Seansları rüyalamak: Psikanalitik tekniğin bazı temel unsurları
Girginer

Seansları rüyalamak: Psikanalitik tekniğin bazı temel unsurları

Genel Bakış:

Yazar, bir hastanın bir divana uzandığında ve bir psikanalistin onun arkasında oturduğunda neler olduğunu inceliyor. Hastanın serbestçe çağrışım yaptığını ve analistin dinlediğini, ara sıra hastaya, hasta hakkında bir şey söylediğini söylediğimizde bununla ne kastederiz? Bir kez daha serbest çağrışım, direnç, aktarım, karşı-aktarım ve eyleme koyma (enactment) gibi temel kavramlar ele alınmakta ve şu sorunun peşine düşülmektedir: “Hasta ve psikanalist seansı birlikte rüyalıyorlar” demek ne anlama gelir ve neden böyle söylemek anlamlı olabilir? Bu süreci anlamaya çalıştığımızda en önemli konular nelerdir ve güçlükler nerede ortaya çıkabilir?

“Bir rüyanın analitik süreçte hangi işleve sahip olduğunu takdir etmedikçe ve rüyanın öznel topografi içindeki yerinin ne olduğu belirsiz kaldıkça, rüyanın iletisinin herhangi bir yorumu en iyi ihtimalle etkisizdir; en kötü ihtimalle ise belirli bir nesne etrafında bitmek bilmez bir suç ortaklığını sürdürür ve analist ile analizant arasında çözümlenmemiş bir libidinal yatırım olarak kalır: Artık dolaşımda olan bir dil değildir, bir değişim nesnesidir-bir libidinal kredidir.” (Pontalis 1974).

Bir hasta bir psikanalistin tedavi odasına girip kanepeye uzandığında ve analist, bir analiz yapmak istediği için, hastanın sessizliklerini ve ifadelerini serbest çağrışımlar olarak kabul edip onlara eşit düzeyde serbest dalgalanan dikkatle yaklaştığında ne gerçekleşir, aslında ne olur?

Bu çalışmada benim ele aldığım konu kuramdır; çünkü analitik sürecin hangi sınırlar içinde gerçekleşebileceğini belirleyen şey, analistin zihninde psikanalizin uygulanışına dair taşıdığı kuramsal modeldir. Bu model bir üçüncü işlevi görür. Ancak buna daha ayrıntılı biçimde geçmeden önce, psikanalizin her şeyden önce duygularla ilgili olduğunu vurgulamak isterim. Diyagram (Şek. 1), her seansın hastanın bilinç-dışı bir duygulanımsal talebiyle başladığını, analistin bu talebi bilinçli ya da bilinç-dışı düzeyde algıladığını göstermeyi amaçlar. Bu talep analistin içinde bir duygusal tepki uyandırır; bu tepkinin analistin bilincinde olup üzerinde düşünebildiği bir şey olması da mümkündür, olmayabilir de. Ardından bir eyleme dökme/sahneleme (enactment) ortaya çıkabilir. Her durumda analistin duygusal tepkisi ile onun içselleştirilmiş kuramsal referans sistemi arasında bir etkileşim vardır. Bu ikisinin toplamı analizin nasıl yürütüleceğini belirler ve ikisinin birleşmesi sonunda bir yorum ortaya çıkar.

Süreç iyi huylu ilerlediği sürece, yorum hastanın duygulanımsal talebini değiştirir, onu zayıflatır ve süreç devam eder. Daha az iyi huylu bir evrede ise yorum yine duygulanımsal talebi değiştirir, fakat onu bu kez güçlendirir; böylece eyleme dökmelere ve diğer tepkilere daha fazla alan açılır.

Bu çalışmamda oldukça basit soruları sormak istiyorum ve, çok da özgün olmadan, Freud’un rüya çalışması üzerine, Düşlerin Yorumu’nun altıncı bölümünde (Freud 1900a) geliştirdiği düşüncelerin, bir hastanın yaşamını yöneten ve onun gelişimini engelleyen dürtü çatışmalarının tekrarlarını kavramak için vazgeçilmez bir model sunduğunu vurgulamak istiyorum. İşlevsel açıdan bakıldığında seans, analistin varlığının, hem hayalde hem fiilen, hastada tetiklediği bu dürtü çatışmaları hakkında kurulmuş bir rüya olarak düşünülebilir.

Düşüncelerimi somutlaştırmak için birkaç kısa klinik örnek sunacağım ve üç temel soruya değineceğim: (1) Seansın malzemesi nasıl ortaya çıkar? (2) Analiste, seansta olup bitene ulaşma olanağını veren şey nedir? (3) Olan biteni değiştirmeye ve dönüştürmeye imkan veren yorum türleri hangileridir?

İlk örnek: Bir yükseğe gerilmiş ip rüyası

Jackie, analizinin sonuna yaklaşan bir hastaydı; analistinin odasında haftada beş kez kanepeye yatıyordu. Bu kez uzanırken, geçen gece rüya gördüğünü söyledi. Francesca (bir önceki gün sözünü ettiği eski bir tanıdık), yüksek kayalıklı bir yarık üzerinde gerilmiş bir yüksek ipin üzerindeydi. İpin üzerinde ileri geri yürüyordu, koşuyordu. Ben bir taraftan izliyordum. Kaygılıydım, sonra büyülenmiştim, hatta hayranlık duyuyordum. Ama sonra rüya değişti ve ben P. ile bir ebeveyn dayanışma grubundaki diğer babaların yanındaydım. Önce P.’nin yanında, sonra tüm grubun içinde kendimi rahatsız hissetmeye başladım. Bir adam vardı, hiç hoşlanmıyordum. Sonra çok şık dükkanlarda çok şık gömlekler seçiyorduk. Bir tane seçtim, çok güzeldi. Sonra daha fazla çift geldi. Kendimi giderek reddedilmiş hissettim ve orada hiç bulunmamış olmayı diledim. Sonra bir arabada bir tepeye doğru çıkıyorduk ve siz yan koltukta oturuyordunuz. Yıllar önce bir zamanlar yaşadığım bir evin yanından geçtik. Sonra pencereleri olan başka bir ev vardı.

Jackie’nin rüyaları, analistinin, daha sonra bu seansı tartışırken aktarabildiği düşünceler ve duygular uyandırdı. Analist hastasını dinlerken, Jackie’nin önceki seansta Francesca’yı küçümseyerek “yükseklerde” biri gibi tanımladığını hatırladı. Francesca, hastanın bir zamanlar olduğunu düşündüğü ama artık olmadığını iddia ettiği biriydi. Ayrıca Jackie’nin bu bağlamda, bebeğine nasıl davrandığına dair kaygısını ilk kez dün dile getirdiğini; yapılan bir yorumun ardından da zaman zaman kendine nasıl davrandığıyla ilgili bir farkındalık geliştirdiğini anımsadı. Tüm bunlar, analizin yalnızca üç ay sonra bitecek olmasıyla ilgili, kendisine iyi bakıp bakamayacağına ilişkin kaygılarının bilincine varmasını sağlamış gibi görünüyordu.

Jackie ile yapılan bu tür seanslarda neler olup bittiğini nasıl düşünürüz? Bana göre rüya ve Jackie’nin daha sonra söyledikleri, hastanın serbest çağrışımlarıdır. Seans sırasında analistte önce ortaya çıkan düşünceler ve umutlu duygular analiste aittir: bunlar, rüyaya serbest dalgalanan dikkat durumunda verdiği tepkilerdir. Hastanın çağrışımları ile analistin tepkileri birlikte psikanalizin malzemesini oluşturur.

Bu seansta daha fazla malzeme de vardı. Jackie rüyasını anlattıktan sonra, rüyanın kendisine çok karmaşık geldiğini söyledi. Pencereleri görünce analistinin evindeki pencereleri düşündüğünü, ancak hemen ardından büyük bir heyecanla dün gece partneriyle korkunç bir kavga ettiğini ve ondan ayrılması gerektiğini ekledi. Partnerinin davranışlarına artık dayanamadığını söyledi. Giderek daha da öfkeleniyor ve partnerinin dayanılmaz davranışlarını, özellikle bir akraba ile ilgili tutumunu, uzun, heyecanlı ve görünüşte sorgulanamaz bir şekilde anlatıyordu. Onunla bir ömür geçirmeyi hayal edemediğini, akrabanın kıskançlığından ve rekabetinden korktuğunu dile getiriyordu.

Analist, bu çağrışımlarda ortaya çıkan Jackie’nin tepkisinin kendisini neredeyse altüst ettiğini aktardı. Kısa süre sonra Jackie’nin hem onun analist olarak varlığını hem de her türlü olası içgörüyü bir balyozla parçaladığı hissine kapılmıştı. Bunun üzerine, dehşet içinde, alaycı yorumlar yapma dürtüsünü fark etti. Tarafsız dinleyen pozisyonunu terk etme isteğini fark etmişti ve belki de kendisine bir saldırı olarak hissettiği şeye karşılık olarak intikam almak istediğini düşündü. Aslında davet edildiği şeyin ne olduğunu, bu süreçte neye katılması gerektiğini merak etmeye başladı. O anda söyleyebileceğini düşündüğü hemen her şeyin bu seansta bir kavgaya yol açacağı açıktı. Aynı zamanda, yapılabilecek bir yorumun çok da kabul görecek bir şey olacağı pek olası görünmüyordu.

Sessiz kaldı ve Jackie’yi açık bir dikkatle dinlemeye çalıştı.

Jackie bir süre daha aynı şekilde konuşmaya devam etti. Bir noktada, dünkü davranışını kendinden memnun bir tonla yorumladı ve analiste göre partnerine karşı oldukça gerçekdışı ve haksız bir tutum içindeydi. Sonunda durdu ve analistinin muhtemelen bu yüzden hiçbir şey söylemediğini, çünkü söylenecek bir şey olmadığını; analistin de partnerini değiştiremeyeceğini söyledi.

Neredeyiz? Kanepe ve pencere

Çizim (Şekil 2), biraz önce anlatılan psikanalitik durumu gösterir. Bir hasta ardı ardına düşünceler üretir ve analist dinler. Her ikisi de hastanın serbest çağrışımda bulunacağı ve analistin eşit düzeyde dalgalanan dikkatle dinleyeceği, analistin nötr bir konumdan ara sıra hastaya, hasta hakkında, bir şey söyleyeceği konusunda anlaşılarak düzenlenmiş, sakin ve güvenli bir “çerçevenin” içindedir.

Jackie, her hasta gibi, kendi dili vardır, kendine özgü bir tonlama kullanır, kendi ifade tarzı vardır; duraksamalar yapar, sürçmeler olur vb. Olaylardan, fırsatlardan, duygulardan, nedenselliklerden, anılardan, rüyalardan, içsel deneyimlerden söz eder veya bazen içinde bulunduğu duruma (örneğin analistinin neden sustuğunu merak ederken olduğu gibi) ilişkin yorumlar yapar. Kelimeler kullanır; fakat bu örnekte açıkça görülebileceği gibi, kelimelerle bir şey “yapılabilir” (Tuckett 1997). Kelimeler eylemde bulunur ve dinleyici üzerinde bir etkisi vardır.

Ancak Jackie’nin söyledikleri seansın açık içeriğinin yalnızca bir unsurudur. Buradan seansın gizil içeriğine ancak onun bilinç-dışı fantezisinde neler yaşadığını, böylece neleri bastırdığını veya tuttuğunu ve paylaşmadığını anlayarak ulaşılabilir. Açık içeriğin ikinci unsuru analistin katkısıdır. Analistin seans sırasında bilinçli olarak yaşadığı, düşündüğü ve hissettiği her şey, istisnasız, içinde bulunduğu durumda, orada ve o anda, tetiklenen bilinç-dışı dürtüsel istek ve fanteziler tarafından da potansiyel olarak üretilir. Yani seansın gizil içeriği ikisinin arasındadır; çizimde gösterildiği gibi tedavi odasında ortaya çıkar.

Freud serbest çağrışım kavramını rüyalar ve histeriyle çalışırken geliştirmişti ve bu kavram oldukça belirli bir amaca hizmet ediyordu. Onun bakış açısından, biraz önce betimlenen türde bir psikanalitik seansta olan şey bir konuşma ya da açık unsurlar üzerine bir sohbet değildir. Daha çok, bir hastanın bir seansta ilettiği her şeyin istisnasız olarak o andaki gizil, bilinç-dışı ve dolayısıyla bastırılmış dürtüsel istek ve fantezilerin dışavurumu olduğu düşüncesi söz konusudur. Dürtüler ve istekler, hastanın orada ve o anda divanda bulunmasının yarattığı durum tarafından uyarılır ve ruhsal çalışmanın sonucudur. Tıpkı gece rüya çalışması gibi, serbest çağrışım ve eşit düzeyde dalgalanan dikkat de seans sırasında gerçekleşen ruhsal çalışmadır. Her ikisi de bilinç-dışının temel özellikleri olan yoğunlaştırma ve yer değiştirme süreçlerine dayanır ve hem analistin hem hastanın farkında olduğu ve dönüşümü bekleyen malzemeyi üretir.

Jackie’nin seansına böyle bakmanın bir yolu, bu saatin gizil içeriğini onu huzursuz eden bir içgörüye bağlamaktır; çünkü analizin bitmesine yalnızca üç ay kala ve analistinin divanında yatarken, kıskançlık ve öfkenin onu yeniden her şeye gücü yettiğine ilişkin fantezilere yöneltebileceğini ve böylece kendi kayıp duygularından uzaklaştırabileceğini fark etmektedir. Bu da ortak çalışmalarını bozabilir.

I.

Pencerenin içinde gerçekleşen şeyi ne belirler?

Freud’a göre her bir seansta olup biteni başından itibaren iki tür etki belirlemekteydi: Bunlar, dürtüler ve onların ortaya çıkardığı dürtü çatışmaları ile dirençlerdi. Dürtüler istek/arzu, imgeler ve dolayısıyla temsil biçimleri ve/veya bunları eyleme geçirerek bir şekilde bilinç-dışında doyurmaya yönelik girişimler üretir. Bilinçli hale geldiklerinde, ya birbirleriyle çatışmaya girerler ya da bir biçimde gerçeklikle çatışırlar. Direnç, bu nedenleri bilmeye ve bağlantılar kurmaya dair potansiyel olarak ezici kaygıdan kaynaklanan bir sonuçtur; ama aynı zamanda, kendi gerçekliğini tanımak ya da eski alışkanlıkları bırakmak üzere harekete geçmek gerektiğine dair içgörüden de doğar. Freud’a göre dürtü çatışmaları ve (benlik) dirençleri, semptomlar biçiminde bir uzlaşma oluşumuna yol açar. Bana göre bunlar, bir seansta etkileşerek seans malzemesini ortaya çıkarırlar. Ve elbette dürtü çatışmaları ve dirençler potansiyel olarak yalnızca hastada değil, analistte de bulunur.

Benim için dürtü çatışması ve direnç kavramlarının merkezi bir önemi vardır, çünkü bana göre aktarımın ortaya çıkışı açısından belirleyicidirler. Serbest çağrışım ve eşit-düzeyde dalgalanan dikkat aracılığıyla analitik durumda tanınabilir hale gelen temsiller ve tekrar kalıpları ortaya çıkar. Aktarım ve karşı-aktarım çatışmaları belirir ve adlandırıldıklarında tedavinin itici gücüne dönüşürler. Ardından anlaşılabilir ve yorumlanabilirler; ancak bunun yerine karşılıklı bir eyleme geçirme de meydana gelebilir (Tuckett 1997): kişi aktarımı yorumladığını düşünürken aslında aşırı değer verilmiş bir fikri izliyor olabilir (Britton & Steiner 1994); bu da, aktarım yorumlarından bütünüyle vazgeçmek gibi, tam da bu eyleme geçirmeye yol açabilir.

Freud başlangıçta, onun “direnç” diye adlandırdığı şeyin “eninde sonunda [tedavi edici] çalışmayı olanaksız kıldığını” biliyordu (Laplanche & Pontalis 1973, s. 623). Direnç ile bastırmanın aynı kaynaktan geldiğini keşfettiğinde büyük bir atılım gerçekleştirmişti. Bir sonraki atılımı ise, Dora vakasında (Freud 1905e) direncin, hastanın analistin niyetlerine dair kendi zihninde oluşturduğu imgeye odaklandığını fark ettiğinde yaşadı. Freud’un yazdığına göre Dora, analisti onu anlamak isteyen biri olarak değil, onu baskı altına almak ve belki de baştan çıkarmak isteyen biri olarak deneyimlemişti. Dora vakasıyla birlikte, kuramsal olarak ifade edilirse, bizim aktarım dediğimiz sorun, bir seans içinde hastanın zihninde, yani analistin varlığıyla ve onun kendisine yönelik niyetleri, tutumları ve duygularıyla kazandığı deneyimden hareketle, hastanın ruhsal (psişik) gerçekliğinde ortaya çıkmış olur.

Bu bakımdan Jackie, seansında yüksek ip üzerindeki rüyasını düşündüğünü fark etti; bunu ve diğer çağrışımlarını aktardı. Eğer merkezi imgeyi onun içsel durumunun bir temsili ve seans içinde olabileceklerin bir habercisi olarak anlarsak, kendi çağrışımlarını ve analistin aklına gelenleri de dikkate alarak (birçok inceliğin kaybolma riskine rağmen) şunu görebiliriz: Bu içgörü onu dehşete düşürmüştü; o ve analisti, kendisinin kendine zarar verici davranışları nedeniyle kolaylıkla düşebilirlerdi. Başka bir şekilde ifade edersek, Jackie seansa uzandığında, analistinin orada ona yardım etmek için bulunduğunu hissetmemiş; aksine onu kıskançlık ve yoksunlukla dolu bir dünyaya hapsetmek istediğini düşünmüş; bu yüzden de bir mücadeleye hazırlanmaya başlamıştı. O an için, analistin kendisinin ne düşündüğünden bağımsız olarak, analisti onun zihninde böyle biriydi.

Benim anlayışıma göre Jackie’nin seansında çağrışımlar ile eşit-düzeyde dalgalanan dikkatin birleşimi, malzemenin, analistine ilişkin farklı imgeler arasındaki dürtü temelli bir çatışmadan kaynaklandığına ve bunun ardından direnç ile kaygı doğurduğuna işaret etmektedir.

İkinci Örnek: Çilekli Küçük Sepetler

İkinci klinik örnek, Strawberry adlı bir hasta ile yapılan başka bir seanstan alınmış bir bölümdür. Haftada beş kez yürütülen ve iyi ilerleyen, onun da kendi söylediğine göre kendisi için çok şey ifade eden analizinin orta döneminde, bir pazartesi seansına gelerek bir rüya gördüğünü, uyanınca rüyanın onda bir huzursuzluk duygusu yarattığını, fakat rüyayı hatırlayamadığını söyledi. Ancak seansına gelirken rüya yavaş yavaş aklına gelmişti. Bu rüya ona, analistinin hatırladığı şekliyle ona biraz kendini beğenmiş davrandığını ima ettiği cuma seansından sonra nasıl hissettiğini hatırlatmıştı, ki bu, analistin tarafında oldukça ince bir eyleme geçirme de olabilirdi. Seans çıkışında kendini hınçla dolu hissetmişti. Hatta, dediğine göre, o tartışma yüzünden kaygı duyup bugün gelmeme eğilimine kapıldığını bile düşünüyordu. Sonra rüyasını yeniden hatırladığını söyledi.

Birçok çilekli küçük sepet vardı. Görevi, çilekleri çok belirsiz ama tam olarak tarif edilmiş bir biçimde kaselere yerleştirmek gibi görünüyordu. Belirli çilekleri seçmesi gerekiyordu, ancak hangi ölçütlere göre olduğu belirsizdi. Dört ya da beş çilek bir kasenin içinde olacak ve başka meyvelerle karıştırılacaktı. Bunu nasıl yapması gerektiği muammaydı ve bu görev karşısında kendini hüsrana uğramış hissediyordu. Çok hayal kırıklığıyla uyanmış ve bunun bir rüya olduğunu kavraması biraz zaman almıştı.

Ardından, sepetlerin küçük kızının yaklaşan vaftiziyle bir ilgisi olabileceğini ve annesinin tüm hazırlıklar yüzünden sabahları çok erken kalktığını söyledi. Bütün bunları analistine duygusuz bir şekilde aktardığından yakındı.

Sonra bir doğum günü için yapılan bir barbeküyü anlatmaya çalıştı ve divanda uzanmanın korkunç geldiğini ekledi. Her şeyi zorla söylemek zorundaymış gibi hissettiğini, sadece kendini tekrarladığını söyledi. Rüyayı doğru düzgün hatırlayamaması ve onu tam olarak anlatamaması da onu hoşnutsuz ediyordu. Zaten analistinin bütün bu şeyleri daha önce defalarca duyduğunu bildiğini söyledi.

Biraz daha çağrışım yapmaya çalıştı, ancak giderek daha çökkün bir hal aldı ve sonunda sustu.

Daha fazla çağrışım yapmaya karşı olan “direnç” üstün gelmişti.

II. Analistin, seansta olup bitene erişimini mümkün kılan nedir?

Jackie’de olduğu gibi Strawberry’de de bir çatışma içinde olduğu görülmektedir. Bilinç düzeyinde mesele, analiz sürecini o anda ve orada kendisini tatmin edecek biçimde sürdürebilme kapasitesidir; rüyada ise mesele, küçük sepetlerle ilgili görevdir (beş sepet muhtemelen haftada beş seansı, çilekler ise muhtemelen harika bir biçimde besleyici bir memeyi temsil etmektedir). Rüyanın “gündemde” olduğu ve tıpkı Jackie’de olduğu gibi bizzat seansın içinde bulunma olgusuyla tetiklendiği açıktır.

Strawberry’nin analizi iyi ilerlemekteydi, fakat sonlanmasına daha uzun yıllar vardı. Analisti, onun seanslarda “bir şey ortaya koyma” zorunluluğu hissetme ihtiyacına dair çoktan iyi bir sezgi geliştirmişti. Bu ihtiyaç, daha köklü bir sorunun parçasıydı: Hasta, herkesle her durumda bir şey “ortaya koymak” zorunda olduğunu ve kimseye güvenemeyeceğini hissediyordu. Bu sorun, geçmişine kadar gidiyordu ve annesinin, kızının gözünde hem onu beslemek için hem de kocasına cinsel bir partner olmak için fazla kaygılı biri oluşuyla ilgili imgesinde belirginleşiyordu. Mevcut hayatında da “bir şey ortaya koyamayan” bir kocası olduğunu ve, belirli bir ölçüde idealleştirdiği, bir analistinin de “bir şey ortaya koyamadığını” hissediyordu. Bu durum muhtemelen çok fazla hınç biriktirmesine yol açmıştı. Bu seansa da hınç duygusunun bir kısmı sızmış olsa da analist ile hastanın bunu gerçekten fark etmeleri ve hastanın tüm bu hıncı görmezden gelebilmek için her türlü idealleştirmeyi üretmek zorunda oluşunu kavramaları için yıllar geçmesi gerekecekti. Hastanın (seanslarda) gerçekten de yeterince beslenmediğini (yeterince anlaşılmadığını) deneyimleme korkusunun ve bu nedenle öfke duymasının, karmaşık nedenler (kıskançlığı da dahil) tarafından üretildiğinin anlaşılması ve hıncını gizlemek yerine tolere edebilmesi için çok uzun bir çalışma süreci gerekliydi.

Benim önerdiğim şekilde, bu malzemenin anlamı, hasta serbestçe çağrışım yaparken analistin de içsel olarak bir analitik konuma yerleşip bunu sürdürebilmesi sayesinde, eşit-uzaklıkta dikkat yoluyla seansta kavranabilir. Anna Freud (1964 [1936]), bu yaklaşımın önemli bir unsurunu tartışmış ve analistin, hastasıyla birlikteyken Altben, Üstben ve Ben’den eşit uzaklıkta bir konum alması gerektiğini söylemiştir. Bu yaklaşımın temel ima ettiği şey, analistin bu konumu otomatik olarak alamadığı, tersine kolaylıkla dengeden saparak hastaya dengesiz bir konumdan hitap edebileceğidir. Böyle olduğunda, ona “seviyor”, “nefret ediyor”, “yargılıyor” veya “öğüt veriyor” gibi davranıyor gibi görünür.

Charles Rycroft (1956) başka bir yoldan benzer bir sonuca ulaşmış ve şöyle yazmıştır: “Analist hastayı analitik duruma soktuktan sonra, açık bir sembolik iletişim başlar. Analist hastayı kendisiyle konuşmaya davet eder, onu dinler ve zaman zaman kendisi de bir şey söyler. Konuştuğunda ne kendisine konuşur ne de kendisiyle ilgili olarak kendisi hakkında konuşur; hastayla, hasta hakkında konuşur. Bu şekilde konuşmak, hastanın kendini algılayışını geliştirmeye hizmet eder.”

Malzemeye bağlı kalmak ve Anna Freud ile Rycroft’un önerdiği bu dengeli konumdan hastayla hasta hakkında konuşmak yalnızca kullanılan sözlerin meselesi değildir. Bana göre burada iki sorun vardır; bunları, her iki yazarın düşüncelerinin çağrıştırdığı bir şemayla, yani iki üçgenden oluşan ve analist ile hasta arasında olup biteni anlamayı kolaylaştıran bir diagramla, açıklamak istiyorum.

Sol üçgen, analistin zihinsel konumunu temsil eder. Dinlerken hastası lehine mi yoksa aleyhine mi bir tutum içindedir? Ondan nefret mi eder, onu sever ya da ona hayranlık mı duyar? Ondan bir şey elde etmek veya onun için bir şey başarmak ister mi? Bana göre bir analist, hastasıyla hasta hakkında konuşurken üçgeninin köşelerinden eşit uzaklıkta durmaya çalışır. Kendisinde ne hissettiğini kaydeder, yargılayıcı tonlardan, duygusal taşkınlıktan ve nefretten kaçınır; entelektüelleştirmemelidir. Bunu başaramadığında, hasta hakkında değil, kendisi hakkında konuşmuş olur. Bu ideal modele bağlı kalmak, onu Jackie’nin analizindeki eyleme geçirmelerden (örneğin kendi alaycılığını fark etme olanağı gibi) ve Strawberry’ye kendini beğenmişliğine dair konuşurken kullandığı yargılayıcı tondan sakındırabilir.

Analistin dengeli bir konum bulmaya çalışmasının başarılı olup olmayacağı kesin değildir. İki sorun ortaya çıkar:

Birincisi, tanımı gereği analist kendi bilinçdışı niyetlerini bilmez; en azından başlangıçta ve üzerinde “çalışmadan” bilemez. Karşı-aktarım da tıpkı aktarım gibi dinamik olarak bilinçdışıdır; dolayısıyla sürekli bir bilinçdışı eyleme geçirme ihtimali vardır. Analitik tutumdan sapmaları bilmek ve fark etmek acı vericidir (Jackie’de daha önce sayısız kez olduğu gibi ve Strawberry’de de olacağı gibi).

İkincisi, analistin bu konumu alabildiğine dair kendisinde hiçbir şüphe olmasa bile, hastanın onu nasıl “duyacağı” sorusu geçerlidir. Yukarıdaki şekilde sağ üstte gösterildiği gibi, bir hasta için de benzer bir algı üçgeni varsayılabilir. Yani bir hasta, Freud’un hastası Dora gibi, analistin sözleri karşısında kendini sevilmiş, baştan çıkarılmış, baskı altına alınmış, nefret edilmiş ya da saldırıya uğramış hissedebilir; analist bunu bilinçli ya da bilinçdışı olarak amaçlamış olsun ya da olmasın. Bu durumda analist ile hasta, hastanın çatışmalarının dönüşümü yerine, onların karşılıklı eyleme geçirmesiyle belirlenen bir duruma sıkışabilir.

Jackie’nin seansında analist, mevcut sorunları fark edip dönüştürebilmeden önce, hastasının zihninde hangi konumda bulunduğunu kavramak zorundaydı. Onun için eyleme geçirme olanağı sağlayan ayartıcı durum, hastanın ona yukarıdan bakan bir konumu açmış olmasıydı; oysa analistin onunkine eşlik eden duygulara empatik olarak katılması gerekiyordu. Jackie’deki bu yarılmayı fark etmek, analiste, yüksek ipteki o kuşku, güvensizlik ve kaygı duygularını onunla birlikte taşıma olanağı verdi; hasta, kendi durumunun tetiklediği kıskançlık, yoksunluk ve kaygı duygularına dayanıp dayanamayacağını sorguluyordu. Bu duyguları bir patlamayla dışarı atmak ya da “boşaltmak”, hem hasta hem de analist için olası bir alternatiftir.

Strawberry’deki görevin ne olduğu ise, bu noktada henüz belirsizdi ve ancak uzun yıllar içinde açığa çıkacaktı. Sonunda, sorunun açık görünen “nesnel” tanımları ve kontrol etme çabasını terk ederek, durumun nedenlerini empatik biçimde kavrayabilmek ve öfke, kıskançlık ve nefretinin altında yatan dehşeti fark edebilmek olduğu anlaşıldı. Bu dehşet, onun iyi beslenmesini (iyi anlaşılmasını) ve bir ilişkide bir cinsel çiftin parçası olmasını imkansız kılıyordu.

III. Aktarım çatışması nasıl dönüştürülebilir?

Freud’un direnç olgusuna dair düşüncelerini tartışırken Laplanche & Pontalis (1973) özetle, “analitik teknikteki her ilerleme […] direncin daha doğru bir şekilde değerlendirilmesinden oluşur; yani bastırmanın kaldırılması için hastalara semptomlarının anlamını iletmenin yeterli olmadığına dair klinik olgudan oluşur” (Laplanche & Pontalis 1973, s. 623) derler. Daha önce belirttiğim gibi, aktarımı anlamak ve direnci tanımak bir şeydir; ama hastaların kendi çatışmalarını anlamalarına ve bunları başka ve yeni bir biçimde çözmelerine yardımcı olacak bir yorum için uygun konumu bulmak tamamen başka bir şeydir.

Korkulan durumun tekrar edilmesi tehlikesinin her zaman var olması temel bir sorun oluşturur. Jackie ve Strawberry örneklerinde olduğu gibi, altta yatan çatışmalar nefret, kıskançlık, öfke, hınç ve bunlara eşlik eden kaygı ve suçluluk duyguları gibi yoğun duyguları harekete geçiren güçlere dair bilgiden kaynaklanıyorsa, bu güçlükler akut hale gelir; çünkü bunların kabul edilmesi ya da tahammül edilmesi gerekir. Böylesi durumlarda hastaların, bu duygulara kendilerinin sahip olduğunu veya gerçekten de analistlerinin onlar hakkında böyle duygulara sahip olduğuna inandıklarını fark etmeleri son derece korkutucudur.

Öncelikle sorun bilinçdışı olarak şöyle kurulur: (bölme, boşaltma ve yansıtma yoluyla) analistin içine yerleştirilir; bu da çok büyük kaygılar yaratır. Ruhsal gerçeklikte sorun aslında orada konumlanmış hale gelir; bu nedenle, doğrudan “bu hastanın sorunudur” yönündeki herhangi bir yorum ancak bir saldırı olarak algılanabilir. Bu yüzden mesele, hastanın analisti nasıl algıladığını fark etmesidir. Ancak bundan daha sonraki bir aşamada neden böyle olduğunu sorabilir.

Üçüncü Örnek: Şarkı ve Şiir

Tantula, kendi anlatımına göre zalim bir aileden gelen, çok bozulmuş ve ağır travmatize olmuş bir kadındı. Düşüncelerimi örneklendirmek için kullanmak istediğim üçüncü örnek odur. Analizin sonsuza dek sürmesini açıkça dile getirilmiş bir istek olarak getirmiş, ama aynı zamanda düşünce ve duyguları hakkında konuşmak zorunda kalmak istememişti; ayrıca ilk üç yıl boyunca divana da yatmak istememişti. Kendini ve analistini uzun yıllar boyunca birçok yönden büyük bir güçlüğe soktu. Bu malzeme, analizinin sonuna yakın bir döneme aittir.

Bir seansta analist Tantula’yı dinlerken, onun isteksizce, analistin rüyasında geçtiğini anlatmasına kulak verdi. Tantula, rüyasında analistin söylediği şeylerin ne kadar gülünç olduğuna dair çok düşmanca ve küçümseyici konuştu; ardından kendine gelip, bu şekilde konuşmasına şaşırdığını söyledi. Sonuçta bunun kendi rüyası olduğunu, dolayısıyla sözlerin de kendisine ait olduğunu biliyordu.

Analist hiçbir zaman rüyayı öğrenemese de, rüya ile analitik seans arasındaki bu ayrımın kendisi için önemli bir ilerleme olduğunu bildirdi. Tantula ertesi gün geldiğinde çok çökkün uyandığını ve başka bir rüyayı hatırladığını söyledi:

Analizde burada, sizin yanınızdaydım. Bir şey söylemek istediğinize, bir şey anladığınıza işaret ettiniz. Histerik hale geldim. Konuştuğunuzda, duyamadığımı söyledim. Siz sakince başa dönüp yeniden anlatmaya başladınız. Bir şiir gibi geliyordu. Rüyada bunun benim için çok önemli olduğunu biliyordum. Şimdi hatırlamıyorum ama orada şiirin yer aldığı bir gazete vardı. Belki onu okuyabileceğimi ama gazeteye dokunmamam gerektiğini söylediniz. Çok nazikçe konuştunuz ama ben bekliyordum.

Tantula daha sonra, odanın aniden insanlarla dolduğu ve bunun şiiri okumasını engellediği kısmı uzun uzun anlattı. Anlaşılan, ardından bir “gösteri” yapmaya başlamış ve “oldukça sahte” hale gelmişti; tüm bunlar “sizin orada olmanız” yüzündendi. Sonra herkes birden gitmişti, çünkü o kadar sahte davranıyordu; Tantula ise yalnız kalmıştı. Bundan bir saat kadar sonra da şu şarkıyı söylediğini rüyasında görmüştü: “Bana nasıl olduğumu sormaya hakkınız yok… Benimle bu kadar nazik konuşmaya hakkınız yok… Belki bir gün gözlerinizin içine bakarım ama şimdi ayrı yaşıyoruz.” Tantula, bu şarkıyı defalarca neşeyle ve heyecanla tekrarladı. Şiiri ise hala hatırlamadığını söyledi.

Sonunda analist, Tantula’nın rüyadaki dayanılmaz kaygıyı, ki bu kaygıyı çok tehdit edici yaşamış görünüyordu, çığlık atarak uzaklaştırmaya çalıştığını düşündüğünü belirtti. Tantula’nın ilk tepkisi, analistin şarkısını takdir etmediği için kırgın bir tepki oldu. Analist buna yorum yapmadı; ikisi de sustu. Tantula sakinleşti ve biraz paranoid bir tonda ne demek istediğini sordu. Bir süre karşılıklı gidip geldiler. En sonunda analist şöyle dedi:

Eğer, şu anda olduğu gibi, görebildiğin ve ardından düşünebildiğin şeyden kaygı duyduğunda, sanki başka bir seçeneğin kalmıyormuş gibi, onun anlamını soyup çıkartıyor ve gerçekten doğru olmadığını bildiğin bir şey uyduruyorsun.

Bunun üzerine Tantula rüyadaki şiiri hatırladığını söyledi. Şiir şöyleydi: “İnsanları nasıl algılarsan, onlar da sana öyle karşılık verir.” Rüyada bunu gazetede okuduğunda “Wow!” diye düşündüğünü söyledi.

Seanstaki en kritik nokta, Tantula’nın analist hakkındaki düşüncelerinin kendi içsel durumuyla ilişkili olabileceğini fark etmiş olmasıydı. Malzemenin gösterdiği gibi, o dönem çok sıra dışı biçimde bozulmuş bir hastaydı ve analiz süreci boyunca, özellikle kendi düşünceleri yüzünden çok tehlikeli bir dünyada yaşıyordu. Yine de kendisi için güvenli ve yardımcı olan durumları, örneğin, finansal olarak desteklenen analizini, bulma konusunda bir yeteneği vardı.

Bu tedavi kesiti, Tantula’nın kendi düşünce ve duygularıyla ilgili güçlükler konusunda gelişen içgörüsüyle nasıl mücadele ettiğini ve bu düşünce ve duyguların kime ait olduğunu kabul edip edemeyeceği konusunda nasıl çabaladığını gösteriyor. Analizin bitiminden birkaç yıl sonra gönderdiği bir mektupta, analitik sürecin, bu düşünce ve duyguların kendisine ait olduğunu bilmesine ve bunları içinde tutup işleyebilmesine yardımcı olduğunu belirttiği görülüyordu.

Bana göre bunun mümkün olmasını sağlayan şey, analistin Tantula’nın ifadelerini benim açıkladığım biçimde serbest çağrışımlar olarak ele alması, aynı zamanda da serbestçe salınan bir dikkatle hangi konuma yerleştirildiğine ve niyetlerinin ile eylemlerinin nasıl algılandığına dikkat etmesiydi. Bunun için onun Tantula açısından nasıl hissettirdiğini yaşaması ve anlaması, ardından da onun, içinde bulunduğu duruma ilişkin düşünce ve duygularıyla (çoğu zaman kuşku) ilgili olarak onunla konuşmaya çalışan yorumlar bulması gerekiyordu. Bu yorumlarda analist, yukarıda açıkladığım üçgenin merkezinde bulunuyor ve aynı anda Tantula’ya göre bu düşünce ve duyguların nereden geldiğini ve ne amaç taşıdığını anlamaya çalışıyordu.

Sonuç

Rüyaların içinde olup bitenleri anlamak için Freud’un ruhsal çalışmaya ilişkin modeli, bir psikanalitik seans içinde gerçekleşen gündelik ruhsal çalışmanın, serbest çağrışımın ve serbestçe salınan dikkatin, kavramsallaştırılması için de uygundur. Rüya-kurma, dürtü çatışmaları ve direnç modelleri sayesinde analist, birincil görevine yoğunlaşabilir.

Bir seansın malzemesi yalnızca söylenenlerden ibaret değildir. Analistin düzenli varlığı nedeniyle hastanın tasarımında beliren çatışmaların yarattığı ve harekete geçirdiği ruhsal çalışma da buna eklenir. Çağrışımlar, yoğunlaştırma ve yer değiştirme işlemlerinin kullanıldığı bir ruhsal sürecin nihai ürünleridir. Çağrışımlar, bu çatışmaları; onların tetiklediği kaygıları ve dirençleri, buna eşlik eden doyumu ve tüm bunların nasıl ele alındığını temsil eder ve sahneler.

Analistin görevi, analitik tutum ve serbestçe salınan dikkat aracılığıyla bir seansta olup biteni anlamaya çalışmak, dikkatini süreç içinde ortaya çıkan güçlükler üzerine yöneltmek; yani serbest çağrışıma ve serbestçe salınan dikkate yönelik dirençlerin nedenlerini anlamaktır. Analist, ayrıca hastayla hasta hakkında konuşmayı, bir şekilde analist hakkında konuşmayı değil, görev edinir. Bu çalışmaya önceden eşlik eden Pontalis’in rüya yorumuna ilişkin açıklamaları, “analist ve analizant arasında çözümlenmemiş bir libidinal yatırım”a işaret eder; bu da bir direnç örneğidir.

Bu dirençleri bulup incelemek, analiste tekrar tekrar ortaya çıkan şeyin ne olduğunu yavaş yavaş tanımlama; hastanın yaşantısını fark etme ve onunla özdeşleşme konusunda yardımcı olur. Ardından analist, bu yaşantıyı ve deneyimi yorumlayabilir ve böylece bilmeye ve anlamaya karşı olan dirençlerin değiştirilip dönüştürülebilmesine olanak sağlar.

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar