Yazar: P. C. Kuiper
Çev: Suzan Uğur Girginer
Sapkınlık konusunu bu bağlamda kapsamlı biçimde ele almak elbette mümkün değildir, ancak özellikle klinik uygulama açısından önemli bulduğum bazı noktalara değinmek istiyorum. Bu esnada, kuram ve pratikte sıkça karşılaştığım ve bizzat kendim de mücadele ettiğim güçlükleri dikkate alacağım.
Sapkınlıkları, belirli cinsel gerilimlerin teşhircilik, röntgencilik, sadizm, mazohizm, fetişizm ve benzeri eylemlere dönüştürülmesi biçiminde, cinsel davranışlar ve fantezilerdeki sapmalar olarak tanımlayabiliriz. Bu konuyu ele alırken, ilk sırada dinamik ilişkilerden ve mekanizmalardan değil, bu sapmalar nedeniyle acı çeken insanlardan, hastalardan söz ettiğimizi unutmamalıyız.
Sapkın bireyleri incelediğimizde, bana kalırsa iki grup ayırt edebiliriz. Bu gruplar arasında geçiş formlarının olduğunu peşinen kabul etmek gerekir. Sapkın hastaların bir grubu nevrotiklerle benzerlik gösterirken, diğer grup psikopatlarla çok şeyi paylaşır. Bu ayrımı yapmanın, eğer öncesinde “nevrotik” ve “psikopat”tan ne anladığımızı belirtmezsek, pek anlamı yoktur.
“Psikopat” terimini, eskiden olduğu gibi doğuştan gelen patolojik bir sapma anlamında değil, Eisler’in önerdiği anlamda kullanıyorum: Psikopat, kişiliğindeki uyumsuzluklardan kaynaklanan gerilimleri dışa yönelten, alloplastik tepkiler veren kişidir. Buna karşın nevrotik birey, içe yönelmiş, otoplastik bir tepki verir: kişiliğindeki çatışmalardan, suçluluk duygularından bilinçli olarak acı çeker; daha güçlü bir sorumluluk duygusuna sahiptir, çevresindekilerle özdeşim kurar. Bu, nevrotik kişinin, nevrotik davranışlarıyla başkalarına verdiği acıyı da birlikte yaşamasına yol açar. Psikopat ise böyle bir sorumluluk duygusuna sahip değildir. Mevcut ya da eksik olan bu özdeşim yetisini, bu iki grup arasındaki ayrımı yaparken en önemli ölçütlerden biri olarak görüyorum.
Eğer yalnızca betimleyici psikolojiyle yetinmezsek, ki bu talihsiz biçimde fenomenoloji olarak adlandırılmıştır, şunu da söyleyebiliriz: Nevrotik bireyin daha sağlıklı bir üst-benliği (Über-Ich), daha sağlıklı bir ideal-benliği (Ideal-Ich) vardır; buna karşın psikopatın benlik (Ich) işlevleri daha yetersizdir.
Şimdi bu ayrımı sapkın hastalara uygulamak istiyoruz. Hepimiz, sapkın fantezileri olan ve sapkınlığından derin şekilde muzdarip olan, fantezilerini eyleme geçirme eğilimi düşük bir hastayı tanırız. Ancak bunu yaptığı zaman, bu durumun ortaya çıkması imkansız olsa bile, yoğun suçluluk duyguları yaşar. Engellenmiş, çekingen bir teşhirci cinsel doyumunu erteler, dürtüsünden kaçınmaya çalışır, ta ki artık gerilime dayanamayacak hale gelip yoldan geçen bir kıza cinsel organını gösterene dek. Kız, onun içsel ruh haline bağlı olarak ya dehşetle gözlerini kaçırabilir ya merakla bakabilir ya da bu iki tepkinin çatışması nedeniyle korkudan donup kalabilir.
Ancak başka türde sapkın hastaları da tanırız: örneğin, cinsel dürtüsünü doyurmak için bir nesne arayan ve henüz cinsel deneyimi olmayan, erkek kimliğinden emin olmayan bir oğlana ciddi zarar verebileceğini önemsemeyen eşcinsel birey. Sapkınlık nedeniyle mahkum edilmiş kişileri inceleyenler, sapkınlığından değil yalnızca cezadan korkan bireyleri tanır. Beklenen suçluluk duygusu yerine yalnızca toplumsal korku görülür. Sapkın kişi bir şey yaptığı için değil, yaptığı şeyin ortaya çıkmış olması nedeniyle acı çeker.
Bu ayrım yalnızca kuramsal açıdan değil, pratik açıdan da önemlidir. Nevrotiklere benzer kişiliklerde görülen sapkınlıklar, psikopatik gruba kıyasla çok daha olumlu bir prognoza sahiptir. Son sayılan gruba ait kişileri ise genellikle yalnızca belirli koşullarda, örneğin polisten korktuklarında ya da mahkeme tarafından tedaviye zorlandıklarında, görürüz.
Bu ayrımı yaparken, yani nevrotik hastalara benzeyen sapkınlar ile psikopatik hastalara benzeyen sapkınlar arasında, her tür sınıflandırmanın riskinin farkındayım. Sapkın hastaların başka yönlerden de farklılaştığını inkar etmek yanlış olur. Örneğin, çekingen bir seyis atlara cinsel olarak yöneliyorsa, bu kişiyle konser sonrası kendisini etkileyen flütçüyle kucak kucağa uyuyan sofistike bir orkestra şefi arasında pek az ortak nokta vardır ve sadistik bir haz cinayeti işleyen kişi ile çatılarda ve balkonlarda dengede yürüyerek nişanlı bir çiftin tutkulu sözlerinden bir iz kapmaya çalışan röntgenci arasındaki fark ise çok daha büyüktür.
Her hastayı bireysel olarak ele almak zorundayız ve bu sırada Ben’in gelişimine, Ben’in sentetik işlevine, gerçeklikle başa çıkabilme yetisine, “gerçeklik testi”ne, uyum kapasitesine, mesleki performansına ve ilgilerine, Üst-Ben’e ve İdeal-Ben’e ve dürtü yaşamına dikkat etmeliyiz.
Özellikle hastalarımızı bireysel olarak incelediğimizde, şimdi dikkatimizi çevirdiğimiz grupta ortak bir özellik göze çarpar: Cinsellikteki sapmalar. Bu sapmaların en açık tanımını dürtü hedefinde (Triebziel) ve dürtü nesnesinde (Triebobjekt) meydana gelen değişikliklere işaret ederek Freud yapmıştır. Bu noktada “Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme” adlı eserden bir alıntı yapmak istiyorum:
“İki terim tanımlayalım: Cinsel çekimin yöneldiği kişiye cinsel nesne, dürtünün ulaşmak istediği eyleme ise cinsel hedef diyelim…”
Bunu birkaç örnekle somutlaştıralım. Pedofilide ve sodomide çocuklar ya da hayvanlar, erişkin cinsel partnerin, yani cinsel nesnenin, yerini almıştır. Nekrofili, bir ölüyle cinsel ilişki anlamına gelir. Bu durumlarda dürtü hedefi aynı kalmıştır: orgazm. Bu bağlamda eşcinselliğin de bu gruba ait olduğu düşünülebilir; ancak eşcinselliği sodomi ve nekrofiliyle aynı gruba koymanın tanımlayıcı-psikolojik açıdan doğru olmadığını düşünüyorum. Bir arkadaşla yaşanan cinsel ilişkinin psikolojik anlamı, bir atla ya da bir cesetle olanla kıyaslanamayacak kadar farklıdır. Benliğe uygunluk açısından sodomi ve nekrofili neredeyse hiç uygun değilken, bir arkadaşla kurulan cinsel ilişki gayet uygun ya da ona çok yakındır. Eşcinsellik Batı Avrupa’daki ahlaki normlara aykırı olabilir, fakat pasif-feminen istekler psikolojik olarak evrensel bir olgudur.
Şimdi de dürtü hedefindeki değişimlere dair bazı örnekler vereyim: Cinsel organı görmek ya da göstermek; cinsel nesneye acı çektirmek ya da onu aşağılamak; ya da bizzat acı çekmek istemek. Bunlar, röntgencilik, teşhircilik, sadizm ve mazohizm olarak bildiğimiz sapmalardır. Freud’un bu konudaki ifadeleri güncelliğini korumaktadır.
Buraya kadar söylenenlere dayanarak şu soru sorulabilir: Eğer orgazm dürtünün hedefi değilse, o halde aranan doyum nedir? Bu soruya şu şekilde yanıt verilebilir: Yalnızca genital cinsellikte dürtü hedefi olarak orgazm vardır. Bir dizi sapkınlığın pregenital karakteri nedeniyle, orgazm aranan hedef değildir. Ayrıca şunu da düşünmek gerekir: Bazı cinsel sapkınlıkların doyum karakteri, bu dürtüler dışarıdan cinsel davranış gibi görünse bile, aslında saldırgan dürtülerin ifade edilmesinde yatar.
Bu içgörünün terapötik sonuçları vardır: Sapkınlıklar, genellikle ancak içerdikleri saldırgan içerik üzerinde çalışıldıktan sonra hasta tarafından terk edilir.
Aşağıda Freud’un sınıflandırmasını tekrar aktarmak istiyorum:
1. Cinsel nesneye ilişkin sapmalar:
İnversiyon yani eşcinsellik
Çocuklar
Hayvanlar
Bu listeye Nekrofili’yi de ekleyebiliriz.
2. Cinsel hedefe ilişkin sapmalar:
a) Anatomik aşım:
Ağız ve anüs bölgelerinin cinsel olarak kullanımı
Fetişizm
b) Geçici cinsel hedeflere saplanma (fiksasyon):
Dokunma ve bakma
Sadizm ve mazohizm
“Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme”yi okuduğumuzda, Freud’un bu çalışmasındaki dahilik karşısında her seferinde yeniden etkileniyoruz.
Freud’un, çok fazla kafa karışıklığına neden olan şu ünlü sözünü hatırlayalım: Nevroz, sapkınlığın negatifidir. Şöyle de ifade edebiliriz: Sapkınlıkta dışa vurulan şey, nevrozda bastırılmıştır. Örnek olarak: Bir erkeğin bir kadın karşısında yaşadığı nevrotik utanç, kekeleme, yüz kızarması, onu cinsel organıyla etkilemek yönündeki bastırılmış bir arzuya dayanıyor olabilir. Sapkınlıkta ise dürtü doğrudan ifade edilir, adam cinsel organını gösterir.
Şunu sorabiliriz: Burada ne ifade edilmektedir? Freud buna “kısmi bir dürtü” (Partialtrieb) yanıtını verir. Bu kısmi dürtüler cinsel dürtüye aittir, fakat bağımsız bir anlam da kazanabilirler; yani geçici hedeflere bir saplanma olabilir. Bu durumda hedef orgazm değildir; görmek ve görülmek, acı vermek ya da acı çekmek hedef haline gelir.
Bugün dürtü ve savunma ilişkisinin farklı bir şekilde anlaşıldığını görüyoruz. Benlik gelişimi ve savunma süreçleri giderek daha fazla vurgulanıyor ve sapkın davranışların yalnızca kısmi dürtülerin dışavurumu olmadığı ortaya çıkıyor: Bu dışavurumlar aynı zamanda başka dürtüleri savunmak için de kullanılır. Savunma süreçlerinin katmanlı dinamik yapısı, tüm ruhsal bozuklukları anlamak açısından temel bir ilkedir; bu anlayış olmadan bir sapkınlık tedavi edilemez.
Zaten Freud başlangıçta sapkınlıkların tedavi edilemez olduğunu düşünüyordu. Reich ise savunma süreçlerinin katmanlı işleyişini özellikle vurgulamıştı; bu ilke sapkınlıkların anlaşılmasında ve tedavisinde çok verimli biçimde uygulanabildi. Sapkın hasta bir dürtü ifadesiyle doyum sağlar ama bu yolla aynı zamanda kaygıları da bastırır. Hangi kaygılar olduğunu ise, dinamik bakışa genetik (gelişimsel) bir yaklaşımı eklediğimizde görebileceğiz.
Bundan önce, sapkın cinselliğin betimleyici-psikolojik bir özelliğine dikkat çekmek istiyorum; Kronfeld’in ifadesiyle, yaşantılanma biçimine. Bu özellik klinisyenlerin gözünden kaçmamıştır; psikanalistler ise belki bu noktayı yeterince önemsememektedir. Nöroloji hocam ve deneyimli bir klinik psikiyatr olan Sillevis Smitt her zaman şuna işaret ederdi: Sapkın cinselliğin kişilik bütünlüğü içindeki yeri, normal cinselliğe kıyasla farklıdır; sapkın dürtüler daha yoğundur. Sapkın dürtüler, bağımlılıklarla birçok ortak özellik taşır, yaşantı biçimi bağımlılığa benzer. Genellikle bu durum şöyle ifade edilir: sapkın davranışlar zorunlu olarak tekrar edilmek zorundadır. Bu doğrudur; ancak “zorunlu” dendiğinde genellikle obsesif nevroz akla gelir ve hasta sapkınlığını bu anlamda bir zorlantı olarak yaşamaz. Çoğunlukla Ben’e yabancı olarak hissedilir; bu en azından nevrotik tip için geçerlidir. Fenichel bunu isabetli biçimde şöyle ifade eder: “Obsesif nevrozlu olan kişi, istemediği bir şeyi yapmak zorunda hisseder; yani kendi arzularına karşı iradesini kullanmak zorundadır. Sapkın kişi ise, istemese bile hoşlanmak zorunda olduğu bir şeyle karşı karşıya kalır.” Bazen genital cinsellik bile öyle bir biçimde yaşanır ki, inceleyen kişi bunu bir bağımlılık gibi değerlendirebilir.
Klinik gözlemlerle betimleyici-psikolojik verileri dinamik-genetik düşünce tarzıyla birleştirmek her zaman verimlidir. Böylece şu soru sorulabilir: Sapkın cinselliği bu kadar saplantılı yapan nedir? Bu soruya şöyle yanıt verilebilir: sapkın cinselliğin savunma işlevi. Bu yaşantıların içinde ve aracılığıyla başka istekler ve kaygılar savunulmuş olur; bu yüzden bu deneyimler zorlayıcı ve bağımlılık yaratıcı bir karakter taşır. Bu yaşantılar sürekli mevcut olmak zorundadır, çünkü ancak bu sayede başka şeylerin mevcut olması engellenir.
Aynı durum, dürtü hedefi ve dürtü nesnesi “normal” olan ama yoğunluklarıyla dikkat çeken cinsellik biçimleri için de geçerlidir. Örneğin Don Juan tip kişi, sapkınlarla ortak olarak davranışlarının zorunluluk (obsesif) karakterini paylaşır.
Freud’un “Nevroz, sapkınlığın negatifidir” tezine ilişkin gözlemlerimizi şöyle özetleyebiliriz: sapkın dürtü de tıpkı nevrotik semptom gibi bir savunma bileşeni içerir ve bu, onun yaşantı biçimindeki bağımlılık karakterini açıklar. Bir dönem, tüm sapkınlıkların bu dinamiği gösterdiği görüşündeydim. Bu, çalışma hipotezi olarak kuşkusuz faydalıdır. Ancak J. Lampl-de Groot, bu görüşün tüm sapkınlıklar için geçerli olmadığını belirtir; bazı durumlarda söz konusu olan, dürtü organizasyonunda birincil bir bozukluktur.
Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum: bir sadist, kaygılarını bastırmak için kurbanını tamamen güçsüz hale getirmek zorunda olabilir ya da hadım edilme (kastrasyon) kaygısını bastırmak için ona zarar vermesi gerekebilir. Ama aynı zamanda onun cinsel doyumunun sadece bu biçimde işlediği de olabilir. Bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerekir; mesele insan doğasına dair iyimser ya da kötümser bir bakış açısı değildir. Bu noktada İdeal-Ben ve Ben işlevlerine de dikkat edilmelidir.
Ve yine aynı soru gündeme gelir: neden bir kişi sapkınlığı nedeniyle büyük acı çekerken, bir diğeri acı çekmez? Neden biri yalnızca kendisi acı çekerken, bir diğeri özellikle başkalarına acı çektirir?
Sapkın hastalara dair klinik gözlemlerden, sapkınlık ile nevroz arasındaki ilişkiden ve nevrotik bir semptom yapısında olmayan gerçek dürtü anormalliklerinin var olup olmadığı sorusundan sonra şimdi sapkınlıkların dinamiği üzerine eğilmek istiyoruz.
Sapkınlıklar dinamik-genetik olarak anlaşılabilir mi? Psikanalizin şu soruya verdiği yanıtı (“Böyle sapmalar gösteren insanları harekete geçiren nedir?”) onun en önemli keşiflerinden biri olarak görüyorum. Şu hiç de bilinmeyen bir şey değildir: Bir adam en büyük hazzı bir çorapta, yüksek topuklu bir ayakkabıda yaşar; bir diğeri ise pantolon giymiş, deri kemerli, elinde kırbaç tutan ve kırmızı eldiven giymiş bir kadın tarafından dövülür. Bu insanları ne harekete geçirir?
Fetişizm bağlamında bunun şu şekilde açıklandığını biliyoruz: Erkek çocuk, ergenlikte ilk kez cinsel olarak uyarıldığında kızın çekici bacağında bir çorap görür ve o andan itibaren çorap tekrar tekrar uyarılma nedeni haline gelir. Mazohist, onu besleyen kadın tarafından dövülür ve bu doyum biçimine tutunur. Ama bu tarihsel-biyografik açıklama, yani bilinçdışı güdüleri hesaba katmayan bir açıklama, bizi tatmin etmez.
Psikanalitik yöntemle yapılan incelemelerde sapkınlıklardan muzdarip hastalarda şu gözlemlenmiştir: Sapkın hasta cinsiyet farkını kabul edemez. Bunu açıklamak için birkaç sapkınlık örneği vereceğim. Fetişist, kadının bir niteliğinden hareketle uyarılır; çünkü bilinçdışında bu niteliği kadının penisi olarak algılar: bacakları, elleri, ayakkabıları onu rahatlatır ve eğer onun bilinçdışı dile gelseydi şu iç geçirmeyi duyabilirdik: “O da… onun da var… o da değerli organa sahip… o da eksik değil.” Mazohist erkek ise cinsiyet farkını kendi tarzında silikleştirir: sevgilisinin erkek kıyafeti, eldivenleri, binici pantolonu, tümü erkeksi bir donanıma işaret eder.
Yukarıda söylenen şu şekilde de formüle edilebilir: Sapkın hasta, penisi olmayan bir varlığı cinsel partner olarak kabul edemez. Fetişist ve mazohist, kadına erkeksi bir özellik atfeder; eşcinsel erkek ise penisi olmayan bir varlığa karşı tutku geliştiremez. Aktif eşcinsel kadınlarda bu durum iyice belirginleşir: çünkü partnerini tatmin etmek için bir protez, taklit bir penis, kullanır.
Erkeğin karşı cinsiyete yönelik ilişkisinde üç olasılık vardır: a) kadın, kadın olarak kabul edilir; b) kadın reddedilir, çünkü penisi olmayan bir varlık sevilemez; c) penisi olmayan bir varlığa penis atfedilir, penis yokluğu inkâr edilir.
Yaygın olarak görülen belirgin biseksüellikte çoğunlukla aynı cinsiyetten bir partnerle veya fallik olarak düşünülen bir kadınla dönüşümlü ya da eşzamanlı ilişkiler görülür. Bu libido konumunu, “Erkekte negatif Ödipus karmaşası” başlıklı çalışmamda ayrıntılı biçimde ele aldım.
Bu tür ilişkilerde asıl vurgu hep şu noktadadır: “Biz eşitiz ve aynı şeyi yapabiliriz”; erkekler ve kadınlar yoktur ve varsa da cinsiyetler arasındaki fark, birinde olup diğerinde olmayan bir şeye dayanmaz. Bu nedenle çeşitli sapkın cinsellik biçimlerinde “birlikte aynı şeyi yapmak ya da yapabilmek” temasına bu kadar önem verildiği görülür.
Fallik evre öncesinde cinsiyet farkı yoktur; sapkın bireyde pregenital cinsellik fallik cinsellikten ayrışmamıştır. Birlikte pregenital cinselliğe teslim olma, bu davranışlar özel bir isme sahip olmasa bile, birçok cinsel sapmada karşımıza çıkar: örneğin birlikte çiş yapma ya da birbirini çişle ıslatma, birlikte dışkılama. Genitaller cinsel etkinliğe dahil olsa dahi, tercih edilen şey çoğunlukla her iki tarafın da yapabildiği ya da deneyimleyebildiği şeylerdir.
Psikanalitik uygulama açısından, karşılıklı mastürbasyonun tercih edilmesinin, bilinçdışı bir cinsiyet farkı inkarını ya da reddini içerebileceğine dikkat çekmek önemlidir.
Bu açıklamalardan sonra, sapkın insanı ya da daha doğru bir ifadeyle sapkın özellikler taşıyan insanı harekete geçiren şeyin ne olduğunu daha kesin biçimde belirtebiliriz: cinsiyet farkının inkarı, hadım edilmenin (kastrasyon) inkarı ve son kertede (ve bu en esaslı güdüdür) hadım edilme (kastrasyon) kaygısı, yani hadım edilme kompleksi. Bu kavrayış, sapkınlıklarla genellikle sapkınlık olarak adlandırılmayan cinsel sapmalar arasındaki bağlantıyı görmemizi sağlar. Burada üçlü ilişki durumlarına girme eğilimini ve cinsel ilişkiyi sık partner değiştirerek yaşama davranışını kastediyorum.
Röntgencilik (Voyörizm) bağlamında, hadım edilme kaygısına dayanan etkili güdüler belirtilebilir: Cinsel temasta bulunan bir çifti izleyen erkek, kadınla özdeşim kurar, yani erkek bir partneri vardır (penisi olan bir partner) ve aynı zamanda cinsel olarak bir kadın tarafından uyarılır; fakat kadın, bir erkekle cinsel temasta bulunduğu anda, o da erkek bir cinsel organa sahiptir. Burada açıkça görülmektedir ki negatif Ödipus karmaşası, pasif eşcinsellik ve kadının fallik olarak temsil edilmesi gerekliliği, hadım edilme kaygısına köklenmiştir. Burada yalnızca birkaç cümleyle andığım bu meseleler, analizde sistematik biçimde çalışılmalıdır.
Bu çerçevede tüm sapkınlıkları ele alamam, ancak yukarıda belirtilen bakış açılarına dayanarak bazı örneklerin anlamını ifade etmek istiyorum:
Teşhircilik (Exhibitionizm): “Ben hadım edilmedim, gösterecek bir şeyim var ve başkasını da böyle bir şeyi bana göstermesi için ikna etmeye çalışıyorum.”
Transvestitizm: “Bir kadının pantolonunu ya da yağmurluğunu giydiğimde cinsel olarak uyarılıyorum; bu pantolon ya da yağmurluk da bir şeyi gizliyor; erkek cinsel organını içeriyor.”
Mazohizm: “Bir kadın beni dövüyor, ama bu kadının erkeksi nitelikleri var.” Freud şöyle açıklar: bu fantezinin ya da arzunun ardında yatan şey şudur; bir erkek bana şiddet uyguluyor, beni cinsel teslimiyete zorluyor.
Sadizm ve nekrofili’nin bazı biçimleri: “Bir kadın tehlikeli değildir, beni sakatlayamaz, penisimi elimden alamaz — ben onu sakatlıyorum.”
Pregenital cinselliğin veya her iki partnerin aynı şeyi yapabildiği cinsel etkinliklerin tercih edilmesi: “Biz farklı değiliz; erkek kadına ne yapabiliyorsa, kadın da erkeğe aynısını yapabilir.”
Kadın ve erkekteki özgül gelişim farklılıklarından, cinsiyet farkının yarattığı sorunların kadın tarafından neden farklı biçimde işlendiği anlaşılabilir. Cinsiyet farkının inkarı kadınlarda daha seyrek görülür. Dar anlamda sapkınlıklar da kadınlarda erkeklere oranla daha nadir görülür; fakat yine de mevcutturlar ve bu durumda da cinsiyet farkının inkarı önemli, hatta başat bir rol oynar. Bununla ilgili de bir örnek vermek istiyorum: Bir kadın, erkek arkadaşının penisi vajinasındayken çiş yaptığını hayal ettiğinde yoğun cinsel uyarım yaşar ve onu bu davranışa yönlendirmeye çalışır. Burada davranışı yönlendiren fantezinin “benim de bir penisim var” düşüncesi olduğu açıktır. Sözünü ettiğim hasta en yoğun hazza, erkek arkadaşıyla birlikte pregenital cinsel yaşantıya teslim olduğunda ulaştığını, örneğin birlikte çiş yaparak ya da dışkılayarak, ifade ediyordu. Bunun dışında, psikolojik yapısı itibariyle Abraham’ın tanımladığı intikam tipine dahildi.
Sapkınlık konusunun ele alınması, sapkın bireylerde açık biçimde görülen bu itkilerin, nevrotiklerde ve “normallerde” nasıl bir rol oynadığına da değinilmeden tamamlanmış olmaz. Freud’un “Üç Cinsellik Kuramı Denemesi”ndeki dahilik de zaten tam burada yatar: Normal ile anormal olanı, sağlıklı ile hastalıklı olanı aynı ilkeden yola çıkarak birbiriyle ilişkilendirerek açıklar.
Kısmi dürtüler söz konusu olduğunda: Teşhircilik ve gözetlemecilik (röntgencilik), yani kendini gösterme ve görülme eğilimleri, aşk oyununda ya da cinsel birleşmeye hazırlık sürecinde, tabii bu eğilimler nevrotik semptomlarla ya da karakter bozulmalarıyla bastırılmamışsa, tatmin edilir. Fetişizmin bazı biçimleri her yerde görülür; neredeyse her erkek bir kadının bacaklarına bakar ve bazı kişiler için belirli nitelikler büyük önem taşır. Kadını fallik olarak tahayyül etme gereksinimiyle bağlantılı başka dışavurum biçimleri de yaygındır; binici pantolonu ya da smokin giymiş kadın figürü birçok kişi için anlamlıdır. Sinema da bu fallik niteliklere sıkça başvurur: “Anny gets her gun” (Anny silahını alıyor) ya da çok uzun bacaklı kadın figürü — etologların diliyle söylersek — “aşırı-normal bir nesne” olarak görülür.
Bir cinsel ilişkide anal ya da oral olan unsurlar belirgin biçimde yer alıyorsa ve bu ilişki normal koitusla (içe girme) sonlanıyorsa, bunun anlamı ilke olarak sapkınlıktakiyle aynıdır: “İkimiz de aynı şeyi yapıyoruz, birbirimizden farklı değiliz, en azından utandırıcı bir biçimde farklı değiliz.”
Sadizm ve mazohizm normal yoğunlukta olduklarında rahatsız edici değildir. Örneğin bir kız, omuzlarında ve kollarında oluşmuş morlukları gururla arkadaşına gösterir. Bu durumda şöyle denir: “Isıramayan erkekten adam olmaz.”
Bir sapkınlıktan söz edip etmeyeceğimizi belirleyen ölçüt şudur: Normal cinsel doyum hala mümkün müdür? Kısmi dürtüler, genital olmayan beden bölgelerine yönelik cinsel ilgi, bütünlük içindeki cinsel eyleme katılabiliyor mu? Bu ilgiler, genital cinselliğin senfonisine eşlik eden unsurlar olarak mı dahil oluyorlar, yoksa “final akorunu” engelliyorlar mı? Çoğu zaman normal ve normal olarak yaşanan bir cinsel birleşmenin mümkün olması yanında sapkınca bir gereksinim de vardır; bu durumda da bir bozukluktan söz edebiliriz. Kişi bu semptomlardan muzdaripse ve tedavi edilme arzusu varsa, genellikle prognoz iyidir, çünkü sadece kısmi bir fiksasyon söz konusudur.
Sapkınlıkları, cinsiyet farkının bilinçdışı duygusal inkarından ve hadım edilme kaygısından yola çıkarak açıkladık. Ancak bazı sapkınlıklarda bu mekanizma temel rol oynamaz. Bu tür sapkınlıklarda, örneğin sodomi ya da pedofili gibi, bir ikameyle yetinmek zorunda kalmak söz konusudur. Son bahsedilen sapmalarda, aktif erkek eşcinselliğinde de gördüğümüz gibi, kimlik yanlışlıkları rol oynar.
Konu bağlamında, özellikle savunma süreçlerinin anlaşılması açısından önemli olan bazı psikanalitik içgörülere de dikkat çekmek istiyorum; bunlar savunma süreçlerinin yapısal bağlamları ya da daha doğru bir ifadeyle örgütlenme biçimiyle ilgilidir. Belirti (semptom) oluşumunda, savunma ile bastırılan şey arasında basit bir ilişki yoktur; çünkü başlangıçta savunmaya hizmet eden ruhsal fenomenler de daha sonra bastırılabilir. Buna örnek olarak, fallik eğilimlere karşı savunma olarak ortaya çıkan pasif boyun eğme tutumunu verebiliriz; bu tutum, böbürlenme, kibir ve saldırganlıkla örtülmüş olabilir. Savunmanın bu yapısı, yani onun dinamik düzenlenişi, yaşam öyküsünden yola çıkarak anlaşılır hale gelir.
Ancak bu tespit, yüzeyde yer alan katmanların her zaman daha geç gelişim evrelerine ait olduğu anlamına gelmez; regresyon, daha erken çocukluk dönemlerine ait libido pozisyonlarının daha sonraki evrelerden gelen dürtü çatışmalarını bastırmak için kullanılmasına neden olur. Regresyonun da bir savunma niteliği taşıdığı sıklıkla göz ardı edilir. Dinamik ve genetik değerlendirmeler, ancak karşılıklı ilişkileri dikkate alındığında kişilikte olup bitenleri yeterince anlamamızı sağlar.
Teşhircilik (Exhibitionizm) örneğinde savunma süreçlerinin nasıl yapılandığını göstermek istiyorum. Genellikle utangaç olan teşhircilerde açıkça fallik bir etkinlik gözlemlenebilir ve bu sıklıkla bir gösteri anlamı taşır: “Ben hadım edilmedim, kız benden korkuyor, demek ki gerçek bir erkeğim.” Birine korku vermek yönündeki ihtiyaç, arka planda pasif bir arzu barındırır. Bu pasif tutum, aynı zamanda olumlu Ödipus karmaşasının ve buna bağlı hadım edilme kaygısının bir savunması ve yanlış çözümüdür. Teşhirciliğin, pasif-dişil bir tutumu bastırmanın yanı sıra, bir tür büyüsel çağrı anlamı da vardır: “Sana bir şey gösteriyorum, sen de bana göster; senin de gösterecek bir şeyin var.” Burada da yine hadım edilmenin inkarını görürüz. Bu türden durumlarda aşırı belirlenmişlikten söz edilir; yani semptom birden fazla işleve sahiptir. Başlangıçta bu türden açıklamalar yapay bir kuram olarak görülmüştü ve psikanalize, her şeyin her şey anlamına gelebileceği yönünde eleştiriler yöneltilmişti.
Ancak bizi ileriye taşıyan, dinamik ve genetik bakış açılarının yanında, Hartmann tarafından tanıtılmış ve Rapaport ile M. Gill tarafından daha ayrıntılı tanımlanmış olan uyum perspektifini de dikkate almaktır. Eğer bir semptomu, dürtüsel yaşamın ve dış dünyanın talepleri arasında bir uzlaşma olarak düşünürsek ve bu uzlaşmanın hem iç dünyaya hem dış dünyaya yönelik bir uyumu mümkün kılması gerektiğini kabul edersek, o zaman bir insanın benzer durumlarda hep aynı yönteme başvurmasına şaşırmamıza, özellikle bu durumlar belli benzerlikler taşıyorsa, gerek kalmaz.
Bu anlayışın terapiye getirdiği sonuç ise şudur: Bir semptoma, bir sapkınlığa ya da bir karakter deformasyonuna yol açan bütün çatışmalar ele alınmalı ve işlenmelidir. Savunma biçimlerinin iç yapısını bilmek ve semptomun çoklu belirlenmişliğini anlamak, önemli bir dürtü anomalisi olan eşcinselliğin ya da homoseksüel bileşenin baskın olduğu biseksüelliğin teorik kavranışı açısından büyük önem taşır; aynı zamanda bu bilgilerin psikanalitik pratiğe uygulanması açısından da kritiktir.
Literatürde çeşitli eşcinsellik biçimleri ayırt edilir. Bunlardan biri teşhis olarak konulduğunda, analiz yalnızca o biçime atfedilen yapıya dayalı olarak yürütülür. Ancak bu benim deneyimime göre oldukça sakıncalı sonuçlara yol açabilir. Örneğin analiz sürecinin belli bir aşamasında analizand heteroseksüel ilişkiler kurabilir hale geldiğinde tedavi sonlandırılır; fakat bir süre sonra aynı kişi geri gelir, bu kez eşcinselliğin başka bir ifade biçimiyle ve çoğu zaman daha zorlayıcı bir durumda, örneğin tatmin edici olmayan veya tamamen başarısız olmuş bir evlilik içinde. Peki o zaman önceki teşhis hatalı mıydı? Hayır, çünkü teşhis yalnızca kişiliğin bir yönüne, bozuk gelişimin bir yönüne odaklanmıştı; aslında yalnızca bir mekanizma değerlendirilmişti ve başlangıçta diğer mekanizmalar gözlemlenememişti. Bu nedenle, biseksüellik söz konusu olduğunda “tiplerden” değil, “mekanizmalardan” ya da “ruhsal süreçlerden” söz etmek ve bu mekanizmaların birbirleriyle nasıl bağlantılı olduklarını araştırmak daha uygundur. Bu nedenle şimdi eşcinsellik konusuna daha yakından değinmek istiyorum; burada kastettiğim, heteroseksüel doyumu engelleyen eşcinsel ilişkiler ya da fantezilerdir.
Sözde aktif homoseksüaliteye ilişkin olarak, Ödipus karmaşasının ve özellikle anneyle olan ilişkinin yanlış bir çözüm bulduğu söylenir. Erkek çocuk, annesinden kendisine yöneltilmesini arzuladığı şeyi başkalarına yapar. Bu verme, alıcının yerine kendini koyarak alınan bir şeydir; sevgi vermek, sevgi almaktır ve bu tür durumlarda “özdeşim-sevgi”den söz edilir; bu, “nesne-sevgi”nin karşıtı olup, onda ötekinin ihtiyaçları dikkate alınır. Bu mekanizmayı kavramak kolaydır: Birinin birine hediye verdiğini hayal edelim; verenin kendi aldığı haz, alıcının sevincine ortak olmaktan kaynaklanır.
Bu tür homoseksüalite, annelerin karakteristik tutumlarıyla belirlenir. Bu anneler çocuklarına çokça sevgi ve ilgi gösterir; hatta simbiyotik (iç içe geçmiş) bir ilişkiden bile söz edilebilir. Ancak bazen çocuk, dürtüsel ifadelerine verilen katı yasaklarla ansızın hayal kırıklığına uğratılır. Bu yasakların veriliş biçimi suçluluk duygularını tetikler. Çocuğun bu duruma tepkisi, anneyle özdeşleşmedir. Kızlarla temaslardan kaçınılır çünkü bu hayal kırıklığının yeniden yaşanması kaygısı çok büyüktür, ayrıca mevcut kastrasyon kaygısı da kızlar tarafından daha da yoğunlaştırılır.
Yani şunlarla karşılaşırız: anneye güçlü bir bağlanma, bolca haz alma, güçlü cinsel uyarılma, büyük bir mahremiyet ve ardından ani bir yoksunluk ve kastrasyon kaygısı.
Bu tür homoseksüalite genellikle kısmen yüceltilir (süblime edilir). Bunu gençlik eğitimiyle ilgili mesleklerde görebiliriz ama başka alanlarda da mümkündür. Fakat cinsellikten arındırma (deseksüalizasyon) oldukça dengesizdir ve bu insanlar çoğu zaman ergenlerle yaşadıkları homoseksüel eylemler nedeniyle yaşamlarını mahvederler. Bu homoseksüalite biçiminin temsilcilerinde, kurtarıcı fantezilere neredeyse her zaman rastlanır.
Ama biz aktif homoseksüelin yanı sıra pasif homoseksüeli de tanıyoruz. Burada cinselleştirilmiş, en azından hiçbir zaman tam olarak nötralize edilmemiş bir negatif Ödipus karmaşasıyla karşılaşırız: Pasif-feminen tutum hem bir dürtü doyumu sağlar hem de baba figürüyle rekabetten kaçınmak için bir yol sunar. Van der Sterren, birçok durumda aktif homoseksüelliğin yalnızca pozitif Ödipus karmaşasının yanlış bir çözümü olmadığını — yukarıda anlatılan besleyici anneyle özdeşim yoluyla —, aynı zamanda pasif-feminen tutuma karşı bir savunma olduğunu fark etmemi sağladı. Bu tutumun kökeni ise, negatif Ödipus karmaşası ve buna bağlı oral ve anal homoseksüel fantezilerdir.
Heteroseksüel dürtü nesnesinden kaçınma biçimindeki çok özel bir çatışma durumuna verilen yanıt, ki bu yanıt uyum sağlama biçimi olarak yetersiz olsa da en azından işlevseldir, yeni bir çatışma durumunda tekrar devreye sokulur ya da özgün, karmaşık duruma ait başka bir sorunun üstesinden gelmek için kullanılır. Bu nedenle, eğer bu davranışın pasif-feminen tutuma karşı bir savunma olduğu ve bu tutumun kendisi işlenmemişse, sözde aktif homoseksüellikte gözlemlenen mekanizmaların ve çatışmaların işlenmesi verimsiz kalacaktır (homoseksüel davranış ya sadece kısmen terk edilir ya da hiç terk edilmez).
Her iki biçimin kökeni hadım edilme (kastrasyon) kaygısına dayanır, ancak farklı yollarla. Ayrıca, regresyon nedeniyle bu yapıların kronolojik farklılıklar taşıdığını da görüyoruz; bu durum, yapıların karmaşık hale gelmesine yol açmıştır. Tüm perversiyonlarda bir başka aşırı belirlenim boyutunu da dikkate almalıyız. Perversiyonlarda yalnızca libidinal çatışmalar değil, aynı zamanda saldırgan dürtü ifadeleriyle ilgili çatışmalar da bir tür ikame çözüm bulur; ayrıca libido ile saldırganlık arasındaki etkileşim de bu yapıya dahildir.
Aktif homoseksüellikte yer alan mekanizmada intikam anlamı da yatar: “Eğer bana o kadınla dürtüsel doyumu yasaklıyorsanız, tamam, o zaman ben de erkeklerle ilgilenirim”. Bunun içinde şu itham da yer alır: “Sağlıklı cinselliğimi elimden aldınız”. Pasif-feminen tutumun içerdiği saldırgan bileşenleri daha önce açıklamıştım. Bu pasif-feminen tutum, sağlıklı bir kadının davranışına değil, Abraham’ın tanımladığı şekilde kastratif bir kadının tutumuna karşılık gelir: Amaç, diğerinden bir şeyi almak ve dürtü, sevgi dolu bir yönelme değil, saldırganlıktır.
Pasif-feminen davranışın ardında pozitif Ödipus karmaşası yer alır ve bu uysal tutumun gerisinde bastırılmış öfkenin boyutu oldukça çarpıcıdır. Sadece genel anlamda saldırganlığın bastırılmasından söz etmek meseleyi fazla basitleştirir; çünkü yalnızca libidinal dürtüler değil, saldırganlık da bir gelişim sürecinden geçer. Küçük çocuk, başlangıçta yönsüz öfkesinden, aynı zamanda korku ve çaresizlikle karışık bir öfkeden bunalmıştır ve bu öfke daha sonra öfke nöbetleri şeklinde dışa vurulur. Anal evrede çocuk, düşmanca tutumunu inat tepkileriyle gösterir ya da başkalarını — sıklıkla hayvanları — savunmasız hale getirerek kendi çaresizliğini sadistik biçimde telafi etmeye çalışır. Sonraları saldırganlık yönlendirilir; örneğin rekabet ve yarışla kendini ifade eder ve zamanla hem dış dünyayı hem de iç dünyayı yaratıcı biçimde denetleme yetisine dönüşür. Yetişkin saldırgan dürtülerin bu ilk biçimleri birçok perversiyonda rol oynar ve libidinal sorunlarla ilişkisi içinde incelenmelidir.
Cinsellik ve saldırganlık arasındaki ilişkiye kuşkusuz dikkat edilmelidir, ama aynı şekilde suçluluk duygularının cinsel dışavurumlar üzerindeki etkisine de odaklanmak gerekir. Bu durum mazohizmde iyi bilinmektedir; fakat diğer perversiyonlarda da rol oynar. Nekrofil fantezilere sahip bir hasta şöyle demişti: “Canlı biriyle böyle bir şey yaptığında, yani cinsel temas kurduğunda, seni suçlayan gözler sana bakar; ama ölü birisi sana bakmaz, onunla bunu yapabilirsin.”
Freud’un “Ödipus karmaşası bütün nevrozların çekirdeğidir” ifadesini hatırlatmak istiyorum. Aynı şey, nevroz gibi yapılandırılmış perversiyonlar için de geçerlidir ve bunlar analitik pratik açısından en önemli olanlardır. Normal nesneden kopuş, uygun bir partnerden duyulan korku, kökenini kastrasyon (hadım edilme) kaygısında bulur; bu kaygının bu kadar yoğun olması da Ödipus karmaşasıyla bağlantılıdır. Birçok kişinin pregenital cinselliğe saplanıp kalmasında, erkeklerde cinselleşmiş pasif-feminen dileklerde, bazı cinsel sorunlarda, bir partnere bağlanma zorluğunda, çoğu zaman Ödipal durumun sağlıklı bir şekilde çözümlenememiş olduğu görülür.
Elbette, Ödipal evrenin sağlıklı bir şekilde geçirilmesini ve Ödipus karmaşasının çözümünü zorlaştıran birçok neden vardır. Sunumumu sonlandırırken özellikle bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: Perversiyonlara sahip hastalarda yalnızca cinsel travmalar değil, ki bu travmalar yoğun kastrasyon kaygılarını açıklar, aynı zamanda erken çocukluk döneminden, Ödipus öncesi evreden taşınan işlenmemiş büyük bir öfke ve öfke patlaması da rol oynar. Perversiyonları olan hastaların analizinde, yalnızca negatif Ödipus karmaşasının bütün biçimlerini ele almak değil, aynı zamanda saldırganlığın tüm biçimlerini çalışmak da önemlidir. Üstelik bu saldırganlığın yoğunluğu sürekli olarak hafife alınır. Özellikle de sevdiğimiz kişilere karşı duyduğumuz saldırganlığın, sağlıklı bireyler için bile ne kadar katlanılmaz olduğunu akılda tutmak gerekir. Perversiyona sahip hastalar burada savunma mekanizmalarını devreye sokar; bilinçdışında tutulan ikirciklik problemi asla çözüme kavuşmaz.
Son olarak şunu da eklemek isterim: Perversiyonlar söz konusu olduğunda analiz endikasyonu konusunda fazla çekingen olmaya gerek yoktur. Perversiyonun yanında normal cinsellik de varsa, iyileşme isteği ve hasta yönlerin yanı sıra sağlıklı kişilik yönleri de bulunuyorsa, prognoz olumludur; sadece sabır gerekir. Eğer normal orgazm kapasitesi yoksa bile bu durum her zaman kötü prognoz anlamına gelmez. Freud’un sözünü ettiği yüzde 95 sabrı burada da düşünmek gerekir ve elbette bu sabır hastadan da beklenmelidir.





