Psikotik Özdeşimler Üzerine
Girginer

Psikotik Özdeşimler Üzerine

Yazar: Thomas Müller

Çeviren: Suzan Uğur Girginer

I. Kuramsal Düşünceler

Rosenfeld (1965), Freud’a (1915c, 1924b) dayanan libido ve yapı kuramı temelli psikoz anlayışına karşı geliştirdiği klinik ve kuramsal çalışmalarında, “birincil narsisizme” gerilemiş şizofren hastaların yine de aktarım ve nesne ilişkileri kurabildiklerini göstermiştir. Rosenfeld, birincil narsisizmi, yansıtmalı özdeşimlere dayanan tümgüçlü bir nesne ilişkisi olarak kavramsallaştırmıştır. Bu ilişkinin farklı anlamlarını ve sonuçlarını özellikle vurgular. Hasta, kendini yansıtma ya da içe atım yoluyla, nesneyle öylesine kapsamlı biçimde özdeşleştirir ki, artık kendisinin nesnenin bizzat kendisi olduğu izlenimine kapılır ve nesneden ayrışamaz. İçe atımda nesne, benliğin öylesine bir parçası haline gelir ki, benlik ile nesne arasında artık hiçbir kimlik sınırı hissedilmez. Yansıtmalı özdeşimde ise benliğin bazı parçaları nesnenin bir parçası olacak ölçüde nesneye aktarılır; hasta sonunda nesnenin tüm arzu edilir özelliklerine sahip olduğu, hatta bu bakımdan nesnenin kendisi olduğu düşüncesine varır. Rosenfeld, içe atım yoluyla özdeşim ile yansıtma yoluyla özdeşimin genellikle aynı anda ortaya çıktığına ikna olduğunu belirtir. Ayrıca narsisistik tümgüçlü nesne ilişkilerinin, benlik ile nesnenin birbirinden ayrı olduğu gerçeğini kabul etmeye karşı bir tür kısmi savunma oluşturduğunu söyler. Bu tür ilişkiler, hem engellenmenin tetiklediği saldırgan ve ikircikli duyguları hem de haset ve saldırganlık duygularına dair her türlü bilinci devre dışı bırakır.

Bu “psikotik” olarak da adlandırılan savunma oluşumları, narsisistik bir geri çekilmeyi temsil ettikleri ve tümgüçlü bir doyum vaat ettikleri için büyük bir baştan çıkarıcılığa sahiptir. Bu nedenle nevrotik benlik de çoğu zaman bu psikotik nesne ilişkilerine boyun eğer ve onları idealleştirir.

Rosenfeld’e göre, içe atımsal-yansıtmalı döngüleri tetikleyen bir başka olası neden, iyi nesnenin kaybı ya da benliğin idealleştirilmesinin yitirilmesidir. Bu durumda benliğin idealleştirilmesi, iyi nesnelerle ve onların özellikleriyle içe atımsal ve yansıtmalı özdeşimler aracılığıyla yeniden kurulur ve sürdürülür. Böylece tümgüçlü narsisistik benlik, dış nesnelerde ve dış dünyada değerli olan her şeyi kendi benliğinin bir parçası olarak yaşar ve kontrol edebilir. Bunun sonuçlarından biri, tümgüçlü “deli” benliğin, sağlıklı benlikten uzun vadede artık ayırt edilemez hale gelmesidir. Sağlıklı benlik, kendisini nesnenin içinde hapsolmuş ve kimliğinden yoksun bırakılmış olarak deneyimler. Klinik olarak sık görülen kafa karışıklığı durumlarını Rosenfeld, iyi ve kötü nesneler arasında, libidinal ve saldırgan dürtüler arasında normal ya da patojen bölünmelerin eksik ya da kusurlu olmasına bağlar.

Görünüşe göre Rosenfeld, içe atımsal ve yansıtmalı süreçlerin tüm narsisistik tümgüçlü ve dolayısıyla psikotik ilişkilerde psikodinamik açıdan son derece belirleyici bir rol oynadığını düşünmektedir. En azından kuramının erken ve orta döneminde, psikopatolojik süreçlerle bebeklik dönemine ait süreçler arasında her zaman ayrım yapmadığı görülür. Bunun yerine, bebeklik yaşantısının tümgüçlülük ve somutçuluğun egemenliğiyle karakterize olduğunu ve kişiliğin en derin çekirdeği olarak hiçbir zaman bütünüyle bütünleştirilemeyeceğini varsayar (Klein 1958 ile karşılaştırınız).

Bu nedenle muhtemelen psikotik ve psikotik olmayan içe atımsal ve yansıtmalı özdeşim tarzları ya da bunların farklı işlev ve anlamları arasında da ayrım yapmaz. Psikotik ve psikotik olmayan narsisistik tümgüçlü ilişkiler ve fanteziler arasındaki farklar da açık biçimde formüle edilmemiştir. Yine de Rosenfeld’in psikotik yansıtmalı özdeşim üzerine düşünceleri, bazı önemli klinik olguları daha derinden anlamaya yardımcı olur. Örneğin psikotik hastalar, üretken belirtiler geliştirdiklerinde ya da olumsuz belirtilerin eşlik ettiği bir geri çekilme yaşadıklarında daha “istikrarlı ve tutarlı” görünürler. Ancak aşırı yansıtmalı ve içe atımsal özdeşimlere dayanan bu olgu, yalnızca geçici bir rahatlama sağlar. Çünkü psikotik özdeşim biçimlerinin her ikisi de yalnızca benlikte bölünmelere yol açmakla kalmaz, orta ve uzun vadede gerçekliğin daha fazla çarpıtılmasına ve somutçu düşünmeye neden olur.

Bion’a (1957, 1962) göre, birincil nesne ilişkilerindeki bozukluklar çocuğun annenin alfa işlevini içselleştirmesini engeller. Alfa işlevi, simgesel olarak temsil edilmemiş “yaşantıları ve kaygıları” (beta öğeleri) alabilme ve onları ölçülü biçimde geri verebilme yönündeki ruhsal kapasitedir; bu beta ögeleri benliği ruhsal bir ölümle tehdit eder. Çocuk aynı zamanda alfa işlevinin tek tek beta öğelerine kazandırabileceği anlamları da içselleştiremez. Bunun sonucunda bebeksi benlikte simgeleştirilmemiş “yaşantılar” birikir ve beta ögelerini algılama ve işleyebilme kapasitesi başarısızlığa uğrar. Sonuçlar arasında beden süreçleri ile zihinsel süreçler arasındaki bölünme, birincil bastırmanın başarısız olması ve dolayısıyla bilinçdışının ve bastırma sınırının oluşamaması sayılabilir (de Masi 2001).

Düşünceler, duygular ve dil somut kötü nesneler olarak yaşantılanır. Psikotik kişilik parçaları bu nedenle şu özelliklerle belirlenir: olgunlaşmamış nesne ilişkileri, içsel ve dışsal gerçekliğe yönelik nefret ve bu nefretin libidinal dürtülere baskın gelmesi. Buradan yok edilme kaygıları doğar. Bu kaygılara karşı savunma olarak, psikotik mekanizmalar olan çok küçük parçalara ayıran bölme (“minute splitting”) ve yansıtmalı özdeşim kullanılır. Bunlar varoluşsal kaygılara karşı yardımcı olsalar da içsel iyi nesneleri ve benlik işlevlerini tahrip ederler. Özellikle bilişsel ve duygulanımsal algı kapasitesi, kendilik algısı, gerçeklik duygusu ve gerçeklik sınaması zarar görür. Benliği ve nesnelerle bağlarını yok eden bir üstbenin gelişimi söz konusu olur (O’Shaugnessy 1992, 1999). Nesnelere empati kurma engellenir ve yansıtıcı kapasiteler yetersiz gelişir. Bölmelerle parçalanmış benlik ve nesne “kırıntıları” ile benlik işlevleri ruhsal alandan dışarı atılır ve “tuhaf nesnelerle” kaynaştırılır. Psikotik düşünme, bu “tuhaf nesneleri” hızla salınımlı biçimde dışarı atma ve yeniden içeri alma sürecinden oluşur. Jacobson (1971), manik-depresif psikozlarda olduğu gibi şizofren psikozlarda da nesne imajları ile benlik imajlarının kaynaştığını varsayar; çünkü hem nesne ilişkileri hem de normal (örneğin ikincil benlik ve üstben ile ilgili) özdeşimler başarısızlığa uğrar ve çöker (s. 306).

Bu süreç boyunca temsillerin ve içsel ruhsal (intrapsişik) sistemlerin tümünde gerileyici bir biçim bozulması ve çöküş meydana gelir. Buna üstben ve benlik özdeşimlerinin çözülmesi eşlik eder ve bunların yerini gerileyici narsisistik özdeşimler alır. Bu “erken bebeklik özdeşim fantezileri özleri gereği büyüseldir. Normal gelişimde yalnızca geçici, kısmi ya da tam büyüsel benlik ve nesne imgelerinin karışımlarıdır ve gerçekliği dikkate almaksızın, nesneyle bir olmak ya da bizzat o nesneye dönüşmek fantezilerine, hatta geçici bir inanca dayanırlar” (s. 308).

Duygulanımsal ve şizofren psikozlarda ise benlik ve nesne imgeleri kolayca birbirine kaynaşır; “bu durumlar, yansıtmalı ve içe atımsal özdeşimlerin erken biçimlerinin bütünüyle birbirine karışmasına ya da hızla birbirini izlemesine yol açar. Böylece bir hastanın karşıt sadistik ve mazohistik yönelimleri birbirinden ayrılır ve yansıtmalı olarak farklı nesne imgelerine tutturulur; ardından içe atım süreçleri aracılığıyla kısa sürede yeniden bu hastaların karşıt benlik imgeleri içinde kurulurlar […] (ayrıca) muhtemelen acımasız-sadistik benlik imgeleri yeniden yansıtılır ve tekrar dış nesnelerle ilişkilendirilir; böylece bu nesneler nefret dolu, tehditkar takip edicilere dönüşür” (s. 351).

Özellikle şizofren psikozlarda gerileme süreçleri, çözülen ben-altben sistemi içinde benlik ve nesne imgelerinin bütünüyle kaynaşması olarak tanımlanabilecek süreçlerle bağlantılıdır. “Benlik ve üstben özdeşimleri çözülür ve yerlerine üstbenin, benlik imgelerinin ve nesne imgelerinin gerileyici kaynaşmaları geçer. Böylece gerileyici biçimde yeniden etkinleşen olgunlaşmamış nesne ve benlik imgeleri […] birbirleriyle kaynaşarak […] gerçeklik yönelimli içsel kavramların türevleriyle yeni birimler oluşturur” (s. 289). Dünyanın sonu fantezileri, “psikotik hastaların içsel bir algısından, yani çözülmelerinden, nesne ilişkilerinin ve benlik özdeşimlerinin çöküşünden kaynaklanır” (s. 328). Psikotik savunmanın amacı benlik ve nesne temsillerini sürdürmek ve/veya yeniden kurmaktır. Psikotik hastalar, dayanılmaz benlik parçalarını yansıtmalı özdeşimler, dışsallaştırmalar ve yansıtma yoluyla “uygun” dış nesne imgelerine tutturabildikleri sürece belirli bir istikrar düzeyini koruyabilirler.

Kernberg’in (1986) yaklaşımı Jacobson ve Mahler’den güçlü biçimde etkilenmiştir. Ona göre psikotik özdeşimler, patolojik biçimde ilerlemiş simbiyotik bir gelişim evresine gerilemeyi ifade eder. Bunlar “savunma amaçlı olarak yeniden kaynaştırılan bir nesne ilişkisinin içselleştirilmesiyle belirlenir. Burada, gerçek ya da fantezi edilen bir doyum hedefiyle yalnızca iyi benlik ve nesne temsilleri yeniden kaynaştırılır; böylece kişinin kendi yok oluşuna dair büyük kaygı savuşturulur. Bu kaygı ise yalnızca kötü benlik ve nesne temsillerinin paralel biçimde yeniden kaynaşmasından doğar; bunlar saldırganlığın egemen olduğu içselleştirilmiş nesne ilişkilerini yansıtır” (s. 148).

Kernberg’e göre psikotik özdeşimler iki mekanizmadan oluşur: “Psikotik içe alım: yalnızca iyi benlik ve nesne temsillerinin yeniden kaynaşması, benliği yıkımla tehdit eder; çünkü bu savunma işlemi sırasında benlik ve nesne temsilleri arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Ve yansıtmalı özdeşim: saldırganlığın katlanılamaz dünyasından kaçma girişimidir; burada benlik ile nesne artık birbirinden ayırt edilemez.” (s. 148)

Kernberg’e göre bu süreç nesne dünyasının yıkımına yol açar. Psikotik özdeşimlerin etkinleşmesini tetikleyen neden olarak Kernberg, katlanılamaz saldırgan çatışmaları ve dürtüleri görür: “Bunlar iyi benlik ve nesne temsillerinin yeniden kaynaşmasını harekete geçirir ve yansıtmalı özdeşimi başlatır; bu da saldırganlığın tüm içselleştirilmiş nesne ilişkilerine tehdit edici biçimde sızmasını durdurmaya çalışır.” (s. 149)

Kernberg, Jacobson gibi, her ne kadar değiştirilmiş bir biçimde olsa da, gerileme modelinin bir versiyonunu savunur. Önce normal özdeşimleri psikotik özdeşimlerden ayırır, fakat ardından şöyle yazar: “Bebeklik döneminin normal yansıtmalı mekanizması […] pratikte hem psikotik hem de borderline patolojide gözlemlediğimiz mekanizmalarla örtüşmektedir; bu nedenle normal ve patolojik erken yansıtmalar için yalnızca tek bir kavramı, ‘yansıtmalı özdeşim’i kullanmak haklıdır.” (s. 163)

Bunu psikotik yansıtmayla eşdeğer tutar. Kernberg burada borderline ile şizofren ya da duygulanımsal hastalıklardaki psikotik mekanizmaların ortaklıkları ve farklılıkları sorusuna temas eder. Ancak yansıtmalı özdeşimlerin ikincil olarak, yani kaynaşma isteklerine (başka bir deyişle içealım yoluyla özdeşime) karşı bir savunma olarak da kullanılabileceğini her zaman dikkate almaz. Muhtemelen saldırgan çatışmaların rolünü özellikle vurguladığı içindir. Oysa klinik uygulama, sık sık libidinal kaynaşma isteklerinin de (psikotik süreçlerde dürtülerin ayrışması nedeniyle saldırgan olanlardan neredeyse ayrılamasalar bile) yok olma kaygılarını tetikleyebildiğini göstermektedir.

Bir vaka örneği, psikotik özdeşimin oluşumunu ve işleyiş biçimlerini somutlaştıracaktır.

II. Klinik

Aşağıda sunulan şizo-affektif bir hastanın analitik psikoterapi sürecinde, psikozdaki özdeşim olgusunu incelemeye odaklanıyorum. Materyali bu bakış açısından yoğunlaştırarak ve kısaltarak aktardım. Anonimliği korumak için biyografik ayrıntılar değiştirilmiştir.

L. Hanım, 40’larının ortasında, duyarlı ve zeki bir kadındı. Bir üniversitenin din bilimleri seminerinde Protestan teolojisi dersleri veren bir öğretim görevlisiydi. Altı aylık psikiyatrik akut servis tedavisinden ve ardından gündüz kliniğindeki takip sürecinden sonra, onu tedavi eden servis doktorunun önerisiyle bana başvurdu. Ön görüşmelere bazen eşi, bazen görümcesi ya da kayınbiraderi getiriyordu. Bu görüşmelerde boş ve geri çekilmiş bir halde görünüyordu. Birkaç saat sonra onunla bir temas kurmayı başardığımda, bedene ilişkin ve toplumsal kaygılarla ilgili dağınık, tekdüze ve çok sınırlı ifadeler kullanıyordu. Anlatımlarından, bir yılı aşkın süredir çalışamaz durumda olduğu ve raporlu bulunduğu anlaşılıyordu. Kısa sürede, depresif-fobik ve hipokondriyak belirtilerin, altında yatan çok daha derin bir bozukluğun yalnızca en üst tabakası olduğu hissedildi. Bu bozukluk hem bilişsel ve algısal işlevlerini hem de duygulanımlarını etkiliyordu. Bu nedenle, hastanede yatış sürecini ve bunun nedenlerini tutarlı biçimde anlatmakta zorlanıyordu. Şiddetli dikkat ve yoğunlaşma problemleri vardı; cümle ortasında kesiliyor, sessizliğe gömülüyor ya da ani geçişlerle benim için anlaşılmaz olaylardan söz ediyordu. Ön görüşmeler sırasında, önemli bazı insanların düşünce ve enerjilerinin kendisine aktığını, bu sayede gerçek yazgısını gerçekleştireceğini söylüyordu: büyük bir bilim insanı olmak. Bu bağlantıları açıklığa kavuşturma girişimleri ise onda açıkça dayanılmaz bir kaygı artışına ve genel uyarılma düzeyinin yükselmesine yol açıyordu. Bu yüzden hem güncel hem de geçmiş yaşam öyküsünü tutarlı biçimde toparlamak oldukça güçtü. Daha sonra çekingen biçimde, yerel papaza duyduğu büyük bir aşktan söz eden sesler ve esinlenmeler duyduğunu anlatmaya başladı. Ancak “başka sesler” onunla alay ediyor, hakaret ediyor ve onu “bitirmek” istiyordu; bunun ona çok eziyet ettiğini söylüyordu. Ön görüşmelerde, ama özellikle terapi sürecinde, adım adım ortaya çıkan çeşitli ipuçları şu rekonstrüksiyonlara izin verdi: Çocukluğundan beri odasında “figürler” gördüğünü, bunların “aşağı yukarı hareket ettiğini ve ona el salladığını” anlatıyordu. Tüm okul ve üniversite yıllarında dışlanmış bir kişi olarak tanınmıştı. Geç ergenlik döneminden itibaren hem eşcinsel hem heteroseksüel içerikli uzun “gündüz düşleri” yaşıyordu. Bunlara giderek artan manik ve depresif duygu durumları eşlik ediyordu. Bu düşlerde çoğunlukla “önemli kişilikler” tarafından cinsel olarak arzulandığını, onların kendisine “asıl yazgısını” vaat ettiğini düşünüyordu. Medya haberlerinde, evlerin duvar yazılarında ya da kamusal alanlardaki reklam yazılarında işaretler görüyordu; bunlar ona “gündüz düşlerinin” gerçek olduğunu kanıtlıyordu. Üstelik başlangıçtaki kuşkularına karşı bir ses de bunu ikna edici biçimde doğruluyordu. Bu “gündüz düşleri” onu öylesine meşgul ediyordu ki gerçekliği düzenlemekte zorlanıyordu. Bir arkadaşının yardımıyla ilk kez 18 yaşında ayaktan psikiyatrik tedaviye başladı, lise bitirme sınavını verebildi ve üniversite öğrenimine başladı. Zorluklarına rağmen oldukça iyi dereceler elde etti. Üç yıl önce ise ağır bir kriz daha ortaya çıktı: Performansındaki belirgin bozulmalar nedeniyle planladığı teoloji doktorasını tamamlayamamıştı ve “yalnızca iyi ilişkiler sayesinde” din bilimleri seminerinde bir ders görevi alabilmişti. Kısa süre sonra “sonsuz bir boşluğa düştüğünü” söyledi; bunu çok somut biçimde zeminin kaybolması olarak yaşamıştı. Daha sonra bir “rüya seminerine” katıldı ve orada yaklaşık 20 yaşında genç bir adama “ölümüne” aşık oldu. Onu zaten uzun zamandır tanıdığını, onun geleceğini bildiğini ve kendisini beklediğini düşünüyordu. O sırada onun “enerjisini aldığını” ve “ruhuyla dolup taştığını” hissetti. Seminerin ikinci akşamında genç adamın işaretlerle ona, bir “kötü ruh” tarafından ele geçirilmiş olduğunu, bu ruhun şimdiye kadar “bu bağı” imkansız kıldığını bildirdiğini söyledi. Ona derin bir acıma duymuştu çünkü onun “tutsak” olduğunu biliyordu. Genç adam daha sonra medyadan ona mesajlar gönderiyordu, ancak bunlar şifreliydi; çünkü o ruhun cezasından korkuyordu. Kocasına açıldığında, kocasının “aşırı ve öfkeli” tepki verdiğini anlattı. Onun kendisini kuşkuyla izlediğini ve aslında kendisinin yıllardır yaptığı bir şey için saldırdığını düşündü: evlilik dışı ilişkiler. Kocası o dönemde onu bir tedaviye “ikna etmek” istediğinde, bununla “doğal olarak” aynı fikirde olmamıştı. Sonunda paranoid-varsanılı belirtiler şiddetlendi; buna belirgin manik duygulanımlar ve büyüklük sanrıları eşlik etti ve seminer sırasında sorunlar yaşamaya başladı. Daha sonra aile hekimi tarafından “güçlendirici iğnelerle” tedavi edilmeyi kabul etti. O dönemde bir “psikoterapiye” de razı oldu. Bu terapi sırasında kocasının ona karşı bir plan kurduğunu düşünüyordu: terapist ve aile hekimi aracılığıyla onu deli ilan ettirecek, ardından da ondan ayrılacaktı. Ayrıca kocasının evlilik dışı ilişkileriyle onu herkesin önünde küçük düşürdüğünü ve utandırdığını düşünüyordu. Bir başka inancı da şuydu: Kocası yerel papazla cinsel bir ilişki yaşıyordu ve bunu örtbas etmek için kendisini deli ilan ettirmeye çalışıyordu. Zamanla terapisti ve aile hekimini de sanrısının içine çekti. Sesler, ikisinin de cinsel bir ilişkisi olduğunu söylüyordu. Sonunda kocasına ve terapistine fiziksel olarak saldırdı. Bunun üzerine istemi dışında bir psikiyatri hastanesinin akut servisine zorla yatırıldı. Daha sonra bana, birkaç gün sonra orada “onların oyununa katılmaya” ve “teslim olmaya” karar verdiğini söyledi. Uyum sağladı ve nöroleptik tedaviye karşı direncini görünüşte bıraktı. Hastanın anne babası savaşın hemen öncesinde evlenmişti. Kendisi tipik bir “savaş çocuğuydu.” Baba, altı yıllık Rus esaretinden sonra 1948’de geri dönmüştü. Hasta bir yıl sonra doğmuştu, tek çocuktu. Ergenliğe kadar, büyükannesi ölünceye dek, kendine ait bir odası olmamıştı. Beşiği ebeveynlerin odasındaydı; ancak anne onu sık sık evlilik yatağına alıyordu. Çünkü baba, torna işçisi ve çilingir olarak yetişmiş, işten sonra arkadaşlarıyla uzun süreli dernek ve meyhane toplantılarını tercih ediyordu. Baba savaş yaralanmasıyla dönmüştü, bacağı ampute edilmişti ve kronik ağrılar çekiyordu. Sık sık içkili halde eve dönüyor ve eşine karşı fiziksel şiddet uyguluyordu. Hasta yaklaşık 11 yaşına kadar defalarca bu şiddete ve ebeveynlerin cinsel ilişkisine tanıklık etmişti. Uyuyor numarası yaparak anne babasının cinsel ilişkisini izlediği sahneleri hatırlıyordu. Bir keresinde babası onun uyumadığını fark etmiş, fakat eşiyle cinsel ilişkiyi kesmemişti. Hastanın önemli bir işlevi, anne babanın kronik kavgalarını yatıştırmaya çalışmaktı. Anne sık sık ona gelir ve “içini dökerdi.” Baba yıllar içinde giderek daha fazla içine kapanmıştı; izlendiğini ve haksızlığa uğradığını düşünüyordu. Yaklaşık üç buçuk yıl önce vefat etmişti. Anne, hasta tarafından bağnaz ve yıpranmış biri olarak anlatılıyordu; “İncil sözleriyle” büyütülmüştü. Hastanın çocuksuz evliliği başlangıçta kocasının alkol sorunlarının gölgesindeydi. Onu “Jekyl and Hyde” olarak tanımlıyordu: Bir yandan yurt ve yürüyüş derneğinde aktifti, ancak kendisine hayranlık duyulması beklentisi vardı; aksi halde herkesi yüzüstü bırakırdı. Diğer yandan, özellikle içtiğinde, empatisiz olurdu ve sürekli cinsel temas talep ederdi. Buna rağmen hasta, kocasının yatış süreci boyunca onu terk etmemiş olmasına minnettardı. Tedavinin başlangıcında (ilk dönemde her gün yaklaşık 20 dakikalık görüşmeler, daha sonra haftada üç saatlik sıklık; burada aktarılan süreç yaklaşık iki buçuk yılı kapsıyordu) hasta, duygulanımdan yoksun, paratim (duygulanımın duruma uygun olmaması) bir tutum ile düşünme ve algı işlevlerindeki güçlükle gizlenebilen konfüzyonların karışımından muzdaripti. Eşi ve görümcesi onu çoğu zaman seanslara getirmek zorundaydı ve neredeyse tüm dış yaşamını düzenlemekle ilgileniyorlardı. Hastanın seanslar dışında yakınları tarafından bakımı düzenlenmiş olsa da (Segal 1981), onun bağımlılığı zamanla eş ve görümcede şiddetli sınır koyma tepkilerine yol açtı. Hasta giderek daha fazla, eşinin artan öfke patlamalarına boyun eğiyordu. Görümcenin aktardığına göre yalnızca doğrudan bir emir verildiğinde tepki gösteriyor, bunun dışında evde mutfak sırasının üzerinde hareketsiz oturuyordu. Bende oluşan izlenim şuydu: Kendi yaşamına dair sorumluluğu bütünüyle dış nesnelere devretmesi, onun benliği ile eşi ve görümcesi arasındaki sınırları sürekli olarak oynaklaştırıyordu. Hasta seanslarda kapalı ve yalıtılmış görünüyordu; ona ulaşmak pek mümkün olmuyordu. Zaman zaman bir tür “temassızlık” döneminde bulunuyor gibiydi (Searles 1965). Konuşmaya başladığında ise bir robot etkisi uyandırıyordu; ayrıntılara yapışıp kalıyordu. Anlattıkları uzun bölümler boyunca dilsel bir tutarlılıktan yoksundu; sonra birden sanki motor takılmış gibi konuşuyor, sözcükleri birbirine karışıyordu. Pek çok ifadesi şifreliydi. Bir keresinde, sanki arada sırada ve şaşkınlıkla “diğer hastaları” sorduğunda, onun nerede olduğunu tam kestiremediği izlenimini edindim: Psikiyatri kliniğini, gündüz kliniğini ve benim muayene odamı, ayrıca hala karmaşık biçimde bağlı göründüğü eski terapisti ve beni birbirinden ayırt edemiyor gibiydi. Bunu ona söyledim ve onunla birlikte düşünceleri ve sözcükleri düzenlemeye, gerçekliği netleştirmeye çalıştım. Yoğun ayrıntı anlatımlarıyla gerçeklikte bir yön bulmaya uğraştığını ve böylesi bir karmaşa ve yönsüzlük içinde yaşamanın ne kadar korkunç olması gerektiğini ona aktarmaya çalıştım. Başlangıçta bu işaretler hiçbir şekilde yankı buluyor gibi değildi. Karşı-aktarımda, hastayı servise “itmek”, tüm terapötik çabaları bırakmak ve onunla yalnızca “gerçek düzeyde” iletişim kurmak yönünde bir dürtü belirdi. Eşi ve görümcesi de sık sık müdahale ediyor, psikiyatristten ilaçları değiştirmesini, dozu artırmasını ya da hastayı yatırmasını talep ediyorlardı. Onun karmaşasının beni ne kadar içine çektiğine dair bir örnek, bu dönemin sonlarına doğru ortaya çıktı: Birkaç saat boyunca beni, İsa’nın kadın olup olmadığı sorusu üzerine bir tartışmaya sürükledi; bunu üniversite yönetimine dair sorunların anlatımıyla sürekli değiştirerek yaptı. Seanslardan sonra içeriklerini neredeyse hiç yeniden aktaramıyordum. Anlatımları sırasında kendimi büyük bir çabayla uyanık tutmaya çalışıyordum, çünkü hipnoz altındaymışım gibi hissediyordum. Dinamik açıdan, başlangıç evresindeki bu karmaşayı ve duygulanım dalgalanmalarını, özgül bir nesne ilişkisinin etkinleştiğine işaret olarak anladım. Genetik bakışla bu evre, eski terapist, aile hekimi ve psikiyatri hastanesini kapsayan ilişki ağını, travmatik biçimde yaşanmış ilksel sahne durumunun bir yinelemesi olarak deneyimlediğini gösteriyordu. Görünüşe göre parçalanmışlık durumundaydı ve ne normal ne de patolojik-psikotik bölmeleri yeterince kurabiliyordu. Öte yandan, bu karmaşanın eksik mi yoksa aşırı yansıtmalı ve içe-atımsal özdeşimlerin sonucu mu olduğunu ayırt etmek güçtü. Her durumda, nesnelerini ve benliğini sürekli bölüyor, saldırıya uğratıyor gibiydi; bunun sonucu olarak özgül benlik işlevleri kayba uğruyordu. Böylelikle muhtemelen ezici duygulardan, özellikle nefretten ve kaynaşma isteklerinden korunuyordu. Onun hali, kimliğini bütünüyle yitirme korkusunu dışa vuruyordu. Fakat aynı zamanda bu konfüzyonla, görünürdeki anlam boşluğuyla ve yüzeyde kalmaya yapışıp kalmasıyla beni de uzak tutmaya ve düşüncemi kontrol etmeye çalışıyor gibiydi.

Bilişsel ve duyusal bozukluklar adım adım geriledi. Zamanla biraz daha berraklaştı ve durumunun tüm sorumluluğunu ilaçlara yükleyerek onlara yönelik suçlamalar geliştirdi. Bununla birlikte seans saatlerini bekler gibi görünüyordu ve ilk kez psikiyatristine, kendi duygusuna göre servise kıyasla daha yetkin bir tedavi sunduğu için minnettarlık ifade etti. Daha gerçekçi bir biçimde seminerdeki görevine yeniden başlamayı düşündü ve psikososyal çevresinde, örneğin kilise cemaatinde yeniden temaslar kurabildiğini anlatarak ilerlemeler bildirdi. Zamanla ifadeleri daha belirgin biçimde idealleştirici bir nitelik kazandı ve duygulanım bozukluğu daha fazla öne çıktı. Duygudurumunda bir dönüşüm oldu; maniform bir duygulanımla hangi konuda doçentlik çalışması yapacağını “tasarlıyordu”. Bu sırada, başlangıçta benim yanlışlıkla bir fantezi sandığım fakat gerçekte onun için sarsılmaz bir inanç olan bir düşünceyi sanki sıradan bir şeymiş gibi dile getirdi: Psikiyatristi ile benim onun hakkında sürekli temas halinde olduğumuzu, tedavi süreci ve kişisel gelişimi üzerine aramızda konuştuğumuzu söylüyordu. Bunu memnuniyetle karşılıyordu; çünkü bunun aslında hep kendi planı olduğunu, benim de bunu bildiğimi ve onun yararına hayata geçirdiğimi düşünüyordu. Ona hayatı yeniden bağışlamıştık; eski terapistine, aile hekimine ya da tekrar servise dönmek zorunda kalsaydı mahvolmuş olacaktı. Şimdi büyük işler başarabileceğini hissediyordu; bizim enerjilerimiz ve düşüncelerimiz onu baştan başa dolaşıyordu.

Aynı zamanda eski terapistine, aile hekimine ve psikiyatri hastanesine yönelik önce hafif, sonra giderek şiddetlenen öfke patlamaları ortaya çıktı. “Burası” ile “orası” arasındaki uçurum derinleşiyordu. Çeşitli nedenlerle ben bu uçurumu ve onu temellendiren idealleştirmeleri dikkatle gündeme getirmeye başladım; çünkü bunların çoklu biçimde belirlendiği açıktı. Gelişimsel açıdan bakıldığında bunlar belli bir tür yeniden olgunlaşma süreci için gerekli görünüyordu. Ayrıca terapi henüz başlangıçtaydı ve narsisistik olarak henüz istikrarlı biçimde yatırım yapılmış değildi. Son olarak, benim bu gelişme olarak gördüğüm simbiyotik ve ideal-nesne aktarımının, paranoid ve depresif dinamiğe karşı gerekli bir koruma da oluşturması gerektiği izlenimine sahiptim.

Bu nedenle ona, psikiyatristiyle onun hakkında konuştuğuma inandığını söyledim. Oysa böyle bir durumda, bizim anlaşmamızı, yakınların ya da psikiyatristlerin ancak önceden konuşularak ve onun varlığında sürece dahil edilmesi ilkesini bozmuş olurdum. Bunun kesinlikle böyle olmadığını belirttim. Ayrıca, önceki ve şimdiki tedavi edici ikiliye dair yaşantısındaki aşırı uçuruma dikkatini ihtiyatla çektim. Tedavi edicilere yönelik bu farklı duyguların, kendisini iki ayrı dünyada yaşıyor gibi hissettiğine işaret edebileceğini söyledim.

Başta sarsılmış göründü, sonra bu uyarıyı geçiştirdi ve yine tekrarlayıcı idealleştirmelere döndü. En sonunda öfkeyle, psikiyatristiyle ne konuştuğumu bilmek istedi; konuşmalara dahil edilmesini talep etti. Bu fantezileri birlikte inceleme önerim başarısız oldu; genel uyarılmışlık düzeyi belirgin biçimde yükseldi ve çok kırılgan, dengesiz, incinebilir görünüyordu; kendisini bir arada tutmakta büyük güçlük çekiyordu.

Sonunda çağrışımları gevşedi, şifreli sözler söyledi ve panik içindeydi. Ardından öfkeyle anlaşmayı inkar etti ve “ben sonuçta deli değilim” diyerek konuştuğunda yeniden daha tutarlı hale geldi. Üstelik daha önce “üçlü bir görüşmeyi” kabul ettiğimi, bunun ona iyi geldiğini söyledi; şimdi neden birdenbire “geri çekildiğimi” anlayamıyordu.

Görünüşe göre kendisiyle benim ve psikiyatristin arasındaki farkı ve ayrı oluşu taşıyamıyordu; çünkü bu durumda, takip edilme ve yok edilme kaygılarını tetikleyen “kötü tedavi edici çift”e karşı bir savunma olarak acilen ihtiyaç duyduğu “iyi ebeveyn çifti”ni (idealleştirilmiş kendilik-nesne birliğini) kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu. Fakat aynı zamanda aşırı idealleştirme birleşme kaygısını da tetikliyor, buna karşı savunma için de yeniden eski tedavi edici çifte yönelik paranoid dış aktarım ilişkisine ihtiyaç duyuyordu.

Genetik açıdan bakıldığında, şimdi ilk sahne deneyiminin çeşitli yönlerini sahnelediği görülüyordu. Bu sırada, evlilik ilişkisine giren infantil psikoz düzeyindeki benliğiyle özdeşim içindeydi. Aynı zamanda beni, onu dışlayan ve onu bir röntgenci konumuna sokmaktan haz alan teşhirci baba ile özdeşleştiriyordu. Bunun yanında, üçlü konumu ve kuşak sınırlarını somut biçimde kurmaya çalışarak benliğini onarmaya çabalıyordu. Ayrıca onda, gelişimi destekleyen idealleştirmeler ile patolojik idealleştirmelerin birbirine karıştığı izlenimi vardı.

Giderek daha öfkeli hale geldiği, yüksek sesle benden artık hiçbir şey duymak istemediğini söylediği için tutumumu değiştirdim ve ona şunu ifade ettim: Şimdi, psikiyatristiyle benim, tıpkı o zaman rüya seminerindeki genç adam gibi, onu “hiçlikten” koruduğuna inandığını düşünüyordu. Bu hiçlik, doktora planlarının başarısızlığıyla yaşadığı felaketin ardından onun için açılmıştı. Yeniden zemini kaybetme korkusuyla, bu inancına sarsılmaz biçimde tutunuyor olmalıydı. O da şöyle yanıtladı: O zaman “zemin kırılgan” olmuştu, “batmaktan” korktuğu için artık yürüyemez hale gelmişti. Biraz sonra bir rüya anlattı: “Çok yüksek kayalıkların üzerindeyim, bir kartal yuvasında. Uzağı, ufkun genişliğini görmenin tadını çıkarıyorum. Gökyüzüyle denizin bir köpük bulutu içinde nasıl birbirine karıştığını görüyorum. Birden kocam orada beliriyor ve suya atlamamızı istiyor. Karnımda tuhaf bir karıncalanma var ama buna hazırım.” Ne kendisinin ne de kocasının yüzme bildiğini, suyu gördüğünde her zaman boğulmaktan korktuğunu söyledi. Bu yüzden hiç yüzmeye gitmiyordu. Kartal yuvasından köpüğü görmenin “benzersiz bir duyum” olduğunu belirtti. Başka çağrışımlar, daha önce kocasıyla birlikte izledikleri “soft pornolar” üzerineydi. Özellikle lezbiyen cinselliği sahnelerinden güçlü biçimde uyarıldığını söyledi. Ama şimdi “her şey onu soğuk bırakıyordu”, “kanallar arasında rastgele geçip duruyordu.” Rüyasının daha derinlemesine işlenmesi mümkün olmadan yeniden geri çekildi. Daha sonraki süreçte, tedavinin başlangıcındaki gibi yeniden konfüzyona sürüklenmeden, “gündüz düşlerine” kendini bıraktığını itiraf etti. Buna rağmen, uzun bir dönem boyunca yeniden negativist bir görünüm sergiledi; ilaç tedavisini ve terapötik süreci sonlandırmak istiyordu.

Rüyaya ilişkin çağrışımlarından, buna eşlik eden geri çekilmenin de içinde bulunduğu biçimde, beni rüyada, onu zorlayıcı biçimde “atlamaya” yani gerilemeye mecbur bırakan, müdahaleci olarak yaşantılanan baba ile özdeşleştirdiği anlaşılıyordu. Başka bir düzeyde ise, ensest nitelikli ideal anne ilişkisini sahneliyordu: burada kendisi, anneyle psikoz düzeyinde özdeşim içindeyken, beni de somut biçimde infantil benliğiyle eşitleyerek simbiotik-homoseksüel yatağa alıyordu (su, gökyüzü, köpük, terapi). Rüyada, psikoz-dışı benliğin kaynaşmaya karşı duyduğu panik korku belirgin biçimde hissediliyordu. Bu korku rüyada birçok kez ortaya çıkıyor ve ona karşı kendini kapsülleştirme, yansıtma ve geri çekilme yoluyla korumaya çalışıyordu. Ayrıca sevgi ile öldürücü nefretin birbirine karışması da açıkça görünüyordu (“atlama”). Bunun yanında, rüyadaki geri çekilmesinden ve ardından gelen dönemde olduğu gibi, “benzersiz duygular” vaat ediyordu kendine; fakat bunun nihai sonucu benliğinin ve nesnelerinin yıkımı olabilirdi, yine de haz verici duyguları da içeriyordu. Bu geri çekilme evresinde bir kez monoton biçimde, “katlanamayacağı bir şeyden” korktuğunu ve “hiçbir şeyin asla değişmeyeceğini” söyledi. Onun otistik negativizminin hem benlik kaybıyla tehdit eden kaynaşma isteklerine hem de yıkımla tehdit eden nefret duygularına ve terapötik ilişkide travmatik nesne deneyimini yeniden yaşamak zorunda kalacağı korkusuna karşı bir savunma olduğu izlenimi oluştu. Geri çekilmenin bir başka anlamı da bağımlılık ilişkisini tümgüçlü biçimde inkar etmesiydi; çünkü bağımlılığı ruhsal ölüm, kötüye kullanılma ve kimlik kaybıyla eşitliyordu. Ardından gelen terapötik çalışma, ölçülü biçimde, bu temalar üzerinde yoğunlaştı.

Önceki evre, kaynaşma ve bölme savunmalarının, örneğin ilaçlara yönelik suçlamalar biçiminde, ama özellikle psikiyatristi ve benim hakkımda taşıdığı inançlar yoluyla, başlangıçta konfüzyona ve psikoz-dışı benlik parçalarının “hiçlik” korkusuna karşı yardımcı olduğunu; fakat ilerleyen süreçte bizzat kendilerinin konfüzyon yarattığını ve benliği yıkımla tehdit ettiğini gösteriyordu.

Terapötik çalışmanın yardımıyla, adım adım geri çekilmeden çıkmaya başladı. İlk kez cinsel inançları hakkında daha ayrıntılı konuşmaya başladı. Ancak anlatılarında başlangıçta yine birçok şey birbirine karışıyor ve yoğun kaygı yaşıyordu. Çoğu zaman kimin hakkında konuştuğu açık değildi; özellikle de kimin kiminle, nasıl bir ilişki içinde olması gerektiği anlaşılmıyordu. Ayrıca, bir kişiyi belirli bir cinsel ilişki yürütmekle mi suçladığı, yoksa kendisinin örneğin kilise cemaatinden kişiler tarafından “cinsel sapkınlıklarla” mı suçlandığı belirsizdi. “Cinsel” ve “lezbiyen” kavramlarından ne anladığı, kendisini lezbiyen olarak mı gördüğü yoksa başkalarının onu öyle mi değerlendirdiği de net değildi. Ben bu karmaşayı, cinsel tasarımlar düzeyinde ve bilişsel düzeyde “lezbiyen” ve “cinsel” kavramlarının çok katmanlılığını tekrar tekrar dile getirip, bunun kaygısıyla bağlantısını kurmaya çalıştığımda; ayrıca onun cinsel ve saldırgan duygu ve düşünceleri de birbirine karıştırdığını düşündüğüm için, onunla birlikte düşünce ve duyguları ayıklamaya çalıştığımda, rahatladı ve minnettar oldu. Fakat kısa süre sonra ortaya çıktı ki, önce “inandığı”, sonra giderek kesin bir biçimde “bildiği” şey şuydu: kocası ile papazın cinsel bir ilişkisi vardı. Kendisi için bazen lezbiyen ilişkiler “ithamında” bulunuyor, bazen de bu inançlardan hoşnutluk duyuyor gibiydi. Ama ben bu bağlantıları ve anlamlarını onunla birlikte incelemeye çalıştığım anda, yeniden kaygıyla tepki veriyor, cinsel konstelasyonu değiştiriyor ve bir kez koca ile papazın, sonra yine kendisi ile papazın cinsel bir ilişkisi olduğunu söylüyordu. Bu uzun süre devam etti. Benim açıklamalarımı somut baştan çıkarmalar ve aynı zamanda mahkum edici yargılar olarak yaşantıladığı izlenimine kapıldım. Karşı-aktarımda ayrıca, analiz edilemez bir erotomanik aktarımın gelişme tehlikesini düşündüm. Bu nedenle, içeriklerden bağımsız olarak, onun düşünme tarzının özelliklerini ve gerçekliği birlikte incelemeye çalıştım. Ben, benlik bölünmesi süreçlerinin analizine öncelik verdim. Daha tutarlı görünmeye başladı; kontrolsüz gerilim ve uyarılma durumları zayıfladı. Fakat gerçekte, sonraki süreçte görüldüğü üzere, onun “düşünmesinin” bir kısmı hala sanrılı inançları sürdürmeye dayanıyordu. Bu bakımdan, konuşmasının ve düşünmesinin daha belirgin bir kontur kazanması, benliğinin daha fazla zedelenmesi pahasına gerçekleşmişti. Muhtemelen bilişsel açıklamalar biçimindeki belli bir karşı-aktarım eyleme vurumu bu bölme savunmasını desteklemişti. Öte yandan bu sayede, konfüzyonların hem ilerletici hem de geriletici bir savunma işlevi taşıdığı da görünür hale geldi; yani yalnızca bölmelerin yetersizliğinden doğmuyor, aynı zamanda sanrılarını da koruyordu.

Bu sırada üniversitedeki görevine yeniden başlamıştı; bu onun için çok büyük bir adımdı. Genel olarak anlatımlarından, yaşamıyla daha iyi başa çıktığı izlenimini edindim. Bana, nöroleptik tedavinin görece düşük bir sürdürüm dozuna indirilebildiğini anlattı; bu da hasta için duygusal açıdan önemli bir meseleydi. Terapide ilerlemeler, psikoz-dışı parçaların benimle olan bağımlılık ilişkisinin büyümesine izin verebildiği anlarda ortaya çıkıyordu. Ancak bu ilişki oldukça kırılgandı ve aynı zamanda Janus yüzlüydü (Bir yüzüyle terapiste bağlanmak istiyor; öteki yüzüyle de bundan korkuyor): çünkü özellikle psikoz-dışı benlik parçaları yeni gelişmeler karşısında kendilerini güvensiz hissettiklerinde ve kaygı duyduklarında, adeta tanıdık ilişki örüntülerine yöneliyor ve psikoz örgütlenmesinin eski işleme mekanizmalarına geri dönüyordu. Böylece tekrar tekrar psikoz örgütlenmesine bağımlı hale geliyordu.

Psikotik parçaların yeniden etkinleşmesinin bir başka nedeni de benimle kurulan olumlu libidinal ilişkinin somut bir ödipal doyum ve kaynaşma isteklerinin gerçekleşmesi gibi yaşantılanmasıydı; bu da aşırı kaygı doğuruyordu. Böylece terapötik açıdan verimli bir evrede, birçok ipucunu üretken biçimde değerlendirebildiği, kendini daha bütünleşmiş ve daha az blokajlı hissettiği bir dönemde, şu sahne ortaya çıktı: Bir sessizlikten sonra, önce çekinerek, sonra giderek artan bir kaygıyla aniden şöyle dedi: “Az önce penisinizi gördüm, üzerimde süzülüyordu, salatalık gibi çok uzundu. Onu yemek istedim ve bir salatalığı salata için küçük dilimlere böler gibi, onu küçük parçalara kesmeye çalıştım.” Bu ifadenin açıklığa kavuşturulması, onun bir görsel halüsinasyon yaşadığını gösterdi; fakat bunun doğrudan ortaya çıkış nedenleri bana pek net değildi. Olasılıkla bir yorumu somut bir cinsel birleşme teklifi gibi yaşantılamıştı ya da kaynaşma itkilerinden duyduğu korku nedeniyle sanrıya geri çekilmek zorunda kalmıştı.

Bu halüsinasyonda, bir yandan oral-sadistik, somut biçimde ifade edilen, istikrarlı bir kimlik geliştirme arzusu dile geliyordu; öte yandan halüsinasyon, onun yamyamsı biçimde içine almak istediği üçüncü bir nesneye duyduğu özlemi işaret ediyordu (dolayısıyla sanrı, tümgüçlü ve somut bir üçgenleştirme girişimi olarak da anlaşılabilir). Fakat aynı zamanda, yorumun karmaşıklığı ya da zamansız verilmiş olması nedeniyle öfke ve haset yaşamış olması da mümkündü. Hasetle yüklü nefretinde beni, ya da daha doğrusu düşünmemi, aşağıya kaydırarak parçalamaya çalışıyordu; böylece bir tür tersine çevirme içinde, kendisinin ezici biçimde yaşantıladığı şeyi bana da yaşatmak istiyordu. Haseti başlangıçta simgesel-mecazi düzeyde yaşayamazdı; yalnızca somut oral içe-alma biçiminde yaşayabiliyordu. Hasetle yüklü nefretin bir başka işlevi de aktarım nesnesiyle arasına mesafe koymaktı. Bu sırada ise, bu bağlantıları belli bir ölçüde onunla konuşmak mümkün hale gelmişti.

Bir sonraki evrede, üniversitedeki bir kadın öğretim görevlisiyle yoğun biçimde meşgul oldu. Bu kadını hayranlık uyandırıcı, olağanüstü bir kişiliğin tüm özellikleriyle donatıyordu. Yalnızca bu kadın onun “yazgısını” biliyordu ve ona aşıktı; onun hakkında her şeyi biliyor, onunla kurulacak bir bağın bambaşka bir yaşama geçmesini sağlayacağını düşünüyordu. Gazetede ona işaretler gönderiyor, belirli yayın kanalları aracılığıyla onunla bağlantı kuruyordu. Bazen, düşüncelerinin gerçekliğine kanıt olarak gazeteden getirdiği iletişim adreslerini seansa getiriyordu. Manik biçimde yükselmiş, cinsel olarak yüklü bir atmosfer hakimdi; düşünceler bedeninin içinden akıp geçiyordu. Bu inançlardan yoğun bir haz duyuyor, kendini “büyülenmiş” hissediyordu.

Kendisini ise hayatta hiçbir şey başaramamış bir başarısız olarak betimliyor, yaşamındaki durgunluktan ve anlamsızlıktan yakınıyordu. Ben, bana göre depresif kaygıları dile getiren bu ifadeleri ele aldım; çünkü nörotik benlik, psikotik örgütlenmenin sunduğu anlamsız kaçış yolları karşısında böyle kaygılar yaşayabiliyordu. Derinde, bu manik idealleştirmenin gelişimsel açıdan bir çıkmaz sokak olduğunu da sezmiş olmalıydı. Bu tür yorumların ardından yakınmaları arttı.

Öğretim görevlisine ilişkin betimlemeleri ayrıntısına kadar rüya seminerindeki anlatımlara benzediği için, ona “aşık olma” duygusunu hep kendini bir “hiç” gibi hissettiği, zeminin kaydığı anlarda yaşadığını da söyledim. Sanki bu tür bir “aşık olma” haline (psikotik ve “normal” idealleştirmelerin bir karışımı) yalnızca “hiçlikten” kaçmak için değil, nesne tarafından anlaşılmayı deneyimlemek için de ihtiyaç duyuyordu. Bu ilişkinin, kendi narsisistik kimliğinin istikrarlı biçimde kurulmasının tek olanağı ve koşulu gibi yaşandığını; takip edilme, kafa karışıklığı ve boşluğun ötesinde bir varoluş açtığını düşündüğümü ifade ettim.

Buna hemen öfkeyle karşılık verdi; bunların “düşünce” olmadığını söyledi ve büyük bir kaygıyla psikiyatristin ilaçlarla onun üzerinde “deney yaptığını” ekledi. Bu yüzden çok çirkinleştiğini ve aşırı kilo aldığını düşünüyordu. Gerçekten de belirli bir nöroleptik ilacın prolaktin düzeyini yükselttiği saptanmış ve kesilmesi gerekmişti; başka bir nöroleptik ise belirgin kilo artışına yol açmıştı.

Bu evrede geçici olarak, önce papazdan, sonra eşinden, en sonunda da öğretim görevlisinden hamile olduğuna dair varsanılar yaşamıştı. Bu inançları ele aldım ve ona, cinsel eğilimleri nedeniyle (anne-) psikiyatristin onu ilaç deneyleriyle cezalandırdığına, onu şişman ve çirkin yaptığına inandığını söyledim. Bunun ise onun fantezileri olduğunu; büyük olasılıkla ilacın prolaktin düzeyini ve kiloyu artırdığı için kesildiğini belirttim.

Bunun üzerine bir rüya anlattı. Bir hac yolculuğundaydı ve dizlerinin üzerinde bir Meryem heykeline doğru sürünmek zorundaydı. Aniden bu hac yolculuğu bir aşağılama geçidine dönüştü; alaycı bakışlarla onu “delen” insanların oluşturduğu bir koridordan emeklemek zorunda kaldı. Rüyada şöyle düşünüyordu: “Bu senin haklı cezan. Şimdi ölmelisin.”

Görünüşe göre şimdi bağnaz, dinsel olarak manipülatif ve insanı delirten anne ilişkisini etkinleştirmeye başlamıştı ve bu nedenle rüya ile uyanık yaşantı arasında ayrım yapamaz hale gelmişti. Anlatıları giderek daha paranoid bir nitelik kazandı: İnsanlar tarafından izlendiğini, alaya alındığını, onu “bitirmeye” çalıştıklarını söylüyordu.

Ben de ona, tüm iyinin öğretim görevlisinde, tüm kötünün ve yetersizliğin ise kendisinde yer aldığına kesin biçimde inandığını; aşık olma, cinsel ilişkinin görkemi ve varoluşunun değişmesi bir yanda, diğer yanda ise benliğinin delinip yok edilmesi (hac rüyası) biçiminde benlik ve nesnelerin bölünmesini vurguladım. Özellikle yorumun son kısmı onu etkilemiş gibiydi; çünkü ardından “bütün bunlar” tarafından ne kadar eziyet çektiğini dile getirdi (psikotik olmayan parçaların depresif kaygıları).

Terapinin başlangıcından farklı olarak artık psikotik özdeşimlere dair yorumu daha iyi taşıyabiliyordu. Yakınmaları hala daha çok takip edilme niteliği taşıyor, depresif olmaktan ziyade takip edici bir karakter gösteriyordu; fakat artık kafa karışıklığına sürüklenmiyordu. Buna rağmen yaklaşan tatil ayrılığı vesilesiyle manik atmosfer yoğunlaştı. Saatler boyunca öğretim görevlisiyle yaşadığı deneyimleri anlatmaya kendini bütünüyle bıraktı. Sanki kendisiyle öğretim görevlisi Siyam ikizleri gibiydi; tek bir düşünceye, tek bir dile sahiptiler ve kendilerine yetiyorlardı. Ben, onun kırılganlığını gözeterek ve geriye dönüp bakınca belki de tereddütlü biçimde, bu duygu durumlarının ve inançların terapiye yönelik bağımlılık duygularına ve dolayısıyla analistine yönelik öfke ve ayrı kalma duygularına (benlik kaybı) karşı bir savunma olabileceği izlenimimi paylaştım. Her an harekete geçirilebilen bu ideal öğretim görevlisi figürü, gerçek kişilerarası gereksinimler, ayrılık kaygıları ve bağımlılıklar karşısında kendini kartal yuvasında, otarşik (dış dünyaya ihtiyaç duymadan kendi içine kapanıp kendine yeter gibi yaşama hali) biçimde hissetmesine yardım ediyordu. Önce öfkeli bir reddedişle karşılık verdi, ardından alaycı bir küçümseme, suçlama ve sahte bir aptallık karışımıyla tepki gösterdi. Bazen yorumlarıma hiç yanıt vermiyor, beni “kibarca” konuşturuyor ama kendini bütünüyle “gündüz düşlerine” bırakıyordu.

Sonra ona daha güçlü bir vurgu ile şunu söyledim: Öğretim görevlisine yönelik bu narsisistik biçimde kaynaşmış nesne ilişkisi, üçüncü konumunun kabulüne karşı bir savunma işlevi görüyordu; ödipal-üçgensel ilişkilere, kuşak sınırlarının genel olarak kabulüne ve ödipal-cinsel tasarımların kabulüne karşı bir savunma oluşturuyordu. Buna, belirtilerin belirgin biçimde artmasıyla tepki verdi. Bana öfkelendi ve yalnızca kendi çıkarlarımı, hatta kendi eşcinselliğimi gizlemek için onu lezbiyen eğilimlerle suçladığımı ve itham ettiğimi söyledi. Yine, benim işaretlerimi somut bir cinsel baştan çıkarma olarak yaşamıştı.

Bunu, onun manik biçimde uyarılmış göründüğü ve enerjilerden, düşüncelerden, köprülerdeki işaretlerden ve yorum yapan seslerden söz ettiği karmaşık seanslar izledi; ardından yeniden derin bir depresyona giriyor ve bana karanlık görünen, aktarılması güç iletiler yapıyordu. Giderek her şeyi reddediyor ve daha çok geri çekiliyordu. Buna ek olarak, terapinin başındaki gibi, kendi sözlerini bana atfediyor ve tersine, başkalarının ya da benim söylediğim şeyleri kendi sözleriymiş gibi dile getiriyordu. Yeniden güçlü bir kafa karışıklığına sürüklenmişti ve geçici olarak hastalık izni almak zorunda kaldı.

Ben de ona, benlik bölmelerinden kaynaklanan somutlaştırmayı ve bunun doğurduğu paniği açıklamaya çalıştım. Bunu yaparken, onun kaygısını şu inançla ilişkilendirdim: Kendi algılarının ve kendi benlik ile nesnelerine dair değerlendirmesinin tek geçerli gerçeklik olduğu, buna karşılık benim işaretlerimi ve onunla ilgili düşüncelerimi içselleştirmeye çalışmasının benliğinin yok edilmesi anlamına geleceği. O da bunu onayladı: “Arada bir şey yok. Ya o ya bu var. Ya da olmadan bir ya var. Ya da bir ya olmadan bir ya var.” Burada, psikotik olmayan parçaların üstün gelebildiği berrak bir anda, içsel sorununu fark edebildi.

Görünüşe göre ben, bir karşı-aktarım sahnelenmesinde/eyleme dökülmesinde, aktarımın belirli bir yönünü fazla hızlı biçimde yıkmıştım. Asıl sorun muhtemelen şuydu: Hasta alay ve inkarla tepki verdiğinde, olumlu bağımlılık ilişkisinin savunmasını merkeze almak yerine, üçgensel ödipal yapıların dışlanmasını merkeze koymuştum. Bunda, bir aşk hezeyanı aktarımının gelişmesinden duyduğum kaygı da etkiliydi.

Şu izlenimi edindim: O, tüm analiz durumunu somut bir biçimde ilk sahnenin yeniden sahnelenmesi olarak hissediyordu. Bu sırada beni, narsisistik-simbiyotik anne-kız ilişkisine giren teşhirci ilk sahne babasıyla özdeşleştiriyordu. Başka bir düzlemde ise kendisi dışlanmıştı. Görünüşe göre, içsel dengesini sürdürebilmek için, kaynaşma kaygılarına karşı kötü nesnelere (hac rüyası) ihtiyaç duyuyordu. Ama bilinçdışı düzeyde bana aynı zamanda, bir hata yaptığımı ve aktarımın temel yönlerini henüz anlamadığımı da bildiriyordu.

Şimdiye kadarki materyalde, onun lezbiyen olduğuna ya da lezbiyen eğilimlerle suçlandığına dair inancının çeşitli anlamları yeniden kurulabilir. Bu hezeyan tasarımı, ideal nesneyle kaynaşmayı ifade etmesi ve ödipal-üçgensel yapının dışlanmasıyla birlikte gitmesi nedeniyle gelişim psikolojisi açısından bir çıkmaz sokak oluşturuyordu. Ayrıca iyi memenin inkarı ve anneye karşı kaynaşma yoluyla ödipal zafer kazanıldığına dair psikotik yanılsama da buna eşlik ediyordu.

Onun tümgüçlü (omnipotent) inançları, hiç yaşanmamış gelişim destekleyici simbiyotik bağımlılık arzularının yol açtığı acıya ve nefrete karşı bir savunma ve somut bir onarım girişimiydi. Zamanla psikiyatriste karşı olumlu bir ilişki geliştirdi; bunu lezbiyenlikle karıştırıyordu, ama bu aynı zamanda iyi benlik-nesne parçalarının ve sonunda iyi nesne parçalarının ayrışmasına katkıda bulundu. Böylece, patolojik ve sağlıklı idealleştirmeleri ayırt etmeyi öğrendiği bir olgunlaşma süreci başladı.

Lezbiyen olduğuna dair inanç, aynı zamanda korkulan kaynaşmalı aşk hezeyanına karşı bir savunma işlevi de görüyordu; ben bunu, paranoyak baba ilişkisine dair bir sahneleme içinde, görünüşe göre fazla ani biçimde yorumlamıştım. Son olarak bu hezeyan, her iki birincil nesneyle yaşanan paranoyak ilişki deneyimlerine karşı da savunma amaçları taşıyordu. Burada bir kafa karışıklığı ortaya çıkıyordu; çünkü babanın gelişim destekleyici üçgenselleştirici işlevi, paranoyak ve istilacı biçimde yaşanan ilk sahne babasıyla birbirine karışıyordu.

Bu evreden sonra, yeniden daha sık biçimde eşinden söz etmeye başladı. Ancak terapinin başından farklı olarak, artık ona başka erkeklerle ya da kadınlarla aldattığını ya da sürekli onunla yakın olmak istediğini söyleyerek suçlamıyordu. Tam tersine, onun mesafeli tavrından yakınıyor, onu kaçamak, duygusal olarak kapalı buluyordu; duygularını çiğnediğini hissediyordu. Onunla ilgilenmiyor, onu sık sık yüzüstü bırakıyor, yaşadığı zorlukları anlamıyordu.

Terapinin başında, eşe açık biçimde bir baba aktarımı geliştirmişti. Şimdi ise, ona yönelik olumsuz bir anne aktarımının geliştiği görülüyordu. Burada da yansıtılan, karışmış bir benlik-nesne birliğiydi; çünkü onu yalnızca kötü anne imgesiyle değil, kendi nefretiyle de özdeşleştiriyordu.

Terapinin başlangıcında kıskançlık hezeyanı tamamen ön plandayken, şimdi daha çok psikotik olmayan parçaların, hatadan dolayı partnerin ve aktarım nesnesinin duygusal olarak ulaşılamaz oluşuna dair depresif tınılı yakınmaları baskın hale gelmişti. Ancak bu yakınmaların da hezeyansı bir niteliği vardı; çünkü kendi tasarımlarını tek mümkün bakış açısı olarak görüyor ve bunu bana karşı uzlaşmaz biçimde savunuyordu. Onun bakışını sorguladığımda ya da bakışını birlikte incelemeyi önerdiğimde, büyük bir öfkeyle bana onunla aynı tarafta olduğumu, onunla iş birliği yaptığımı söylüyordu.

Karşı-aktarımda, benim de ona ulaşamadığım duygusuna kapılıyordum. Cinsel olarak istilacı baba ile özdeşleşerek, depresif anneyle özdeşleşmiş olan onu, ödipal yorumlar yardımıyla “silkelemek” dürtüsünü hissediyordum. Böyle bir durumda haklı olurdu ve ben gerçekten de kocasıyla aynı tarafta yer almış olurdum; çünkü psikotik olmayan parçayı yüzüstü bırakmış ve yeniden psikotik bir sahnelemeye dolanmış olacaktım.

Zamanla bana şu açık hale geldi: O, duygusal olarak ölüleşmiş benliğini, depresif anne ilişkisindeki duygulanımsal olarak ölü bebek ile ölü büyükannesiyle özdeşleşmiş ergen kızın bir kaynaşmasını, kocasına yansıtmıştı. Düşüncelerimi ona ilettiğimde, bunları yaklaşan tatil ayrılığıyla ilişkilendirdiğimde ve onunla birlikte bu duygulanımsal olarak ölü benlik parçalarıyla temas kurmaya çalıştığımda, terapinin başlangıcının aksine daha az reddedici görünüyordu; fakat bunun yerine taş kesilmiş gibiydi ve giderek daha depresif, neredeyse mutistik bir hale geliyordu.

Yeniden seanslara getirilmek zorunda kaldı; yakınları “artık bir şey olması gerektiğinde” ısrar ediyorlardı. Burada şu anlaşılır hale geldi: İdealleştirilmiş, kısmen erotize edilmiş narsisistik ilişkiler, içsel ölü bir nesneye karşı bir karşı kutup oluşturuyordu; bu da karmaşık biçimde kurulmuş cinsel hezeyanın başka bir yönüydü. Bu süreçte o, depresif anneyle özdeşleşiyor, beni ise kız çocukla özdeşleştiriyordu. Bu, karşı-aktarımda, onu duygusal olarak yakalamanın çoğu zaman zorlaşması şeklinde yaşanıyordu. Bununla birlikte, aynı zamanda, alıcı ve hazır bir nesnenin varlığına dair derin umutsuzluğunu da ifade ediyordu. Bu anlamda, kadın nesnelerle kurulan cinselleştirilmiş ilişki, içsel ölü anne üzerinde manik bir onarım girişimi anlamına da geliyordu. Çünkü görünüşe göre bilinçdışında şu merkezi patojen fanteziyi geliştirmişti: İlk sahneye etkin biçimde nüfuz ederek anneyi depresif hale getirmiş olmak.

Her ne kadar ona tasarımlarımı ne ölçüde ve hangi kapsamda açıklıkla aktarabileceğimden emin olmasam da, her durumda kocasıyla ilişkisi belirgin biçimde gevşedi. Ancak ardından, açık paranoid inançlarla karakterize edilen zor bir dönem başladı. Tedavi sık sık kesilmenin eşiğine geldi. Bu süreç, onun ipuçlarına ve yorumlara önce kayıtsız kalmasıyla, ardından giderek daha açık biçimde onları reddetmesiyle başladı. Bu davranışın nedenleri başlangıçta belirsizdi. Bana artık kendisini anlamadığımı söyleyerek yakınmaya başladı ve sorunlarıyla artık ilgilenmediğimi öne sürdü. Sonra beni, onu “inancından” uzaklaştırmak amacıyla bir beyin yıkamaya tabi tutmakla suçladı. “İnanç” sözcüğünün anlamını onunla birlikte açıklığa kavuşturmaya çalıştığımda öfkelendi, reddedici oldu ve benim onu delirtmek istediğimi söyledi. Psikiyatristle bağlantı içinde olduğumu, ona karşı gizli planlar ve entrikalar kurduğumu, onu “döndürmek” ya da “cinsel olarak yeniden yönlendirmek” için çalıştığımı ileri süren suçlamalarını yineledi.

Sonra ruh hali birdenbire değişebiliyor ve serinkanlı, soğuk bir biçimde şunu söylüyordu: Şimdiye dek iyi ilerleme kaydetmişti, yeniden çalışabilir durumdaydı ve yaşamıyla büyük ölçüde tek başına baş edebiliyordu; dolayısıyla artık terapinin bitirilme zamanı gelmişti. Aynı zamanda eski terapisti ve aile hekimini idealleştirmeye başladı.

Karşı-aktarımda kendimi güçsüz, çaresiz, hatta suçlu hissediyordum; çünkü terapötik araçlarla duruma hakim olamıyordum. Hiçbir şey bir şeye varmıyor, her şey olumsuz kalıyordu. Sık sık geri çekiliyor, beni kuşkuyla izliyor, ben de giderek artan bir öfkeyle kontrol edildiğimi hissediyordum.

Bir süre umutsuzca geri çekildikten sonra biraz sakinleşti. Bu fırsatı değerlendirerek, onun için kimliğini doçentle kurduğu ilişki aracılığıyla tümgüçlü biçimde onarma olanağını kaybetme korkusunu gündeme getirdim; bunun onun açısından “hiçlikte” bir varoluşa mahkum olmakla eşdeğer olduğunu söyledim (Bion 1962; Racamier 1982). Paralel olarak, benlik bölmelerinden kaynaklanan somutçuluğu da onunla tekrar tekrar açıklığa kavuşturmaya çalıştım. Bana öyle geliyordu ki, daha önce kocasına yansıttığı suçlamaları şimdi bana yöneltiyordu ve böylece kimliğini yok etmek isteyen nesnenin tümgüçlü kontrolü altında olduğunu sanıyordu; düşünceleriyle, duygularıyla ve konuşmasıyla ona teslim olmuştu. Sonunda, terapinin ona bir beyin yıkama gibi geldiğini açıkça dile getirdiğini, benim ise bunun tam tersine inandığımı söyledim ve bu koşullarda geriye yalnızca onun ve benim farklı algı ve yorumlarımızı kabul etmek kaldığını belirttim. Önceki evrelerden farklı olarak, bu tutumu kabul edebildi. Görünürde benim tasarımlarımı hâlâ reddediyordu, fakat ne konfüzyon durumlarına sürükleniyor ne de geri çekiliyordu; kaygı düzeyi katlanılabilir kalıyordu.

Bu durumda ona daha fazlasını yükleyebileceğim izlenimine kapıldım ve onun sürdürdüğü iki tedavi edici çiftin bölmesini, bir ilişkide kaynaşma kaygısını, diğer ilişkide ise yok edilme kaygısını (psikotik örgütlenme içindeki dengeyi) kontrol etme girişimi olarak yorumladım. Bu sırada şu rüyayı gördü: Bir tarikat liderinin elindeydi; bu kişi, ona bilinmeyen yöntemlerle her zaman ve her yerde kulak misafiri olabiliyordu. Yalnızca ona bütünüyle ve inandırıcı biçimde boyun eğerse hayatta kalabilecekti. Ama aynı zamanda, kendisine eşlik eden ve kurtuluşu için ihtiyaç duyduğu iyi bir dosta, aslında tarikat üyesi olmadığını ve görünüşün aldattığını göstermek zorundaydı. Her ikisine de “gerçek yüzünü” inandırıcı biçimde göstermeliydi ve rüyada sonunda kendi “gerçek yüzünün” hangisi olduğunu artık bilemez hale geliyordu. Bu rüya bir miktar gevşeme getirdi; çünkü rüyanın aktarımın içine girdiğini hastaya adım adım şeffaflaştırabildim.

Görünüşe göre ben, terapinin başarısız olmasını engelleme çabası ve umutsuzluktan çıkma isteğiyle bir tür yorum furyasına kapılmış ve gerçekten de karşı-aktarımın bir sahnelemesinde, onu yorumlarla ve ipuçlarıyla baskı altına alan bir takipçiye dönüşmüştüm. O, benim imajımı bölmüştü. Tarikat lideri olarak ben, ona ruhunu ve inancını çalmak isteyen baba rolünü sahneliyordum; yorumların yoğunluğu nedeniyle bu yaşantı anlaşılır ve ikna edici görünüyordu. Bunu ona söylediğimde belirgin biçimde rahatladı; çünkü bu, benimle ilişkisinde neyin fantezi, neyin gerçeklik olduğuna dair bir dayanak bulmasına olanak veriyordu. Onunla birlikte, rüyadan hemen önce aramızda tam olarak ne olup bittiğini açıklığa kavuşturmaya çalıştım. Rüyada ben aynı zamanda yardımcı figür de olmuştum ve o, teması kaybetmekten ve paranoid sistemin içinde kapalı kalmak zorunda olmaktan korkuyordu. Rüya ayrıca, psikotik olmayan benlik parçalarının artık psikotik kişilik yönleriyle çatışmayı daha iyi ifade edebildiğini ve hayatta kalmak için imkansız bir şeyi başarmak zorunda olmanın korkunç içsel sıkışmasını rüya mekanizmalarıyla gösterebildiğini de ortaya koyuyordu. Bu paranoid aktarım evresi, birçok karışmış özdeşimle belirlenmişti: İlk anda beni ensest, paranoid, karışmış baba-anne çiftiyle özdeşleştiriyor, kendisini ise panik kaygıyla ezilmiş kız çocuk olarak yaşıyordu. Bir sonraki anda bu özdeşimler tersine dönebiliyor ve ben, bunalmış infantil benlikle temas halinde oluyordum. Tüm sürecin temel bir özelliği bu paranoid evrede belirginleşti: Beni anneyle özdeştiriyordu, analizi ve dini somut biçimde eşitliyordu ve kimliğinin yönünün değiştirilmesinden korkuyordu. Bu durum, kimlik kaybı korkusu ile sahte bir tutarlılık sağlamış olan infantil psikotik benliği yitirme korkusunun bir birleşimini de ifade ediyordu. Psikotik örgütlenmenin, benliğin bazı yönleriyle ensest ebeveyn çiftinin yönlerinin bir kaynaşmasından oluşmuş olduğu ve ona onlarca yıl boyunca kırılgan bir tutarlılık kazandırdığı izlenimi vardı; bu tutarlılık, babasının ölümü sırasında parçalandı.

Bu rüyanın aylar boyunca süren çalışılmasının ardından bir başka rüya daha anlattı: “Bir mezarlıktayım, yönümü bulamıyorum. Sonra ölüleri mezarların üzerinde kimi otururken kimi uzanmış halde görüyorum ve birden babamın mezarının nerede olduğunu anlıyorum. Önce cesedini arkadan görüyorum. Korkunç bir dehşete kapılıyorum, ona önden bakmaya cesaret edemiyorum. Cesaret ettiğimde ise onun bütünüyle katı ve donmuş olduğunu görüyorum. Yüz hatları seçilebiliyor ve ben dayanılmaz bir acı hissediyorum.” Bu rüyanın genetik ve aktarım ilişkisi içindeki yönlerinin çalışılması, ardından hastada kalıcı bir biçimde depresif kaygıların açığa çıkmasına yol açtı; bu kaygılar, hasta ile belirli bir ölçüde verimli biçimde ele alınabildi.

Sonuçlar

Tedavi sürecinden alınan bu kesit, psikotik özdeşimin çeşitli işleyiş biçimlerini ve anlamlarını somutlaştırmaktadır. Psikotik özdeşim, tekil ve her ne kadar belirgin bir savunma düzeneğinden çok daha fazlasını kapsar. Daha çok, bölme, içe-atımsal ve yansıtmalı özdeşim, dışa atma (Verwerfung), yadsıma gibi bir dizi arkaik, koruyucu-savunucu işlemin üst kavramıdır ve psikotik örgütlenmelerin ayırt edici bir özelliğini oluşturur. Psikotik düşünmenin, hissetmenin, konuşmanın ve buna karşılık gelen içsel ve dışsal nesne ilişkilerinin temel dayanaklarından ve önkoşullarından birini meydana getirir. Bu bakış açısı, yukarıda çok sayıda kuram adına tartışılan görüşlerin ortak paydasını oluşturmaktadır (Maier 2001).

Bununla birlikte son yıllarda, yetişkin psikopatolojisinin ve dolayısıyla psikotik özdeşimlerin, “normal” infantil koruyucu-savunucu düzeneklerin ve bunlarla bağlantılı nesne ilişkilerinin regresif biçimde yeniden canlanmasına karşılık geldiği düşüncesi sorgulanmıştır. Bu anlayış, örneğin benlik psikolojisindeki regresyon modeli ile Kleiniyen konumlar modelinde ifadesini bulur (bkz. ancak Bion 1957; Rosenfeld 1987; Kernberg 2001).

Volkan (1994, 1995), Grotstein’ın (1983, 1990) çalışmalarını izleyerek ikna edici biçimde ortaya koymuştur ki psikotik ilişkiler ve savunma örgütlenmeleri, kişiliğin “normal” gelişiminden erken dönemde bölünerek ayrılmış infantil psikotik benlik yönleridir ve kendilerine özgü gelişim ve işlev yasalarına tabidirler. Buradan şu sonuç da çıkar: Birçok psikotik hastanın narsisistik olarak yapılanmış nesne ilişkileri, Alanen’in (1993) düşündüğü gibi normal, simbiyotik, idealleştirilmiş benlik-nesne ilişkilerini yaşama çabasının ifadesi değildir; daha çok bunların psikotik, yani gelişimi engelleyici varyantlarıdır.

Bu kuramsal tartışma, psikotik hastaların idealleştirici, simbiyotik aktarımının nasıl ele alınacağına ilişkin teknik tartışmada da tamamlayıcı bir karşılık bulur (Rosenfeld 1987; Schwarz ve Maier 2001).

Bir başka sonuç, içe-atımsal ve yansıtmalı özdeşimlerin, işlevlerine, bilinçdışı anlamlarına ve buna karşılık gelen yapı düzeylerine göre ayrımlandırılmasının gerekliliğine ilişkindir: Örneğin infantil, sözel-öncesi bir ilişki ve iletişim kipliği olarak, benliğin ve içsel nesnelerin yapılaşmasına gelişimsel katkı sağlayan bir süreç; nevrotik bozukluklar bağlamında bir savunma örgütlenmesi; ya da tümgüçlülük ve somutçulukla karakterize, gelişimi engelleyici işlevler taşıyan psikotik kişilik örgütlenmelerinin bir özelliği olarak (Rosenfeld 1971).

Normal özdeşimlerden farklı olarak, psikotik varyantlar benlik ile nesnenin ayrılığının ve başkalığının yalnızca belirti düzeyinde ya da geçici biçimde değil, yapısal olarak çözülmesine yol açar. Bunlar, iyi ve kötü benlik temsillerinin ayrımlanması ve bütünleştirilmesi amacıyla ortaya çıkan normal bölmelere ve kaynaşmalara varmaz; dolayısıyla depresif konuma da ulaşmazlar.

İşlevleri, borderline bozukluklarda olduğu gibi temsillerin yalnızca “iyi” ve “kötü” imgeler biçiminde bölünmesi de değildir. Daha çok psikotik özdeşimler, psikodinamik olarak etkili tetikleyici durumların seyri içinde açığa çıkan parçalanma kaygılarına karşı koruyucu-savunucu işlemler olarak harekete geçirilir.

Nevrotik savunma çatışmaların işlenmesinde başarısız olduğunda ve aşamalı biçimde çözüldüğünde, benlik kendi kimliğine yönelik aşırı bir tehdit yaşar (Frosch 1983; Feinsilver 1986). Gerçekliğin çelişkileri, ayrılığı ve başkalığı katlanılamaz hale geldiği için savunma amacıyla patojen bölmeler ve parçalanmalar devreye sokulur; bunlar benliği, onun sentezleyici, yansıtıcı ve algısal işlevlerini ve nesneleri tahrip eder ve küçük parçalara ayırır.

Bu boşluk, anlamsızlık ve hiçlik durumunda (klinik olarak: negatif belirti örüntüsü, örgütsüzleşme, kafa karışıklığı; bkz. Bion 1962; Ogden 1982; Racamier 1982; Steiner 1993) ruhsal bir yaşam kalmaz. Buna rağmen bazı hastalar bu durumda kalıp donarken, diğerleri benlik ve nesneleri tümgüçlü biçimde onarmaya yönelik girişimlerde bulunur (Kutter ve Müller 1999). Bu onarım, parçalanmış benlik ve nesne yönlerinin farklı duygulanımlarla yüklü “parçacıklara”, “yönlere” bölünmesiyle gerçekleşir. Bunu izleyerek içe-atımsal özdeşimler “iyi” (libidinal yüklü, ideal) benlik-nesne birliklerinin oluşumuna, yansıtmalı özdeşimler ise “kötü” (agresif yüklü, takip edici) benlik-nesne birliklerinin ortaya çıkmasına neden olur. Bu psikotik benlik-nesne birlikleri, benliğin içinde birbirleriyle, psikotik olmayan benlik yönleriyle ve dışsallaştırmaların sonucunda dış nesnelerle çatışmalı ilişkiler içinde bulunurlar.

Psikotik yansıtmalı ve içe-almalı özdeşimler aynı anda gerçekleşir ve somut biçimde yaşantılanır. Psikotik özdeşimdeki paradoks, çözümsüz bir ikilemde yatar: Bir yanda ideal nesneyle kaynaşma (yansıtmalı özdeşim) ve ardından nesnenin içine girme ve onu yok etme nedeniyle ortaya çıkan misilleme korkusu; diğer yanda nesne tarafından ele geçirilme (içe-almalı özdeşim) ve bunun sonucunda ortaya çıkan yok edilme kaygıları. Çünkü psikotik yapıya özgü olan tümgüçlülük ve somutluk, benliğin iki alternatif yıkım olasılığına varır: Nesneyle kaynaşarak kendini yok etme ya da nesneyi ele geçirme, misilleme. Nesneyle kaynaşma arzuları, benliği çözülmeyle tehdit ettiğinden, sıklıkla yeniden parçalanma savunmasını tetikler. Tümgüçlü onarım süreçleri ise saldırgan yüklü benlik-nesne birlikleri üretir; bunların takip edici niteliği, kaynaşma tehdidi taşıyan benlik-nesne birliklerine karşı mesafe yaratmayı amaçlar.

Buna ek olarak, içe-almalı özdeşimler çoğu zaman birincil nesnelerin aşırı yansıtmalı özdeşimlerine karşı savunmacı tepkiler olarak ortaya çıkar; bunlar “delirten ilişki deneyimleri” çerçevesinde gelişir. Bu paradoksal ve tümgüçlü yapı nedeniyle psikotik özdeşimler içerik bakımından oldukça kararsızdır. Psikotik özdeşimle oluşturulan benlik-nesne birlikleri tekrar tekrar çözülür ve benlik tarafından dışarı atılır. Bu benlik ve nesne ögelerinin parçaları daha sonra yeniden psikotik özdeşim yoluyla yeni benlik-nesne birlikleri halinde birleştirilir ve böylece yinelenen bir döngü oluşur.

Psikotik özdeşimin en önemli anlamı, benliği saldırgan itkilerin taşması karşısında korumak ve ona bir tür sahte tutarlılık kazandırmaktır. Çünkü kırılgan benliğin bir özelliği şudur: Nefret duyguları neredeyse hiç tolere edilemez. Bunun nedeni birincisi, onları sindirecek bir ruhsal “hazım organının” eksik olmasıdır; ikincisi, nefretin somut biçimde yaşanan misilleme kaygılarına yol açmasıdır; üçüncüsü ise, nefretin psikotik bir varyant olarak iyi iç nesnenin yerini almış olan iyi benlik-nesne birliğini ve dolayısıyla tüm benliği yok etme tehdidi taşımasıdır.

Bu özellikle yıkıcı bir durumdur, çünkü nefret benlik ile nesne arasında sınır koyma olanağı içerir; oysa sevgi duygularındaki kaynaşma eğilimleri bunun tersidir. Ancak “işleme” psikotik kişilik ögeleri tarafından yürütüldüğü için karışıklıklar doğar: En ilkel dürtü düzeyinde nefret ve sevgi ayrıştırılamaz ve nefret nesneyle kaynaşmaya dönüşebilir.

Psikotik özdeşimlerin bir başka işlevi, nesneyi benliğin benlik işlevlerini, benlik-ideali ve üstben yapılarını somut ve gerçek biçimde yerine getirmeye zorlamaktır ya da benliğin nesnenin (çoğu zaman yansıtmalı biçimde çarpıtılmış) özelliklerini ele geçirmeye çalışmasıdır. Böylece benlik, gerileyici biçimde bloke olmuş ve/veya baştan itibaren işlevsiz olan benlik işlevlerini telafi etmeye çalışır; bunu tümgüçlü ve somut bir şekilde yaparak adeta kendini yeniden kurmaya uğraşır. Bu, Münchhausen temasının (benliğin, kendi iç çöküşünü sihirli/tümgüçlü bir şekilde tek başına telafi etmeye çalışması) psikotik bir versiyonudur. Psikotik özdeşim sanrısal bir karakter kazandığında, “kendi kişisini tanıyamama” durumuna yol açar ve terapötik ilişkide açık bir aktarım psikozu olarak ortaya çıkar. Ancak daha sık olarak, nöroleptiklerin etkisiyle psikotik aktarımlar gelişir; düşünme ve hissetme ile özdüşünüm (self-reflexion) kapasitesi temel düzeyde bozulmuştur.

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar