Yazar: Rene A. Spitz
Çev: Suzan Uğur Girginer
Literatürde, erken çocukluk dönemindeki belirgin cinsel davranışlara ilişkin doğrudan gözlemler oldukça azdır. Bunun iki temel nedeni vardır: biri psikanalitik, diğeri ise deneysel-psikolojik nedenlerdir.
Psikanalitik neden: Psikanalistlerin dikkati genellikle mastürbasyon eyleminin kendisinden ziyade, hastanın ruhsal ekonomisi içinde mastürbasyonun yol açtığı sorunlara yönelmiştir. Bunlar arasında suçluluk duyguları, kaygı, içsel çatışmalar ve çevre ile olan çatışmalar ile bunların çeşitli semptomlara dönüşümü yer alır. Ancak erken çocukluk döneminde bu tür sorunlar henüz oluşmaz. Çünkü bu yaşta ruhsal yapı henüz Üst-Ben, Ben ve Alt-Ben olarak bölünmemiştir. Dolayısıyla, bu dönemde içsel çatışmalar, suçluluk duyguları, kaygı ya da savunma mekanizmaları da gelişmemiştir.
Deneysel-psikolojik neden: Deneysel psikoloji alanındaki yayınlarda, bebeklik döneminde mastürbasyon hakkında çok az bilgi bulunmaktadır. Bunun nedeni, deneysel psikologların genellikle davranışı, belirli bir yapı içinde ve tutarlı örüntüler halinde gözlemleme eğiliminde olmalarıdır. Oysa bebekler, yaşamlarının ilk yılında, sistematik olarak mastürbasyon eylemini gerçekleştirebilecek bilinçli ve amaçlı bir davranış düzeyine nadiren ulaşırlar. Bu dönemde, vücudun çeşitli bölgeleriyle—genital bölge de dahil olmak üzere—rastlantısal oyun oynama gözlemlenebilir. Ancak bu, belirli bir cinsel doyuma ulaşmayı hedefleyen bilinçli bir davranış olmadığından, “mastürbasyon” olarak değil, “genital oyun” olarak adlandırılmalıdır (Spitz ve Wolf, 1949).
Bu konuyu, yaşamlarının ilk yılında gözlemlediğim toplam 248 çocuk üzerinde inceledim. Bu çocukların bir kısmını ikinci ve üçüncü yaşlarında da izlemeye devam ettik. Çocukların 170’i, anneleriyle birlikte bir cezaevinin çocuk bakım bölümünde bulunuyordu; 61’i bir yetimhanede, 17’si ise kendi aileleriyle birlikte yaşıyordu.
Araştırmamız sırasında oldukça şaşırtıcı bir gözlem yaptık:
İlk yaşam yılı içinde, bir çocuğun gelişim katsayısı ile genital oyun oynama sıklığı arasında pozitif bir ilişki vardı.
Aynı zamanda, genital oyun oynama ile anne-çocuk ilişkisi kalitesi arasında da benzer bir ilişki gözlendi.
İkinci gözlem beklenen bir sonuçtu, çünkü önceki araştırmalarımızda, bir çocuğun gelişim katsayısının büyük ölçüde anne-çocuk ilişkisinin niteliğine bağlı olduğunu tespit etmiştik. Ancak genital oyun oynama davranışının, gelişim katsayısını belirlemek için kullanılan herhangi bir çocuk testinde kriter olarak değerlendirilmemesi dikkat çekiciydi. Dolayısıyla, genital oyun oynama ile gelişim katsayısı arasındaki bu paralelliğin keşfedilmesi beklenmedik bir bulgu oldu.
Anne-çocuk ilişkisinin otoerotik davranışlar üzerindeki belirleyici rolüne dair güçlü kanıtlar bulunduğundan, yukarıda belirtilen üç farklı grup—cezaevinin çocuk bakım bölümündeki çocuklar, yetimhanedeki çocuklar ve kendi aileleriyle büyüyen çocuklar—bu açıdan karşılaştırıldı.
Bu çalışmada, anne-çocuk ilişkisi bağımsız değişken, çocukların otoerotik faaliyetleri ise bağımlı değişken olarak ele alındı.
Elde edilen bulgular şunlardır:
Anne-çocuk ilişkisi optimal olduğunda, çocukların gelişimi ilk yaşam yılı içinde her açıdan ortalamanın üzerindeydi. Bu gruptaki tüm çocuklar genital oyun oynama davranışı sergiledi.
Anne-çocuk ilişkisi problemli olduğunda, çocuklar genital oyun oynamaya çok daha az eğilim gösterdi. Bunun yerine, genital oyun yerini diğer otoerotik faaliyetlere bırakma eğiliminde oldu.
Anne-çocuk ilişkisinin hiç olmadığı durumlarda, çocukların gelişimi ortalamanın altına düştü. Bu gruptaki hiçbir çocuk genital oyun sergilemedi.
Bu bulgular, ilk yaşam yılında otoerotik davranışların baskın nesne ilişkilerine bağlı olduğunu ve onlarla değişkenlik gösterdiğini doğrulamaktadır. Böyle bir sonuç beklenmiyordu. Son on iki yıl içinde kimsenin bu gözlemin geçerliliğini sorgulamamış olması beni şaşırttı. Bu konudaki tek eleştiri, Jeanne Lampl-de Groot’un (1950) yorumu oldu. Lampl-de Groot, sunduğumuz verilerin tüm tabloyu yansıtamayacağını belirtti. Kendisine katılıyorum; nitekim bu çalışmanın başlangıcında, araştırmamızın bir sınıflandırma denemesinden çok, bir betimleme niteliğinde olduğunu ve bulgularımızı kesin kurallar yerine, bir tür yaklaşım ve ontogenez haritası oluşturma çabası olarak gördüğümüzü vurgulamıştık. Bu görüşümü hâlâ koruyorum. Gelecekteki boylamsal çalışmalar, çocukluk çağındaki otoerotik davranışların yalnızca anne-çocuk ilişkisiyle değil, aynı zamanda ilerleyen yaşlarda gelişen davranış biçimleriyle, özellikle de benliğin savunma mekanizmalarıyla nasıl şekillendiğini anlamamızı sağlayacaktır. Bu konuda ipuçları veren verilerden biri, yetimhanede takip ettiğim 61 çocuk üzerinde yaptığım katamnestik (uzun dönemli gözlem) araştırmalardır. Bu çocuklar ilk iki yıl boyunca her gün 4 ila 6 saat boyunca gözlemlendi (Spitz, 1945). Sonraki iki yıl boyunca her altı ayda bir gelişim süreçleri takip edildi ve kaydedildi. Tüm boylamsal çalışmalarda olduğu gibi, araştırma süresi uzadıkça başlangıçtaki örneklem sayısı önemli ölçüde azaldı. Ancak ilk grubun üçte biri, yani 21 çocuk, iki yıldan biraz daha uzun bir süre boyunca gözlemlenmeye devam edildi. Bu süreçte çocukların yaşı dörde ulaştı. Ne yazık ki, bu çocukların daha sonraki gelişim süreçlerini, özellikle latens dönemlerini ve ergenlik dönemlerini takip etme şansımız olmadı. Bu nedenle, otoerotik davranışların ilerleyen yaşlardaki etkileri hakkında doğrudan veri sağlayamıyoruz.
Bununla birlikte, çocukların ilk dört yaşam yılı boyunca otoerotik davranışlarının gelişimi üzerine yaptığımız katamnestik araştırmalar, bazı önemli bulgular ortaya koydu. Daha sonra açıklayacağım bazı nedenlerden ötürü, bu gözlemlerimi ilk raporumda (Spitz, 1946) yayımlamadım. Ancak, yakın dönemde yapılan maymun deneyleri, bu yayımlanmamış bulgularla çarpıcı bir şekilde örtüşen sonuçlar verdi. Elbette, hayvan deneylerinden elde edilen sonuçları doğrudan insan psikolojisine uygulamak mümkün değildir. Bir türdeki (örneğin insandaki) psikolojik süreçleri, başka bir tür üzerinde yapılan deneylerden elde edilen bilgilerle açıklamak her zaman dikkatle ele alınmalıdır. Özellikle de organizasyon düzeyi insana kıyasla daha az karmaşık olan bir türle yapılan deneyler söz konusu olduğunda, büyük bir ihtiyat gerekmektedir. Bu noktada bazı hayvan deneylerine değinmemin amacı, insan üzerine yaptığım araştırmalardan çıkardığım sonuçları doğrulamak değildir. Bunun yerine, savunduğum temel bir ilkeyi vurgulamak istiyorum: Bağımsız iki ya da daha fazla araştırma alanındaki bulguların kesişmesi, birbirinden bağımsız elde edilen sonuçları güçlendirir ve doğrular. Bu araştırmada, Harry Harlow’un (1959, 1960 a, b, c, d, e) Rhesus maymunları üzerinde yaptığı deneylere atıfta bulunuyorum. Harlow’un bulguları, duygusal ilişkilerden yoksun bırakılan çocuklar üzerine daha önce yayımladığım gözlemlerle dikkat çekici bir biçimde örtüşmektedir. Bu bulguların kesişmesi, mastürbasyonla ilgili sorunların yeniden ele alınması gerektiğini göstermekte ve mastürbasyonun insan gelişimi açısından taşıdığı önemi vurgulamaktadır. Bağımsız iki araştırma alanından elde edilen verilerin birleşmesi, mastürbasyonun gelişimsel anlamı ve işlevi hakkında daha kapsamlı çıkarımlar yapmamıza olanak tanımaktadır.
Altı yıl önce Harlow, anne-çocuk ilişkisinin temel dinamiklerini ve bu ilişkinin hangi faktörler tarafından uyarıldığını ve sürdürüldüğünü araştırmaya yönelik kapsamlı bir çalışma başlattı. Onun terminolojisiyle, bu çalışmanın amacı “sevginin” temel bileşenlerini incelemekti. Bu bağlamda, doğumdan itibaren “anne modeline” bağımlı olarak büyütülen 100’den fazla Rhesus maymunu yavrusu üzerinde gözlemler yapıldı. Ancak burada gerçek bir anne değil, iki farklı yapay anne modeli kullanıldı. Bu anne modellerinden biri, çıplak bir tel çerçeveden oluşuyordu ve maymun şekline benziyordu. İçinden bir biberonun emzikleri çıkıyor ve yavruya besin sağlıyordu. Diğer anne modeli ise aynı biçimde tasarlanmıştı, fakat üzerinde biberon yoktu ve tamamen havlu kumaşla kaplanmıştı. Harlow, bu basit ama dahice düzenek sayesinde yavru maymunların beslenme ihtiyaçlarını, annelerine fiziksel olarak sarılma ihtiyaçlarından (Hermann, 1936) bağımsız olarak inceleyebildi. Bu iki temel dürtünün birbirinden bağımsız olarak nasıl ortaya çıktığını gözlemleme fırsatı buldu. Gözlemler sonucunda, Rhesus yavrularının beslenme ihtiyaçlarını tel çerçeveli modelden karşıladıkları, ancak orada vakit geçirmedikleri ortaya çıktı. Karınları doyduktan hemen sonra, besin sağlayan tel modelden ayrılıp, sıcak ve yumuşak havlu kumaşla kaplı modele yöneldiler ve ona sıkıca sarıldılar.
Öne çıkan bulgular şunlardır:
Yavru maymunlar, günün 17 saatini besin vermeyen havlu kumaşlı anne modeline sarılarak geçirirken, yalnızca 1-2 saatlerini besin sağlayan tel çerçeveli modelde geçirdiler.
Korkutucu bir uyarana maruz kaldıklarında, güvenlik aramak için doğrudan havlu kumaş kaplı anne modeline gittiler; besin sağlayan tel modele ise yönelmediler.
Bu gözlemler, orallik kavramı ve bebeklerin anneyle fiziksel temas yoluyla kazandığı güvenlik ve rahatlama duygusu üzerine önemli çıkarımlar yapılmasını sağladı. Bu bağlamda Bowlby (1958), anne ile fiziksel temasın bebek üzerindeki bu rahatlatıcı etkisini “contact comfort” (temas rahatlığı) olarak adlandırmıştır. Ancak, bu bulguların detaylı analizi, bu çalışmanın temel tartışma konusu olan otoerotizm ve mastürbasyonun gelişimi açısından burada ele alınmamaktadır.
Anne modelleriyle büyütülen Rhesus maymunlarının cinsel davranışlarına dair dikkate değer bir gözlem şudur: Rhesus maymunları üç yaşında cinsel olgunluğa ulaşmalarına rağmen, anne modeliyle büyütülen hiçbir maymun altı yıl boyunca başka bir maymunla çiftleşmemiştir. Bu durum, çeşitli deneylerle test edilmiştir.
Cinsel olarak olgunlaşmış dişi Rhesus maymunları aşağıdaki partnerlerle bir araya getirilmiştir:
Cinsel açıdan deneyimli, sakin ve sabırlı yetişkin erkekler. Bu erkekler, gerçek bir Rhesus annesi tarafından büyütülmüş ve normal bir gelişim süreci geçirmiştir.
Anne modeliyle büyütülen ancak dişilerden ayrı tutulmuş erkekler.
Anne modeliyle büyütülen ancak dişilerle bir arada büyüyen erkekler.
Harlow’un deney raporlarına göre, anne modeliyle büyütülen dişiler, normal erkeklerin kur yapma girişimlerinden tamamen rahatsız olmuş ve nasıl tepki vereceklerini bilememiştir. Bazı durumlarda saldırgan bir tavır sergilemiş ve erkekleri ısırmışlardır. Öte yandan, anne modeliyle büyütülen erkeklerin hiçbiri, çiftleşme dönemindeki dişilerle birleşme gerçekleştirmemiştir.
Son dönemde, Harlow’un çabalarının kısmen sonuç verdiği bildirilmiştir. Beş ila altı yaşlarındaki bir dişi maymun, sonunda bir erkekle çiftleşmiştir. Ayrıca, daha genç iki dişi de başarılı bir şekilde çiftleşmiştir. Ancak bu durum, Harlow’un “maymun grup psikoterapisi” olarak adlandırdığı, aylar süren sosyal rehabilitasyon sürecinden sonra gerçekleşmiştir.
Bu araştırmalar, anne-çocuk ilişkilerinin sosyal ve cinsel gelişim üzerindeki uzun vadeli etkilerini anlamak açısından önemli sonuçlar ortaya koymaktadır. Harlow’un ilerleyen çalışmaları, anne modeliyle büyütülen dişilerin kendi yavrularına nasıl annelik yapacağını incelemeye odaklanacaktır. Bu gözlemler sayesinde, Rhesus maymunlarının annelik davranışlarının ne kadarının genetik ne kadarının hormonlar tarafından belirlendiği ne kadarının ise öğrenilmiş olduğu anlaşılabilecektir. Ayrıca, cinsel gelişim ve ebeveynlik davranışlarının önceki neslin deneyimlerinden nasıl etkilendiği de test edilecektir.
Bu noktada, Tevrat’ta geçen ve genetik olarak aktarılan cinsel yolla bulaşan hastalıklar bağlamında kullanılan bir söz akla gelmektedir: “Babalar ekşi üzüm yedi, çocukların dişleri kamaştı.” Acaba bu ilke psikolojik süreçler için de geçerli midir?
Eksik Olan Faktör
Benim bulgularımın Harlow’un deneyleriyle bu denli açık bir şekilde örtüşmesi benim için büyük bir memnuniyet kaynağıdır. Anne modelleriyle büyütülen Rhesus maymunlarında olduğu gibi, yetimhanelerde büyüyen bebeklerde de annelik ilgisi neredeyse tamamen eksikti. Bu çocuklar, normal nesne ilişkilerinden yoksundu. Bu çocuklarda ne genital oyun gözlemlendi ne de başka herhangi bir otoerotik etkinlik. Buna karşılık, iyi bir anne-çocuk ilişkisine sahip olan bebeklerde düzenli olarak genital oyun gözlemlendi. Bu çocuklar, kendi aileleri içinde gözlemlenenlerdi. Bu doğrultuda, daha önce şu hipotezi öne sürmüştüm (Spitz ve Wolf, 1949): Çocukların ilk yıl içinde genital oyun oynayıp oynamaması, anne-çocuk ilişkisinin niteliğine bağlıdır.
Bu bulgularımı yayımlarken, duygusal izolasyon yaşayan çocukların cinsel dürtülerinin gelişimi ve gözlemlenen davranışları hakkında spekülasyon yapmaktan özellikle kaçındım. Aynı şekilde, çocuklukta cinsel veya otoerotik davranışların yokluğunun savunma mekanizmalarının gelişimini etkileyip etkilemeyeceği konusunda da herhangi bir hipotez öne sürmedim. Ancak, özellikle çocukluk döneminde cinsel davranışların ruhsal yapının normal gelişimi üzerindeki güçlü etkisinin farkındaydım.
Çocuklar üzerinde yapılan deneylerin etik sınırları vardır. Deneysel olarak tahminlerimi kanıtlayacak koşulları yaratmam mümkün değildi. Ayrıca, katılımcılarımı cinsel olgunluklarına kadar izleyemedim; onları ancak dört yaşına kadar gözlemleyebildim ve bu süre zarfında bazı varsayımlarımı doğrulayan bulgular elde ettim. Otoerotik etkinliklerin bebeklik ve erken çocukluk döneminde eksik olmasının, ruhsal ekonomiyi ve dinamikleri daha sonraki aşamalarda nasıl etkilediğini, bunun ruhsal yapının ayrışmasını nasıl sekteye uğrattığını bilmek isterdim. Harlow’un deneyleri sayesinde, artık bu konuda daha açık konuşabilirim.
Harlow, zekice tasarlanmış deney düzenekleri sayesinde hayvanlar üzerinde, insan gelişimi hakkındaki varsayımlarımı destekleyen çalışmalar yapabilmiştir. Deneklerini cinsel olgunluğa kadar ve sonrasında takip edebilmiştir. Bu doğrultuda, onun bulguları da anneyle duygusal bağın kaybının Rhesus maymunlarının gelişimi üzerinde derin etkiler yarattığını doğrulamaktadır.
Benim kendi gözlemlerim ve Harlow’un anne modelleriyle büyütülen maymunların cinselliğine dair yaptığı yeni araştırmalar, anne ve çocuk arasındaki normal nesne ilişkisinde, cinsel dürtünün işlevsel hale gelmesini mümkün kılan bir şeylerin meydana geldiğini göstermektedir. Aile ortamında büyüyen ve iyi nesne ilişkilerine sahip olan çocuklar, bir yaşın sonuna doğru genital oyunlar oynamaktadır. Oysa, nesne ilişkilerinden yoksun olan yetimhane çocukları, dört yaşına geldiklerinde bile genital oyun sergilememektedir.
Harlow’un, olgunluk dönemine kadar izlenen maymunları, cinsel işlevin kalıcı ve geri döndürülemez bir şekilde zarar gördüğünü ortaya koymuştur. Burada zarar gören, gonadlar (üreme organları) değil, nesne ilişkileridir. Bunu sosyal psikolojinin diliyle ifade edersek, “diğeri”ne ve “genelleştirilmiş diğer”e (G. H. Mead, 1934) yönelik ilişkiler bozulmuştur.
Önemli olan, anne modelleriyle büyütülen Rhesus maymunlarının kalıcı olarak zarar görmüş olmalarıdır; çünkü olgunlaşmalarının üzerinden üç yıl geçmesine rağmen hiçbir zaman cinsel olarak aktif hale gelmemişlerdir. Bu bulgu, yetimhanedeki çocukların takip sürecinde yaptığımız gözlemlere yeni bir ışık tutmaktadır. Altı ayda bir gerçekleştirdiğimiz ziyaretler sırasında, bu 21 çocukta hiçbir otoerotik etkinlik gözlemlemedik. Bakım personeli de bu gözlemlerimizi doğruladı. Ancak, o dönemde elimizdeki sınırlı veriler kesin bir sonuca ulaşmamızı sağlamadığı için bu bulguları çalışmamıza dahil etmedik. Ancak bugün, Harlow’un bulgularıyla desteklendiklerinde, bu gözlemler yeni bir anlam kazanmaktadır.
Bu gözlemler ışığında, duygusal bağlardan yoksun büyüyen bu çocukların nesne ilişkilerinin ve cinselliklerinin cinsel olgunluk döneminde nasıl şekilleneceği konusunda spekülasyon yapmak mümkündür. Eğer Harlow’un anne modelleriyle büyütülen Rhesus maymunlarında elde ettiği bulgular ile benim duygusal izolasyon yaşayan çocuklarla ilgili bulgularım yalnızca çocukluk döneminde değil, aynı zamanda okul öncesi, latent dönem ve ergenlik döneminde de benzerlik gösterirse, bu çok yönlü olarak son derece önemli bir gözlem olacaktır.
Harlow, mevcut çalışmalarında, vahşi doğada, laboratuvarda yetiştirilen ya da anne modelleriyle büyütülen Rhesus maymunlarının mastürbasyon yapıp yapmadıkları konusunda herhangi bir bilgi vermemektedir. Ancak Ford ve Beach (1951) ile Yerkes ve Eider (1936), vahşi doğada yaşayan Rhesus maymunlarının ve diğer primat erkeklerinin sıklıkla ejakülasyona ulaşana kadar mastürbasyon yaptıklarını bildirmektedir. Bununla birlikte, yazarlar bu davranışın hayvanlarda ilk olarak hangi yaşta gözlemlendiğine dair herhangi bir bilgi vermemektedir.
Harlow’un anne modelleriyle büyütülen Rhesus maymunlarında mastürbasyondan bahsetmemesi, bu davranışın belirgin bir şekilde ortaya çıkmadığına işaret ediyor olabilir. Bu noktada, bu hayvanlardaki bozulmanın doğasının ne olabileceğini sorgulamak mümkündür. Gerçekten de bu maymunların sergilediği davranışlar, insanlarda gözlemlenen psikiyatrik hastalık tablolarını andırmaktadır: nesne ilişkilerinde bozukluk, uygun duygusal ifadelerde bulunamama, belirli (cinsel) duygusal tepkilerle karşılaştıklarında yoğun kaygı yaşama, yerleşik olmayan (heterotopik) cinsel girişimler ve cinsel yakınlaşmalara karşı korku, düşmanca saldırganlık ve yıkıcı tepkiler verme gibi belirtiler göstermektedirler.
Bu, Harlow’un araştırdığı temel sorun değildir. Onun yanıt aradığı soru şudur: Anne, çocuğa beslenme ve fiziksel rahatlık dışında başka bir şey sunar mı? Anne modelinde eksik olan bir şey var mı ve eğer varsa, bu nedir?
Bu sorulara verebileceğim en iyi yanıt (ve Harlow’un bana katılmayabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak), beslenme ve rahatlık arzusunun karşılanması gereken temel ihtiyaçlar olduğudur. Ancak bunlar yalnızca en temel hayatta kalma koşullarını sağlar. Eğer hayatta kalma, yalnızca en acil olanın ötesine geçecekse, bireyin yaşamının ötesinde türün devamlılığını da içerecekse, burada vazgeçilmez bir koşul devreye girer. Gerçek annede fazlasıyla bulunan ancak anne modelinde eksik olan şey, karşılıklılık (reciprocity), yani anne ve çocuk arasında duygusal olarak yüklü etkileşimlerin karşılıklı değişimidir.
Bir annenin bebeğiyle kurduğu etkileşimi gözlemleyen herkes bu gerçeği kolayca fark edebilir. Örneğin, elimde yedi aylık bir bebeğe biberonun emziğini veren bir annenin film kaydı var. Bebek buna yanıt olarak parmaklarını annenin ağzına sokuyor; anne de dudaklarını bebeğin parmaklarına hafifçe dokunduruyor. Bebek parmaklarını döndürmeye başlıyor ve anne de buna bir gülümsemeyle karşılık veriyor. Bütün bu süre boyunca bebek, annesinin yüzüne dikkatle odaklanmış durumda. Bu tür sahneleri, her anne-bebek ilişkisinde sayısız varyasyonla gözlemlemek mümkündür. Bunlar, anne modelinin sunamayacağı etkileşimlerin örnekleridir.
Harlow, karşılıklılık faktörünü test etmek için yaptığı bir deneyde, aynı yaşta iki maymun yavrusunu bir kafes içinde aynı tüylü anne modeline yerleştirdi. Sonuç olarak, bu iki maymun sürekli birbirlerine sarıldı ve kendi yaşlarındaki veya daha büyük maymunlarla ilişki kuramadılar ya da oyun başlatamadılar. Harlow onlara “Her zaman birlikte olan maymunlar” (the “together-together” monkeys) adını verdi. Burada eksik olan şey neydi? Karşılıklılık eksik değildi — hatta belki de fazlasıyla mevcuttu, ancak tek bir bireyle sınırlı kalmıştı.
Anaklitik ve Diatrofik İlişkilerin Yönleri
Bu “fazlasıyla münhasır” durum, sorunumuzun çözümünü sağlar. İki yaşıt maymunun birbirleriyle kurduğu ilişki ile bir bebeğin annesiyle kurduğu ilişki arasındaki temel fark, yaşıt maymunların tamamen aynı türde ihtiyaçlara sahip olmaları ve bu ihtiyaçları birbirlerine eksiksiz bir şekilde giderebilmeleridir. Bu, kapalı bir sistem oluşturur. Bu tür bir ilişki, tam anlamıyla dengelenmiş bir denklem gibidir; her iki taraf birbirini eşitler. Bu da durağanlığa ve tamamen işlevsizleşmeye yol açar.
Bir annenin çocuğuyla kurduğu ilişki ise bundan tamamen farklıdır. Bu denklemde yer alan iki unsur – çocuğun ihtiyaçları ve annenin ihtiyaçları – tamamen farklıdır, ancak bazı açılardan birbirlerini tamamlarlar. Kendi kavramsal sistemim çerçevesinde, yani nesne ilişkileri açısından ifade edecek olursam: Dinamik açıdan bakıldığında, bebeğin davranışı anaklitik olarak tanımlanabilir. Annenin buna yanıtı ise benim diatrofik tutum olarak adlandırdığım bir yaklaşımdır (Spitz, 1956). Bebeğin henüz tamamen çaresiz olduğu göz önüne alındığında, anaklitik ilişki, bebeğin çevresiyle kurduğu tüm etkileşimleri kapsar. Başlangıçta, anaklitik ilişki, bebeğin kendi bedenine yönelik birincil narsistik yatırımının dışa yönelmiş bir uzantısıdır. Bebeğin temel ihtiyaçlarının karşılanmasıyla bağlantılı olan birincil narsistik yatırımın parçaları, oral bölgenin aracılığıyla doğrudan anneye yöneltilir. Başka bir terminoloji kullanacak olursam, bu durum, bebeğin yaşamının ilk aylarında annesini, özellikle de onun memesini kendi bedeninin bir parçası olarak deneyimlediğini ifade eden görüşün yeniden formüle edilmesidir.
Diatrofik tutum ve ilişki ise farklı bir yönelime sahiptir. Bir anne için bebeğiyle kurduğu ilişki her ne kadar en önemli ilişki olsa da bu ilişki, birçok başka eşit derecede önemli ilişki arasında yalnızca birinci sırada yer alır (primus inter pares). Annenin eşiyle, diğer çocuklarıyla kurduğu ilişkiler, onun yerine getirmekle yükümlü olduğu diğer görevler ve sorumluluklar, zamanının ve ilgisinin belirli bir bölümünü gerektirir; bu, yaşamın olağan akışıdır. Anne için bebeğiyle olan ilişki öncelikli olabilir, ancak bu ilişki, diğer bağlarla paylaşılmak zorundadır. Annenin, sorumluluk sahibi bir yetişkin olarak, dikkatini ve zamanını yalnızca bebeğine değil, başka birçok faaliyete de yönlendirmesi gerekir.
İnsan yavrusunun bakım verenine olan bağımlılığı, anaklitik bir gereksinim olarak ortaya çıkar ve belirli aralıklarla doyurulması gereken bir ihtiyaçtır. Ancak bakım verenin (anne) diatrofik tutumu, yalnızca bu gereksinimleri karşılamak için işlev görür, sürekli mevcut olsa da yalnızca çocuğun ihtiyacı olduğunda devreye girer. İlk haftalarda bebek, sirkadiyen (günlük) bir ritim içinde, uzun uyku evreleri ile kısa uyanıklık dönemleri arasında gidip gelir. Bu nedenle, annenin çocuğa karşı diatrofik tutumu da sadece belirli zamanlarda aktif hale gelir. Bu döngüsel süreç, bir tür geri besleme mekanizması olarak düşünülebilir.
Ancak, Rhesus maymunları için durum farklıdır. İnsan bebekleri yalnızca birkaç saatlik uyanıklık süresince anaklitik taleplerde bulunurken, Harlow’un deneylerinde, anne figürü yerine konulan yapay annelere bağlı olarak büyüyen Rhesus bebekleri, günde 17 ila 19 saat boyunca bu yapay anneye anaklitik olarak yapışıp kalmışlardır. Yalnızca bir ila iki saat boyunca beslenme için ayrılıp geri dönmüşlerdir. Bu, onların günün büyük çoğunluğunda anaklitik bir ilişki içinde kaldıklarını gösterir.
Bu bağlamda, iki aynı yaşta Rhesus bebeğinin birlikte büyütülmesi, tamamen eşleşmiş ve kapalı bir sistem yaratır. İkisinin de anaklitik ihtiyacı aynıdır ve birbirlerine aynı ihtiyacı karşılamak üzere tutunurlar. Bu nedenle, gün boyu birbirlerine yapışık kalırlar. Bu simetrik ilişki, bir yetişkin-bebek ilişkisinden çok farklıdır.
Gerçek bir Rhesus annesi, yalnızca bebeğiyle ilgilenmez; beslenmek, oyun oynamak, diğer maymunlarla sosyal ilişkiler kurmak gibi başka ihtiyaçları da vardır. Bebek, anneyle etkileşim kurarken yalnızca kucaklanmayı değil, aynı zamanda annesinin aktiviteleriyle değişen durumlara uyum sağlamayı da öğrenir. Anne bazen bebeğini sever, bazen onu geri iter, bazen doyurur, bazen de bir talebini reddeder. Bu değişken etkileşimler, bebeğin esneklik geliştirmesini ve dış dünyaya uyum sağlamasını sağlar.
Ancak yaşıt bir maymunun böyle bir değişken etkileşim sunması mümkün değildir. Çünkü o da aynı gereksinimlere sahiptir ve yalnızca anaklitik bir ihtiyaç içindedir. Bu nedenle, iki Rhesus bebeği bir araya geldiğinde, birbirlerine sadece anaklitik doyum sağlamaya çalışırlar, ancak çevrelerine uyum sağlama ve bireyselleşme konusunda hiçbir gelişim gösteremezler. Bu, sosyal ve bireysel gelişim için bakım verenin çocuğa yalnızca sevgi ve güven değil, aynı zamanda farklı etkileşimler ve sınırlar da sunması gerektiğini göstermektedir.
Rhesus annesi, yalnızca bebeğin girişimlerine yanıt vermekle kalmaz, aynı zamanda farklı tepkilerle ona yeni karşılıklar sunar. Bu etkileşimler, bebeğin de uygun karşı tepkiler geliştirmesini gerektirir. Anne, zaman zaman bebeğin ilgisini kendisine çekmez, başka şeylerle ilgilenir ya da doğrudan bebeği hedef alan bazı tepkilerde bulunur. Hatta bazen bebeği dürter, tırmalar veya hafifçe ısırır.
Bu sürekli değişen sosyal döngü, anne ve bebek arasında gelişen etkileşimlerin çeşitliliğini gösterir. Her yeni tepki, bebeğin farklı bir uyum geliştirmesini gerektirir. Bu tür uyum sağlama süreçleri, bebeğin kişiliğinin gelişmesinde önemli bir rol oynar. Rhesus annesinin her bir yanıtı, bebeğin bağımsızlığına doğru bir adım atmasını sağlar ve yalnızca annesiyle değil, çevresindeki diğer bireylerle de ilişki kurmasını teşvik eder.
Cinsel dürtünün bu gelişim sürecinin hangi aşamasında işlev kazandığını kesin olarak söylemek mümkün değildir. Bunun için çok daha fazla gözlem ve deney yapılması gereklidir. Ancak yalama davranışının omurgalı hayvanlarda, tüy bakımı ve bit ayıklama davranışlarının maymunlarda ve insan bebeklerinde okşama, gıdıklama, yıkama gibi aktivitelerin bu süreçle bağlantılı olabileceği düşünülebilir. Bununla birlikte, bu tür bakım ve hijyen davranışlarının (örneğin yıkanma veya temizlenme) tek başına bir uyaran olarak işlev gördüğünü söylemek zordur. Bu tür bedensel bakım ritüelleri, yalnızca geniş bir anne-çocuk etkileşim sistemi içinde anlam kazanır. Bu sürecin karmaşıklığını, alt düzey memelilerde yapılan gözlemlerden de anlayabiliriz. Örneğin, yeni doğan sıçanlar, anneleri doğumdan sonraki ilk günlerde genital bölgelerini yalayıp temizlemezse, idrar yapamazlar ve ölürler. Bedenin farklı sistemlerinin birbirine bağımlılığı ve etkileşimi hakkında hâlâ ne kadar az bilgiye sahip olduğumuz açık bir şekilde görülmektedir.
Harlow’un maymunlarına dönersek, bu maymunların gelişiminin, insanlarda ‘birincil narsisizm’ olarak adlandırılan evrede takılı kaldığını varsayabiliriz. Kendi bedenlerini sarmalar, yapay kumaş annelerine sıkıca tutunurlar. Büyüdüklerinde bile, bu kumaş anneleri yanlarında taşımaya devam ederler, bu da onların başka maymunlarla sosyal ilişkiler kurmalarını engeller.
Mahler’in “simbiyotik-parazitik ilişki” (1958) kavramını tersine çevirerek, bu Rhesus yavrularının kumaş annelerini bir simbiyotik ev sahibi haline getirdiğini söylemek mümkündür. Bu durum, Winnicott’un (1953) “geçiş nesnesi” (transitional object) olarak tanımladığı ilişkiye oldukça benzemektedir. Ancak gerçekte bu kavram ile tam olarak örtüşmez. Çünkü geçiş nesnesi, çocuğun gerçek nesnelere olan bağını sürdürmesine yardımcı olur, onlar yokken geçici bir yerine koyma işlevi görür.
Fakat Rhesus yavrularının kumaş anneleriyle kurduğu simbiyotik bağ tamamen farklıdır: Bu yapay anne, tek nesne haline gelir, gerçek bir libidinal nesnenin yerini tamamen alır ve diğer tüm nesne ilişkilerine olan yolu kapatır. “Daima birlikte” olan maymunlarda da durum aynıdır: Her biri diğerinin gerçek nesne ilişkileri geliştirmesini engeller. Bu, anaklitik tatminin getirdiği bir sonuçtur. Eğer gerçek nesne ilişkileri kurulacaksa, bu tür anaklitik-narsisistik ilişkiler terk edilmelidir. Ancak aynı yapay anneye bağlı olarak büyüyen iki yavru, birbirleriyle narsisistik bir ilişki geliştirir ve bundan asla kopamazlar. Hiçbir şekilde yoksunluk veya eksiklik hissetmezler, dolayısıyla da başka nesnelerle ilişki kurmaya yönelik bir teşvik veya motivasyon oluşmaz.
Yapay annelerine sıkıca sarılan yetişkin maymunlar, insan çocuklarının “koruyucu” pelüş oyuncakları, battaniyeleri veya yastıkları gibi geçiş nesneleriyle olan ilişkilerini yeniden düşündürmelidir. Bu durumu, popüler kültürde tanınan “Peanuts” çizgi romanındaki Linus karakteri iyi bir örnek olarak sunar. Linus, sürekli olarak bir battaniyeye sarılmış halde dolaşan ve onu ağzına götüren küçük bir çocuk olarak betimlenir.
Peki, daha az gelişmiş kültürlerde büyüyen çocuklar da aynı şeyi yapar mı?
Linus’un davranışlarının komik olduğu düşünülse de aslında modern toplumumuzun çocuk yetiştirme biçimine yönelik bir eleştiri olarak okunabilir. Bizim çocuklarımız için artık yapay anneler, biberon tutucularının veya beşiklerin kendisi haline gelmiştir. Yüzyıllar boyunca, giydirme, beşikte yatırma, emzirmeye karşı açılan kampanyalarla anne ve çocuk arasındaki fiziksel teması sistematik olarak azalttık.
Son dönemde annelik ve çocuk arasındaki bağı daha da zayıflatan en yeni uygulama ise hastanelerde yeni doğan bebeklerin annelerinden uzak, ayrı odalara konulmasıdır. Bunun yerine, bebeklerin annelerinin yatağına mümkün olduğunca yakın tutulması ya da doğrudan annelerinin yatağına yatırılması gerekirdi. Bu durum, cinsellik ile hayatta kalma arasındaki bağın tamamen koparılmasına yönelik olağanüstü bir çaba gibi görünmektedir.
Modern dünyamız, Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sına (Brave New World) giderek daha da yaklaşmaktadır.
Harlow’un deneysel bulguları, çeyrek asırdır vurguladığım bir noktayı doğrulamaktadır: Emzirmenin nesne ilişkilerinin oluşumundaki büyük önemi, yalnızca açlık ve susuzluğun giderilmesinde yatmaz. Emzirmenin oral bölgeyi (ağzın duyusal uyarımı açısından) harekete geçirmesi de yalnızca değerinin bir parçasıdır. Bana göre, emzirmenin nesne ilişkilerinin kurulmasında bu denli belirleyici olmasının temel nedeni, bebeğin annesinin vücuduyla çok yakın ve çok yönlü bir fiziksel temas içinde olmasını sağlamasıdır.
İnsan türü, doğasındaki yaratıcı fakat sapkın eğilimleri kullanarak bu gerekliliği atlatmanın çeşitli yollarını bulmuştur. Örneğin, Balililer bebeklerini kollarında gezdirerek besler (Mead ve Macgregor, 1951), Arnavutlar ise bebeklerini bir tahta üzerine bağlayarak üzerlerine eğilir ve memelerini ağızlarına asarlar (Danziger ve Frankl, 1934). Ancak, emzirmenin sunduğu çok yönlü duyusal uyaranlar izole bir şekilde algılanmaz. Ben, emzirme sırasında aynı anda etkileşimde bulunan farklı duyusal algıları tek bir bütünsel deneyimin parçaları olarak görüyorum (Spitz, 1955a). Bu deneyimin bazı unsurları gelişim sürecinde ayrıştırılabilir ya da bütünleşmiş halde kalabilir.
Emzirme, doğumun ani süreci ve göbek bağının kesilmesiyle bozulmuş olan anne-bebek birliğini bir süreliğine yeniden sağlar. Aynı zamanda, evrimsel olarak kazanılmış olan, anneden kademeli ve artan bir özerklik geliştirme sürecine imkân tanır. Bu süreç, anne ve bebeğin bedenleri arasında sürekli bir etkileşim ve duygu alışverişi gerektirir ve bunu kolaylaştırır.
Harlow’un yapay annelerle büyütülen yetişkin maymunlarının sosyal ve cinsel alanlarda ciddi bozukluklar gösterdiğine daha önce değinmiştim. Ancak, maymunlardaki bozukluğun derecesini değerlendirme girişimi belirli sınırlamalara sahiptir. Çünkü yalnızca hayvanın gözlemlenen davranışlarına dayanmak mümkündür. Bu da normdan sapmaları değerlendirmek için oldukça kaba bir ölçüt sunar. Bu tür bir gözlem, yalnızca en belirgin bozuklukları tespit etme şansı verir.
İnsan söz konusu olduğunda ise dil ve iç-gözlem (introspeksiyon) gibi araçlar, çok daha farklı, ayrıntılı ve hassas değerlendirmeler yapılmasını sağlar.
Ayrıca, insan gelişimi üzerine oldukça geniş bir bilgi birikimi mevcutken, maymun yavrularının ortalama davranış gelişimi hakkında elimizde böylesine kapsamlı bir envanter bulunmamaktadır. Üstelik, maymunlar, daha düşük gelişim seviyeleri nedeniyle, insanlara özgü olan birçok yüksek derecede karmaşık psikolojik ve bilişsel beceriden yoksundur. Bu özgün insan kazanımları yalnızca güvenilir tanı ölçütleri sağlamakla kalmaz, aynı zamanda psikolojik gelişimi ve süreçleri değerlendirmek için son derece hassas bir ölçüm standardı sunar.
İki ya da üç yaşına gelmiş bir çocuğun hâlâ konuşmayı öğrenmemiş olması endişe vericidir. Eğer herhangi bir organik bozukluk söz konusu değilse ve çocuk ilerleyen yıllarda da konuşmayı öğrenemezse, ağır bir gelişim bozukluğu olduğu kabul edilir. Dil edinimi, dilin seviyesi, becerisi, biçimi ve içeriği, çocuğun normal psikolojik gelişimi ya da bu gelişimden herhangi bir sapma olup olmadığı konusunda oldukça hassas ve öğretici göstergeler sunar. Ancak, maymunlar için benzer bir tanısal ölçüt elimizde bulunmamaktadır.
Öte yandan, insan çocuklarının belirli bir gelişim evresinde bıraktığı bazı davranışlar, yetişkin maymunların normal davranış repertuarının bir parçası olmaya devam eder. Örneğin, bir insan çocuğunun 12 aylık olana kadar ısırma davranışı göstermesi normaldir. Ancak, eğer çocuk dört ya da beş yaşına geldiğinde hâlâ bu davranışı sergiliyorsa, bu ciddi bir sorun olarak değerlendirilir. Aynı şekilde, bu yaşlarda tekrar dört ayak üzerinde yürümeye başlaması da büyük bir endişe kaynağı olur. Bu tür arkaik davranışların devam etmesi, ağır bir psikiyatrik bozukluğun belirtisi olarak görülür ve bunun doğuştan mı yoksa sonradan mı edinilmiş olduğu bu noktada pek önemli değildir. Oysa ki, yetişkin maymunlar için bu tür davranışlar tamamen normaldir.
Maymunların gelişim seviyesini belirlemek istediğimizde, elimizde yalnızca birkaç temel davranış ölçütü bulunmaktadır. Bunlardan biri de dışa vurulmuş cinsel davranışlardır.
Cinsel gelişimin yalnızca kaba bir ölçüt sağlaması, onun değerlendirme açısından önemini azaltmaz. İnsanlarda nesne ilişkilerindeki ve genel gelişimdeki bozukluklar, genellikle cinsel gelişimdeki bozukluklardan daha erken fark edilir. Ancak cinsel davranış da bozulmuşsa, bu, diğer alanlarda da ciddi sorunlar olduğunun açık bir göstergesidir. Çocuk gözlemlerim sırasında, cinsel davranıştaki sapmaların, ciddi derecede bozulmuş ya da tamamen eksik nesne ilişkileriyle büyük ölçüde bağlantılı olduğunu fark ettim.
Gerçekten de otoerotik davranışların (örneğin genital bölgeyle oynama ya da bu tür oyunların hiç görülmemesi), ilk on sekiz ay içinde, nesne ilişkilerinin yeterli olup olmadığına dair güvenilir bir gösterge sağladığını iddia ediyorum. Aynı durum, yetişkinlerde yaşa uygun (ya da eksik) cinsel aktiviteler için de geçerlidir.
Cinsel davranışın gelişimi, bireyin yaşadığı gelişim evrelerine bağlı olarak farklı şekillerde ortaya çıkar. Ancak, bu konuda henüz yeterince objektif veriye sahip olmadığımız için, sistematik bir gelişim şeması oluşturmak mümkün değildir. Bununla birlikte, Anna Freud’un tanımladığı gelişim çizgilerine benzer şekilde, genital davranışın gelişim sürecini izleyebiliriz. Bu gelişim süreci, libido evreleriyle karıştırılmamalıdır. Zira, libido evrelerinin nasıl deneyimlendiği ve nasıl aşıldığı, belirli bir yaşta genital davranışın nasıl şekilleneceği üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Bu nedenle, aşağıdaki gözlemler yalnızca doğumdan olgunluğa kadar normalde beklenen genital davranış biçimlerine odaklanmaktadır.
Çocuklarda genital bölgeyle oynama ve gelişim süreci
Genital, bölgeyle oynama davranışının genellikle ilk yaşın sonunda ortaya çıkması beklenir. Küçük çocukluk ve okul öncesi dönemde bu davranış genellikle mastürbasyona dönüşür. Ancak, bu konudaki detaylı incelemeler henüz yapılmamıştır ve sıklığı ile biçimi üzerine yeterli veri bulunmamaktadır.
Latenz dönemindeki çocukların davranışlarına dair yeterince deneyimim olmadığından, bu dönemde neyin beklenmesi gerektiği hakkında kesin bir şey söylemek güçtür. Ancak, bu yaş aralığında genital aktivitelerin biçimi ve sergileniş şeklinin önceki evrelere kıyasla kültürel etkilerden çok daha fazla etkilendiğini düşünüyorum. Ergenlik döneminde mastürbasyonun normal bir cinsel etkinlik olarak görülmesi beklenir. Geç ergenlikte ise cinsel birleşmeye geçişin doğal bir gelişim süreci olduğu kabul edilebilir.
Analistler olarak, yirmili yaşlarından sonra mastürbasyonu ilk kez keşfettiklerini iddia eden hastaların özel bir patoloji sergilediklerini gözlemlemek durumunda kaldık. Birçok böyle vakayı inceleme fırsatım oldu ve genel olarak, bu bireylerin ciddi düzeyde psikolojik rahatsızlıklar yaşadıkları sonucuna vardım. Ancak, bu gecikmiş cinsel gelişimin belirli türde hangi savunma mekanizmalarına veya patolojik yapılarına bağlı olduğunu henüz net bir şekilde karakterize edebilmiş değilim. Burada, mastürbasyona dair anıların bilinçdışına itildiği durumları kastetmediğimi vurgulamak isterim.
Bu noktada pek çok itirazla karşılaşacağımı bilerek şu gözlemimi eklemek isterim: Mastürbasyonun ortaya çıkabilmesi için belirli düzeyde tatmin edici nesne ilişkilerinin bulunması gerekmektedir. Ancak, sağlıklı nesne ilişkileri dürtüleri yaratmaz, aksine onları davranışsal işlevlere yönlendirir. Bu süreç, bireyin önce kendi bedeninden başlayarak daha sonra “ötekinin” bedenine yönelmesine kadar uzanır. Bu noktada da kültürel faktörler, cinsel dürtünün bireyin kendi bedeni üzerinde mi yoksa başkasının bedeniyle mi doyuma ulaşabileceğini belirlemede önemli bir rol oynar.
Eğer nesne ilişkileri dürtülerin doğal gelişimsel işlevlerine yön verilmesini sağlamıyorsa veya bu yollar tıkalıysa, kaçınılmaz olarak başka çözüm yolları devreye girer. En ilkel ve en az tercih edilen çözüm yolu ise arkaik anal, oral veya hatta birincil narsistik evreye yönelik bir regresyon olur. Bu tür regresyonları nevrotik hastalarda, özellikle de psikoz vakalarında gözlemleyebiliyoruz. Daha uç durumlarda ise yetişkin psikoz vakalarında infantil sallanma ya da başparmak emme davranışlarına kadar ilerleyen bir gerileme görülebilir.
Bu tür regresyonların yerine, genital bölgeyle oynama veya mastürbasyona benzer ancak daha kabul edilebilir bazı alternatifler bulunmaktadır. Bu alternatifler, reaksiyon formasyonları, süblimasyon gibi özel savunma mekanizmalarının gelişmesini içerebilir. Bu süreçte kültürel faktörler önemli bir rol oynar ve bireyin cinselliğinin nasıl şekilleneceğini büyük ölçüde etkiler.
Şu ana kadar yaşa uygun genital etkinlik biçimleri ile gelişimsel evreler arasındaki ilişkiyi sistematik bir şekilde inceleme girişiminde bulunulmamış gibi görünmektedir. Zaman zaman bazı psikanalistler bu konuya ilgisiz olmayan bir yaklaşımla değinmiş olsalar da bu alanda kesin bir araştırma yapılmamıştır. Aynı şekilde, erken yaşta cinsel doyumun süblimasyon yeteneği ve kültürel başarı düzeyi üzerindeki etkisini ele alan araştırmalar da yayımlanmamıştır.
Bazılarımız, geç çocukluk ve ergenlik öncesi dönemde cinsel dürtülerin serbestçe doyurulmasına izin veren kültürlerde kişilik gelişimi düzeyinin genel olarak daha düşük olduğunu ve daha üst düzey bilişsel işlevlerin zarar gördüğünü gözlemleme eğilimindedir. Bu durum şaşırtıcı değildir: Her zaman savunduğum gibi—ve Harlow’un deneyleri de bunu göstermiş görünüyor—dürtü doyumunun engellenmesi, gelişim süreci için vazgeçilmez bir ön koşuldur. Elbette burada mutlak bir engellemeden değil, optimal düzeyde bir hayal kırıklığından, yani belirli bir denge noktasından bahsediyorum. “Optimal” kavramı, engellemenin uygulandığı yaşa, süresine ve biçimine göre belirlenmelidir.
Dürtü engellemesi problemi, bizi cinsel dürtünün sosyal ilişkilerin oluşumundaki belirleyici rolüne geri getiriyor. Harlow’un maymunları üzerinde yapılan deneylerden biliyoruz ki, erken dönem nesne ilişkilerinin niteliği, bireyin ilerleyen yaşamındaki sosyal ilişkilerini büyük ölçüde belirlemektedir. Normal bir anne-bebek ilişkisi, yavru maymunun kendi türünden diğer maymunlarla sağlıklı ilişkiler geliştirmesine olanak tanır; yani, sürekli değişen roller içinde çeşitli sosyal etkileşimlere girme kapasitesini ve arzusunu oluşturur. Buna karşılık, bir maymunun bir anne modeliyle (sadece bir bez kaplı figürle) büyütülmesi, onun bu becerileri edinmesini sağlayan karşılıklı etkileşimleri ortadan kaldırır. Dahası, bir başka maymun yavrusuyla birlikte aynı yapay anne figürüne bağlı olarak büyütülen yavrular birbirine sıkı sıkıya bağlanır, ancak dış dünyaya açılmak yerine, tamamen kapalı ve izole bir sistem oluştururlar. Bu tür bir gelişim, diğer bireylerle sağlıklı ilişkiler kurma yetisini ortadan kaldırır.
Harlow’un deneyleri, yalnızca fiziksel temasın değil, bir canlının sunduğu dinamik etkileşimin de gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Rhesus maymunlarının normal olgunluk düzeyine ulaşabilmeleri için yalnızca bir bez kaplı model değil, gerçek bir dişi rhesus maymununun varlığı gereklidir. Anne ve yavru arasındaki etkileşim, bireyselleşme sürecinin, sosyal ilişkilerin ve cinsel gelişimin kapılarını açar.
Maymunlar üzerinde elde edilen bulgular, erken dönemde herhangi bir nesne ilişkisi geliştiremeyen çocuklarda gözlemlenen bulgularla büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu nedenle, yaşa uygun genital davranışların (özellikle mastürbasyonun) varlığı veya yokluğu, bireyin önceki nesne ilişkilerinin niteliği hakkında önemli bir gösterge olarak kabul edilebilir. Ancak, genital davranışlar sadece geçmiş deneyimlerin bir göstergesi olmakla kalmaz; aynı zamanda gelecekteki kişilik yapısının şekillenmesi üzerinde de belirleyici bir etkiye sahiptir. Çünkü bu davranışlar, diğer gelişimsel faktörlerle etkileşime girerek bireyin sosyal ilişkiler kurma kapasitesini belirler.
Bu noktada, cinsel dürtünün bebeklik, erken çocukluk ya da daha sonraki dönemlerde işlev görmediği durumlarda, insanın savunma mekanizmalarının belirgin değişimlere uğrayıp uğramadığını incelememiz gerekiyor.
Psikanalitik kuram, Freud’un çatışma ve savunma anlayışına dayanır. Çatışma, dürtülerin talepleri ile çevrenin dış kısıtlamaları veya içselleştirilmiş kontrol biçimleri (üst-benlik talepleri) tarafından engellenmesi sonucu ortaya çıkar. Savunma mekanizmaları, benliğin dürtüleri evcilleştirme süreci boyunca geliştirilen psikolojik araçlardır. Bu süreç şöyle özetlenebilir: Kültürel gelişim, dürtü taleplerini dış ve iç olmak üzere iki farklı gereklilikle uyumlu hale getirmek zorundadır. Dış faktör, gerçeklik tarafından belirlenir ve çevrenin dayattığı kısıtlamaları içerir. İç faktör ise, üst-benliğin (yani içselleştirilmiş gerçekliğin) talepleriyle temsil edilir.
Sonuç her iki durumda da bir tür uzlaşma olabilir. Eğer aşırı durumlarda, aynı anda dürtü, çevre ve üst-benliği tatmin etmek mümkün değilse, çatışma dürtü talebinin bastırılmasına yol açabilir.
Sublimasyon (yüceltme), bir uzlaşma örneği iken, histerik anestezi (duyusal yitimi) bir bastırma örneğidir. Uzlaşma ile felç arasındaki farklı çözümler, birçok yapıcı olasılık içeren bir uyum çabasını temsil eder. Bu çözümler benliğin savunma mekanizmalarını içerir.
Savunma mekanizmaları, belirli çatışmalarla başa çıkmayı sağlayan psikolojik araçlardır. Çatışmaların ardından oluşurlar ve şu soru gündeme gelir: Çocukların davranış repertuvarında, ana çatışma kaynağı olan otoerotik davranış bulunmazsa ne olur? Normalde libido gelişiminin ardışık evreleri boyunca ilerleyen bu önemli gelişim çizgisi ortadan kalktığında ne olur?
Batı protestan kültürümüzde, çatışmalar ve bastırma büyük ölçüde bu gelişim çizgisi etrafında döner. Bu çizgi, Ödipus karmaşası ve üst-benlik oluşumunun itici gücüdür. Acaba küçük çocukların cinsel ifadeleri bir eğitim sorunu yaratmazsa—çünkü böyle bir sorun var olmayacaksa—savunma sistemlerinin, nesne ilişkilerinin, ödipal gelişimin ve üst-benlik oluşumunun yapısı nasıl farklı olurdu? Bu sorunun cevabını, örneğin yetimhanelerde büyüyen çocukların izlenmesiyle yapılacak gözlemlerle daha iyi anlayabiliriz. Bu çocukların ne zaman mastürbasyona başladıklarını, hangi biçimleri aldığını ve ne sıklıkta gerçekleştiğini incelemek gerekir. Şu anki bilgilerimizle, erken çocukluk döneminde mastürbasyonun ya da bu eğilimin olmadığı durumlarda ortaya çıkabilecek muhtemel sapmalar hakkında sadece varsayımlarda bulunabiliriz.
Uslu ve Uyumlu Bir Çocuk Nasıl Bir Katile Dönüşür?
Örneğin, aşırı uslu, özellikle itaatkâr, yumuşak, melek gibi bir çocuğu, “hiç sorun çıkarmayan çocuğu”, ele alalım. Hatta latens ve ergenlik döneminin en çalkantılı zamanlarında bile, öğrenme yeteneğinin belirgin bir şekilde yetersiz olması dışında, ebeveynlerine veya öğretmenlerine hiçbir sorun çıkarmaz. Acaba bu, çocukluk dönemindeki cinselliğin yokluğunun bir sonucu olabilir mi? Herkes—öğretmenler, okul, ebeveynler ve komşular—bu çocuğu özellikle uslu, itaatkâr ve sorunsuz biri olarak görür. Okulda büyük çaba harcar, ancak hiçbir şey başaramaz gibi görünür. Pek az arkadaşı vardır. Genellikle yaşıtlarının daha baskın olanları tarafından kullanılır, onu bir sadık köle olarak görenler tarafından sömürülür.
Sonra aniden, bu zamana kadar “iyi bir çocuk” olarak bilinen bu ergenin beklenmedik, anlaşılmaz, cinayetle sonuçlanan şiddet patlamasına dair haberleri okuruz. Okulda sessizce yıllarını geçirir, hiç arkadaşı olmaz. Grubun faaliyetlerine ancak emredildiğinde katılır. Derslerden hiçbir şey alıyor gibi görünmez. Sınıfını “çok çaba harcadığı” için geçer (ve aynı zamanda eğitim sistemimizde, düşük performans gösterse bile bir çocuğun diğerleriyle aynı şekilde ilerletilmemesinin anti-demokratik olduğu düşünülür). Sonunda düşük bir zeka bölümü ile okuldan ayrılır ve “biraz ağır kavrayan” ama normal biri olarak görülür. Genellikle en uygun olduğu düşünülen meslekler hizmet sektörüne aittir.
Muhtemelen bu tür çocukların gerçek zeka seviyeleri, standart test sonuçları ve okul raporlarının gösterdiğinden daha yüksek olabilir. Ancak, geleneksel eğitim yöntemlerimiz, gelişimin bu kadar erken bir aşamasında ortaya çıkan bu tür bir sapmayı tespit etmeye uygun değildir ve okulun, sosyal ilişkiden yoksun bu çocukları topluma kazandırması mümkün olmaz. Bu çocuklar ilkokulda öğretmenlerinin dikkatini de çekmez. Fazlasıyla silik ve göze batmazlardır. Hatta genel toplulukla—sınıf arkadaşlarıyla bile—çatışmaya girmezler; çünkü çatışmalar yalnızca ilişkilerin var olduğu yerde ortaya çıkar, ilişkilerin olmadığı yerde değil.
Küçük Uslu “Fahişe”
İlk bakışta, “iyi çocuk” olup katile dönüşen erkek ergenin kadınlarda bir karşılığı olmadığını düşünebiliriz. Ancak ben, bunun gerçekte var olduğunu ve bu karşılığın “iyi, küçük” fahişe tipi olduğunu düşünüyorum. Bu, klasik kadın suçlu tipidir: zihinsel olarak yetersiz ve avangard, öfkeli Beatnik şairlerinin gözdesi haline gelen bir figür. Beş yıl süren bir araştırma projesi kapsamında çok sayıda böyle kadın suçlu gözlemleme fırsatım oldu. Bunlar, küçük yaşta suç işlemiş ve gayrimeşru çocuklarıyla birlikte bir cezaevinin bebek bakım bölümüne yerleştirilmiş genç kızlardı. Cezaevinin eski bir papazı, üç yıl boyunca burada tutulan 200 mahkum kızın dosyalarını incelemişti. Bu kızların %90’ından fazlasının parçalanmış ailelerden geldiğini tespit etti. Bu durum, buradaki suçlu genç kadınların büyük bir çoğunluğunun çocukluk dönemlerinde normal nesne ilişkileri geliştirme olanağı bulamadığını gösteriyor. Bu suçlu genç kızlarda yaptığım gözlemler, kişilik gelişimi için çocukluk boyunca normal nesne ilişkilerinin belirleyici bir öneme sahip olduğu yönündeki varsayımımı destekliyor. Genel olarak bu kızlar, fazla zeki olmayan ve “Wayward Minors Act” (Başıboş Küçükler Yasası) kapsamında hüküm giymiş sıradan gençlerdi. Daha önce ortaya koyduğum varsayım doğrultusunda, bu bireylerde cinselliğin yokluğu beklenirdi. Sonuçta, çocukluklarında nesne ilişkileri geliştirme şansına sahip olmamış bireylerden söz ediyoruz, değil mi? Ancak karşımızda sadece cinsel etkinlik göstermiş değil, tam da bu etkinlikleri nedeniyle cezaevine düşmüş genç kadınlar var. Görünürde bir çelişki söz konusu gibi görünebilir. Ancak Harlow’un maymunlarında da cinsel etkinliğe en azından bir noktada katılabilenler yine dişi bireyler olmuştu. Harlow’un ifadesiyle, “heyecan ya da katılım olmaksızın” bile olsa, bazı dişi maymunlar sonunda normal, aktif erkeklere pasif bir şekilde boyun eğmişlerdi. Bana öyle geliyor ki, bu suçlu genç kadınlar, biraz saf ve hiçbir şeyden haberi olmayan ergen kız imgesine uyuyorlar. Ama aynı zamanda kendilerinden bekleneni sorgulamadan yerine getiren, edilgen bir itaat içinde olan bireyler. Kadın suçlular için oluşturulmuş her kurumda, böyle zihinsel ve duygusal olarak yetersiz bireylerin büyük bir bölümü bulunur. Genel olarak bilinen bir gerçek, bu kızların cinsel partner seçiminde tamamen seçici olmamaları ve aşırı derecede çok eşli olmalarıdır.
Erken Çocuklukta Genital Oyun Eksikliği ve Kişilik Gelişimi
Bu tür gözlemlerden yola çıkarak, erken dönem nesne ilişkilerinin eksik olduğu durumlarda erkek ve kız çocuklarında belirli bir sosyal açıdan sapkın davranışın ortaya çıktığı sonucuna vardım. Bu sapkın davranış, genellikle birey ergenlik çağına girdiğinde fark edilir hale gelir ve toplum için endişe kaynağı olur. Bu yaş döneminde bireyden artan bir özerklik kazanması ve anaklitik desteğe duyduğu ihtiyacı bırakması beklenir. Aynı zamanda, bireyin özerkliğini kullanırken mevcut toplumsal normlara da uyması beklenir. Sosyal açıdan bozulmuş davranışlara sahip erkek çocukları için bu durum, ihtiyaçlarını karşılayan nesnelerle çatışmaya yol açar. Kız çocuklarında ise bu, kalıcı nesne ilişkilerinin eksikliği nedeniyle sürekli olarak yeni bir ihtiyaç karşılayan nesneye tutunma çabasıyla mevcut toplumsal ahlak kurallarına aykırı hareket etme eğilimine dönüşür. Peki, böyle bireylerin ruhsal yapısını nasıl anlamalıyız? Hangi dinamik düzenlemeler bu yapının oluşumuna yol açar? Daha önce de belirttiğim gibi, mastürbasyonun olmadığı durumlarda ebeveynler ile çocuklar arasındaki başlıca çatışma kaynağı da ortadan kalkar. Cinsel dürtü, çocuğun birçok faaliyetini harekete geçirir; bunlar arasında açıkça cinsel olan davranışlar olduğu gibi, tek başına ya da yaşıtlarıyla oynadığı oyunlar gibi doğrudan cinsellikle ilgili olmayan aktiviteler de bulunur. Eğer cinsel faaliyetler görünür davranıştan kaybolursa, çocuk artık “yaramaz” olmaz; ne “kendisiyle oynayarak” ne de diğer çocuklarla oyun oynayarak “kötü” sayılır. Sonuç olarak, çocuk bağlanma geliştirmez ve arkadaşlıklar kurmaz. Biraz ağır algılayan biri olabilir, ancak en temel ihtiyaçları—yemek, sıcaklık ve fiziksel yakınlık—karşılanıyorsa, ebeveynlerinin ondan beklediği her şeyi yapacaktır. Bir nesneye sıkı sıkıya tutunacak ve “uslu bir çocuk” olarak adlandırılacaktır. Bu, “iyi, tatlı bir kız ol ve akıllı olmayı becerebilenlere bırak” anlayışına uygun bir şekilde iyi bir çocuk olmak demektir. Ancak, böyle bireyler için ruhsal gelişim engellenmiştir. Çatışma olmadığı yerde, engellenme de yoktur; engellenme olmadığında, çocuğun ruhsal aygıtının farklı alanlarını geliştirmesi için bir teşvik bulunmaz. Çözülmesi gereken sorunlar, aşılması gereken engeller yoktur. Sadece en az direnç yolunun seçilmesi söz konusudur ve bu yol, “uslu” bir çocuk olmaktan ibarettir.
Bu çocukların temel sorunlarından biri, savunma mekanizmalarının hiç ortaya çıkmamasıdır. Oysa savunma mekanizmaları, insanın uyum sağlama, gelişme ve ilerleme sürecinde sahip olduğu en güçlü araçlardan biridir. Ancak cinsel etkinliği olmayan bu “uslu” çocukların savunmaya pek ihtiyacı yoktur ve ödipal evrede de herhangi bir Ödipus çatışması tetiklenmez. Bu “uslu” çocuklar için başlıca savunma mekanizması özdeşleşmedir. Muhtemelen, bu durumda “sihirli katılım” (magische Partizipation) anlamında içe alma (introjektion) ve yansıtma (projektion) mekanizmalarından söz etmek daha doğru olur. Bu terim, Edith Jacobson (1954) tarafından ortaya atılmıştır ve bireyin kendini her şeye gücü yeten nesnenin bir parçası haline getirme sürecinde yer alan dinamik faktörleri açıklayan analizi, burada ele aldığım konuyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Benzer şekilde, Sperling’in (1944) “appersonation” kavramı da dikkate alınmalıdır.
Bu bağlamda, Melanie Klein ekolünün “yansıtmalı özdeşim” (projektive Identifizierung) kavramı da önem taşır. Bu kurama göre, nesne aynı anda hem dışarıda hem içeridedir ve Ben (Ich) zaman zaman tamamen bu süreç tarafından istila edilebilir (Klein, 1948). Ancak Edith Jacobson, Klein’in bu kavramlarının yalnızca en erken çocukluk döneminde etkin olan ilk formlara işaret ettiğini vurgulamıştır. Daha sonra, bu ilk biçimlerden gelişmiş mekanizmalar ortaya çıkmaktadır. Erken dönem süreçlerine benzer mekanizmalar yalnızca psikoz ya da sınır (borderline) vakalarda gözlemlenebilir. Bu görüş, benim kendi yaklaşımlarımla da örtüşmektedir. Burada ele aldığım bireylerin daha sonraki gelişimleri, geleneksel psikiyatrik sınıflandırmalar içinde psikoz olarak değerlendirilemez, ancak büyük olasılıkla sınır vakalar olarak tanımlanabilirler.
Diğer savunma mekanizmalarından regresyon (gerileme), özellikle fizyolojik öncüllerine oldukça yakın olması nedeniyle en başından itibaren kullanılabilir durumdadır. İçe alma (introjektion) ve yansıtmanın (projektion) ne ölçüde etkili olduğu ve bastırmanın (verdrängung) bu bireyler için kullanılabilir olup olmadığı, ayrı bir araştırma konusu olmalıdır.
Bir kez daha vurgulamak isterim ki, burada yalnızca uç vakalardan, anne figüründen tamamen yoksun kalmış insanlardan bahsediyorum. Bu kişiler, Harlow’un anne yerine maketlerle büyütülen maymunlarına benzetilebilir. Bowlby (1960) kısa süre önce günümüzde artık bu tür vakalarla karşılaşılmadığını iddia etmiştir—ancak ben onun bu iyimserliğini paylaşmıyorum. İnsanların birbirlerine karşı sergilediği acımasızlık günümüzde de azalmış değildir. Sonuçta, Alman etologların deneylerinde uyaranlardan izole edilmiş hayvanlara verdikleri isim bile insani bir deneyimden türetilmiştir: “Kaspar-Hauser hayvanları”. Bu, insanlığın merhameti açısından pek de onurlu bir referans sayılmaz.
Görünüşe göre psikiyatristler genellikle daha az uç vakalarla karşılaşmaktadır. Nesne ilişkilerindeki kayıpların şiddeti, süresi ve yaşa bağlı olarak geniş bir değişkenlik gösterir. Bu spektrumun uç noktaları, bir yanda hastane sendromu (hospitalismus), diğer yanda ise nispeten göze çarpmayan eksiklikler tarafından belirlenmiştir.
Burada çevrenin genital oyunları ve mastürbasyonu baskıladığı veya sınırladığı vakalardan bahsetmiyorum. Daha ziyade, anne-çocuk ilişkisinde belirleyici bir eksikliğin sonucu olarak, genital oyun ve mastürbasyonun uygun yaş döneminde hiç ortaya çıkmadığı durumları kastediyorum. Genital oyun ve mastürbasyonun yokluğu, bu eksikliğin tek belirtisi olmasa da bir semptomudur.
Bu, kişiliğin belirli bir alanının gelişmesini engelleyen bir gelişim bozukluğudur ve Hartmann, Kris ve Loewenstein’in (1946) perspektifinden bakıldığında, gelişim sürecinde kazanılan bir sektördür. Bu eksiklik daha önce genellikle genel bir gelişim duraksaması olarak tanımlanmıştır. Ancak ben burada daha spesifik bir açıklama sunmayı amaçlıyorum. Bu nedenle, kişiliğin gelişiminde belirleyici ve yönlendirici bir rol oynayan savunma mekanizmaları meselesini ele aldım.
Bu noktadan hareketle şu soruyu sormalıyız: Cinsel davranış sergilemeyen çocuklar, regresyon, içe alma (introjektion), yansıtma (projektion), bastırma (verdrängung) ve inkâr (verleugnung) gibi ilkel savunma mekanizmalarının dışında hangi savunma mekanizmalarına sahiptir? Bu sorunun yanıtı, açıkça vakanın şiddetine ve etiyolojik faktörlere bağlıdır—yani nesne kaybının derecesine, süresine ve yaşa. Ancak burada bizi ilgilendiren asıl nokta, bozukluğun derecesi değil, eğer çatışma yoksa, savunma mekanizmaları gelişir mi? sorusudur. Benim görüşüm, bu tür bozukluklarda genellikle bir yaşından sonra gelişen savunma mekanizmalarının (karşıt tepki geliştirme, izolasyon, geri alma/olmamış gibi yapma (ungeschehenmachen), hatta saldırganla özdeşleşme) edinilmediğidir.
Bunlar benlik (Ich) savunma mekanizmalarının gerçek formlarıdır. Sürekli olarak benliğin yapısına ve kişiliğin oluşumuna katkıda bulunurlar. Ancak, bu tür bozuklukları olan çocukların uyum sağlamak için başvurdukları yöntemler gerçek savunma mekanizmaları değildir. Bunlar kararsız kimlik manevraları, sahte savunma mekanizmaları, anlık durumlarla başa çıkmaya yönelik geçici çabalardır. Bu yüzden, kolayca benimsenip aynı hızla terk edilirler ve ne psikolojik yapıda ne de karakterde kalıcı bir etki bırakırlar.
Bu nedenle iki temel soruyu ele alıyorum:
Genital oyunlar ve mastürbasyon, benliğin gelişimi açısından ne anlama gelir?
Benliğin gelişimindeki yetersizlik nasıl ortaya çıkar ve bu, cinsel dürtülerin yetersiz gelişimi ile savunma mekanizmalarının eksikliğiyle nasıl bağlantılıdır?
Bu tür eksiklikler özellikle belirgin olduğunda birey nasıl hayatta kalabilir?
Primat seviyesindeki hayvanlar bu durumları genellikle atlatamazlar. Ancak, laboratuvar ortamında büyütülen hayvanlar gibi özel koşullar altında hayatta kalabilirler. İnsan söz konusu olduğunda ise batı kültürü, bireyin kendini geçindirebileceği yaşa kadar hayatta kalmasını garantiler. Ancak, en uç vakalarda, benliğin otonom işlevlerinin mevcut olduğu, fakat ikincil otonomi düzeyinde bazı işlevlerin eksik kaldığı; savunma mekanizmaları, Ödipus karmaşası ve üst-benlik gibi daha gelişmiş ruhsal işlevlerin bulunmadığı bireyler ortaya çıkar. Bu bireyler belirli bir seviyeye kadar benlik kimliği geliştirebilirler, ancak kendilik kimliği (Selbst-Identität) geliştirip geliştiremeyecekleri tartışmalıdır. Kişilik sınırları muğlak ve değişkendir, bu durum sadece derinlemesine bozulmuş bireylerde değil, daha az şiddetli vakalarda da gözlemlenir.
Benim görüşüme göre, kendilik kimliği, benliğin kendini ben-olmayan’dan ayırmasıyla şekillenir. Bu ayrım, benliğin içindeki yatırımın (Besetzung) yer değiştirmesi ve yeniden dağıtılması yoluyla gerçekleştirilir. Hafıza ve düşünme süreçleri bu bağlamda kritik bir rol oynar.
Benlik ile alt-ben arasındaki sınırların belirsizliği, istikrarlı nesne ilişkileri kuramama, bu tür bireylerin aşırı uyumlu, “uslu” olmasını açıklayan faktörlerdir. Kendi kimliğini oluşturamamış bu bireyler, başkalarının isteklerine boyun eğerek ve itaatkar davranarak bir “eklentiden” ibaret hale gelirler.
Ancak burada şu noktaya dikkat edilmelidir: Bu bireyler, nesnelere gerçek bir bağlanma geliştiremezler. Gerçek nesne ilişkileri, çok uzun bir gelişim sürecinin sonucudur. Dürtülerin kaderi, libido gelişim aşamaları, Ödipus karmaşası ve çözümü, gizil (latenz) dönem, ergenlik gibi kritik dönemler, bireyin nesne ilişkisi kurabilme ve sürdürebilme kapasitesini şekillendirir.
Bu bireylerde gerçek cinsel ihtiyaçların, mastürbasyonun ve ona eşlik eden fantezilerin eksikliği, Ödipus karmaşasının gelişimini de engeller ve dürtülerin daha sonraki gelişim seyrini değiştirir. Bu tür çocukların çevrelerindeki kişilere tutunma şekli, yanlış bir şekilde nesne bağlılığı olarak yorumlanmamalıdır.
Bu tutunma genellikle rahatsız edici bir aşırılık sergiler ve Ödipus karmaşasının oluşumunu engeller. Çünkü bu bireyler için bedensel ihtiyaçlarını karşılayan herhangi biri nesne olabilir:
Baba
Anne
Teyze
Amca
Kardeş
Bu ilişki birinden diğerine kolayca geçebilir. Ortada bir rakip yoktur, çünkü bu insanlar, kendilerini arzularına veya ihtiyaçlarına yönelttikleri herhangi bir kişinin bir parçası veya eklentisi haline getirme kapasitesine sahiptirler. Bu “eklentilik” hali, ihtiyaçları karşılayan kişinin izin verdiği sürece devam eder.
Bu tablo nadiren tam olarak gözlemlenebilir. Çocuğun bireysel yaşam öyküsü nedeniyle birçok varyasyon ve değişiklik meydana gelir. Ancak burada belirleyici olan, cinsel dürtünün ya genital alanda hiç işlev kazanamaması ya da işlev kazandığında bunun yalnızca bir dürtü boşalımı biçiminde gerçekleşmesi ve eşlik eden ruhsal içeriklerin bulunmamasıdır. Bu, bir bebeğin idrar kaçırması ya da hapşırması gibi refleksif bir süreçtir. Ancak ruhsal içeriklerin yokluğunda Ödipus karmaşası da oluşmaz.
Ödipus karmaşası olmadan bir üst-benliğin gelişmesini bekleyemeyiz. Ortadan kaldırılması gereken imajlar (benlik imgeleri) yoktur ve dolayısıyla içselleştirilmesi gerekenler de yoktur. Gerçi bazı içe alınmış (introjekte edilmiş) öğeler mevcuttur, ancak bunlar ilkel ve bu nedenle zayıf şekilde kökleşmiş yapılardır. Bunlar yalnızca ihtiyaç tatmini düzeyinde varlık gösterir ve bir engellenme (frustrasyon) yaşandığında kolaylıkla terk edilir. İşte bu, bu tür çocukların yeni durumlara olağanüstü kolaylıkla uyum sağlamalarını açıklar. Aynı zamanda, onların yüzeysel bağlanmalarını ve aktarım süreçlerinin etkisiz kalmasını da anlamamızı sağlar.
Bender, bir tartışmada, şizofren çocuklarda gözlemlediği ve “yeni bir çevreyi kaygısızca ve isteyerek kabul etme” olarak adlandırdığı fenomeni dile getirmiştir. Ben de başka bir bağlamda “Felicia Vakası” üzerine yaptığım çalışmada benzer bir bireyi tanımladım (Spitz, 1955b). Evelyn, Felicia’nın annesi, tereddüt etmeksizin ve tek bir an bile sorgulamadan, o anda kendisine en fazla şey sunan kişiye bağlanıyordu.
Bu durum, “uslu” küçük fahişeyi de anlamamızı sağlar: Tereddütsüzce, kendisine bir tür tatmin sunan kişiye bağlanır—bu tatmin bir içki, para, bir okşama, bir emir ya da bir fincan kahve olabilir. “Uslu” küçük kızın nasıl “uslu” küçük bir fahişeye dönüştüğünü böylece anlamış bulunuyoruz. Peki ya katile dönüşen çocuk?
Bu sorunun yanıtı da oldukça açıktır. Gazeteler, bu gençlerin işlediği cinayetlerin ardında genellikle son derece önemsiz bir engellenmenin yattığını bildirmektedir. Oğlan çocuğunun odadan çıkmasına izin verilmemiştir, arabayı kullanmasına müsaade edilmemiştir, azarlanmıştır—ve her seferinde, yaşanan engellenme ile buna karşılık ortaya çıkan cinai dürtü arasındaki uçurum insanı şaşırtmaktadır.
Benim görüşüme göre, bu durum şu şekilde açıklanabilir: Bu bireylerin ulaşabildiği nesne ilişkilerinin kalıcılığı yetersizdir ve yetersiz kalmaya devam etmektedir. Üst-benlikleri ya çok zayıf biçimde gelişmiştir ya da hiç gelişmemiştir. Nesne ilişkilerindeki istikrarsızlık, benlik ideallerinin ne denli kolay değiştiğini de gösterir. Seçim yapmaları gerektiğinde, ilkel ve gelişmemiş üst-benlikleri tarafından yeterince yönlendirilmezler.
Sonuç olarak, amaçları arasında bir hiyerarşi oluşturamaz ve eylemlerini çevrelerindeki dünyada geçerli olan ahlaki normlara göre düzenleyemezler. Dürtü doyumu neredeyse yalnızca haz-ilkesine dayanır ve engellenmeye tahammülleri düşüktür.
Bir yasakla karşı karşıya kaldıklarında yalnızca engellenmeyi hissederler. Tatmin sağlayan nesne onları hayal kırıklığına uğrattığında, artık bir nesne olmaktan çıkar. Tatmin sağlayan nesne, ihtiyaçlarını karşılayan bir varlık olmaktan çıkarak onları engelleyen bir saldırgana dönüşür. Böylece, bu genç suçluların agresif ve yıkıcı dürtülerinin kurbanı haline gelir.
Kız çocuğu ise, ona bir tür tatmin sağlayan birine, onun istediğini verir; ancak bu kişi, onun için gerçek bir libidinal nesne haline gelmez, yalnızca ihtiyaçlarını karşılayan bir nesne olur. Ancak burada karşılanan ihtiyaç, genital bir ihtiyaç değildir; çünkü “uslu” küçük fahişe cinsel olarak soğuktur (frijittir). Bu düşünceler bizi başlangıçtaki konumuzdan, yani mastürbasyon sorusundan uzaklaştırmıştır. Eğer teorik çıkarımlarım doğrulanabilirse, mastürbasyon hakkındaki anlayışımızı çeşitli açılardan gözden geçirmemiz gerekecektir. Erken çocukluk döneminde genital oyunların, tatmin edici nesne ilişkilerini gösterdiğini kabul etmemiz gerekir. Bu da okul öncesi dönemde, gizil dönemde ve ergenlikte mastürbasyonun, erken çocukluktaki genital oyunların doğal ve mantıklı bir devamı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ima eder. Ancak Freud’dan (1905) biliyoruz ki, çocukluk cinselliğinin rolü ve önemi yalnızca bir gösterge olmanın çok ötesine geçer. Bunu, çocuğun cinsel dürtüsünü genital oyunlar aracılığıyla işlevsel hale getirme isteğinin, çevresinin direncini tetiklediğini ve onu, cinselliğin sosyal olarak kabul gören bastırılmasıyla erken bir çatışmaya soktuğunu düşündüğümüzde hemen kavrayabiliriz. Bu direnç, çocuğun cinsel faaliyetini engelleme amacı güden sevgi dolu bir “anlayış”tan, katı ve sadist uygulamalara (Spitz, 1952) kadar uzanır. Çocuk ise bu baskıya, yüzeysel bir itaatten açık isyana, latent patolojiden ağır karakter bozukluklarına kadar uzanan çeşitli uyum stratejileriyle yanıt verir. Bu yaşta sıkça gözlemlenen belirgin davranış değişikliklerini hepimiz biliriz. Eğer bunlar, anal inatçılık evresinde ortaya çıkarsa (ki çoğunlukla böyle olur), oldukça dikkat çekici olabilir. Ancak bu tür dönüşümler, genellikle yalnızca doğrudan cinsel ifadelerle değil, başka alanlarda da kendini gösterir. Aynı gelişim aşamasında, oral evreden anal evreye geçiş sırasında ruhsal ekonominin dinamiğinde büyük bir dönüşüm yaşanır. Bu dönüşüm, boşalma gerektiren dürtü enerjisinin miktarını önemli ölçüde artıran bir olgunlaşma dalgası tarafından başlatılır. Ancak bu evrede gelişen dürtü kontrol mekanizmaları henüz o kadar yetersizdir ki, yeni işgal edilmiş anal bölgedeki artan dürtü baskısını ve ayrıca başlamış olan genital evrenin öncü dürtülerini kontrol altına alamaz. Bu dürtü baskısı, çevrenin bu yeni dürtü ifadelerine karşı geliştirdiği karşı önlemlerle daha da güçlenir.
Dürtü baskısı ile çevrenin ona karşı koyduğu direnç arasındaki çatışma, farklı libidinal ve anal-sadistik unsurlar içeren çeşitli fantezileri ortaya çıkarır; bu fantezilerde anal-sadistik unsurlar baskındır. Agresif ve libidinal fanteziler arasındaki çatışma suçluluk duygularını uyandırır ve bu duygular kaygılarla birlikte görülür. Kaygıyı kontrol altına alma çabaları, saldırganla özdeşleşme, tepki oluşturma, inkâr gibi savunma mekanizmalarının gelişmesine yol açar. Bu çatışmaların patolojik şekilde işlenmesi, yeme bozukluklarına, çocuğun uykusuzluğuna ve kâbuslarına neden olabilir. Pavor nocturnus (gece korkusu) bu tür bozukluklardan biridir. Çeşitli gelişim evrelerinde pavor nocturnus görülebilir; bunlardan en erken olanı ikinci yaşam yılına denk gelen evredir.
Bu şiddetli içsel süreçler, benliğin hala ilkel düzeydeki organizasyonunu belirgin şekilde biçimlendirir. Bunlar, benliğin ikincil özerkliğinin kazanılmasından savunma mekanizmalarının geliştiği evreye geçişi tanımlar. Bu mekanizmalar karakteri ve kişiliği şekillendirir. Bu evrede, benlik ideali oluşumunun ilk izleri olarak görülebilecek özdeşleşmeler gözlemlenir. Aynı zamanda, üst-benliğin ilk aşamalarının bu dönemde belirdiği düşünülmektedir. Bu, bir yandan benlik idealinin içeriğini oluşturan, diğer yandan ise üst-benliğin oluşumuna katkıda bulunan arkaik imgelerin özümsendiği evredir.
Cinsel dürtünün işlevselleşmesiyle birlikte ruhsal ekonominin tabi olduğu karşılıklı ilişkileri gösterdim. Bu düşünceler belirli bir şemaya dayansa da erken dönem cinsel faaliyetlerin çocuğun gelişimi üzerinde ne kadar güçlü bir etkisi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu etkiler yalnızca kişiliğin gelişimiyle sınırlı değildir; aynı zamanda erken sosyal ilişkileri ve bireyin topluma uyumunu da belirleyici bir şekilde etkiler.
Benim yorumlarım yanlış anlaşılmamalıdır: Çocuğun mastürbasyona teşvik edilmesini kesinlikle önermiyorum. Burada asıl mesele mastürbasyonun kendisi değildir. Kesinlikle değil. Özellikle vurgulamak istediğim nokta, mastürbasyonun ortaya çıkardığı fantezilerin, kaçınılmaz olarak yol açtığı çatışmaların ve bu çatışmalar sonucunda gelişen savunma mekanizmalarının önemidir. Bu sürecin, insanın sosyal bir varlığa dönüşmesinde en etkili faktörlerden biri olduğuna inanıyorum. Ödipus karmaşası ve onun çözülmesi, üst-benliğin oluşumu aracılığıyla insanın sosyal ilişkiler kurmasına ve toplumsal düzene uyum sağlamasına imkân tanır.
Düşüncelerimi tekrar gözden geçirdiğimde, kendimi bir açmazda bulduğumu fark ediyorum. Bir yandan, çocuklukta genital oyunlar (veya bunların yokluğu) çocuğun nesne ilişkilerinin niteliğine dair önemli ipuçları verir. Genital oyunlar çocukluk mastürbasyonuna ve buna eşlik eden fantezilere yol açar. Bu fanteziler, kişiliğin oluşum sürecine ve sosyal ilişkilerin gelişimine belirleyici bir katkı sağlar. Kendi gözlemlerim ve hayvan deneyleri, cinsel davranışların bebeklik ve erken çocukluk döneminde eksikliğinin yıkıcı sonuçlarını ortaya koymuştur.
Öte yandan, mastürbasyonun ve çocuklukta cinsel ifadelerin sınırsız şekilde serbest bırakılmasının gelişimi teşvik etmediğini de çok iyi biliyorum. Aksine, psikanalitik deneyimler, özellikle mastürbasyonun sınırlandırılmasının, insanın üst-benlik gibi sosyal ve kültürel kazanımlar elde etmesine yol açtığını göstermektedir.
Her gelişim sürecinde olduğu gibi burada da bir uzlaşma sağlanmalıdır. Medeniyetimizin bakış açısından, mastürbasyonun tamamen serbest bırakılmasının sonuçları, tamamen yasaklanmasının sonuçları kadar istenmeyen bir durumdur. Her iki uç nokta da bir tür kısırlığa yol açar: Ya ruhsal kısırlık ya da üreme açısından kısırlık.
Çocuklara eğitim yoluyla ne kadar kısıtlama getirilmesi gerektiğine dair elimizde basit bir reçete yoktur; ancak “her şeyin bir ölçüsü vardır” ilkesine bağlı kalmak en doğru yaklaşım olacaktır.
İnsan, bir uzlaşmanın sonucunda ortaya çıkan bir bütündür. Ancak bu bütün, toplum ve kültür gibi daha geniş bağlamlardan koparılamaz. Öte yandan, toplum ve kültür de bireysel gelişim tarafından şekillendirilir. Sonuç olarak, insan ve onun geleceği, bireyin hayatta kalması ve insan toplumu ile medeniyetinin sürekliliği, çocuğun annesiyle kurduğu ilişkiye ve bireyin kendi dürtüleriyle nasıl başa çıktığına bağlıdır. Nihayetinde, insanlığın ve onun yarattığı eserlerin kaderi, insanların kendi nesilleriyle, çocuklarıyla nasıl ilgilendiğine bağlıdır.
Şairin sözleriyle bitirmek gerekirse: İnsan, “yaratmadığı bir dünyada bir yabancı ve kaygı dolu bir varlık”tır ve ancak ikiz tanrılar olan Eros ile Agresyon’un elinden tutarak insan toplumuna dahil olduğunda var olabilir ve kendi kaderini gerçekleştirebilir.





