Paranoid Semptom Oluşumunda Sorunlar
Girginer

Paranoid Semptom Oluşumunda Sorunlar

Yazar: Erik Bjerg Hansen

Çeviri: Suzan Uğur Girginer

Hastanın psikotik kişilik parçası olarak “takipçi”

1960 yılında Danimarka dilinde yayımlanan bir çalışmamda, bir vaka örneğinden hareketle paranoid-zulmedilme/takip edilme sendromunda “takipçi” figürünün anlamını tartışmıştım. Şimdi bu çalışmayı sürdürmek ve paranoid belirtilerin oluşumuna dair çeşitli sorunları daha ayrıntılı biçimde ele almak istiyorum. Ancak önce, önceki makalemde ulaştığım temel sonuçları ve bakış açılarını kısaca hatırlatacağım.

Paranoid hastanın takipçiyi deneyimleyişinde belirgin narsisistik ögeler bulunduğunu vurgulamıştım: Hastanın kendi kişiliğine ait bazı parçalar takipçiye yansıtılmakta, yani aslında kendisine ait olan yönler, ona yabancıymış gibi dışarıda bir figür olarak yaşanmaktadır.

Sözünü ettiğim vakada özellikle dikkatimi çeken bir nokta vardı: Psikotik sürecin hızla ilerlediği bir dönemde, otuz yaşındaki erkek hasta, tipik psikotik yaşantılarını takipçi figürüne yansıtmıştı. Hasta, kendisini takip eden kadının dünyanın sonunun yaklaştığına inandığını anlatıyordu. Kadın ayrıca bütün varoluşun kendi içinde birleştiğini söylüyor ve kendisinin İsa Mesih olduğuna inanıyordu.

Dolayısıyla oldukça tipik şizofrenik yaşantılar, hasta tarafından sanki takipçinin içinde olup biten şeylermiş gibi algılanıyordu. Bununla birlikte hasta, bu düşünceleri aynı zamanda bir akıl hastalığının belirtisi olarak da fark ediyordu. Kadının “kafasının saçmalıklarla dolu olduğunu”, “büyüklük sanrıları yaşadığını”, “akıl hastası, deli ve tamamen kendini kaybetmiş durumda olduğunu” söylüyordu.

Hasta böylece kendisini, akıl hastası bir insan tarafından takip ediliyormuş gibi hissediyordu. Burada şu varsayımda bulunmak mümkündür: Hasta aslında kendi psikotik durumuna karşı direniyor, kendi deliliğinden kaçmaya çalışıyordu.

Hastalığının daha sonraki bir evresinde ise bu paranoid-takip edilme sistemi çözüldü ve artık kadının kendisini takip ettiğine inanmadı. Ancak aynı zamanda psikozun onun kişiliği üzerinde giderek daha fazla hakimiyet kurduğu da açıkça ortaya çıktı: Otistik geri çekilmesi arttı ve psikotik yaşantılarına daha sınırsız biçimde teslim oldu. Örneğin bir noktada kendisinin yeniden doğmuş İsa olduğunu söylemeye başladı.

Tanımlanan psikozun takipçiye yansıtılmasının, ya da daha doğru bir ifadeyle böyle bir yansıtma girişiminin önkoşulu, gerçekliği düzeltici bir değerlendirme yetisinin ve hastalık içgörüsünün bir kalıntısının bulunmasıdır. Hastanın kişiliğinde, akıl hastası olma korkusunun, psikotik bir çöküş yaşama kaygısının mevcut olması gerekir.

Psikoza dair bu kısmi farkındalık ve korku, sanırım şizofrenik ve paranoid hastalıklar grubunda, özellikle de psikotik gelişimin başlangıcında, oldukça sık gözlemlenebilir. Hastalık içgörüsü, kişinin akıl hastası olduğuna dair bir kesinlik ya da açık bir korku biçiminde ortaya çıkabilir ya da savunma mekanizmalarının arkasında gizli, örtük bir şekilde bulunabilir.

Bu içgörü inkar edilmiş ya da bastırılmış olabilir; daha önceki çalışmamda betimlediğim gibi bir yansıtma girişimi yapılabilir ya da görünüşte gerçekçi ve “şüphe uyandırmayan” bir belirti (özellikle hipokondriya) öne sürülerek özel bir enerjiyle yüklenebilir.

Bana öyle geliyor ki bu olgular yeterince dikkate alınmamıştır; bu nedenle ilerleyen açıklamalarımda bunlarla tekrar tekrar ilgileneceğim.

Şimdi öncelikle, ilk makalemde ele aldığım sorunları derinleştirmeye ve genişletmeye, ayrıca bazı sonuçlara ulaşmaya imkan verebilecek bir hastalık öyküsünden bazı gözlemleri aktarmak istiyorum. Burada söz konusu olan, hastanın takipçiyi deneyimleyişindeki narsisistik ögeler ve psikoza ilişkin korkuyla yüzleşmesidir.

Hasta, 19 yaşında, evlenmemiş bir kadındır. Onu bir yıl önce, klinikte üç-dört ay yatmakta olduğu sırada değerlendirdim. Kendisiyle yaklaşık yirmi kez görüştüm ve bu görüşmelerin ayrıntılı kayıtlarını tuttum. 15 yaşından itibaren yedi kez psikiyatri kliniğine yatırılmıştır. Tanı konusunda uzun süre büyük bir belirsizlik yaşanmış; zaman zaman mitoman bir psikopat olarak değerlendirilmiş, ancak giderek daha çok şizofreni tanısı düşünülmeye başlanmıştır. Son yıllarda yoğun biçimde alkol kullanmış ve zaman zaman seks işçisi olarak yaşamıştır.

Şu anda belirgin bir şizofrenik semptomatoloji sergilemektedir. İlginç olan, buna rağmen onunla oldukça iyi bir temas kurulabilmesidir; belirtilerini isteyerek ve ayrıntılı bir biçimde anlatmaktadır.

Semptomları, sürekli olarak belirli bir erkek tarafından takip edildiği düşüncesi etrafında toplanmaktadır. Bu kişiye Dr. Nicholas adını vermektedir. Dr. Nicholas, gerçek ve yaşayan bir insanla kanıtlanabilir bir bağlantısı olmayan, mistik bir fantezi figürüdür. Onu işitir ve görür, onunla konuşur; bu figür onun hareketlerini, eylemlerini ve düşüncelerini kontrol eder.

Genellikle ona karşı zalim ve sadisttir; insanlık dışı biçimde ona işkence eder, onu ısırır, kalbini ve akciğerlerini söküp çıkarır, ona cinsel saldırıda bulunur ve onun isteği dışında hamile bırakır. Ancak bazen de iyi ve şefkatli davranır; bir keresinde “iyi bir baba gibi” onu teselli edip cesaretlendirdiğini söyler. Kadın, bu figürün onun ruhunu ele geçirdiğine ve bu yüzden kendisinin aslında artık var olmadığına inanır.

Bir başka tuhaf düşüncesi de sonsuza dek yaşayacağı, sıradan biçimde hastalanamayacağı ve ölemeyeceğidir. Aynı düşünceye Schreber’de de rastlarız ve benzerini LSD etkisi altındaki hastalarda da gözlemlemişimdir. Bu durum muhtemelen bilinçdışının zamansızlığı ve değişmezliğiyle, yani birincil süreçle bağlantılıdır.

Şimdi mümkün olduğunca kelimesi kelimesine, hastanın takipçisi hakkında yaptığı çeşitli açıklamaları aktarmak istiyorum:

“Öylesine kötü niyetli ki buna katlanmak neredeyse imkansız. Şimdi de parmaklarımı keseceğini ve kemiklerimi içimden çekip çıkaracağını söylüyor.”. “Bazen aklıma şu düşünce gelebiliyor: Belki de o yalnızca benim kendi gölgemdir, kötü bir gölge, içimdeki kötülük. Ama yine de buna inanmıyorum, çünkü insan kendisine karşı bu kadar kötü olamaz.”. “Bazen öyle hissediyorum ki, bütün bu kötülükleri yapan aslında benim; sanki benim kötülüğüm ona aktarılmış ve o da bununla bana eziyet ediyormuş gibi.”. “Elbette şöyle de olabilir: İçimdeki bütün kötülük dışarı alınmış ve bir beden kazanmış; benden koparılıp ona dönüştürülmüş bir şey… benim kötülüğüm… bütün hayatım boyunca beni takip edecek olan kötülüğüm.”. “Belki sonunda bütün dünyayı yok edecek. Sadece birkaç kişi kalacak, benim gibi, insana dair her şeyin elinden alındığı insanlar. Dünya ona çok kötü davranmış olmalı ki o da dünyaya karşı bu kadar kötü olabiliyor.”. “Bence bütün dünyanın sonu yaklaştı; geride kalanlar yalnızca kendi gölgeleri olacak. Hem bedenleri hem ruhları ellerinden alınmış olacak. Güzel olan her şey yok edilecek; geriye yalnızca soğuk, çıplak dağlar kalacak. Ve sonra ben ona dönüşeceğim. Bazen onun ben olduğuna inanmaya sürükleniyorum.”. “Sanki iki insandan oluşuyorum. Biri benim, diğeri o. O benden çoğunu almış, bende neredeyse hiçbir şey kalmadı.”. “Ben oyum ya da bir gün onun gibi olacağım. Sanırım onun adını da alacağım. Benim söylediğim şey aslında onun söylediği şey, benim duyduğum da onun duyduğu şey.”

Birkaç dakika sonra şöyle diyor:

“Ama ben Dr. Nicholas değilim ve asla da olmayacağım. Ben hiçbir zaman bu kadar kötü olamam.”. “Eğer onun bir hayal olduğunu söyleseydim, kendimi akıl hastası ilan etmiş olurdum; insan bunu istemez.”. “Kimse bana onun var olmadığını kabul ettiremez, bu korkunç olurdu. Eğer o kaybolursa, ona ait olan her şey bana geçerdi. O zaman her şey boş ve anlamsız olurdu. Bir anda tamamen yalnız kalmayı düşünmek… tutunacak kimsenin olmaması…”. “Üstelik bazen bana iyi de davranıyor. O zaman ona çok ama çok aşık olabiliyorum. Ama onda sevgiyle nefret birleşiyor. Ondan ne kadar nefret etsem de içimin derinliklerinde onu sevdiğimi kabul etmem gerek.”. “O yüzden bana onun var olmadığını söylemeyin, bu beni tamamen altüst eder. Eğer o hiçbir şeyse, ben de hiçbir şeyim demektir. O zaman herhalde ben o olmalıyım… hayır, kafam karışıyor! Bu korkunç bir düşünce, bunu düşünmek bile istemiyorum.”

“Niçin bu kadar çok şey bilmek istiyorsunuz, anlamıyorum. Aslında her şey çok doğal. Belki biraz tuhaf geliyor ama bunların hepsi gerçek.”. “Tabii ki ben başka bir dünyada yaşıyorum, sizin yaşadığınız dünyada değil. Gerçek dünyanın etrafında bir duvar var ve ben o duvarı aşamıyorum. Eğer aşabilseydim, belki hasta olduğumu anlayabilirdim.”. “Bazen beni birkaç saatliğine gerçek dünyanın içine koyuyor; o zaman insanlar yeniden normal görünüyor. Ama bunu sadece beni kızdırmak için yapıyor, sonra hemen beni tekrar dışarı çekiyor.”. “Siz bunun benim hayalim olduğunu düşünmüyorsunuz, değil mi? Bu mümkün olamaz, çünkü o zaman ben akıl hastası olurdum. Ve ben kesinlikle akıl hastası değilim.”. “Ben sadece zavallı, takip edilen bir insanım, bunda benim suçum yok.”. “Buna karşılık, ben ona sık sık akıl hastası olduğunu söyledim. Bazen onun gerçekten akıl hastası olduğuna inanıyorum; yoksa bu kadar sinsi ve sapkınca kötü olamazdı.”. “Beni takip edenin akıl hastası biri olabileceğini sık sık düşündüm. Ama aynı zamanda, bunun beni akıl hastası yapmak için onun planı olup olmadığını da düşündüm.”

Bu vakada takipçi figürü, bütünüyle hastanın psikotik fantezi etkinliğinin bir ürünüdür. Hasta, takipçisinin, sıradan, yaşayan bir insan olmadığının farkındadır. Baba imgesi, hem iyi ve sevgi dolu baba, hem de sert ve cezalandırıcı baba, kuşkusuz takipçi tasarımına katkıda bulunmaktadır; muhtemelen bu, ödipal arzuların ve çatışmaların kalıntılarıyla da bağlantılıdır. Ancak bende oluşan izlenim, çok daha ilkel ve gelişimsel olarak çok erken dönemlere ait dürtülerin ve çatışmaların daha büyük bir önem taşıdığıdır.

Takipçinin ağırlıklı olarak narsisistik bir karaktere sahip olduğu açıktır. Onu inşa eden şey, büyük ölçüde hastanın kendi kişiliğinin parçalarıdır; özellikle de hastanın kendi içinde kabul edemediği saldırgan ve sadistik güçlerin bu figürde somutlaştığı anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte, akıl hastalığı düşüncesi ona yabancı değildir; takipçisini “deli” olmakla suçlamaktadır. Kendini kötü niyetli ve belki de akıl hastası bir insan tarafından takip edilip işkence görüyormuş gibi hissetmektedir. Fakat zaman zaman, bütün bu kötü niyetli ve hastalıklı eğilimlerin belki de kendisine ait olduğunu da sezebilmektedir.

Eğer takipçi var olmazsa, onun için her şeyin çökeceği duygusu vardır. Bu, kendi dünyasının yıkımı anlamına gelecektir ve hasta bunun aynı zamanda kendisinin akıl hastası olduğu gerçeğini kabul etmek zorunda kalması demek olduğunu açıkça bilmektedir. Bu durumda da paranoid belirtilerin ardında kısmi ve örtük bir hastalık içgörüsünün ve psikoza dair bir korkunun gizlendiğini varsaymak gerekir.

Şimdi takipçinin narsisistik anlamına ilişkin genel probleme kısaca geri dönmek istiyorum.

Freud, Schreber çözümlemesinde takipçiyi eşcinsel nesne olarak tanımlar; başlangıçta bu nesne babadır, yani kişiliğe yabancı bir figürdür. Ancak aynı zamanda Freud, eşcinsel nesne seçimi ile narsisizm arasındaki yakın ilişkiyi de vurgular.

Daha önceki çalışmamda bazı yazarları aktarmıştım: Bibring, von Ophuijsen, Rank, Staercke ve Tausk. Bu yazarlar, eski psikanalitik literatürde takipçi deneyiminde narsisistik ögelerin çeşitli biçimlerini tanımlamışlardır.

Rank’ın katkısı bana o kadar özgün görünmektedir ki, burada onu yeniden anmak istiyorum.

Rank, folklor ve edebiyatta ortaya çıkan “ikiz/doppelgaenger” motifini birçok örnek üzerinden betimler. Bu anlatılarda tekrar tekrar karşılaşılan bir tema, tekinsiz bir takip edilme düşüncesi ve ikizle, yaşamla ölüm arasında geçen bir mücadelenin tasviridir.

Rank’ın buradan çıkardığı sonucu alıntılamak istiyorum:

“Doppelgaenger motifinin, takip edilme sanrısını betimleyen edebi tasvirleri, yalnızca Freud’un paranoyaya yönelik narsisistik yatkınlık anlayışını doğrulamakla kalmaz; aynı zamanda, ruh hastalarının nadiren ulaşabildiği bir açıklıkla, başlıca takipçiyi, kişinin kendi benliğine indirger: Bir zamanlar en çok sevilen kişi olan kendisinin ‘ben’i, şimdi savunmanın yöneldiği hedef haline gelmiştir.”

Paranoid hastaların kendilerini dış dünyada yaşama eğilimlerini, ilginç bir klinik gözlemle destekleyebilirim. Paranoid bir hasta, kendi aynadaki yansımasından korkuyordu; bu aslında oldukça sık görülen bir belirtidir. Bana bunu şöyle açıklamıştı: Zaman zaman aniden tekinsiz bir yaşantı yaşadığını, aynada kendi görüntüsünü değil, doğrudan kendisini gördüğünü hissediyordu. Büyük bir korku içinde, kendisinin aynanın arkasında durduğunu ve kendisini izlediğini deneyimliyordu. Bu yaşantı, Rank’ın takipçi olarak “ikiz/doppelgaenger” betimlemesine oldukça yakındır.

Takipçi figürünün, hastanın üstbeninin bir yansıtması olduğuna dair belirgin izler taşıyabileceği bilinmektedir (Bleuler’in ifadesiyle takipçi, kişileştirilmiş vicdandır). Bu noktaya burada daha fazla girmeyeceğim. Buna karşılık, literatürde takipçinin akıl hastası olarak deneyimlenebileceğine dair yalnızca çok nadir ve sistematik olmayan bazı notlar biliyorum; örneğin Fenichel buna sadece kısaca değinir. Oysa bu öge, paranoid-takip edilme belirtilerinin oluşumunu anlamak açısından bana oldukça önemli görünmektedir.

Bu belirti kompleksi elbette aşırı belirlenmiştir (Fenichel, s. 430). Ancak belirleyicilerden birini şu şekilde tarif edebileceğimi düşünüyorum: Akıl hastalığı ya da daha doğru bir ifadeyle kişiliğin psikotik parçası, takipçi olarak yaşanmaktadır. Bu tür bir tasarım, kişinin akıl hastası olduğunu fark etmesine ya da psikotik belirtilerin ortaya çıkmasına karşı işleyen savunma mekanizmalarını varsayar. Psikotik olguların oluşumu ve kaydedilmesi benlik (ego) içinde gerçekleşmek zorundadır. Ancak eğer kısmi bir hastalık içgörüsü mevcutsa, belirli bir noktada gerçekliği düzeltici bir değerlendirme yetisinin bir kalıntısı hala etkin olmalıdır. Dolayısıyla benlik içinde bir bölünme bulunmalıdır: Bir parça psikoz tarafından yönetilirken, diğer bir parça buna karşı savaşır, korkuyla tepki verir ya da çeşitli savunma mekanizmalarına başvurur. Eğer kişilik tamamen psikoz tarafından ele geçirilirse, bu olgular doğal olarak ortadan kaybolacaktır. Böylesi örtük ve savunulmuş bir hastalık içgörüsüyle bağlantılı sorunlar çoğunlukla teorik açıdan ilgi çekicidir. Yine de burada çalışmamın pratik açıdan da önemli bir noktasına geliyorum: Başlangıç halindeki şizofrenik ve paranoid psikozların tanısı. Bir nevroz ile özellikle başlangıç evresindeki bir şizofreniyi ayırt etmek son derece zor olabilir. Çoğu analist de zaman içinde, tam da bu alanda, rahatsız edici ve trajik hatalar yapmak zorunda kalacaktır.

Burada şuna dikkat çekmek istiyorum: Bu tür hastalarda akıl hastası olma korkusuna ne kadar sık rastlandığı çoğu zaman gözden kaçmaktadır. Böyle bir korku, aslında sık görülen bir nevrotik belirtidir. Ancak hiç de nadir değildir ki hastalığın gelişimi, belki de klasik psikanalitik bir tedavi sırasında hızlanarak, hastanın akıl hastası olma kaygısının fazlasıyla haklı temellere dayandığını ortaya koyar.

Burada ele aldığım hasta da aynı belirtiden muzdaripti. Psikozun ilk açık belirtilerinin ortaya çıkmasından yaklaşık bir yıl önce, bir süre boyunca delireceğinden korkmuştu. Bunu şöyle anlatır: İçinde bazı eğilimler hissettiğini ve yaptığı şeyleri kendisinin bile hiç anlayamadığını söyler. Bugün bunu elbette Dr. Nicholas’ın o dönemde bile kendisini etkilemiş olmasıyla açıklar. Yine de o zamanlar bir akıl hastalığına yakalanmaktan korktuğunu hatırlamaktadır. Bu nedenle gidip akıl hastalıkları üzerine yazılmış popüler bir kitap edinmiştir.

Rüya ve Paranoya

Freud, “Kıskançlık, Paranoya ve Homoseksüellikte Bazı Nevrotik Mekanizmalar Üzerine” adlı çalışmasında, paranoid hastaların rüyalarına ilişkin bazı ilginç gözlemler ve düşünceler ortaya koyar. İki vaka tanımlar. Bunlardan biri tam gelişmiş bir kıskançlık paranoyası yaşamaktaydı; bu hastanın rüyaları dikkat çekici değildi, yani “hezeyansızdı”.

İkinci hasta için Freud şöyle yazar: “Muhtemelen analiz olmadan paranoid-takip edilme paranoyası olarak sınıflandırılmazdı, ama ben bu genç adamı bu hastalığa gidebilecek bir aday olarak görmek zorundaydım.” Analiz sırasında zaman zaman birdenbire klasik paranoid düşünceler ortaya çıkıyordu. Ancak hasta bunları hemen reddediyor ve alaya alıyordu. Freud, paranoyada çoğu zaman açık hastalık tablosundan önce böyle fark edilmeyen ve örtük bir ön evrenin bulunabileceği varsayımını dile getirir.

Bu son hasta çok sayıda takip edilme rüyası üretiyordu ve Freud bunları, aynı içerikteki hezeyan düşüncelerinin öncülleri ya da onların yerine geçen oluşumlar olarak değerlendirdi. Bu olguyu anlaşılır bulur: Rüya, uyanık yaşamda bastırılmış ve ortaya çıkmasına izin verilmeyen ögeleri içine almıştır. Buna karşılık, açık ve gelişmiş paranoyası olan hastanın rüyaları paranoid bir içerik taşımıyordu.

Freud, örtük-paranoid durumu anlamaya yönelik kuramsal düşüncelerinde ekonomik, yani niceliksel bakış açısını vurgular: Paranoid düşüncelerin ne ölçüde enerjiyle yüklendiği belirleyicidir. Bu düşünceler uzun süre normal ruhsal yaşamın yanında tolere edilebilir ve ancak libido ekonomisindeki bir değişim sonucu aşırı bir yüklenme kazandıklarında patojen hale gelirler. Ancak o zaman çatışma patlak verir ve kalıcı semptom oluşumuna yol açar.

Bu bakış açısı kuşkusuz doğrudur. Ben de birkaç kez, bir paranoyanın, dostça bir ilişkinin fazla yakınlaştığı ve hasta tarafından homoseksüel bir ayartı olarak yaşandığı durumlarda ortaya çıktığını ya da ağırlaştığını gözlemlediğime inanıyorum; örneğin bir kadında, eşinin seyahatte olduğu bir dönemde. Ancak bana göre Freud’un örtük-paranoid durumu tanımlaması ve açıklaması eksik kalmaktadır.

Bence anlatımda şu nokta eksiktir: Psikotik düşüncelerin bilince çıkmasına karşı etkin bir karşı-yüklenmenin, yani aktif bir savunmanın bulunması gerekir. Freud’un tanımladığı türden örtük-psikotik bir durumu anlamak, böyle bir karşı-yüklenme varsayımıyla kolaylaşır. Paranoyak düşüncelerin, sansürün biraz gevşediği rüyalarda ortaya çıkması, psikotik belirtilere karşı işleyen aktif savunma mekanizmaları varsayımını daha da destekler.

Hastaların rüyalarının, örtük-psikotik bir durumun tanısında önem taşıyıp taşımayacağı sorusu bir süredir beni ilgilendirmektedir. Daha önceki çalışmamda bu problemi kısaca tartışmış ve bir örnek vermiştim. İleride bazı gözlemler daha aktaracağım. Ancak önce, bu olgunun Schreber’de de betimlendiğini göstermek istiyorum.

Schreber, psikozunun patlak vermesinden sekiz-dokuz yıl önce ağır bir hipokondri yaşamış ve altı ay boyunca Profesör Flechsig’in kliniğinde yatmıştı. Schreber’in bu hastalığa dair yalnızca birkaç kısa notunu bilen Freud, bu durumun görünüşte bir nevroz sınırları içinde kaldığını yazar. Ben buna katılmıyorum, ancak bu sorun üzerine tartışmamı şimdilik ertelemek istiyorum.

Schreber, psikotik çöküşünden birkaç ay önce şöyle anlatır: “Birkaç kez rüyamda, daha önce geçirdiğim sinir hastalığının yeniden geri döndüğünü gördüm. Bu yüzden rüyada doğal olarak çok mutsuz oluyordum. Uyandığımda ise bunun sadece bir rüya olduğunu fark edip mutlu oluyordum. Bir başka sefer de sabaha karşı, hala yatakta uzanırken (yarı uykuda mıydım yoksa uyanık mıydım artık hatırlamıyorum) bir duygu yaşadım ki, daha sonra tamamen uyanıkken üzerine düşündüğümde bana son derece tuhaf geldi. Bu, aslında bir kadın olmanın ve cinsel ilişkiye maruz kalmanın güzel bir şey olması gerektiği düşüncesiydi. Bu düşünce benim bütün karakterime ve yapımıma o kadar yabancıydı ki, tam bilincim yerindeyken onu büyük bir öfkeyle reddederdim. Fakat sonradan yaşadıklarımdan sonra, bu düşüncenin bana birtakım dış etkiler tarafından verilmiş olabileceği ihtimalini de tamamen göz ardı edemiyorum.”

Demek ki Freud’un az önce aktardığım makalesinde çok yerinde biçimde hastalığın kuluçka dönemi dediği süreçte Schreber, yeniden sinir hastası olduğuna dair rüyalar görmüş ve yarı uykulu bir durumda, daha sonra açık psikoz sırasında çok büyük rol oynayacak olan psikotik bir düşüncenin bilince sızmasını yaşamıştır.

Şimdi, klinikte incelediğim bir hastanın rüyalarına ilişkin bazı gözlemleri aktarmak istiyorum.

Hasta Ocak 1961’de, henüz 17 yaşını doldurmamışken hastaneye yatırıldı. Zeki ve başarılı bir ortaöğretim öğrencisiydi. Yatırılmasından yaklaşık altı ay önce bir süre kötü uyumuş, hafif depresif bir hale girmiş ve kendini suçlayan düşünceler yaşamıştı. Düşüncelerinin hızla dağıldığından şikayet ediyor, değişken hipokondriyak yakınmalar gösteriyor ve şizofreniye yakalanmaktan korkuyordu.

Akut bir psikotik tablo içinde hastaneye getirildi. Stupor halindeydi ve yoğun bir korku içinde olduğu açıktı. Daha sonra, bir atom bombası patlaması yaşandığına ve Rusya ile Amerika arasında bir atom savaşı başladığına inandığını anlattı. Havanın radyoaktif maddelerle zehirlendiğini, ağaçların bir daha asla yeşermeyeceğini, hastanenin yıkılmak üzere olduğunu ya da belki artık hiç var olmadığını ve kendisinin öleceğini düşünüyordu. Zaman zaman kendisini Almanlar ya da Ruslar tarafından korunan bir hapishanede sanıyor, banyonun gerçekte bir gaz odası olduğuna inanıyordu.

Hastalığın seyrini ayrıntılarıyla anlatmayacağım. Sadece şunu belirtmek isterim: Hastalık, çok iyi düzelme dönemleri ve ardından gelen birkaç yeni ağır atakla karakterizeydi. Bu ataklar sırasında yine dünyanın sonunun geldiği yaşantıları ortaya çıkıyordu; yıkıcı bir atom savaşının sürdüğüne dair düşünceleri vardı. Halüsinasyonlar, düşüncelerin etkilenmesi ve değişken paranoid düşünceler yaşıyordu. Bir dönemde ayrıca dışkı sürme davranışının da eşlik ettiği ağır bir huzursuzluk hali görülmüştü.

Son altı ay boyunca ise görünüşte sağlıklıydı. Okulda çalışkandı; gerçi başarı düzeyi hastalıktan önceki seviyeye tam ulaşmamıştı. Boş zaman ilgilerini de sürdürüyordu. Ayrıntılı bir psikiyatrik muayenede, belki yalnızca hafif bir kişilik değişikliği dışında, artık kesin psikotik belirtiler saptanamadı.

Şimdi, belirgin psikotik belirtilerin bulunmadığı dönemlerde gördüğü bazı rüyaları aktaracağım:

Bir rüyasında yarı uykulu haldeyken bir polis arabasının geldiğini ve onu sorguya götürmek üzere aldığını görmüştü. Bütün ev polis tarafından kuşatılmıştı. Çok sayıda gazeteci de oradaydı; onun hakkında gazetelere haber yazarken daktilolarının tıkırtısını duyabiliyordu.

Başka bir gece yine atom savaşının başladığına dair ürkütücü rüyalar ya da fanteziler gördüğünü anlatır. Atom bombasının patlamasının ışığını gördüğünü sanmıştı. Gece sisliydi, limanda gemi sirenleri çalıyordu ve bazı uçaklar şehrin üzerinden alçaktan uçuyordu; bütün bunlar ona çok tekinsiz gelmişti. Sabah pencereye bakıp her şeyin her zamanki gibi olduğunu görünce korkusu kaybolmuştu.

Hasta rüyalarını sık sık tuhaf, karmaşık ve mistik olarak betimler. Bir gece televizyon çekimlerinde bulunduğunu ve bir yanlışlık sonucu kendisinin de filme girdiğini görmüştü. Başka bir gece zehirlendiğini rüyasında yaşamıştı. Bir kez de yabancı bir gezegende olduğunu görmüştü; orada sürekli huzur ve barış vardı. İnsanlar çok güzeldi ve her şey güneşin altında dalgın dalgın uyuyup mutlu olma duygusuyla çevriliydi.

Zaman zaman yeniden hasta olduğuna dair rüyalar da görüyordu. Bunlardan birini aktarmak istiyorum:

Rüyasında tekrar hastanede olduğunu görmüştü. Her şey çok garipti; iki kişi için yalnızca bir yatak vardı. Daha doğrusu, başka bir hastanın yanına yatağa atladığını hatırlıyordu. Aynı anda kendi kendine şöyle düşünmüştü: “Böyle bir şey yapabiliyorsan hasta olmalısın, sende bir sorun var.” Dehşet verici bir korkuya kapılmıştı. Bunun bir rüya olması gerektiğini hissediyordu ama çıkamıyordu. Sonra rüyasında, bazen yaptığı bir şeyi yapmıştı: dayanamayınca pencereden atlamıştı. Fakat bunun da işe yaramadığına dair iğrenç bir his duymuştu. Sonunda ter içinde uyanmıştı ve kendi odasında, evinde olduğunu anlamak ona çok iyi gelmişti.

Bu son rüya, Schreber’in rüyalarıyla şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır. Burada da tıpkı Schreber’in gece yarısı uykulu halde “bir kadın olmanın” güzel olabileceğine dair düşüncesinde olduğu gibi, homoseksüel bir çatışma içeriğine işaret edilmektedir.

Son olarak bu hastayla ilgili şunu da eklemek isterim: Son zamanlarda durumu daha da düzeldikten sonra, ara sıra geceleri ürkütücü rüyalar görmüş gibi hissettiğini, fakat bunları hatırlayamadığını bildirmiştir.

Burada betimlenen türden bir rüya malzemesi aslında hiç de nadir değildir. Ben buna dikkat etmeye başladıktan sonra, benzer durumları başka hastalarda da gözlemledim. Bunun tanısal ve prognoz açısından belli bir önemi olabileceğini düşünüyorum.

Elbette bir insanın açıkça görülen rüyalarını, onda latent bir psikotik durumun bulunduğuna, yani psikoza yönelik bir yatkınlığın varlığına işaret olarak almak konusunda dikkatli olmak gerekir. Çünkü normal, ilkel ve birincil süreç özellikleri taşıyan ruhsal işleyişler, sıradan rüyayı oluşturan mekanizmalar, ilke olarak psikotik mekanizmalara benzer. Zaten rüya sık sık “normal bir psikoz” olarak tanımlanmıştır. Bir kişinin takip edilme rüyaları görmesi, tek başına onun latent paranoid bir durumda olduğu anlamına gelmez.

Ancak bu tür vakalarda gözlemlenen rüyalar, örneklerle göstermeye çalıştığım üzere, kendine özgü bir karakter taşır: Dünyanın sonu yaşantıları içeren rüyalar, ışınlarla etkilenme düşünceleri, ürkütücü makineler, yabancı ve mistik rüyalar… Bunlara çoğu zaman yoğun bir korku eşlik eder; bu korku kuşkusuz psikotik çöküş korkusunun bir ifadesidir. Elbette bu rüyalar tek başına, yalıtılmış biçimde değerlendirilmemeli; ancak hastanın tüm klinik görünümü arka planında ele alınmalıdır.

Bence burada söz konusu olan, hastaların bilinçdışında, kısmen de muhtemelen ön-bilinç düzeyinde önceden biçimlenmiş halde bulunan psikotik düşünceler ve yaşantılardır. Uyku ya da yarı uyku durumunda, normalde gerçekliğe uygun işleyen benlik işlevlerinin savunma mekanizmaları yeterince gevşer; böylece bu psikotik içerikler uyuyan kişinin bilincine girme fırsatı bulabilir.

Burada uykudaki gerçeklikten yalıtılmanın da önemli bir rolü vardır. Çünkü ruhsal aygıt, uyku halinde adeta bir tür “duyusal yoksunluk” (sensory deprivation) durumuna girer. Çevreden gelen ve sürekli düzeltici işlev gören duyusal uyaranlar ortadan kalkar. Bu nedenle psikotik ve gerçekdışı fenomenler, gerçeklik sınamasını daha kolay alt edebilir ve ruhsallık üzerinde egemenlik kurabilir. Bu mekanizma, hastamın aktardığım örneklerden birinde son derece açık biçimde tarif edilmiştir.

Hipokondriya ve Paranoya

Freud, Schreber üzerine yazdığı çalışmada bir dipnotta şöyle der: “Paranoya kuramını, ancak, neredeyse düzenli biçimde eşlik eden hipokondriyak yan belirtileri kendi bağlamı içine yerleştirmeyi başardığım zaman güvenilir bulacağım.”

Bu zorlu göreve sistematik ve kapsamlı bir şekilde girişmek istemiyorum. Yalnızca paranoyada hipokondriyak belirti oluşumunun bazı yönlerini aydınlatmaya çalışacağım ve tekrar kısmi hastalık içgörüsü ile belirtilerin psikotik çöküşe karşı koruyucu işlevi sorunuyla ilgileneceğim.

Bu kişisel katkıma geçmeden önce, hipokondriya ve paranoya ilişkisine dair bazı genel düşünceler sunmak istiyorum. Hipokondriya, paranoid ve şizofrenik hastalıklar grubunda önemli bir rol oynar; bazen başlangıç belirtisi olarak, bazen de hastalığın seyri sırasında ortaya çıkar.

Burada yeniden Schreber’in hastalık öyküsüne dönmek istiyorum. Baumeyer, Schreber’in orijinal hastane kayıtlarını bulduktan sonra, onun hastalığı hakkında değerli ek bilgiler edinmiş olduk. Schreber’in, evlendiği dönemde, yani 1878 yılında, 36 yaşındayken bile hipokondriyak düşüncelere sahip olduğu söylenmektedir. Aralık 1884 ile Haziran 1885 arasında, ağır bir hipokondriya nedeniyle Profesör Flechsig’in kliniğine yatırılmıştır. Her an kalp krizi geçirip öleceğine inanıyordu, kendisini iyileşmez bir hasta olarak görüyordu. Depresifti ve hastanede iki kez intihar girişiminde bulunmuştu. Konuşma bozuklukları da vardı. Ayrıca yürümek için kendini fazla zayıf hissettiğinden, taşınmayı talep ediyordu.

Schreber, bu hastalığın “doğaüstü alanına değen hiçbir ara olay olmaksızın” seyrettiğini belirtmiştir. Bu ifade muhtemelen, belirgin psikotik belirtilerin bulunmadığı anlamında anlaşılabilir. Yine de bunun fiilen psikotik bir durum olduğunu düşünüyorum.

Hastalık öyküsündeki az sayıdaki notlar arasında, Schreber’in kuşkucu olduğu ve karısının bir bahaneyle uzaklaştırılacağından, böylece onu bir daha hiç göremeyeceğinden korktuğu bilgisi yer almaktadır. Taburcu olurken bile, hastalık sırasında 15–20 kilo verdiğine inanıyordu. Oysa gerçekte 2 kilo almıştı. Buna rağmen, kendisini bilerek yanlış tarttıklarını iddia ediyordu. Burada açıkça düzeltilmeyen hipokondriyak bir hezeyan düşüncesi söz konusudur.Ayrıca, mantıklı bir neden gösteremeden tekrar tekrar fotoğraf çektirdiği de belirtilmektedir. Sık sık huzursuzdu, uyuyamıyordu ve en küçük bir sesten bile rahatsız oluyordu.

Daha sonraki tartışmam için özetle şunu söyleyebiliriz: Schreber’de ağır bir hipokondriya vardı; bedensel hastalık ve güçsüzlük düşünceleri gerçek dışıydı ve düzeltilemez nitelikteydi. Aynı zamanda muhtemelen başka, daha örtük paranoid belirtiler de bulunuyordu. Bilindiği gibi, daha sonraki belirgin paranoid-şizofren psikozu açık biçimde hipokondriyak bir renge sahipti. “Anılar”ının 11. bölümünde, bedeninde meydana geldiğini düşündüğü tüm değişimleri ve yıkımları ayrıntılı biçimde anlatır. Bunların, takipçilerin kötü niyetli etkileriyle, “mucizeler” ve ışınlar aracılığıyla gerçekleştiğine inanır.

Burada, paranoid şizofrenide çok sık görülen grotesk hipokondriyak düşünceler ve etkilenme fikirleri karşımıza çıkar. Çalışmamın başında söz ettiğim genç kadın hasta da takipçinin işkenceleri nedeniyle bedeninin tahrip edildiğine dair benzer düşüncelere sahipti.

Şimdi kısaca, paranoid belirtilere hangi dürtülerin ve dürtü çatışmalarının yatırım yaptığı ve burada nasıl işlendiği sorununa bakarsak, şunu baştan belirtmeliyim: Bu çalışmada homoseksüelliğin anlamı üzerine sistematik bir tartışma yürütmeyi amaçlamıyorum. Bu konuda yalnızca birkaç not: Pek çok paranoid vakada, hastalık sırasında ortaya çıkan libidinal istek ve çatışmaların homoseksüel nitelikte olduğu açıktır. Ancak özellikle şizofrenik hastalıklar bağlamındaki paranoid sendromlarda, bunun, homoseksüel sapkınlıkta açık biçimde görülen ya da nevrotiklerde gizil olarak bulunan homoseksüellikten çok farklı bir karakter taşıdığına inanıyorum. Bu, çok daha ilkel bir düzeydedir. Takipçi figürü öylesine narsisistik bir biçimde damgalanmıştır ki, diğer insanın gerçekten “kişiliğe yabancı bir nesne” olarak algılandığı, gerçek anlamda nesne-libidinal dürtülerden söz etmek bile güçleşir.

Bana göre, Bak’ın, özellikle Nunberg’in çalışmalarını sürdürerek mazohizmin önemini vurgulaması paranoya kuramına önemli bir katkıdır. Bak görüşünü şu cümlede özetler: “Paranoya, hezeyansal mazohizmdir.” Elbette Bak’ın çalışması, New York psikanaliz okulunun özellikle saldırgan dürtü çatışmalarına verdiği büyük önem arka planında değerlendirilmelidir.

Benim ilk hastam bu mazohistik mekanizmayı açık biçimde tarif etmektedir. Takipçi Dr. Nicholas’ın belki de kendi kötülüğü, kendi içindeki kötü yan, yani kendisinden alınmış ve onu izleyip ona eziyet eden şey olabileceğini söylemektedir. Böylece paranoyada hipokondriya sorununu tam merkezinden yakalamış oluyoruz. Çünkü hipokondriyak yakınmalarda hastalar, takipçinin kötü niyetle bedenlerinde ne tür yıkımlar gerçekleştirdiğini anlatırlar. Bu mazohistik fanteziler içinde adeta oyalanırlar ve bitmek bilmeyen şikayetlerinde gizli, sapkın bir haz yaşantısı sezilir: “Bakın, ben hiçbir suçum yokken nasıl işkence görüyorum, eziyet çekiyorum, yok ediliyorum.”

Şimdi hipokondriya ile paranoya arasında özel bir ilişki gösteren bir vakayı kısaca anlatacağım:

Hasta 36 yaşında, evlenmemiş bir erkektir. 21 yaşındayken burnuna bir darbe almıştır. Bunun ardından yüzünün, özellikle burnunun deforme olduğuna, kemiklerinin zarar gördüğüne ve gevşediğine dair bir düşünceyle hipokondriyak bir sendrom geliştirmiştir. Ayrıca dayanılmaz ağrılardan yakınmıştır. Uzun yıllar boyunca bu belirtilerle meşgul olmuş ve sonunda bir burun estetiği ameliyatı yaptırmayı başarmıştır. Elbette bu operasyon hiçbir işe yaramamıştır. Daha sonra yeniden ameliyat talep edince, hastanın ruhsal açıdan sorunlu olduğu anlaşılmış ve yeni bir müdahale reddedilmiştir.

Hasta 32 yaşındayken yüzüne tekrar birkaç yumruk darbesi almış, bu da benzer hipokondriyak belirtilerin yeniden alevlenmesine yol açmıştır. O zamandan beri dört kez psikiyatri kliniğine yatırılmıştır. Ben de onu burada değerlendirdim ve durumunu altı ay boyunca izleme fırsatı buldum.

Hasta, işvereni tarafından saldırıya uğradığını ve işte güvenilmez olmakla ilgili haksız suçlamalara maruz kaldığını anlatmıştır. Bu sırada yüzüne yumruklar yemiştir. Kendini savunmamış, büyük bir korkuyla kaçmaya çalışmıştır. Saldırının kendisini ise neredeyse hiç hatırlamadığını söyler. Bu olaylar sanki sisli ve örtülü gibidir. Kendiliğinden yalnızca darbelerin sonuçlarından söz eder. Yüzünde kesinlikle bir şeylerin kırıldığını, alt çenesinin mahvolduğunu, büyük acılar çektiğini ve çalışamadığını belirtir. Hipokondriyak şikayetleri kısmen grotesk ve tamamen gerçek dışıdır: Bazen yüzünün içinde kanamaya başladığını hisseder ve kanın göğüs kafesine doğru aktığını söyler. Hatta bir defasında bu kanamanın skrotuma kadar indiğini ve bunun testislerinden birinin büzüşmesine yol açtığını, böylece onun deforme olduğunu iddia etmiştir. Sürekli olarak durumunun yalnızca bedensel bir nedeni olduğunu vurgular ve kesinlikle deli ya da akıl hastası olmadığını dile getirir. Durmadan yüzüne bir ameliyat yapılması için yalvarmaktadır.

Belirgin semptomatik tablo tamamen onun hipokondriyası tarafından yönetilmektedir. Ancak ayrıntılı görüşmelerden sonra, saldırı olayı ve onu döven adamla bağlantılı paranoid-takip edici düşünceler de ortaya çıkmaya başlar. Bu konudaki bazı ifadelerini aktaracağım.

Hasta şöyle der: “Şu anda sadece yanağımda ne olduğunu ve buna karşı ne yapılabileceğini düşünüyorum. Saldırının kendisini düşünmek istemiyorum. Ancak çok nadiren, ağrılarım olduğunda, onun nasıl bir suçlu olduğu ve beni o zaman ne kadar korkunç hale getirdiği aklımdan geçiyor.”

Saldırıya ve mahkeme sürecine daha fazla düşünmenin tehlikeli olduğunu da söyler. İnsan bir kez düşünmeye başlarsa duramaz, kafasının içinde her şey dönmeye başlar ve o zaman hemen başka bir şey bulup düşünmek zorunda kalır. Bazen saldırıyı rüyasında gördüğünü, o zaman her şeyin çok canlı biçimde karşısında belirdiğini anlatır. Bunun, bilinç dışının o zamanki şokla çalışması olduğunu düşünür. Bir noktada şöyle der: “Size her şeyi anlatsam kolayca tamamen deli ya da akıl hastası olduğumu sanabilirsiniz. Ama her şey gerçek, bunlar halüsinasyon değil.” Benim sorum üzerine halüsinasyonu şöyle tanımlar: “Gerçekte yaşanmamış bir şey.”

Yavaş yavaş şu anlatıyı elde etmek mümkün olur:

Saldırı sırasında bir sandalyeye bağlanmış, en acımasız şekilde işkence görmüş, bıçak ve tabancalarla tehdit edilmiş ve mistik, anlaşılmaz bazı belgeleri imzalamaya zorlanmıştır. Ayrıca anlamsız cümleler söylemeye mecbur bırakılmıştır; örneğin bazı insanları öldürmek istediğini söylemesi istenmiştir. Her şey bir teybe kaydedilmiş ve bu kayıt şantaj amacıyla kullanılacaktır. Onu saldırıya uğratan adamın uluslararası bir suç çetesiyle bağlantılı olduğunu, hatta polis ve mahkemeyle de ilişkisi bulunduğunu düşünür. Çünkü bir duruşma sırasında “anlamlı bakışlar”ın değiş tokuş edildiğini ve çeşitli imalı sözler söylendiğini fark ettiğini iddia eder. Bu adamın tamamen deli gibi göründüğünü, hatta belki akıl hastası olduğunu söyler. Hasta, gizemli telefon aramalarının arkasında da onun olduğunu düşünür. Özellikle geceleri ürkütücü sesler duyduğunda, adamın sürekli hayatına kastedeceği korkusuna kapılır.

Burada aktardıklarımın, klinik tabloya tamamen egemen olan açık hipokondriyanın arkasında bir paranoid-takip edici sendromun gizlendiğini göstermeye yeterli olduğunu düşünüyorum. Bu sendromun zor fark edilmesinin nedeni, takip edici paranoyanın aslında kısmen yalnızca gizil biçimde var olmasıdır. Hasta hipokondriyasını, takip edilme hezeyanını kontrol altında tutmak için kullanmaktadır.

Çünkü takip edici düşüncelerin akıl hastalığı şüphesini doğurduğu açıktır; bu şüphe yalnızca başkalarında değil, bana göre hastanın kendisinde de mevcuttur. Elbette bu durumda bilinçli bir gizleme, yani dissimülasyon unsuru bulunduğunu da inkar etmek istemem. Tamamlayıcı olarak şunu da belirtmek gerekir: Hasta gerçekten saldırıya uğramış ve yüzüne birkaç yumruk darbesi almıştır. Ancak bu gerçek çekirdek, psikotik biçimde işlenmiş olsa da aslında önemsizdir ve darbeler tehlikeli değildir.

Muhtemelen saldırıyı kendisi provoke etmiştir. Yine de dava süreci sonunda saldırgan 40 gün hapis cezası almış ve hastaya 2000 kron (1150 DM) tazminat ödemek zorunda kalmıştır. Bu da hastanın akıl hastalığını başarıyla gizleyebildiğinin bir göstergesidir. Çünkü hem kendisinde hem de başkalarında dikkati, takipçinin yol açtığı acılara ve bedensel yıkıma yönlendirmeyi başarmıştır.

Burada tanımladığım mekanizma, yani hipokondriyanın paranoid-takip edici düşünceler için bir örtü ve psikotik çöküşe karşı bir koruma işlevi görmesi, bana göre hiç de nadir değildir. Ben bu mekanizmayı başka bazı ağır hipokondriya vakalarında da oldukça saf biçimde gözlemledim. Ayrıca sıradan paranoid-şizofren hastalık dönemlerinde hipokondriyak eşlik eden belirtilerin de benzer bir anlam ve işleve sahip olabileceğini düşünüyorum.

Bu mekanizmayı tanımlama konusunda belli bir öncelik iddia edebileceğim düşüncesinden ise vazgeçmek zorunda kaldım. Çünkü bir süre önce Ruth Mack Brunswick’in, Freud’un ünlü hastası “Kurt Adam” üzerine yaptığı yeniden analiz çalışmasını okudum. Elbette kendi araştırmalarımda bu olağanüstü vaka anlatısından farkında olmadan etkilenmiş olmam da mümkündür.

Bu betimleme son derece açıktır ve benim kendi gözlemlerimle ve düşüncelerimle tamamen örtüşmektedir. Ancak bana göre Mack Brunswick, tarif edilen mekanizmanın kuramsal ve klinik-tanısal ve prognostik önemini yeterince takdir etmemektedir. Çalışmasının son iki bölümünde, yani “Psikozun Mekanizmaları” ve “Vakanın Sorunları” başlıklı kısımlarında bu sorulara hiç değinmemektedir. Hastanın psikotik bir çöküşten duyduğu korkuyu ise, onun aktardığı bir rüyada ima edilmiş olarak görüyorum; bu, daha önce tartıştıklarımla da uyumludur: “Hastam, tedavi odamda bir dinlenme sedirinin üzerinde yatmaktadır. Birdenbire odanın tavanında parlayan bir hilal ve bir yıldız belirir. Hasta bunun bir halüsinasyon olduğunu bilir ve delirdiğini hissettiği için duyduğu çaresizlikle kendini ayaklarıma atar.”

Benim şahsen burada tartışılan mekanizmayı saptadığım vakalar arasında, Kurt Adam’ın hipokondriyak evresine çok benzeyen ağır bir “burun hipokondriyası” vakası da bulunmaktadır. Bu vakayı yalnızca kısa hatlarıyla betimleyeceğim.

Bu vaka 46 yaşında bir kadına aittir. Hastalığı 13 yıl önce başlamıştır. O dönemde çok çeşitli, değişken hipokondriyak yakınmaları ortaya çıkmıştır: tüm vücudunda ağrılar, kollarını hareket ettirememe hissi, verem ya da kansere yakalandığına inanma, böbrek hastalığı olduğu düşüncesi vb.

Yaklaşık yarım yıl sonra bütün şikayetleri yüz ve burun çevresinde yoğunlaşmıştır. Burnunda dayanılmaz derecede kaşıntılı ve ağrılı bir his olduğunu, mukus salgısı nedeniyle kötü bir tat aldığını ve kemiklerin giderek tahrip olması yüzünden burnunun şeklinin bozulduğunu söylemiştir. O zamandan beri bu belirtiler tüm enerjisini adeta kendine çekmiştir. Kadın yıllardır kelimenin tam anlamıyla aralıksız biçimde burnuyla meşguldür; sürekli burnunu kaşır, tekrar tekrar yoklar, karıştırır ve devamlı boğazını temizleme ihtiyacı duyar. Çalışamaz hale gelmiş ve boşanmıştır. İlk yıllarda birçok kez kulak burun boğaz uzmanları tarafından muayene ve tedavi edilmiştir; sinüsleri defalarca delinmiş ve burun mukozası lokal olarak tedavi edilmiştir.

Daha sonra ise tekrar tekrar psikiyatri servislerine yatırılmıştır. Başlangıçta bunun histerik bir tablo olduğu düşünülmüş, zamanla hastalığın psikotik karakteri anlaşılmıştır; ancak kesin tanısal sınıflandırma konusunda görüş birliği sağlanamamıştır. Psikiyatrik açıdan da çeşitli tedaviler denenmiştir: elektroşok ve hatta 5 yıl önce bir lobotomi bile uygulanmıştır, fakat bunların hiçbiri durumda belirgin bir değişiklik yaratmamıştır. Son yıllarda farklı ilaçlarla yapılan yoğun tedavi de yalnızca sınırlı bir yatışma ve hafifleme sağlamıştır. İlginç olan şudur ki, bu kronik hipokondriyak tablo iki kez, 1959 ve 1960 yıllarında, yalnızca birkaç gün süren açık takip edilme hezeyanlarıyla yer değiştirmiştir.

Hasta, korkunç şeyler anlatan sesler duyduğunu söylemiştir; örneğin çocuklarının bir trafik kazasında ağır yaralandığını ve bacaklarının kesilmek zorunda kaldığını işittiğini aktarmıştır. Ayrıca birinin onu ürkütücü bir biçimde öldürmeye çalıştığını, bunun arkasında bir doktorun bulunduğunu ve kendisini hipnotize ettiğini anlatmıştır. Ben onu 1961 sonbaharında muayene ettiğimde ise yalnızca ağır hipokondriya saptanabiliyordu. Sanrılarının hezeyanlı ve grotesk niteliği ayrıntılı görüşmeler sırasında ortaya çıkmıştır. Örneğin burun kemiklerindeki tahribatın, sinüslerde bulunan idrar benzeri bir sıvıdan kaynaklandığını söyledi; hatta idrar kokusunu açıkça alabildiğini ifade etti.

Tanımlamasında bir kez bir neolojizm (uydurulmuş yeni bir sözcük) ortaya çıktı: burnunda “sıvı-su” gibi bir şey olduğunu söylüyordu. Genel olarak tipik olan şudur ki, yalnızca hipokondriyak belirtiler hakkında konuşmak istemektedir. Kuşkucudur ve savunmacı bir tutum içindedir; sürekli olarak bedensel bir hastalığı olduğuna dair kanıtlar ileri sürer ve buna karşılık “deli” olmadığı konusunda ısrarla karşı argümanlar geliştirir. Açık biçimde takip edilme hezeyanlarına dayanan bir belirti tablosunu ortaya koymak ise mümkün olmamaktadır.

Bu durumda da klinik tabloda bir tür gizleme (dissimulasyon) unsurunun bulunmuş olması muhtemel görünüyor. Ancak bana göre esas olan şudur: takip edilme yaşantısına ve takip edici nesnelere yönelmiş olan ruhsal enerji yatırımı, bedensel zararlar ve bozulmalar üzerine kaydırılmıştır.

Bedenin bu mazohistik biçimde aşırı yüklenmesi, hastaların gerçekdışı takip edilme düşüncelerini kendilerinden daha kolay uzak tutmalarını sağlar. Burada psikotik çöküş korkusu kuşkusuz temel bir rol oynamaktadır. Bu nedenle, böyle bir hipokondriyak tablonun neden bu kadar katı biçimde sabitlendiği ve hastalar tarafından neden bu kadar inatla sürdürüldüğü de anlaşılır hale gelir. Çünkü hipokondriyak belirtilerden vazgeçmek, bu vakalarda özellikle saldırgan güçlerin tehlikeli biçimde serbest kalması ve psikozun yeniden alevlenmesi riskini doğuracaktır.

Benim hipokondriyayı, temelde paranoid özellik taşıyan bu hastaların geri çekilebilecekleri ya da arkasına sığınabilecekleri bir alan olarak görmemi; yani gerçekdışı ve psikotik güçler tarafından yönetildikleri düşüncesine karşı bir savunma aracı olarak değerlendirmemi, Schreber’den alacağım bir alıntıyla daha da somutlaştırıp destekleyebileceğimi düşünüyorum.

Schreber, hipokondriyak duyumlarından ve düşüncelerinden söz eder ve ardından şöyle der: “Bu bölümde bedenimde gerçekleştirildiğini anlattığım mucizelerle ilgili bütün bu anlatım, elbette diğer insanlara son derece tuhaf ve yabancı gelecektir; öyle ki, insan bunları yalnızca hastalıklı biçimde uyarılmış bir hayal gücünün ürünü olarak görmeye eğilimli olacaktır. Buna karşılık ben yalnızca şunu temin edebilirim: Hayatımda neredeyse hiçbir anı, bu bölümde aktarılan mucizeler kadar kesin ve güvenilir değildir. Zaten insan için, kendi bedeninde yaşadığı ve hissettiği şeyden daha kesin ne olabilir ki?”

Şöyle düşünüyorum ki, paranoid hasta hipokondriyak durumunu şu şekilde yaşayabilir: “Bedenimde bir değişim ve hasar olduğunu hissediyorum; bu kesin. Ve bu duyguyu kimse benden tartışarak alamaz ya da inkar edemez. Fakat zaman zaman aklıma gelen, bu hasarların ve bedensel değişimlerin nasıl ortaya çıktığına dair düşünceler o kadar tuhaf ki, ben bile delirmiş olmaktan korkmak zorunda kalıyorum; başkalarının ne düşüneceğini söylemeye bile gerek yok. Bunun üzerine, bunları düşünmemeye ve hiç konuşmamaya çalışıyorum. Ama kendi bedenimde olup biten ve burada çektiğim şey en azından kesin bir gerçek olarak ortada duruyor; bunu gizlemek zorunda değilim.”

Vurgulamam gerekir ki, burada hipokondriyak durum ile takip edici paranoya arasındaki ilişkiyi tartışırken, elbette yalnızca hipokondriyanın belirli bir tipini kastediyorum. Hipokondriya, oldukça belirsiz bir şemsiye kavramdır; çok geniş ve oldukça heterojen bir patolojik durumlar grubunu kapsar. Burada ise yalnızca bu grubun içindeki, ağır ve bana göre temelde psikotik nitelikte olan bazı vakalardan söz edilmektedir.

Bu çalışmamda paranoid semptom oluşumunun sistematik bir betimlemesini ve tartışmasını amaçlamadım. Birçok merkezi problem ya hiç ele alınmadı ya da yalnızca dolaylı biçimde değinildi. Freud ile birlikte paranoid semptomları bir tür telafi etme (restitüsyon) girişimi, bir uzlaşma çözümü, hastanın içindeki ilkel güçlerle gerçeklik arasında kurulmuş patolojik bir yaşama biçimi (modus vivendi) olarak görmek gerekir. Bu klinik tabloda, bana göre genellikle sanılandan daha fazla rol oynayan şey, belirli bir hastalık içgörüsü, psikoza yönelik bir korku ve ona karşı bir dirençtir. İşte bu saptama, çalışmamın temel temasını oluşturmuştur.

Özet

Yalnızca Danca dilinde erişilebilen önceki bir çalışmada, paranoid-takip edici sendromda takip edicinin anlamı kısaca ele alınmıştır. Bu çalışmada, paranoid hastanın takip ediciyi deneyimleyişinde bulunan narsisistik ögeler vurgulanmış ve olgu materyaliyle desteklenmiştir. Ayrıca takip edicinin bazen “akıl hastası” olarak deneyimlenebileceği de belirtilmiştir. Tartışma kısmında ise takip edilme yaşantısının genellikle göz ardı edilen bir belirleyeni tanımlanmıştır: Akıl hastalığının, daha doğru bir ifadeyle kişiliğin psikotik bölümünün takip edici olarak yaşantılanması.

Bu çalışmada söz konusu bulgular yeni olgu materyalleriyle genişletilmiş ve özellikle şizofrenik ve paranoid hastalıklar grubunda paranoid belirti oluşumunda kısmi hastalık içgörüsünün önemi vurgulanmıştır. Bu içgörü, kişinin akıl hastası olduğuna dair bir kesinlik ya da açık bir korku biçiminde ortaya çıkabileceği gibi, savunma mekanizmalarının arkasında gizli bir şekilde de bulunabilir. Bu içgörü inkar edilebilir veya bastırılabilir; bir yansıtma girişimi söz konusu olabilir ya da görünüşte gerçekçi bir belirti (özellikle hipokondriyak bir yakınma) öne sürülerek enerjiyle aşırı biçimde yüklenebilir.

Freud’un paranoid hastaların rüyalarına ilişkin bazı yorumlarından hareketle, latent-paranoid bir durumda psikotik düşüncelerin ve akıl hastası olma korkusunun rüyalarda nasıl ortaya çıkabildiği açıklanmaktadır. Muhtemelen hastaların bilinçdışında, kısmen de bilinç-öncesinde önceden biçimlenmiş olarak bulunan psikotik yaşantı ve fanteziler, uyku sırasında sansürün gevşemesiyle rüya görenin bilincine sızabilmektedir. Bu durum hem yazarın kendi olgu örnekleriyle hem de Schreber vakasıyla gösterilmiş ve bu olgunun tanısal önemi tartışılmıştır.

Schreber’in hipokondriyak belirtilerinden yola çıkılarak, paranoyada hipokondriyak belirti oluşumunun bazı yönleri ele alınmaktadır. Hipokondriyanın mazohistik niteliği özellikle vurgulanmaktadır; hastalar yakınmalarında, kötü niyetli bir çevre tarafından kendilerine yöneltildiğini düşündükleri yıkımları ve acıları tarif ederler. Ayrıca kişinin kendi saldırganlığının yansıtılması mekanizmasının önemi de belirtilmektedir.

Daha sonra klinik tabloda hipokondriyanın öylesine baskın olduğu vakalar tanımlanmaktadır ki, bunun arkasında bulunan takip edilme hezeyanı ancak güçlükle saptanabilmektedir. Görünüşe göre bu tür hastalarda takip edilme düşüncelerinin, varsanıların ve diğer psikotik belirtilerin gerçekdışı niteliğine dair kısmi bir içgörü bulunmaktadır. Hastalar psikotik çöküşe karşı, hipokondriyak belirti oluşumunu aşırı derecede enerjiyle yükleyerek kendilerini savunmaktadırlar.

Bu olgu Mack Brunswick tarafından “Kurt Adam” hastasının yeniden analizi üzerine yaptığı çalışmada açık biçimde tanımlanmış olsa da yazarın görüşüne göre yeterince dikkate alınmamıştır.

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar