Narsisizme Giriş
Girginer

Narsisizme Giriş

Çev: Suzan Uğur Girginer

Özet

Freud, 1914’te narsisizmi psikanalitik teoriye “tanıttığında”, bu kavram aslında yeni bir buluş değildi. Ancak, libidinal benlik yatırımı fikri, o zamana kadar var olan dürtü kuramlarını tamamen altüst eder. Freud, narsisizm üzerine çalışmasıyla Alfred Adler’in teorilerine, özellikle de C.G. Jung’un teorilerine yanıt verir. Ancak C.G. Jung’un cinsellikten arındırılmış libido kavramına mesafe koymaya çalışırken, istemeden onun yaklaşımına yakınlaşır. “Narsisizme Giriş” eseriyle Freud, çözmeyi amaçladığı kadar yeni sorunlar da yaratır. Schneider, bu sorunları adeta “hazırlayarak” ele alır ve bunları özellikle narsisizm kavramındaki “öteki”nin anlamı bağlamında tartışır. Anahtar Kelimeler: Narsisizm, Öteki, Dürtü Kuramı, Libido, Özneleşme, Otoerotizm, Psikoz, Dayanma/Yaslanma, İdeal Ben.

Bir makalenin başlığında bir kavramı “tanıtacağını” ilan eden birinin, daha baştan bunun kendi icadı olmadığını, aslında başka birine ait olduğunu vurgulaması oldukça dikkat çekicidir. Freud, “Narsisizme Giriş” adlı eserinde tam da bunu yapar: İlk olarak, “tanıttığı” narsisizmin aslında kendi buluşu olmadığını, bu terimin Paul Naecke tarafından ortaya konduğunu belirtir. Naecke, bu terimi “bir bireyin kendi bedenine, bir cinsel nesneye davrandığı gibi davranması” şeklinde bir cinsel davranışı klinik olarak tanımlamak için kullanmıştır (1914c, s. 138) (Freud’un dolaylı olarak atıfta bulunduğu, ancak tam olarak alıntı yapmadığı bölüm, Paul Naecke’nin “Akıl Hastanesinde Cinsel Sapkınlıklar” (Die sexuellen Perversionen in der Irrenanstalt) başlıklı makalesindedir. Naecke, mastürbasyonun yaygınlığı bağlamında, 1899 tarihli makalesinde şöyle yazar (s. 128-129): “Narsisizm, yani kendine aşık olma eğilimine de rastlanmıştır, ve bu durum dört hastada gözlemlenmiştir. Bunlardan biri hariç, hepsi hebefreni hastasıdır ve tamamı delilik belirtileri göstermektedir. Bu dört kişiden üçü çok sık aynanın karşısına geçip kendilerini hayranlıkla seyreder, kendilerine oldukça özen gösterir ve biri hariç hepsi dış görünüşleri konusunda son derece kibirlidir. Biri her beyaz saç telini yolmakta veya bunları özel olarak aldırmaktadır. Dördüncü hasta ise çok sık güzel bir kişiliğe sahip olduğundan söz eder, ancak bu iddiasını destekleyecek hiçbir temel bulunmamaktadır. Bu tezahürler sıradan bir kibirlilikten fazlasına işaret ediyor gibi görünmektedir, ancak bunların arkasında cinsel bir motivasyonun varlığına dair somut bir kanıt bulunmamaktadır.”) (Freud, 1920’de Cinsel Teorisine Dair Üç Deneme’nin (Drei Abhandlungen zur Sexualtheorie) dördüncü baskısına eklediği bir dipnotta, önceki atfını düzeltir: “›Narsisizm‹ terimi, orada yanlışlıkla belirtildiği gibi Naecke tarafından değil, H. Ellis tarafından ortaya atılmıştır” (1905d, s. 119, dipnot 3). Ellis ise 1927’de şu açıklamayı yapar: “Aslında, öncelik konusunda kendisi ve Naecke’nin eşit hakka sahip olması gerektiğini” ve “›narcissus-like‹ terimini 1898’de belirli bir ruhsal durumu tanımlamak için kendisinin kullandığını, Naecke’nin ise 1899’da ›Narcismus‹ terimini bir cinsel sapkınlığı tanımlamak için kullandığını” belirtir.). Freud, narsisizm kavramını psikanaliz için ilk kez benimseyen kişi de değildir. Sadger, 1908’de yayımladığı çeşitli çalışmalarda, narsisizmin homoseksüellik için karakteristik olduğunu öne sürmüş, Rank ise 1911’deki “Narsisizm Üzerine Bir Katkı” adlı makalesinde kapsamlı bir vaka analiziyle narsisizmin kadınsı kibirle ilişkisini ve hem heteroseksüel hem de homoseksüel bağlamlarda nasıl kendini gösterdiğini tartışmıştır (Rank 1911, s. 402). Rank’in çıkış noktası, narsisizmi, “ergenlik dönemini başlatan ve saf otoerotizmden nesne sevgisine geçişi sağlayan normal bir gelişim evresi” olarak ele almaktır (s. 401). Ancak bu iki yazar da narsisizmi analiz ederken Freud’un daha önce dile getirdiği düşüncelerden etkilenmişlerdir. Freud’un 1914’te narsisizmi “tanıtmadan” önce hem kavram hem de terim Freud’un kendi yazılarında zaten yer almaktadır. Lilli Gast’a (1992, s. 24) göre, narsisizm teriminin metapsikolojik olarak ilk kez entegre edilmesi, 1911 yılında Schreber vakası analizinde ortaya çıkmıştır (Freud, 1913 tarihli “Obsesyonel Nevroz Eğilimi” (Die Disposition zur Zwangsneurose) adlı eserinde şunları yazar: “Öncelikle, her bir kısmi dürtünün kendi başına, kendi bedeninde haz aradığı otoerotizm evresi ile tüm kısmi dürtülerin üreme hizmetinde genital organların önceliği altında nesne seçimine yöneldiği birleşme evresi arasında bir ayrım yapmıştım. Ancak, parafrenilerin analizi bizi, nesne seçiminin zaten gerçekleştiği, fakat nesnenin hâlâ bireyin kendi Ben’iyle örtüştüğü bir narsisizm evresini bu iki evre arasına eklemek zorunda bıraktı” (1913i, s. 446). Bu nedenle, narsisizm ne klinik ne de metapsikolojik bir kavram olarak tamamen yeni bir şeydir. Başka bir deyişle, Freud’un 1914’te “tanıttığı” narsisizm, en azından kavramsal tarih açısından “birincil” değil, birçok açıdan “ikincil” bir nitelik taşımaktadır. Bu noktada, narsisizm kavramının böylesine karmaşık bir geçmişe sahip olmasının, konunun özüne tamamen yabancı olmadığını düşünebiliriz: Narsisizm, geriye dönüp bakıldığında, en başından beri başkalarıyla ve bu başkalarının kavramı “tanıttığı” tarihle iç içedir.

Eğer Freud 1914’te “birincil ve normal narsisizm kavramıyla bir kez daha ve daha derinlemesine ilgilenme” gereği duyuyorsa (1914c, s. 139), bunu iki yönlü bir kaybın arka planında yapmaktadır (1924 yılında yayımlanan Freud biyografisinde Fritz Wittels şu ifadeleri kullanır: “Narsisizm kavramıyla Freud Okulu, ruhun karanlık mağarasına ışık tutmak için yeni bir kapı açtı. Narsisizm kavramına nispeten geç ulaşıldığı için, psikanalizin tüm bulguları yeniden gözden geçirilmek zorunda kaldı ve bu yeni bakış açısıyla aydınlatıldığında farklı bir şekilde ortaya çıktı. Benlik dürtüleri, Alfred Adler’e karşı talihsiz bir savunma yapısıydı. Ancak narsisizm, İsviçrelilere karşı tamamen başarılı bir çürütmeydi; İsviçreliler tarafından cinsellikten arındırılmış aşk tanrıçasının yeniden cinsellikleştirilmesiydi.”). Bu kayıplardan biri Alfred Adler, diğeri ise çok daha acı verici olan Carl Gustav Jung ile ilişkilidir. Freud’un tasarladığı “yeni” narsisizm kuramı, Adler ve Jung ile yaşanan ayrılıklardan sonra psikanalizden dışlanan unsurların geri kazanımı olarak görülebilir; bu, Adler ve Jung’un önceki psikanalitik teoride temsil ettiklerinin bir revizyonudur.

Freud, Jung’a yazdığı bir mektupta Adler’in “paranoyak Ben’i temsil ettiğini” belirtir; bu, Stekel’in temsil ettiği “düzeltilmemiş, sapkın bilinç dışı”nın tam zıddıdır: “İkisi bir araya getirilirse belki bir ψα insanı oluşturabilirler” (Freud & Jung, 1974a, Freud’un 14 Mart 1911 tarihli mektubu -“Stekel’in yeni kitabı [Rüyanın Dili, P.S.] her zamanki gibi zengin bir içeriğe sahip – domuz trüf mantarını bulur – ama bunun dışında tam bir rezalet, herhangi bir özetleme çabası olmadan […] Cacatum non est pictum.” (Dışkı resim değildir) (Freud, 14 Mart 1911’de Jung’a yazdığı mektuptan). Kitabın sondan beşinci paragrafı ise şu şekildedir: “Tüm sevgi, öz sevgidir ve kişinin kendi benliğinde başlar. Sevginin bu bencilliği, her zaman başkasında kendimizi seviyor olmamız gerçeğiyle ortaya çıkar. Başka türlü yapamayız. Burada ensest sevgisinin ikinci bir kökünü ve sevginin mümkün olabilme koşulunu görüyorum.” (Stekel 1911, s. 538)). Stekel, Adler’in tamamlayıcı karşıtıdır: Adler sistematik bir Ben psikolojisini temsil ederken, Stekel’in teorisi “skandal niteliğinde (polimorf ‘sapık’)” bir sistematiklik ve sentez eksikliğiyle öne çıkar. Yalnızca birkaç yıl sonra, Freud, Stekel’e daha önce yönelttiği eleştiriyi bu kez Jung’a karşı da tekrar edecektir: 1914 yılında, “Narsisizme Giriş” ile aynı zamanda yazılan Psikanalitik Hareketin Tarihi adlı eserinde, Jung’un “modifikasyonunun o kadar belirsiz, anlaşılmaz ve karmaşık olduğunu” ve “bu konuya dair bir pozisyon almanın kolay olmadığını” iddia eder (1914d, s. 105) (Bkz. bununla ilgili olarak S. Weber (1989, s. 15): “Freud’un iki sistemi karşılaştırması onu garip bir sonuca götürür: Adler’i aşırı sistematik (yani narsisistik) olduğu için eleştirirken, Jung’u yeterince sistematik olmadığı için daha da sorunlu görür. […] Eğer bir teori için bir miktar tutarlılık, sonuçlara bağlılık ve sistematiklik vazgeçilmez ise, o zaman şu soru ortaya çıkar: Ne kadar? Ya da belki de hangi türde?”.)

Freud, Adler ve Jung’a (ve Stekel’e) karşı bir tavır almıştır; ancak bu karar, kendi teorisinin pozisyonunu daha güvenli değil, yalnızca daha kırılgan hale getirmiştir: Eğer teori, yalnızca karmaşık bir detaylar yığını (Jung) ya da spekülatif bir sezgi (Stekel) olarak kalmamalıysa, bir Ben perspektifine ihtiyaç vardır; ancak bu Ben, teorinin temeli olarak varsayılmamalıdır; aksi takdirde teori, paranoyak bir sanrıya (Adler) benzemekle suçlanabilir. (Görünüşe göre doğru psikanalitik teori hem sapkın hem de paranoyak olmalıdır – ancak doğru bir karışım içinde) (Ferenczi, “Paranoya ve Parafreni Üzerine Bazı Klinik Gözlemler” başlıklı çalışmasında (1914, s. 182), bir hastanın paranoyak sanrısını geçici olarak psikanalitik teoriyle değiştirdiği bir vakayı anlatır: “B vakası, bir paranoyak için ne kadar yıkıcı olabileceğini bir kez daha göstermektedir; zira özenle inşa ettiği ve sosyal alanda hâlâ etkin kalabilmek için dayandığı sistem birden elinden alınmıştır. B, etik olarak kabul edilemez arzularını bürokratik çevresine yansıtmış, sistematik bir takibin kurbanı olmuştur. İşinden atıldığında adeta sistemi elinden alınmış gibi olmuştur; tam da bu sistem kaybı döneminde, tesadüfen, daha önce bazı yönlerini duymuş olmasına rağmen ancak şimdi kendisine anlamlı gelen psikanalitik literatüre rastlamıştır. Geçici olarak, takibine dayalı sistemini, (bizim bakış açımıza göre) gerçek kişiliğine dair doğru bir kavrayışla değiştirmeye ve bastırılmış kompleksleriyle barışmaya meyilli görünmüştür. Ancak kısa süre içinde, bu farkındalıkların onun için fazlasıyla dayanılmaz olduğu ortaya çıkmıştır. Aniden başlayan yoğun bir korku ile karşı karşıya kalan B, elinde başka uygun bir sistem bulunmadığından ve bu durum ona ikinci bir nevrotik saplanma noktası sunduğundan, demansa sığınmak zorunda kalmıştır. Parafrenik ataktan ancak ve yalnızca, psikanalitik kavrayışını tekrar bastırmayı ve takibine dayalı sistemini yeniden inşa etmeyi başardığı ölçüde kurtulabilmiştir. Bu sistem inşa etme ve paranoya arasındaki sıkı ilişki, belki de yeni bilimsel –örneğin fiziksel ve felsefi– sistemlere, buluşlara ve teorilere her zaman bir grup psikopatın eşlik etmesini açıklar. Terapötik açıdan, B vakası bizi, Freud’un paranoyanın psikanalitik tedavisi konusundaki kötümser görüşünü korumamız gerektiği konusunda uyarmaktadır.”) .Alfred Adler’in “Ben”i ne kadar doğal bir şekilde varsaydığı düşünülürse, bu “Ben” Freud için o kadar sorunlu hale gelir ve onun oluşum koşulları o denli muammalı olur (“Bugün benlik (Ich) kurgusunun narsisizmin bir yaratımı olduğunu bilmeyen çok az analist vardır,” diye yazar Wittels (1924, s. 182). Eğer bu doğruysa, o zamandan bu yana psikanalistlerin azımsanmayacak bir kısmının bu gerçeği yeniden mutlu bir şekilde unuttuğu söylenebilir.). Ancak Freud, Narsisizme Giriş ile yalnızca bir Ben teorisine katkıda bulunmakla kalmaz, aynı zamanda kendi dürtü teorisini de değiştirir. Ben ve cinsel dürtüler arasındaki eski ayrım (ki bu ayrımda Adler, Ben dürtülerinin tarafını tutmuştu) sarsılmaya başlar (her ne kadar Freud, bu ayrımı Jung’un yeniliklerine karşı yeniden vurgulasa da) ve bu ayrım, Ben ve nesne dürtüleri arasındaki ayrımın eklenmesiyle bir anlamda altüst edilir.

Ayrıca Freud, Narsisizm Üzerine Bir Giriş ile Jung’un 1912’de Libido’nun Dönüşümleri ve Simgeleri başlıklı çalışmasında sunduğu “libidonun genetik teorisi” yorumuna yanıt verir. Bu genetik teori, genellikle libido kavramını cinsel bir niteliğinden arındırarak, genel bir psişik enerji olarak ele alan bir dürtü monizmi olarak okunur. Bu yorum yanlış olmamakla birlikte eksiktir; çünkü Jung’un argümanındaki “karmaşık” ya da daha tarafsız bir ifadeyle “dalgalı” yönleri göz ardı eder (Lilli Gast (1992, s. 35) haklı olarak şu gözlemi yapar: Jung’un yeni libido kavramında, “bir yandan tüm ruhsal süreçler libido kavramı altında birleştirilir, her işlev cinsel dürtülerden türetilir; diğer yandan bu libido – eğer ‘üreme’ amacına hizmet etmiyorsa – cinselliksizleştirilir” ve böylece “yalnızca bir ‘enerji değeri’ hâline gelir.” Adeta aşırı cinselliklileştirilme yoluyla bir cinsellikten arındırma: Yeterince geniş bir anlamda ele alındığında, cinsellik, cinsel niteliğini kaybeder.). Bu, aynı zamanda Freud’un Narsisizm Üzerine Bir Giriş metnindeki argümanını da karakterize eder. Ayrıca, Jung’un “yeniliklerinin” Freud’un libidoya dair belirsiz kavramını kendi yönünde yorumlamasına dayandığını gözden kaçırır.

Freud, 23 Nisan 1913’te Sadger’in “Otoerotizm ve Narsisizm” başlıklı sunumunun tartışması sırasında, Çarşamba Topluluğu’nda, “Narsisizm, cinsel ve benlik dürtülerinin ayrımını temel bir birliğe indirgenmiş halde temsil eden bir sınır kavramıdır” (Nunberg ve Federn, 1975, s. 180) ifadesini kullanmıştır. Bu ifade, kısa bir an için Freud’un Jung’un kendisinden beklediği şeyi başardığını düşündüğünü ima eder: “Libido meselesine saldırmanızı çok onaylıyorum ve bundan çok şey açıklığa kavuşmasını bekliyorum. Sık sık, beni zorlayan gerçekler ya da insanlar olmadan karanlık bir noktayı aydınlatmaya ihtiyaç duymuyorum” (Freud ve Jung, 1974a, Freud’un 17 Aralık 1911 tarihli mektubu). Ancak, Freud’un 16 Mart 1914’te Karl Abraham’a metaforik olarak “narsisizm çalışmasını doğurduğunu” duyurduğu zaman, aynı anda, beş gün önce doğan torunu Ernst’in de doğumunu paylaşır:

“Sevgili Dostum,

Yarın size Narsisizm çalışmasını göndereceğim; bu, zorlu bir doğumdu ve böyle bir doğumun tüm deformasyonlarını gösteriyor. Doğal olarak çalışmamı pek beğenmiyorum, ama şu anda başka bir şey sunamam. Hâlâ rötuşa çok ihtiyacı var. (Düşüncelerimin nerede dolaştığını fark ediyorsunuz.) […] Sizin Jung’a karşı bir saldırı öneriniz yarın akşam Rank ve Sachs ile tartışılacak. […] Hamburg’da her şeyin iyi gittiği söyleniyor; kızım cesur ve akıllı bir şekilde davranmaya devam ediyor. Şimdiden sütü var, ama küçük kurt(solucan) hâlâ düzgün içmiyor. Ne tuhaf ki bu hayati içgüdüler bile uyanmakta zorlanıyor! Mephistopheles’in öğrenciye hitaben söylediği ‘Bir çocuk, annenin memesini başlangıçta isteksizce kabul eder’ sözünün yanlış olduğuna inanmıştım. Ama yine de doğruymuş, umarım devamı da doğru olur: ‘Fakat yakında zevkle beslenir.’ Resminiz yarın çerçevesinden çıkarılacak ve Jung’un yerini alacak. Bu size tam olarak adil olmayacak. Ama bunun için size çok teşekkür ederim.” (Freud ve Abraham, 1965a).

Bu kısa pasajda, narsisizm sorunlarının özlü bir taslağı sunulmuştur; torun ve kızına dair anlatı, narsisizmin doğumunu yorumlar: “Ne garip ki […] bu hayati içgüdüler uyanmakta bu kadar zorlanıyor.” Görünüşe göre, benlik dürtüleri başından beri doğal işlevleri olduğu varsayılan şeyi, yani bireyin kendini korumasını garanti altına almayı başaramamaktadır. (Çünkü, polemik bir şekilde ifade edilecek olursa, bu dürtülerin “narsisizmi” oldukça büyüktür. Büyük, ama bir yandan da geçilmez ya da mutlak değildir.) Ancak “haz” ile birleşim sonucunda bu dürtüler, kelimenin tam anlamıyla, hayata uyanır; ancak bu haz, bu özneye (kelimenin tam anlamıyla) dışarıdan verilmek zorundadır.

Jung’un “libidonun genetik teorisi”nin, başta cinsel olmayan ve bireyin hayatta kalmasına hizmet eden bir enerjinin yıllar süren bir gecikmeden sonra cinsellikleştirilmesi iddiasına karşı çıkmak için metapsikolojik değerlendirmelere değil, yalnızca günlük gözlemlere ihtiyaç vardır. Jung (1912, s. 137f.) şöyle yazmıştır:

“Daha önce belirtildiği gibi, genç bireyde libido başlangıçta yalnızca beslenme işlevi alanında faaliyet gösterir; emme eylemiyle, ritmik hareketler yoluyla gıda alınır ve her yönüyle doyum işaretleri gösterir. Bireyin büyümesi ve organlarının gelişmesiyle birlikte libido, ihtiyaçlarını karşılamak, etkinlik göstermek ve tatmin sağlamak için kendine yeni yollar açar. Artık ritmik, haz ve doyum yaratan bu temel modelin diğer işlev alanlarına aktarılması, nihai olarak cinsellikte son bulması söz konusudur. ‘Açlık libidosunun’ önemli bir kısmı, ‘cinsel libido’ya dönüşmek zorundadır.”

Ve Jung şöyle devam eder:

“Bu geçiş, sıradan varsayımların sandığı gibi ergenlik döneminde birdenbire gerçekleşmez; aksine, çocukluğun büyük bir kısmı boyunca yavaş yavaş meydana gelir. Libido, her zaman olduğu gibi, beslenme işlevinin özelliklerinden kurtulup cinsellik işlevinin özelliklerine geçmekte yalnızca zorlukla ve oldukça yavaş bir şekilde ilerleyebilir. […] Yolculuğu sırasında libido, beslenme işlevinden cinsellik alanına pek çok unsur taşır. Bu, beslenme ve cinsellik işlevleri arasındaki sayısız ve derin bağlantıları kolayca açıklayabilir. Cinsellik bölgesine libidinöz yatırım yapılmasından sonra libido’nun bu yeni uygulama biçimine bir engel çıkarsa, bilinen yasalara göre, önceki iki dönemin en yakın duraklarına doğru bir gerileme (regresyon) meydana gelir. Beslenme ve cinsellik işlevlerinin yer değiştirdiği bu dönemin genel olarak zihinsel ve dil gelişimiyle örtüştüğü gözlemlenir. Doğumdan cinsellik bölgesine yatırım yapılmasına kadar olan dönemi (genelde 3 ila 5 yaş arasında olur) ön-cinsel (pregenital) gelişim aşaması olarak adlandırmayı öneriyorum. […] Bu dönem, beslenme ve cinsellik işlevlerinin unsurlarının değişen oranlarda bir arada bulunmasıyla tanımlanır.” (Bu son cümle, bu dönemin “öncinsel” karakterine dair daha önce ortaya atılan iddiayı garip bir şekilde yalanlar.). Freud gibi, Jung da cinsel dürtülerin kendini koruma dürtülerine “yaslanmasını” (Anlehnung) kabul eder; ancak Freud’un bu ilişkiyi karakterize eden başlangıçtan itibaren ya da en kısa sürelerde (günler, yıllar değil) ortaya çıkan karmaşık düğümünden farklı olarak, Jung, biyolojik olgunlaşmaya bağlı bir gelişimsel ardışıklığı öne çıkarır. Jung’un eğilimi, cinsel işlevlere doğru bir dizi aşamalı adımı betimler. Buna karşılık Freud, benlik dürtülerinin “narsisistik” şekilde cinsellikleştirilmesiyle, Adler ve Jung tarafından giderek daha fazla geliştirilen ve Freud’un kendisinin temellerini attığı iddia edilen bu “biyolojik uygunluk” kalesini psikolojinin egemenliğine geri kazandırmaya çalışır. Ancak bu, Freud’u isteksizce tamamen yeni bir değerlendirme ve nesnenin “psikolojikleştirilmesine” götürür.

Eğer Freud ve Jung arasında 14 Kasım 1911 ile 14 Kasım 1912 tarihleri arasındaki kritik dönemde yapılan yazışmaları (1974a) okursanız, bazen aralarındaki ayrılığın esas olarak kişisel rekabetlerden ziyade içerikle ilgili farklılıklardan kaynaklandığı izlenimine kapılabilirsiniz. Freud’un, Jung’un libido teorisindeki revizyonuna karşı temkinli ve nihayetinde tamamen reddedici bir tutum takınmasının en önemli nedeninin, Jung’un kitlelerin tepkisini yatıştırmak amacıyla libido kavramının cinsel karakterini soyut bir enerji yorumuyla yumuşattığına dair şüphe olduğu öne sürülebilir (11 Kasım 1912’de Jung, Freud’a şunları yazar: “New York’taki Fordham’da, Cizvit Üniversitesinde dokuz ders verdim. Elbette, daha önceki görüşlerden yer yer ayrılan fikirlerime de yer verdim; özellikle libido teorisi konusunda. Gördüm ki, benim ruhsallığa ilişkin anlayışım, daha önce nevrotik cinsellik sorunları karşısında çaresiz kalan birçok kişi tarafından büyük ilgi gördü.” Freud, 14 Kasım 1912’de şu şekilde yanıtlar: “Sizi Amerika’dan dönüşünüzde Nürnberg’de son kez olduğu gibi sıcak bir şekilde karşılamıyorum – bunu bana başarıyla unutturdunuz – ama yine de kişisel başarınız için yeterince ilgi, merak ve memnuniyetle karşılıyorum. […] Ancak, yaptığınız değişikliklerin birçok direnci azalttığını kendi hanenize bir erdem olarak yazmamalısınız; çünkü biliyorsunuz, ruhsal yeniliklerden ne kadar uzaklaşmak isterseniz, alkışı o kadar çok garantilersiniz ve direnci o kadar az hissedersiniz.” Bu bağlamda, Jung’un psikanalitik hareketin “veliaht prensi” olarak seçilmesinin Freud tarafından yapılan bir tür fırsatçılık eylemi olması ironiden yoksun değildir. Freud, 3 Mayıs 1908’de Karl Abraham’a şu şekilde yazar: “Hoşgörülü olun ve benim düşüncelerimi takip etmekte aslında Jung’dan daha kolay bir konumda olduğunuzu unutmayın. Çünkü birincisi, tamamen bağımsızsınız ve ikinci olarak, ırksal bağlar sayesinde entelektüel yapım size daha yakın. Oysa o, bir Hristiyan ve bir papazın oğlu olarak büyük içsel dirençlere rağmen bana ulaşabiliyor. Bu da onun katılımını daha değerli kılıyor. Neredeyse söyleyecektim ki, onun sahneye çıkışı psikanalizi bir Yahudi ulusal meselesi olma tehlikesinden kurtardı.” Jung’dan uzaklaşma, tesadüf değildir ki Freud’un Yahudiliğe yeniden dönüşüyle aynı zamana denk gelir; bu, Freud’un Michelangelo’nun Musa’sı üzerine çalışmasında doruk noktasına ulaşır. Bu çalışma, “Narsisizmin Giriş” ile birlikte 1914 yılında yayımlanmıştır (bkz. Schneider 1994, s. 92 vd.).). Ancak bu durum, Freud’un Jung’a karşı çok daha önemli bir eleştirisini gölgede bırakır; bu eleştiri, başlangıçta yalnızca Sabina Spielrein’in psikanalize katkıları bağlamında ele alınır.

Freud, 30 Kasım 1911’de Jung’a yazdığı bir mektupta şöyle der:

“Dün Spielrein, çalışmasının bir bölümünü sundu (neredeyse sizin çalışmalarınızdan biri sanacaktım) ve ardından öğretici bir tartışma yapıldı. Mitolojideki çalışma yöntemlerinizle ilgili olarak birkaç eleştirimi küçük kıza da ilettim. Bu arada, oldukça tatlı biri ve anlamaya başlıyorum. En kaygı verici olanı ise Spielrein’in psikolojik materyali biyolojik bakış açısına tabi kılmak istemesi; bu bağımlılık, felsefi, fizyolojik ya da beyin anatomisi temelli yaklaşımlar kadar sakıncalıdır.” (Bu mektupta devamında şöyle deniyor: “Libido kavramını genişleterek bunun dementia praecox’a (erken bunama) uygulanabilir hale getirilmesini kastettiğiniz şey beni çok ilgilendiriyor. Korkarım ki burada daha önce olduğu gibi bir yanlış anlama ile karşı karşıyayız; daha önce bir çalışmanızda, libidonun benim için her türlü arzuyla özdeş olduğunu söylemiştiniz, oysa ben basit bir varsayımdan hareketle, iki dürtü olduğunu ve yalnızca cinsel dürtünün itici gücünün libido olarak adlandırılabileceğini kabul ediyorum.” Jung, 11 Aralık 1911’de Freud’un üstten bakan samimi üslubunu sürdürerek şöyle yanıtlar: “Küçük hanım benden hep çok şey talep ederdi. Ancak buna değer. Onun hakkında sizin de kötü düşünmediğinizi görmek beni mutlu etti. Mitolojideki yöntemime yönelik eleştirilerinizi elimden geldiğince takdir ediyorum. İkinci bölüm için eleştirilerinizi bana daha ayrıntılı bir şekilde iletirseniz size müteşekkir olurum. Spielrein’in biyolojiyle çok fazla ilgilendiğini biliyorum. Bunu benden öğrenmedi; bu onun kendi ürünü. Benzer şekilde tartışıyor olmam, daha iyi bir alternatif olmaması nedeniyledir (faute de mieux). Ruhsallığın mümkün olduğunca kendi alanında tek başına hüküm sürmesinden yanayım, ancak bazen diğer alanlarla bağlantı ve geçiş yapmanın iyi olduğunu düşünüyorum; çünkü meseleyi farklı bir açıdan görmek de faydalı olabilir.” Biyolojiyle sınırların çizilmesine ilişkin olarak Andreas Salomé’ye de bakınız (1958, s. 114 vd.; 1990, s. 131 vd.). Andreas Salomé bu son noktada, şaşırtıcı bir şekilde Jung’un pozisyonuna yaklaşır. Şöyle yazar: Narsisizm “sadece analizle aşılabilecek bir sınır değil, aynı zamanda Ben ve libidonun birbirine karışmasının yaratıcı, yani bu anlamda bireysel ötesi olduğu ve bu nedenle olumlu bir gerekçeyle artık empirik olarak analiz edilemez ve mantıksallaştırılamaz olduğu bir noktadır.” (Bu durum, libido savaşında net bir cephe çizgisinden ziyade kafa karıştırıcı bir yansıma dövüşünü andırmaktadır.). Bu bağlamda Freud’un Jung’a yönelttiği temel eleştiri, Jung’un libidoyu nihayetinde biyolojik bir olgu haline indirgemesi olur. Bu (birleştirici) eğilim, Freud’a tamamen yabancı değildir. Nitekim o da “Narsisizm, cinsel ve benlik dürtülerinin ayrımının temel bir birliğe indirgenebileceği bir sınır kavramdır” der. Ancak yine de Freud’un Narsisizme Giriş adlı eserinde, bir anda Jung’un yeni dürtü teorisine karşı biyolojinin otoritesini öne sürmesi şaşırtıcı görünür:

“Libido’nun, bir yandan Ben’e ait olan ve diğer yandan nesnelere bağlanan bir tür olarak ayrımı, cinsel dürtüler ile benlik dürtülerini ayıran ilk varsayımın kaçınılmaz bir devamıdır.”

Freud, bu önceki ayrımın yalnızca “açıkça bilinen açlık ve aşk ayrımına” değil, aynı zamanda biyolojik gerekçelere de uygun olduğunu belirtir:

“Birey gerçekten de hem kendi amaçları için hem de kendi iradesine rağmen bir zincirin halkası olarak hizmet eden bir varlık olarak çifte bir varoluş sürdürür. Cinselliği kendi amacı gibi görse de farklı bir bakış açısı onun yalnızca üreme plazmasının bir eklentisi olduğunu ve enerjisini bir haz pirimi karşılığında onun hizmetine sunduğunu gösterir. […] Cinsel dürtülerin benlik dürtülerinden ayrılması yalnızca bireyin bu ikili işlevini yansıtır. […] Her ne kadar biyolojik düşünceyi psikolojiden uzak tutmaya çalışsam da bu noktada benlik ve cinsel dürtülerin ayrımı varsayımının –dolayısıyla libido teorisinin– en azından psikolojik bir temele dayanmadığını, esasen biyolojik olarak desteklendiğini açıkça kabul etmeliyim” (1914c, s. 143f).

Bu ifadeleri ne kadar çok okursanız, açlık ve aşkın biyoloji ya da psikoloji düzeninde tam olarak nasıl yer aldığına dair netlik o kadar kaybolur. Ayrıca, benlik ve nesne dürtüleri arasındaki yeni karşıtlığın biyoloji-psikoloji şemasına nasıl entegre edileceği sorusu da giderek daha kafa karıştırıcı hale gelir (Strassberg (1994, s. 138), şu yorumu önermektedir ki, bana göre bu da hala fazla netleştirilmiş bir yorumdur: “Freud, libido akışının her iki yönünü aynı anda düşünmeye çalışır; bunları bir sürecin birbirini takip eden iki aşaması olarak değil, özne ve nesne arasındaki iki zıt ilişki olarak, ancak birbirini koşullandıran ilişkiler olarak ele alır. Bir yandan, libido biyolojik süreçlerin bir artı ürünü olarak ortaya çıktığı Ben’den, bu artışı yakalamakla görevli olan Nesneye doğru akar. Bu noktada, nesne önemsizdir, nötürdür ve belirli özellikleri öncelikli olarak önemli değildir; yalnızca libido akışını garanti etmesi gerekir. Aynı zamanda, farklı ve özneden ayrı olan Nesne, farklılığıyla introjeksyon (içe alma) veya özdeşim (identifikasyon) sürecinde libido ile Ben’i besler. Şöyle denebilir: Biyoloji açısından libido Ben’den Nesneye akar; psikoloji açısından ise Nesneden Ben’e.”).

Freud’un tüm eserinde, onun dürtü kuramının hem içsel sancısı hem de belirgin özelliği, öne sürdüğü dürtü grupları arasındaki dikotomilerin sürekli olarak bozulması ve bir diyalektik ilişki kurmak yerine asimetrik bir yapı oluşturmasıdır. Bu içsel kavramsal dinamik, Freud’u dürtü kuramını birçok kez yeniden formüle etmeye yöneltmiştir. Ancak, öne sürülen düalizmler (ikilikler) öz bakım ve cinsel dürtüler, Ben ve nesne dürtüleri ya da nihayetinde yaşam ve ölüm dürtüleri olarak adlandırılsa da, Freud bu asimetriden asla kurtulamamıştır: Cinsel dürtüler, öz bakım dürtülerine dayanır; nesne dürtüleri kendi Ben’ini bir nesne olarak seçebilir; ve nihayetinde ölüm dürtüleri, yaşam dürtülerinin karşıtından ziyade, yaşamın temel motivasyonu olarak ortaya çıkar ve yaşam dürtüleri kendi özel melodilerini bu temel üzerine varyasyonlarla ifade eder. En önemlisi de dürtü – tatmininde tüketilmeyen, aksine bu tatminle belirli bir şekilde beslenen bir şey olarak – nihayetinde bu dualizmler içinde anlaşılması güç bir üçüncü varlık, rahatsız edici bir artık olarak kalır.

Yine de muhtemelen, Freud’un dürtü kuramının biyolojik bir dürtü kavrayışının saf bir adaptasyonundan ayrılmasını sağlayan şey, karşı karşıya getirilen her bir dürtü grubundaki bu örtük asimetri olmuştur. Freud, dürtü kuramında sürekli olarak farklılıkları dualizm olarak sunar ve bu nedenle birbirini takip eden biçimlerin her birinin geçersiz olduğunu görür – ta ki nihayetinde Eros-Thanatos ikiliği ile, başka bir yeniden formülasyona ne uygun ne de ihtiyaç duyan bir dürtü karşıtlığına ulaştığına inanır. Ancak, Thanatos’a yönelmesiyle birlikte, dürtü aynı zamanda saf bir içsellik kavramına dönüşür – ki bu da sonrasında bir ikincil saldırganlık dürtüsünün kaynağı olarak yeniden yorumlanmasıyla bile değişmez.

“Narzisizmin Girişimi” başlıklı çalışmanın kavramsal ve kuramsal tarihine dair yapılan bu kısa genel değerlendirme, en azından bir gerçeği açıkça ortaya koymuş olmalı: Bu makale, yalnızca 32 sayfada ve üç bölümde, eski ve yeni bilgi ve gözlemlerin bir sentezini sunmaktan ziyade, çok daha fazla sorun ve soru ortaya atmaktadır. Freud’un eserinde yine öyle bir noktaya gelmiş bulunuyoruz ki, burada – “Düşlerin Yorumu”nun yedinci bölümünün başında ifade edildiği gibi – “durmalı ve geriye bakmalıyız,” çünkü:

“Buraya kadar olan yolculuğumuzda önemli bir şeyi göz ardı etmedik mi diye düşünmeliyiz. Zira şu noktayı iyice anlamamız gerekiyor: Yolculuğumuzun rahat ve kolay kısmı artık geride kaldı. Bugüne dek yürüdüğümüz yolların hepsi, yanılmıyorsam, bizi aydınlığa, açıklığa ve tam bir anlayışa götürdü; ancak bundan sonra, düş sırasında gerçekleşen ruhsal süreçlere daha derinlemesine nüfuz etmeye çalıştığımızda, tüm yollar karanlığa çıkacak. Düşü, ruhsal bir süreç olarak açıklığa kavuşturmak mümkün olmayacak, çünkü açıklamak, onu bilinen bir şeye indirgemek anlamına gelir. […] Ruhsal aygıtın yapısını ve içinde işleyen güçlerin oyununu varsayımlar yoluyla anlamaya çalışmamız gerekecek.” (1900a, s. 515).

Freud ile birlikte (bir bakıma cesurca ıslık çalmak yerine sesli bir şekilde yorum yaparak) narsisizmin “karanlığına” doğru ilerleyelim. Freud, “libidonun narsisizm olarak adlandırılabilecek bir yerleşimi”nin, “insanın düzenli cinsel gelişiminde bir yer talep edebileceği” (s. 138) ve bunun “benlik koruma dürtüsünün bencil eğilimlerine libidinal bir ek olarak” (s. 139) düşünülebileceği varsayımını, bugüne kadar yapılan klinik gözlemlerden çıkarılan bir sonuç olarak ortaya koyar. Freud’un gözlem ve çıkarımlarını şu şekilde özetleyebiliriz: Birinci olarak, “narsisistik bir davranışın, nevrotikler üzerinde yapılan psikanalitik çalışmalarda karşılaşılan zorluklar nedeniyle bir etki sınırı oluşturduğu” izlenimine varılmıştır (s. 138). Bu, nevrotiklerin bazı libidinal eğilimlerinin tedaviye dirençli bir şekilde benlikte odaklandığını düşündürmüştür. İkinci olarak, Freud’un “parafrenikler” (şizofrenik bireyler) olarak adlandırdığı hastaların, tedaviye karşı dirençleri üzerine yapılan klinik gözlemler, “bir birincil ve normal narsisizm fikrini” (s. 139) ortaya koymuştur. Freud’a göre, bu hastalarda iki temel özellik göze çarpmaktadır: “büyüklük sanrıları ve dış dünyadan ilginin çekilmesi” (s. 139). Nevrotik bireylerin aksine, parafrenik bireylerin, libidinal yatırımlarını yalnızca gerçek nesnelerden hayali, içsel nesnelere çekmekle kalmayıp, “libidolarını dış dünyanın kişi ve nesnelerinden gerçekten geri çektikleri ve bu nesneleri hayal dünyalarında başka nesnelerle ikame etmedikleri” gözlemlenmiştir (s. 139).

Bu gözlemler, pratik bir tanı şeması önerir: Normal narsisizm, hem Ben’in hem de dış dünyanın dengeli bir şekilde libidinal yatırımıdır; nevrotik narsisizm, libidonun içsel hayal nesnelerine gerilemesiyle (ve buna karşılık gelen sınırlı etki edilebilirlikle) tanımlanır; psikotik narsisizm ise, hem içsel hem de dışsal nesnelerin libidinal yatırımlarının tamamen terk edilmesidir (bu da mutlak bir etkisizleşme sonucunu doğurur). Ancak, bu formül ne kadar düzenli görünse de, oldukça yetersiz ve tatmin edici değildir. Şöyle ki:

“Libidonun içe dönmesi” (s. 139), Freud’un yalnızca nevrotik narsisizm için kabul ettiği bir Jung formülasyonunda belirtilir, ancak bu durum Ben için ne anlama gelir?

Saf içsel nesneler nasıl olur da Ben’den ayırt edilebilir?

Daha da önemlisi, psikotik bireyin bu tamamen nesnesiz Ben durumu nasıl bir yapıdadır? Sadece saf bir Ben mi ve saf bir libido mu? Peki, bu ikisi ne tarafından bir arada tutulur?

Freud, parafrenik bireyin terk ettiği nesneleri “hayal dünyasında ikame ettiğini”, ancak bunun “ikinci bir süreç olduğunu ve libidoyu yeniden nesneye döndürmeyi amaçlayan bir iyileşme girişimi” olduğunu belirtir (s. 139). O halde, birincil olarak libido nerede bulunmaktadır? Nesnede mi? Freud’un bu konudaki sonraki açıklamaları, bu soruya işaret eder gibi görünse de, “birincil narsisizm” gizemini çözmek yerine daha da karmaşıklaştırır:

“Şizofrenide nesnelerden çekilen libidonun kaderi nedir? Bu durumların büyüklük sanrısı burada yol gösterir. Muhtemelen nesne libidosu pahasına oluşmuştur. Dış dünyadan çekilen libido, Ben’e yönlendirilmiştir ve bu, narsisizm adını verdiğimiz bir davranış biçimini oluşturmuştur. Ancak büyüklük sanrısı, yeni bir yaratım değil, daha önce var olan bir durumun genişlemesi ve belirginleşmesidir. Böylece, nesne yatırımlarını içeren narsisizmi, çeşitli etkilerle karartılmış bir birincil üzerine inşa edilen ikincil bir durum olarak değerlendirmeye yöneltiliriz” (s. 140).

Bir açıklama denemesi yapalım: Şizofrenlerin büyüklük sanrısı, libidonun nesnelerden Ben’e doğru gerilemesinin bir sonucudur; yani, libidonun başlangıçtan itibaren olduğu yere – çocukların ve ilkel toplumların ruhsal yaşamında olduğu gibi – yönelmesidir. Bu noktada, birincil ve ikincil narsisizm arasındaki klasik formülasyona ulaşmış oluyoruz. Ancak, başlangıçta, yani kelime henüz Tanrı’dayken ve libido ilk olarak Ben’de yer aldığında, Freud’un ünlü amip metaforunun sonunda belirttiği gibi, libido aslında henüz libido değildi:

“Böylece, libidonun Ben’de başlangıçta mevcut olduğu ve sonradan nesnelere aktarıldığı bir tasarımı oluşturuyoruz. Ancak, temelde, Ben’de kalır ve nesne yatırımlarıyla ilişkisi, bir protoplazma hayvanının bedeninin onun dışarı uzattığı yalancı ayaklarla (psödopodlarla) olan ilişkisine benzer. Bu libidinal yerleşim parçası, nevrotik semptomlardan yola çıkan araştırmamız açısından başlangıçta gizli kalmak zorunda kaldı. Bu libidonun emisyonları – nesne yatırımları, dışarı gönderilen ve geri çekilebilen – bizim için tek fark edilebilenler oldu. Aynı zamanda, genel anlamda, Ben libidosu ve nesne libidosu arasında bir zıtlık görüyoruz. Birinin ne kadar tüketildiğine bağlı olarak, diğeri o kadar fakirleşiyor.” (Bu karşılaştırmanın yorumu en azından dikkat çekici: Çünkü sahte ayaklarını uzatarak, protoplazma hayvanı biçimini değiştirir, ancak miktarını değil.) “Sonunda, ruhsal enerjilerin ayrımına dair şu sonuca varıyoruz: Bunlar başlangıçta narsisizm durumunda birleşik halde bulunur ve kaba analizimiz için ayrıştırılamazdır. Ancak, nesne yatırımıyla birlikte, Ben dürtülerinin enerjisinden ayırt edilebilen bir cinsel enerji, libido, mümkün hale gelir.” (s. 141, vurgular P.S.’ye ait).

Bu, şu anlama gelir: Ancak libido bir kez nesneye yönelmiş olduktan sonra, enerji libido olarak benliğe geri dönebilir. Tam da bu noktada, Freud’un Jung ile talihsiz bir şekilde örtüştüğü görülüyor; Freud durur ve şu iki soruyu gündeme getirir: “Birincisi: Şimdi ele aldığımız narsisizm, libido’nun erken bir durumu olarak tanımladığımız otoerotizmle nasıl bir ilişki içindedir? İkincisi: Eğer benliğe birincil bir libido yatırımı olduğunu kabul edersek, neden hâlâ cinsel bir libido’yu, benlik dürtülerinin cinsel olmayan enerjisinden ayırmamız gerekiyor? Psikolojik enerjinin tek bir yapı olarak ele alınması, benlik dürtüsü enerjisi ile benlik libidosu ve benlik libidosu ile nesne libidosu arasındaki ayrımla ilgili tüm zorlukları ortadan kaldırmaz mı?”(s. 141–142). İlk soruya yanıt kısa ve kesin bir şekilde verilir: “Benliğe benzer bir birimin başlangıçtan itibaren bireyde mevcut olmaması zorunlu bir varsayımdır; benlik geliştirilmelidir. Otoerotik dürtüler ise başlangıçtan itibaren vardır; bu nedenle otoerotizme bir şey eklenmeli, yeni bir ruhsal eylem, narsisizmi oluşturmalıdır.” (s. 141). Freud, devamında ikinci soruyu yanıtlamanın her psikanalistte belirgin bir huzursuzluk uyandıracağını kabul eder: “Gözlemi, kısır teorik tartışmalar uğruna terk etmek fikri rahatsızlık vericidir, ancak yine de bir netleştirme girişiminde bulunmaktan kaçınılamaz.” (s. 141). Sonraki sayfalarda, Jung’un psikolojik enerjiyi tek bir yapı altında birleştirme çabalarını biyolojinin kendisine dayanarak çürütme girişiminde bulunur. Bu argümanlara daha önce değinmiştik. Ancak şu soruyu sormak yerinde olacaktır: Freud’un ikinci soruya, ilk soruya verdiği kesin cevap kadar net bir yanıt verememesindeki zorluklar, aslında ilk soruda zaten ima edilmiş olan güçlüklerden mi kaynaklanmaktadır?

Daha önceki soruyu yeniden hatırlayalım: “Şu an ele aldığımız narsisizm, libido’nun erken bir durumu olarak tanımladığımız otoerotizm ile nasıl bir ilişki içindedir?” (s. 141). Freud’un bu soruya verdiği yanıt şöyledir: “Benliğe benzer bir birimin başlangıçta bireyde mevcut olmaması zorunlu bir varsayımdır; benlik geliştirilmelidir. Otoerotik dürtüler ise başlangıçtan itibaren vardır; bu nedenle otoerotizme bir şey eklenmeli, yeni bir ruhsal eylem, narsisizmi oluşturmalıdır.” (s. 142). Peki, benliği yaratan ve libidoyu libido olarak ortaya çıkaran bu “yeni ruhsal eylem” nedir? Görünüşe göre narsisizmden önce gelen bir evre olarak otoerotizme yapılan vurgu, nihayetinde birincil narsisizm kavramının vardığı aynı çıkmaza götürür: Yani, başlangıçta var olan bu mutlak içsel özdeşlik hali nedeniyle hiçbir çıkış yolu olmayan bölünmemiş bir durum. Ancak “otoerotizm” kavramı bile, iddia ettiği ön-nesnel evrenin varlığını kendiliğinden reddeder; çünkü otoerotizmde neyin “erotik” olduğunu nasıl açıklayabiliriz? Freud’un önceki ifadesinde belirttiği gibi: “Ancak nesne yatırımıyla birlikte, cinsel bir enerji olan libido ile benlik dürtülerinin enerjisi arasında bir ayrım yapmak mümkün hale gelir.” (s. 141). Bundan şu sonuç çıkar: Otoerotizm, tıpkı narsisizm gibi “geliştirilmek” zorundadır; bu iki kavram birlikte bir benlik oluşturabilir. Ancak, Lacan’ın Rimbaud’dan ödünç aldığı ve “Ben bir başkasıdır” şeklindeki ünlü ifadesi Freud’un düşüncesine yaklaşmadan önce, narsisizm üzerine yazılmış makalenin birinci kısmı, Jung’a karşı polemikle sona erer (Jung, 26 Kasım 1912’de Freud’a şu şekilde yazar: “Münih’teki buluşmamızdan dolayı çok mutluyum, çünkü bu vesileyle sizi aslında ilk kez gerçekten anladım. Sizden ne kadar farklı olduğumun farkına vardım.” Jung burada farkında olmadan narsisizmin temel bir boyutuna — Ben’i yapılandıran Öteki’nin farklılığına — atıfta bulunmaktadır. Freud ise bunu büyük ölçüde göz ardı ederek, 29 Kasım 1912’de şöyle teskin edici bir yanıt verir: “Dostça mektubunuz için teşekkür ederim; bu, benim davranışlarımı yanlış yorumlamanızdan birçok noktada kurtulduğunuzu gösteriyor ve bundan sonraki iş birliğimiz için en iyisini beklememe olanak tanıyor. İnanın, sizden beklentilerimi azaltmak benim için kolay olmadı; ama bunu başardıktan sonra, karşı tarafa yönelik dalgalanmalar çok şiddetli olmadı ve benim açımdan mevcut ilişki her zaman önceki samimiyetimizin bir yankısını koruyacak. Bence birbirimize yeni bir iyi niyet sermayesi yatırmalıyız, çünkü muhtemelen birbirimizle bilimsel bir tartışmaya gireceğimizi ve diğerinin kendi fikrine sahip olmak istemesinin her zaman biraz sinirlendirici olduğunu tahmin etmek zor değil.” (Freud ve Jung, 1974c). Freud’un “Entwurf einer Psychologie” (1950c, s. 426) eserinde belirttiği üzere, insan “yanındaki insanda öğrenir” ve bu öğrenim, yanındaki insanda anlamaya direnç gösteren şeyler aracılığıyla gerçekleşir. Freud, “yanındaki insan”ın, özneye benzer bir nesne olduğunu ve bunun “aynı zamanda ilk tatmin nesnesi, daha sonra ise ilk düşman nesne […] ve aynı zamanda tek yardımcı güç” olduğunu belirtir. Benzerlik, farklılığı içerir. Freud, bu farklılığı yanındaki insanı iki komplekse ayırarak ifade eder: öznenin asimile edebileceği bir parça ve “şey” olarak adlandırdığı bir diğer parça. Bu ilginç terim, intersubjektivite (öznelerarası ilişki) içinde hem içsel bir sınır hem de onun gerçekleşme imkânını işaret eden temel bir yabancılaşma ilişkisine gönderme yapar. “Homo homini lupus” (İnsan insanın kurdudur) ifadesi, Freud için yalnızca bir yarı gerçektir, çünkü yanındaki insan aynı zamanda “tatmin nesnesi” ve “tek yardımcı güç”tür. Ancak Freud’un bu özlü antropolojisinin esas söylemi şudur: Homo homini alienum est – insan, insana yabancıdır ve yabancı kalır. Çünkü, en büyük benzerlik içindeki farklılık tamamen bir kimlik haline gelse ve karşılıklı yabancılaşma ile yanlış anlamalar tamamen bir anlayışa dönüşseydi, özneler arasılık, dolayısıyla tarih ve yapı da mevcut olmazdı. Bu nedenle, anlamak (tıpkı âşık olmak gibi) kendi ön eki olan “ver-” ile, dil sürçmeleri, yanlış okumalar, yanlış duymalar, unutmalar ve kaybetmeler gibi eylemleri birbirine bağlayan bir “içsel akrabalığın” işaretini taşır (1916–17a, s. 19).

İkinci Bölüm: Freud ile birlikte narsisizmi anlamaya yaklaşmanın “bazı başka yollarını” keşfedeceğimiz bir süreçtir. Bu yollar şunları içerir: “Organik hastalıkların, hipokondriyanın ve cinsiyetlerin aşk hayatının incelenmesi.” (s. 148). Narsisizm hâlâ otoerotik evrede birbirinden kopuk konuların arasında sıkışmış görünse de, bu konular en azından bir süre için bir tür sağlam zemin sunar. Belki de bu konular bir teori altında birleştirilebilir.

“Organik bir hastalığın libido dağılımı üzerindeki etkisini değerlendirme fikrini, S. Ferenczi’nin sözlü bir önerisini takip ederek geliştirdim.” Freud, bu cümleyle, dış dünyanın etkilerini göz ardı etmemenin önemine işaret eder. Ve devam eder: “Organik ağrı ve rahatsızlık hissi çeken birinin, acısı ile ilgisi olmayan dış dünya olaylarına olan ilgisini bırakması genel olarak bilinir ve bu bize doğal görünür. Daha yakından yapılan gözlemler, kişinin acı çektiği sürece sevgi nesnelerine olan libidinal ilgisini de geri çektiğini ve sevmeyi bıraktığını öğretir.” (s. 148).

Buna benzer şekilde, uyku da “libido yatırımlarının kişinin kendisine, daha spesifik olarak da yalnızca uyuma arzusuna geri çekilmesini” (s. 149) temsil eder. Hipokondriya ise, “bir organın hastalık kaygısı şeklinde bilince nüfuz eden erotikleşme hali” olarak tanımlanabilir; bu durum, Freud’a göre, “benlikteki libido yatırımlarındaki bir değişiklikle paralellik gösterebilir” (s. 150).

Biraz abartılı bir yorumla ifade edilecek olursa: Libido, kişinin benliğinde ya sevilen bir nesneyi ya tükenmiş bir bedeni ya hasta bir organı ya da erotikleşmiş bir alanı temsil eden noktalarda toplanır. Ancak, burada “temsil” kavramının tam olarak ne ifade ettiği belirsizliğini korur. Her şey ne kadar belirsiz görünse de – özellikle, genetik yapısı açıklanması gereken benlik daima önceden varmış gibi varsayıldığı için – Freud’un bu açıklamaları, narsisizmi, bir içsel yabancı öğeyi bağlama veya bütünleştirme çabasıyla ilişkilendiren bulanık bir fikirle bağdaştırır. Bu fikir, aynı zamanda, “mazohizmin ekonomik problemi” (Freud, 1924c) üzerinde de zayıf bir ışık yakar. Bu problem, haz ilkesinin egemen olduğu varsayımı karşısında şaşırtıcı olan, acı ile haz arasındaki mazohistik bağlantıdır.

Freud, “Benlikteki libido tıkanmasının neden hazsızlık/hoşnutsuzluk olarak deneyimlenmesi gerektiği” sorusuna verdiği yanıtta, bunun “maddi bir niceliğin ruhsal (psişik) bir niteliğe dönüşmesi” ile ilgili olduğunu belirtir. Bu, Freud’u şu daha temel soruya yönlendirir: “Narsisizmin sınırlarını aşarak, libidoyu neden nesnelere yöneltmek zorunda kalıyoruz? Bizim düşünce zincirimizden çıkan cevap, bu zorunluluğun, benlikteki libido yatırımlarının belirli bir eşiği aşması durumunda ortaya çıktığını söyler. Güçlü bir bencillik hastalığa karşı koruma sağlar, ancak sonunda sevmeye başlamak gerekir, yoksa hastalanırsınız ve sevme yoksunluğu nedeniyle sevememek de hastalığa yol açar.” (s. 151-152).

Nesnelere, hazsızlık veren, çok güçlü libidinal iç baskıyı hafifletmek amacıyla mı yatırım yapılır? Bu durumda nesne sevgisi, bir tür aşırı basıncı boşaltma kolu mudur? Benlik dürtülerinin mi, yoksa Freud’un libidinal karakterini düşündüğü ama henüz tam anlamıyla açıklamadığı ilksel benlik libidosunun mu? Ancak, “hayati içgüdüler” neden böyle bir aşırı basınç üretmelidir?

Bu soruya bir yanıt olarak Freud’un bir sonraki bölümde ele aldığı “Anlehnung” (yaslanma) kavramı önerilebilir. Freud, bu kavramı, “narsisistik olarak adlandırılan” nesne seçimi tipiyle karşılaştırır. Freud şöyle der: “İlk otoerotik cinsel doyumlar, hayati önem taşıyan, bireyin kendini korumasına hizmet eden işlevlerle bağlantılı olarak yaşanır. Cinsellik dürtüleri başlangıçta benlik dürtülerinin doyumuna yaslanır ve ancak daha sonra bu dürtülerden bağımsız hale gelir.” (s. 153)

Bu doğrultuda, özne, sevgi nesnelerini, “çocuğun beslenmesi, bakımı ve korunmasıyla ilgilenen kişiler model alınarak” seçer (s. 153-154). Daha ayrıntılı bir cevap ise şöyle olmalıdır: Libidinal aşırı basınç, öznenin kendi hayatta kalma ihtiyaçlarından daha fazla ya da farklı bir şeyi harekete geçiren kendini koruma nesneleri nedeniyle ortaya çıkar ve bu libidinal artı değer, cinsellik dürtülerinin yaşamı koruma dürtülerine yaslanması ilişkisi içinde ortaya çıkarak, bundan böyle bir tür “el yakmaca” oyununda olduğu gibi özne ve nesne arasında durmaksızın dolaşmak zorunda kalır.

Freud, hâlâ “Ben’in, nesneye üstünlüğü” ilkesine bağlı kaldığı için, bu yanıt ona kapalıdır ve narsisizmi veya narsisistik nesne seçimi tipini bu “dayanma” ilişkisinin bir sonucu olarak ele alma imkânı da engellenmiştir. Ben ve nesnenin karşılıklı oluşumundan yola çıkıldığında, nesne seçimi moduna ilişkin olarak, bir dayanma ve narsisizm karışımı ortaya çıkar: “Şimdi, insanların, nesne seçiminde dayanma/yaslanma veya narsisistik tipleri benimseyerek kesin olarak iki gruba ayrıldığını varsaymadık, bunun yerine her iki yolun da her insan için açık olduğunu ve birinin ya da diğerinin tercih edilebileceğini kabul etmeyi tercih ediyoruz. İnsan, iki temel cinsel nesneye sahiptir: Kendisi ve bakım veren kadın; bu varsayımda, her bireyin birincil narsisizmi temel alınmaktadır ve bu, nesne seçiminde baskın şekilde ifade edilebilir.” (154).

Her halükârda çocukta birincil narsisizm varsayılmaktadır. Bu varsayım, Freud’un libido teorilerinin öncüllerinden birini içerir. Ancak bu, doğrudan gözlemle tespit edilmesi zor olan bir şeydir ve genellikle başka bir noktadan yapılan çıkarımlarla doğrulanır. Freud bunu şöyle ifade eder: “Şefkatli ebeveynlerin çocuklarına yönelik tutumunu göz önünde bulundurduğunuzda, bunun kendi uzun zaman önce terk edilmiş narsisizmlerinin yeniden canlanması ve yeniden üretimi olduğunu fark etmelisiniz.” (157).

Çocuğun narsisizmi, Laplanche’ın (1988) özellikle sayfa 199 ve devamında incelediği şekilde, bilinç dışı cinsel baştan çıkarma ile ilişkilendirilen ebeveyn bakımı sonucu ortaya çıkan bir ürün değildir, Freud’un burada anlatmak istediği de bu gibi görünmektedir. Bu narsisizm, ebeveyn bakımı karşısında birincil kalır. Ancak, ebeveynlerin çocuğa yönelik tutumlarında, ebeveynlerin bir zamanlar sahip oldukları birincil narsisizmin bir anısı olarak kendini gösterir. “Majesteleri Bebek”, ebeveynlerin terk edilmiş narsisizminin taht varisidir. Yine de karmaşık bir şekilde, narsisizm burada da bizi sürekli olarak Ben olmayan bir başkası’na işaret etmeye götürür. “Narsisizm” çalışmasının üçüncü bölümünü Freud, Alfred Adler’e yönelik bir polemikle açar. Freud’a göre, çocuğun narsisizmini en çok bozan etken kastrasyon karmaşasıdır: “Erkek çocuğunda penis kaybetme korkusu, kızda penis kıskançlığı […] A. Adler, bu bağlamdan ‘erkeksi protesto’ kavramını türetmiştir. Bu kavramı, karakterin ve nevrozların oluşumunun neredeyse tek güdüleyici unsuru olarak görür, ancak bunu narsistik, yani hâlâ libidinal bir çaba olarak değil, sosyal bir değer yargısına dayandırır.” (159).

Adler’e karşı yöneltilen itiraz, Freud’un eleştirisinin özünde, Adler’in psikanalizi oldukça yüzeysel bir sosyolojiye dayandırdığı suçlamasına indirgenebilir. Freud, buna karşılık, psikanalizi bir Ben’den Nesne’ye doğru ilerleyen bir yolu benimsemek olarak görür ve tersine bir yönde, yani Nesne’den Ben’e doğru hareket etmeyi reddeder. Bu çerçevede Freud, “Ben-ideal” (Ichideal) ve “İdeal-Ben” (Idealich) kavramlarını ortaya koyar (161). Bu iki terim “Narsisizm” makalesinde yer alsa da Freud bunlar arasında açık bir ayrım yapmaz. Ancak, bu iki kavramın tam anlamıyla örtüştüğünü söylemek de mümkün değildir. Freud’un bu ikiliği, bir özdeşlik içinde yer alan özdeş olmayan bir gerilimi ifade eder; bu gerilim, Ben’i bir Ben olarak tanımlar ve onun kendisine, bir Başkası olarak yaklaşmasına neden olur. Böylece Ben, kendisinden bir şeyleri dışlayarak ve bu dışlama üzerinden bir Ben olarak kendisini oluşturur. “Bastırma, söylemiş olduğumuz gibi, Ben’den kaynaklanır; daha kesin ifade etmek gerekirse, Ben’in kendine duyduğu saygıdan.” Freud, bu bastırmanın koşulunu, Ben’in bir ideal oluşturma yeteneğine dayandırır: “Bu İdeal-Ben’e (Idealich) yöneltilir, çocuklukta gerçek Ben’in deneyimlediği kendine sevgi. İnsan […] çocukluğunun narsisistik mükemmelliğinden vazgeçmek istemez” ve bu mükemmelliği “Ben-ideal” (Ichideal) formunda yeniden kazanmayı arzular (160f.). Bu bağlamda İdeal-Ben, zaman içinde sanal bir kaçış noktası gibi görünürken, Ben-ideal, Ben’in psikolojik yerleşiminde kendisini perspektifsel olarak inşa ettiği sanal bir noktadır. Bu inşa süreci, Ben’in kendi parçalarını “yadsıyarak” şekillenir. Freud, bir noktada şöyle yazar: “Ben’e benzer bir birimin bireyde en başından beri var olduğunu varsaymak kaçınılmazdır; bu Ben geliştirilmelidir.” Ancak, bu açıklamaya şunu eklemek gerekir: Ben, hiçbir zaman tamamen bir birlik olarak var olmaz. Ben, asla tamamen “kendinde” ya da “kendisi için” değildir; her zaman ve öncelikle, kendi dışında bir yerdedir.

İlk yorumu bırak