zamanda narsisistik her şeye kadirlik duygusuna ulaşmak için onunla özdeşleşecektir. Öte yandan ise, sonunda anneden korkacaktır; çünkü onun yıkıcı gücünü deneyimler. Bu gücün yıkıcı olması, çocuğun ilkel tepkisel saldırganlığını anneye yansıtmak zorunda kalmasından kaynaklanır; çünkü yeterli bir preödipal gelişim olmadığı için kendi saldırganlığını bütünleştiremez. İlkel sadizm ile narsisizmin sağladığı yücelik duygusu arasında bir sentez kurulamadığında, bütünleşmemiş sadistik-anal bileşen zayıf bir benliğe yol açacaktır. Bu koşulların bir araya gelişi ve çok yönlü sonuçları üzerinde ileride yeniden duracağım. Böyle bir durum, benliğin bazı psiko-duygusal alanlarını etkileyebilirken, diğerlerini, özellikle de zeka alanını, görece dışarıda bırakabilir. Zeka, en azından ilk bakışta, yeterince iyi işliyor gibi görünebilir.

Bu, psikanalizin de diğer her disiplin gibi “öğrenilebileceği” anlamına gelir; ancak bu durumda, J. F. Revel’in sözünü ettiği Pidgin-Marksizm’e benzer bir tür “pidgin-analiz” ortaya çıkacaktır. Oysa son tahlilde her şey, bu bilginin kişinin bütün kişiliğine ve onun gelişim düzeyine ne ölçüde entegre edildiğine bağlıdır. Aynı bakış açısından, bir kişi psikanalist olmayı “sahip olmak” amacıyla (bilgisini artırmak, toplumsal bir konum edinmek) seçebilir ya da “olmak”ı zenginleştirmek için (ödipal proje doğrultusunda bir dönüşüm yaşamak) seçebilir.

Çocuğun beş yaşında zihinsel işlevselliğinin en yüksek düzeyine ulaşması, bize beş yaşındaki çocuklara oy hakkı tanıma yetkisi vermez; oysa tek taraflı bir mantıkla böyle bir sonuç çıkarılabilir. Çünkü unutulmamalıdır ki entelektüel kapasite, ödipal ya da daha doğrusu postödipal olgunluk kavramıyla özdeş değildir. Bu durumu, analistin “tarafsızlığı” ile karşılaştırabiliriz; ancak analist, analitik durumda ortaya çıkan kendi çocuksu uyarılmalarını (karşıaktarım) tanıyabilme kapasitesine sahiptir. Bu gerçeğin gözden kaçırılması birçok yanlış anlamanın kaynağı olmuştur. Bu nedenle, bizim açımızdan birincil öneme sahip olduğundan burada yeniden hatırlatılmalıdır.

Genel olarak, analitik sürecin başlangıcında Ödipus kompleksi yer alır; seanslar boyunca ise psikoseksüel ilişkinin tüm varyasyonlarında sürekli yeniden ortaya çıkar. Benliği yapılandıran bir unsur ve bireyleşme sürecini besleyen bir enerji kaynağı olarak işlev görür. Ödipal eğilimler, analiz edilen kişinin gelişimi boyunca tekrar tekrar ele alınarak biçim kazanmak zorunda olduklarından, analiz sürecinde de sürekli yeniden işlenmeleri gerekir (“yüz kez yerinde” ve gerekirse daha da fazla). Böyle yinelenen bir analiz (ve uygun zamanlama) olmaksızın, analiz edilen kişi ödipal konumunu kalıcı biçimde sürdürememe ve birincil nesneyle özdeşleşme düzeyine gerileme riskiyle karşı karşıya kalır.

Bu durum özellikle didaktik ya da eğitim analizleri için geçerlidir; çünkü bu analizlerin daha derine inmesi gerekir. Ancak bu şekilde, egemen narsisistik, anti-ödipal ve dolayısıyla anti-analitik kolektif üstbenliğin baskısına karşı koyabileceğimiz güvence sağlanabilir. Bu bağlamda sık sık şu itiraz dile getirilir: İlk analistler çoğu zaman ya yetersiz analiz edilmiş ya da hiç analiz edilmemiş olmalarına rağmen iyi analistler olmuşlardır. Bu belirli ölçüde geçerli olmakla birlikte tartışmaya açık bir argümandır ve özellikle günümüzdeki, geçmişe göre oldukça farklı olan analist seçimi koşulları çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Sonuçta mesele nedir? Terapötik analiz, semptomların hafifletilmesinden gerçek yapısal değişimlere kadar uzanan geniş bir hedef yelpazesini kapsayabilir. Ancak teorik ideal açısından bakıldığında, bu süreç kapalı bir form kazanmadıkça “devrim” tamamlanamaz. Zaten bu tür analizler, genel terapötik hedefe ulaşıldıktan sonra yatırımın geri çekilmesiyle (“Moor görevini yaptı, artık gidebilir” anlayışıyla) sona erme eğilimindedir. Oysa eğitim analizinde durum böyle değildir; çünkü analist, analiz edilenlerin bilinçdışıyla ve dolayısıyla kendi bilinçdışıyla sürekli temas halindedir. Kendi sorunlarıyla olan ilişki, bunlar çözülmemiş olsa bile en azından varlıklarını sürdürecek kadar harekete geçirilmiş olduklarından, kesintiye uğramaz. Bu nedenle eğitim analizi, kısmi bir sonuçla yetinemez; ancak kendi yörüngesini tamamladığında sona erer. Postödipal bir konuma ulaşmalı ve daha önce söz edilen özgül yoğunluğu içinde bunu sağlamlaştırmalıdır. Sözde bir Ödipus’a (kaçınma biçimi) kalıcı bir bağlanma, yani sadistik-anal evrede kalıp babaya yönelik tipik sadistik eziyetin sürmesi, Ödipus’a karşı bir savunma olarak işleyen bir regresyonun kanıtı olur.

Narsisizmin öyle bir yönü vardır ki, bana göre bunun incelenmesi yalnızca sağlam bir didaktik eğitimin önemini açıklamakla kalmaz, aynı zamanda günümüzde giderek bir dil kültüne dönüşme eğilimi gösteren psikanalizin bütünüyle yeni bir boyutunu da açığa çıkarır.

Ödipus doğduğu anda anne rahminden dışarı atılmıştır; bu her ne kadar narsisistik bir yaralanma olsa da aslında tüm insan yavrularının kaderidir. Gördüğümüz gibi, annenin görevi yeni doğanı adım adım, uygun yönlendirme ve teknikle, benim “dürtü çözümü” dediğim sürece götürmektir. Dünyaya gelme olgusu bu nedenle görece onarılabilir bir durumdur; “görece” diyorum, çünkü bu yara bir anlamda hiçbir zaman tamamen kapanmaz. Ancak Ödipus’un annesi yalnızca bu iyileştirici görevde başarısız olmakla kalmamış, çocuğunu radikal biçimde terk etmiş, adeta onu ikinci kez dışarı atmış ve böylece (üçlü bir narsisistik yaralanma) ona gerçek bir kastrasyon (şiş ayak) yaşatmıştır; bu, fallik-narsisistik kaybın somatik ifadesidir. Thebai’nin gelecekteki kralı, yalnızca kahramanlara özgü, narsisistik açıdan oldukça tatmin edici bir yolla ilk yarasını kapatma sürecine girebilmiş, ancak bunu yaparken doyuma ulaşabilmek için birincil nesneyle özdeşleşme krizinden geçmek zorunda kalmıştır. Onun Sfenks ile karşılaşması ve onu yenmesi kabaca bu şekilde tasvir edilebilir. (Sfenks’in hiçlikte salınması, bana göre kahraman tarafından içselleştirilmesini ifade eder.)

Kanada’da ve başka bazı ülkelerde birkaç yıl önce basında “çeşitli haberler” başlığı altında şu olay yer almıştı: Sarhoş bir adam bir mekanda olay çıkarmış ve işletme sahibi tarafından kesin bir şekilde dışarı atılmıştı. Ancak dışarıda kalmak yerine, kendi yaptığı bir Molotof kokteyliyle geri dönmüş ve mekanı havaya uçurmuştu; hiç kimse kurtulamamıştı. Bu eylem, narsisistik yaralanmayı ortadan kaldırma ve aşağılanmasına tanık olan herkesi yok etme isteğiyle açıklanabilir.

Peter Shaffer’ın yazdığı ve Sidney Lumet tarafından filme alınan “Equus” adlı eser de bu mekanizmayı açık biçimde ortaya koyar. Eserde, bir genç adamın bir ahırdaki tüm atların gözlerini oymaya zorlandığı anlatılır; oysa atları her şeyden çok sevmektedir. Bunun nedeni, bu hayvanların onun bir genç kız karşısındaki cinsel başarısızlığına tanık olmalarıdır. Elbette bir psikanalist bunun yüzeysel bir motivasyon olduğunu, arkasında ödipal bir öykü bulunduğunu (ilk sahne ve sadistik-anal düzeye gerileme) varsayacaktır. Ancak küçük çocuğun narsisistik ilk yaralanmasının, özellikle ödipal-narsisistik yaralanmasının doğrudan tanığı kimdir? Erken gelişmiş arzusunun fizyolojik yetersizlik nedeniyle gerçekleşememesi durumunda, bu tanık anne ya da babadan başkası değildir. Bu nedenle ödipal yasağın, narsisistik yaralanmaya karşı bir savunma olarak işlev gördüğünü tekrar tekrar vurguladım: Sorun benim güçsüzlüğüm ya da yetersizliğim değildir; bana engel olan başkasıdır. Ama bir gün onun gibi olduğumda, annemle evlenirim ve böylece bu narsisistik yaralanma bir daha yaşanmaz; çünkü o zaman ben de yetişkin olurum.

Tanıklardan söz etmiştim; ancak en utandırıcı tanık baba ya da annedir. Onlar aynı zamanda rakiptir ve bu durum, fizyolojik yetersizlikten doğan narsisistik incinmeye bir de yenilgi duygusunu ekler. Bununla birlikte, başarısızlığa mahkum olan rekabetten kaynaklanan pay ile narsisistik incinmenin kendisinden (fizyolojik yetersizlik) kaynaklanan payı birbirinden ayırmak gerekir. Suçluluk duygusu kefaret, ceza ve pişmanlıkla azalır; oysa utanç ancak tanıklar ortadan kaybolduğunda sona erebilir. Kız çocuğunda durum erkek çocuğundan farklıdır; narsisistik incinme burada daha az dramatiktir ve daha yüzeysel kalır. Bir yandan kız çocuğu yetersizliğini gizleyebilir ya da bunu penetrasyon korkusuna dönüştürebilir; öte yandan bu incinme genellikle psikoseksüel yaşamında penis kıskançlığı biçiminde ortaya çıkar. Erkek çocuk (ve çeşitli nedenlerle eril (maskülen) özdeşim geliştirmiş kız çocuk) örneğine dönersek: Analizde, aynı cinsiyetten ebeveynle rekabet olarak görülen Ödipus’un (tarihsel Ödipus) her yerde ve her an fark edilebildiğini görürüz; buna karşılık, narsisistik incinmeyle doğrudan bağlantılı olan daha derin Ödipus sonsuz derecede daha zor yakalanır ve analiz sonuna kadar direnç gösterme eğilimindedir. Bu iki Ödipus biçimi, ilki belki de ikincisine karşı bir savunma olarak işlev görür, birbirine kolayca karıştırılabilir. Ya Ödipus tümüyle bastırılır ve bu durumda olan bir analist sürekli olarak tüm ödipal durumları fark etmeden geçip gider; ya da tarihsel Ödipus kullanılır, sergilenir ve yeniden yaşanır (eyleme dökülür) ki böylece birincil Ödipus gizlenmiş olsun. Tersine bir yol yoktur. Bu birincil Ödipus’un doğasını kavrayabilmek için kökenine, yani narsisistik incinmeye ulaşmak gerekir.

Gördüğümüz gibi, narsisistik incinmenin bir tanığının olması belirleyici bir önem taşır. Bu tanık dışarıda bulunabileceği gibi benliğin içine de içselleştirilebilir. Narsisistik incinmenin en ağır biçimlerinde, hatta intihara kadar varabilen durumlarda, bireyi kendini yok etmeye iten şey, içselleştirilmiş bu tanığın tanıklığıdır. Bununla birlikte, bu tanıkla mücadele edilebilir; incinme çeşitli yollarla yok sayılmaya çalışılabilir. Tanık ortadan kaldırılır, en azından yokmuş gibi düşünülür ya da söz konusu incinme, yani kişinin narsisistik düzeyde kendine yüklediği başarısızlık ya da yetersizlik, ona yansıtılır; bu son derece yaygın, adeta “fizyolojik” bir yöntemdir. Narsisizm değer meselesi olduğundan, narsisistik kişi tanığı aşağılayarak da etkisizleştirebilir; onu hakaretlerle değersizleştirir. Böylece ayna buğulanır ve körleşmiş bir ayna artık incinmeyi yansıtamaz. Bu tür düşünceler çok ileri gidebilir: Tüm dünya bir anda narsisistik incinmenin yansıdığı dev bir aynaya dönüşebilir ve bu da sonunda kıyamet fantezilerine (Apokalips kompleksi) varabilir; sanki yalnızca insanlığın tamamen yok olması yaşanan utancı ortadan kaldırabilecekmiş gibi. Daha hafif durumlarda ise kişi sadece ait olduğu psikanalitik topluluğu ortadan kaldırmak ister.

Narsisistik temel Ödipus’un “babası” etten kemikten bir kişi değildir; çünkü burada artık klasik ödipal rekabetten oldukça uzağız. Burada söz konusu olan tarihsel Ödipus değil, dünyayı kendi ilkelerine göre yapılandıran bir ilke olarak Ödipus’tur. Bu anlamda en geniş haliyle babasal işlevi temsil eder. Böylece çatışmanın bir tarafında incinmiş narsisistik tümgücüyle özne, diğer tarafında ise babasal işlev, maddi dünya ve gerçeklik yer alır; narsisistik kişi bunların hepsini karşıtı olarak görür. Bu karşıt ortadan kaldırılmalıdır, çünkü varlığı kişiye kendi başarısızlığını ve kompleksi aşamamış olmanın utancını hatırlatır; kişi post-Ödipal dürtü düzeyinde kendini gerçekleştirememiştir.

Bu bakış açısını alanımıza uyguladığımızda, narsisistik analistin “öğretim” kavramına tahammül edemediğini görürüz; çünkü öğrenmek ve eğitilmek, organizasyon, hiyerarşi ve kurumun varlığını kabul etmek anlamına gelir; aynı zamanda fark ve olgunluk kavramlarını da içerir. Üstelik “öğreten” tarafından yönlendirilme düşüncesi de buna eşlik eder. Oysa narsisistik analist kendini baştan tamamlanmış, kutsanmış biri olarak görür; mutlak ve karizmatik bir narsisizmin mirasçısıdır. Eğer yine de “sistem” içine girerse, bunu küçümseyerek ve gerçek durumu göz ardı ederek yapar; sanki kurumu kendi varlığıyla “onurlandırıyormuş” gibi.

Eğer biri onun doğrudan ve sınırsız yeterliliğini, yani eşsizliğini sorgular, eleştiri ya da bir reddediş yoluyla ona narsisistik bir yara açarsa, bu elbette gerçek sınav olurdu. Ancak bu sınav ne yazık ki çoğu kez ancak çok geç olduğunda uygulanabilir. Ödipal insan başarısızlığa, onu ödipal arzusunu gerçekleştirme yönünde daha büyük bir kararlılıkla harekete geçiren bir teşvik gibi tepki verirken, narsisistik insan başarısızlık karşısında Heinz Kohut tarafından “narsisistik öfke” olarak adlandırılan duruma sürüklenir. Utancına tanıklık edenlerin ortadan kalkmasını, kendisini aşağılayan çerçeveyi oluşturan kurumun parçalanmasını ve hatta aleyhine kullanılan teorinin çürütülmesini ister; böylece kendi incinmesinin de ortadan kalkacağını varsayar. Çünkü eğer onu yargılayan öğreti ortadan kaldırılır ve yerine mümkünse tamamen karşıt bir başka öğreti geçerse, kullanılan ölçüt geçersiz hale gelir ve böylece narsisistik incinme de geri alınmış olur.

Ödipal insan narsisistik incinmeye “bir dahaki sefere daha iyi yapacağım” diyerek karşılık verir. Buna karşılık narsisistik insan için “bir dahaki sefer” yoktur; çünkü o, rekabetin gerçekleştiği sistemin bütünüyle ortadan kalkmasını tercih eder. Bu nedenle sistem alanından çekilir ve kendisini utancının yeniden ortaya çıkmasına yol açabilecek her şeyden kaçınarak incinmesini ortadan kaldırmaya çalışır. Baba figürünü aşma girişimine (onunla özdeşleşip onu geride bırakma sürecine) yönelmez; bunun yerine babalık ilkesinin kendisini ve onun üzerine kurulu tüm referans sistemlerini ortadan kaldırmaya çalışır. Ancak bu tutum ona gerçek bir bağımsızlık kazandırmaz; tersine, kendisini kaçınmaya çalıştığı yapılardan çok daha mutlak ve zorlayıcı başka yapılara teslim eder.

Ödipus, onu izlediğimiz yol boyunca, kimliğini aramak üzere yola çıkar. Bu süreçte iki temel sorunla karşı karşıya kalır: kökenine ilişkin soru ve cinsel kimliği sorunu. Babası Laios eşcinseldir ve Ödipus’un “delinmiş” ayakları vardır; bu durum onun başlangıçtan itibaren dişil olanı simgeleyen bir işaret taşıdığı anlamına gelir. Yolculuğu sırasında Sfenks ile karşılaşır; yarı hayvan yarı kadın olan, hem eril hem dişil özellikleri bir arada taşıyan bu varlık, psikanalizde “fallik anne” olarak adlandırılan figüre karşılık gelir. Sfenks kurbanlarına cinsiyet üzerine bilmeceler sorar ve sonuçları yıkıcı olur. O hem baştan çıkarıcı hem de hadım edicidir; ilksel annedir. Sofokles ona “zalim şarkıcı” der ve başka bir bölümde onu şair olarak anar; bu, dilin öğrenilmesiyle ilişkili anne işlevine bir gönderme olarak yorumlanır.

Bu ses oyunu tarafından büyülenmiş ve etkilenmiş olan çocuk, bu evreye takılıp kalma ya da ona geri dönme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Sofokles’in bunu, gelişim yolunu kapattığı için tehlikeli bir kötü muamele, bir felaket, gerçek bir kastrasyon olarak görmüş olması muhtemeldir.

Ödipus ise “keskin pençeli bakire”ye karşı zafer kazanır; bilmecenin cevabını çözer ve bunun aslında açık ve basit anlamını, yani üreme ve kuşaklar zinciri temasını, ortaya çıkararak canavarın varlığına son verir. Bilmeceler, o dönemin kahin diline özgü ezoterik ve dolambaçlı bir üslupla ifade edilmiştir. Bu dil Sofokles’in seyircisi tarafından zaten bilindiği için ayrıca açıklama gerektirmez. Sfenks’in yok oluşu, bu dilin gizeminin çözümlenmesiyle gerçekleşir; bu aynı zamanda kahramanın canavarın içsel boşluğunu ortaya çıkarmasının bir görüntüsü olarak da anlaşılabilir.

Sfenks bölümü, bu mücadelenin ödipal ideal ile ilkel anneye bağlanma arasındaki bir güç sınavı olduğunu düşündürür; muhtemelen Sofokles’in yaşadığı “büyük yüzyılın” temel sorunu budur. Şair, üçlemesini tasarlarken kamusal yaşam içinde yer alan, uzun yıllar kültürel ve politik deneyim biriktirmiş yaşlı bir insandı. Bu nedenle iki uygarlığın çarpışmasının anlamını bütünüyle kavramış olduğu varsayılabilir: bir yanda gizemli ve kapalı dile yansıyan mistisizm, batıl inanç ve putperestlik; diğer yanda ise Yunan felsefesine uygun olarak Ödipus’un temsil ettiği açıklık ve akıl uygarlığı.

Bachofen (1861), anaerkil yapı üzerine yaptığı temel çalışmasında Sofokles döneminin modern uygarlığın doğuşundaki önemini vurgular. Harold Stewart’ın (1961) belirttiği gibi: “Ödipus hikayesi, ana soylu (matrilineer) yapıdan baba soylu (patrilineer) topluma geçişi temsil eder.”

Tarihin sarkaç hareketi bugün yeniden ana soylu yöne, erken (ilkel) anne imgesine dayanan bir narsisistik gerilemeye doğru salınıyor gibi görünmektedir. Bizim disiplinimiz açısından önemli olan, aynı yönde ilerleyen bir eğilimdir: ödipal yönelimin tersine çevrilmesi, ondan türeyen ilkelerin reddedilmesi, klinik gerçekliğin inkar edilmesi ve analistin narsisistik entelektüel etkinliğinin ön plana çıkarılması. Böylece ruhsallığın ödipal olgunlaşma ilkesini savunan yapısından, daha yüzeysel ve gerileyici bir ifade biçimine doğru bir kayma gözlenir.

Ödipus’un ilksel anne imgesiyle mücadelesi bu şekilde sona ermez. Hikayeye devam edildiğinde görülür ki Sfenks gibi Ödipus da bir felakete (tanrıların, cezasız kalan kral cinayeti nedeniyle Thebai’ye gönderdiği veba) yol açar. Sfenks gibi o da çevresine uğursuzluk getirir; amacına ulaşmak için yaptığı yorulmak bilmeyen ve acımasız sorgulamalar çevresini bir tür işkenceye sürükler. Bu durum onun düşüşüne katkıda bulunur ve bu düşüş belirli yönleriyle Sfenks’in yok oluşuna benzer.

Sofokles burada kahramanın farklı gelişim aşamalarını aynı anda görünür kılan şiirsel bir yoğunluk yaratır. Bu anlatım, hikayenin olumsuz yönünü açığa çıkarır ve kahramanın ilksel takıntısının varlığını sürdürdüğünü gösterir. Çünkü Ödipus canavar üzerinde zafer kazandığı anda onu içselleştirir ve onunla özdeşleşir.

Metinde canavar bir anda kaybolur ve hiçbir iz bırakmaz; sanki Ödipus onu yutmuştur. Aynı şekilde Ödipus da tanrı tarafından yutulmuş olarak Toprak Ana’nın kucağında mucizevi biçimde yok olacaktır. Bu andan itibaren kahraman, içselleştirdiği bu imgeyle çatışma içinde yaşayacak; baba ile özdeşleşme ve ilkel anne ile özdeşleşme arasındaki iki karşıt eğilim arasında gidip gelecektir.

Bu mücadelede Ödipus, sonunda kendisini izleyen içe atılmış nesnesinin, yani zalim ve sadistik üstbenliğinin kurbanı olarak yenik düşer. Sadistik annenin içe atılması, genel olarak Laios’un öldürülmesinde ifade bulan bir özdeşleşme olarak anlaşılabilir. Kahramanın kimliğinden habersiz olan Laios, Ödipus tarafından bir tartışma sırasında öldürülür. Bir versiyona göre Ödipus, evlat edinen babasına ait çalınmış atları geri getirmekle görevlendirilmiştir; bu yorum olayın ciddiyetini azaltır ve onu bir Western filmindeki sıradan bir çatışma düzeyine indirger.

Ödipus’un İokaste’yi ararken kraliyet sarayına zorla girdiği sahneye gelince, van der Sterren (1948) bunu ensest ilişkinin sadistik bir varyantı olarak yorumlar (öfkenin doruğunda Ödipus bir kılıç ister, çift kapıyı kırar, perdeleri yırtar vb.).

Peki bu hikaye bize ne gösterir? Kahramanımızın, bu ifade kullanılabilirse, ödipal çatışmasını çözemediğini gösterir. Burada elbette Sofokles’in eserini hayal gücüyle kurduğu varsayımından hareket edilmektedir. Ödipus hiçbir zaman erken (ilksel) anneye olan bağlanmasından tam anlamıyla kurtulamamıştır. Kral olmuştur ve çocuk sahibi olmuştur, ancak gerçekte ne tam bir kral ne de tam bir babadır. Hükümdarlığının yönetimini kayınbabası Kreon’a, aslında amcasına, bırakmıştır; çocuklarıyla gerçek bir baba ilişkisi kurmamıştır. Oğullarını birbirlerini öldürecek noktaya sürüklemiş, kızı Antigone’ye gelince, onu kardeşi İsmene’ye tercih ettiği düşünülebilir, ilişki ya sözde-ensest ya da homoseksüel bir bağ arasında gidip gelmiştir. (Bu nedenle Pasolini’nin, muhtemelen bilinçli bir sezgiyle, Antigone rolünü bir erkeğe oynatması, homoseksüel büyükbabanın bir tür çoğaltımı olarak, anlamlıdır.)

İlksel anneyle çatışmasının ve ödipal cinayetin ardından Ödipus’ta bir gerileme ortaya çıkar. Doğduğu yer olan Thebai’ye geri döner, Korinth’teki ailesine katılmak yerine. Sosyo-tarihsel açıdan da hikayesi gerileyici bir gelişim gösterir: “Ödipal döngü, kesin biçimde anaerkil yapıya doğru bir dönüş yapar. Jason mitinde olduğu gibi, dünya anaerkil sistemin bakış açısından anlatılır ve bu dünya tanrılarla değil, Sfenks, Erinysler ve kader güçleri gibi korkunç figürlerle doludur” (Balter, 1969).

Daha önce belirtildiği gibi, ödipal kompleks psikoseksüel gelişimle yakından bağlantılıdır; çünkü ebeveyn çifti, ödipal öncesi imgenin yerini alır. Narsisistik gerçekleşme projesi artık dürtülerin denetiminin kazanılmasına yönelmiştir. Bu süreç uzun, karmaşık ve tüm psikoseksüel gelişimi kapsayan bir süreçtir. Burada “olgunlaşma”, “suçluluk”, “saldırganlık”, “kastrasyon” ve “analistin nötrlüğü” gibi başlıkların ayrıntısına girilmeyecektir.

Bununla birlikte, süreç boyunca konumların sürekli olarak suçlulukla yüklendiği unutulmamalıdır. Bu yalnızca nesne ilişkilerinin doğasındaki ödipal ikirciklikten (ambivalanstan) değil, aynı zamanda narsisizm ile dürtü arasındaki çatışmadan kaynaklanır; çünkü ödipal rakip olan baba aynı zamanda nasirsistik yansıtmanın taşıyıcısıdır. Bu durum, analitik süreci tamamen yönetebilmek için analistin de ödipal problemin bütünüyle olgunlaşmış bir biçimine sahip olmasını gerekli kılar. Bu, onun bilinçdışına sürekli girişini içerir ve analist açısından belirgin bir ensest boyutu kazanır.

Buna ek olarak, analiz edilen kişi ve geleceğin analisti karşısında bir “öğretici” analist vardır; bu analist aktarım ilişkisi içinde onun babasıdır, aynı zamanda onun gerçek rakibidir; taşıyıcısı olduğu özgül analitik fallustan söz etmeye bile gerek yoktur. Bu konumun benzersiz karakterinin yanlış anlaşılması (“terapötik analiz ile didaktik analiz arasında fark yoktur, didaktik analiz diye bir şey yoktur”) kasıtlı olmaksızın açıklanamaz; çünkü aksi halde, öğretici analizlere her analistin hakkı olduğunu savunanlar, aynı analistin Psikanalitik Topluluğa üyelik başvurusu söz konusu olduğunda çok daha yüksek talepler ileri sürmezlerdi. Oysa bu statü, ilke olarak, metin sunarak kendini ifade edebildiğini kanıtlayanlara verilir. Böylece analistin gerçek faaliyeti, herkesin yapabileceği ikincil bir işe indirgenmiş olur. Sahip oldukları tüm narsisistik ağırlık, bu faaliyetlerinin yalnızca dışsal ifadesi olan alanın yatırımı için kullanılır.

Böyle bir durum bizi, Ödipus’un Sfenks ile çatışmasında karşılaştığına şaşırtıcı biçimde benzeyen bir antagonizmaya götürür. Burada gerçekten de birbirleriyle bağdaşmayan iki temel konum arasındaki bir karşıtlık söz konusudur: bir yanda, benim “ödipal analist” dediğim konum (burada kullanabileceğim “Freudiyen” sıfatı gaspedildiği için), diğer yanda ise analizi, yatırım yapılacak bir nesne olarak bile önemsiz gören analist vardır. Onun için analizden geriye kalan şey entelektüel bir yapıdır ve iki bilinçdışı arasındaki “temas”ı mümkün kılan özel atmosferin oluşmasını kesin olarak engellemek için analitik seansı kısaltır.

Yaşantı boşaltıldıktan sonra hasta olmadan da devam edilebilir; düşünme süreci psikanaliz adı verilen felsefi-gramatik-dilbilimsel bir yapıya dönüştükçe, analiz bir felsefeye, hatta bir tür üst-felsefeye dönüşür.

Ödipal psikanaliz, klinik gerçekliği giderek araştıran ve sonuçları tekrar edilebilir yöntemlerle doğrulayan bilimsel bir yöntemi izler. Klinik durumu, bilinçdışı motivasyonları açığa çıkararak anlamaya çalışır ve çalışma hipotezlerinden hareket eder. Anti-ödipal analiz ise ters yolu izler: başlangıç noktası, dogmatik, değişmez ve nihai, çünkü kutsal kabul edilen, bir bütünlüktür; bu bütün, klinik gerçekliğe uygulanması gereken bir şema olarak tüm gerçeğe (klinik ya da klinik olmayan) dayatılır.

Psikanaliz bilgisini tüm ruhsal olgulara uygular; anti-ödipal öğreti ise bu yaklaşımı reddeder ve ters yönde hareket eder. Deneyim ve pratik değil, mistik bir girişim belirleyicidir; bu da üç ila altı ay içinde bir adayın “analist” olarak kutsanabildiği, buna karşılık analizinin gerçekte 10–15 yıl ya da daha uzun sürebildiği bir duruma yol açar.

Sfenks kendini bilmeceler aracılığıyla ifade eder; bu da bizi dile götürür (anti-ödipal analistler için diğer tüm unsurların yerini alan ve tüm narsistik yatırımı üzerine çeken temel öge). “Nouvelle Revue de Psychanalyse” dergisinin bir sayısı “Psikanalizi yazmak” başlığını taşır ve psikanaliz ile edebiyat (ya da dil) arasındaki ilişkileri ele alır. Editör J.-B. Pontalis, giriş yazısında psikanaliz ile edebiyatın “karşılıklı iç içe geçmesi”nden söz eder ve buna ilişkin bazı argümanlar ileri sürer; bunların burada anılması gerekir.

Pontalis konuşma partnerine şöyle der: “Histeri Üzerine Çalışmalar’daki vaka öykülerini hatırla. Freud bunların roman gibi okunmasından dolayı belirli bir rahatsızlık duymuştu.” Bu argüman, yer değiştirme niteliği bir yana bırakılırsa, tartışmaya açıktır; çünkü bana bir fizikçinin de doğruladığı gibi, Einstein’ın dünyayı kelimenin tam anlamıyla sarsan on yedi sayfası fizikçiler için de roman gibi okunabilir, ama bu durum fizik ile edebiyat arasında bir birleşmeye ya da “iç içe geçmeye” yol açmamıştır. Freud söz konusu yerde daha çok, iletisinin bir roman sanılmasından duyduğu kaygıyı dile getiriyor gibidir. O hiçbir zaman edebiyat yapmak istememiştir, anlaşılmak istemiştir ve bunun sonucunda yazısının sade ve açık olduğu için kolay okunduğu ortaya çıkmıştır. Bu onu bir yazar yapmaz; ama farkında olmadan da olsa bir yazar idiyse, bu ancak “ek bir durum”dur, tıpkı yazılı biçimde iletilen her şeyi ifade eden herkesin yazar olabilmesi gibi. Frankfurt şehrinin Freud’a verdiği Goethe ödülü açık biçimde politik bir karakter taşır.

“Yazdığı mektuplar da vardı,” diye hatırlatır Pontalis. Kuşkusuz, Jung’a, Fliess’e, Abraham’a ve başkalarına çok sayıda mektup yazmıştır. Bu, Freud’un kendi krallığını örgütleme biçimidir; fikirlerine açıklık kazandırmasının, uzun ve yorucu bir günün ardından rahatlamasının ve izolasyonundan çıkmasının yoludur. Bugün yaşasaydı, büyük ihtimalle bütün akşam telefonla konuşurdu. O halde “telefon ile psikanaliz iç içe geçmiştir” ve aslında aynı şeydir mi diyeceğiz?

“Bazen,” der Pontalis, (burada “Bilimsel Bir Psikoloji Taslağı”na atıfta bulunur), “o bilinen, biraz da çılgın yaratıcı ateş içinde kağıda adeta bir şiir döküverdiği olurdu.” Buna göre yaratıcı ateş içinde yazılan her şey şiirle eşitlenebilir ve onunla özdeş sayılabilir.

“Rüyalar, kağıda döküldüklerinde ne iddia ediyorlarsa…” vb. Bu arada “Taslak”ın Freud’un en az tipik metni olduğu belirtilmelidir. Eğer “Rüya Yorumları” edebiyat olsaydı, yazarının onu 10 yılda 7 nüsha satması gerekmezdi. Neden 7 nüsha? Tam da bu yüzden, “Rüya Yorumları” edebiyat değildi.

Bu arada dil karşısındaki bu büyülenme bize psikanalizin yanlış anlaşılmasını da getirmiştir. Anti-ödipal psikanaliz, otantik psikanalizin yerine geçmeyi başarmış, fakat aynı zamanda ondan rahatsız olmaya devam etmiştir. Didier Anzieu’nun aynı sayıda, Aragon’dan alıntılayarak söylediği “sözcükler orgisi”, eğlendirir, büyüler, sarhoş eder ve en önemlisi yatıştırır: “Eğer psikanaliz buysa, buna karşı değilim…” Anzieu şunu ekler: “Fransa’da giderek yaygınlaşan psikanalitik yazılarla karşı karşıyayız; bunlar stilistik güzellikleri, düşüncelerinin sıradanlığını gizlemek ve onları narsisistik biçimde süslemek için kullanıyor; söylemin inceliği, zaten her şeyin tüketildiği ve çözümlendiği bir dünyada bireysel bir yolun özgünlüğünü kanıtlamaktan başka bir işe yaramıyor; söz konusu olan, dekadan İskenderiye üslubuna özgü baştan çıkarıcı spiral kıvrımların, ölü ilan edilmiş psikanalitik bilginin gövdesi üzerinde çiçek açmasıdır.” Evet, gerçekten de retoriğin bir cesedini çiçeklerle gizlemek söz konusudur.

Pontalis, “Görüşme” bölümünde Jean Paulhan’ın “Aytre qui perd l’habitude” adlı kısa öyküsünü aktarır. Öykünün kahramanı Madagaskar’da görev yapan bir askerdir; bir nakliyeyi eskort eder ve günlük olayları tipik bir askeri yalınlıkla kaydeder: “Kampı kaldırıyoruz… ilaçları temin ediyoruz…” vb. Birdenbire ve neredeyse fark edilmeden günlük değişir. Notlar biraz uzar, sömürgeleştirme üzerine, kadınların saç biçimleri üzerine, manzara üzerine düşüncelere dönüşür; kısacası Aytre edebiyat yapmaya başlar. Okur, bu dil değişiminin Aytre’nin işlediği bir suçla çakıştığını öğrenecektir: kıskançlık nedeniyle bir kadını öldürmüştür. “Sözcüklerin fazlalığı hem sırrı örter hem de onu ele verir.” Daha iyi söylenemez.

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar