Özet
Bu çalışma, yeni bir yorumlama kavramının oluşumundan hareket etmektedir. Bu kavram; açık, esinlenmiş, libidinal, imgesel, anlatısal, tamamlanmamış ve açıklayıcı olmayan nitelikleriyle karakterize edilebilir. Bununla birlikte “doymamış yorum” ve “figürlenebilirlik” kavramlarıyla ilişkilidir. Çalışmanın odağını, doymamış yorumların elde edilebildiği üç yol oluşturmaktadır. Bunlar vaka sunumları aracılığıyla sunulmaktadır: figürlere dönüşüm, düşlerde dönüşüm ve anlatıya dönüşüm. Kavramsal olarak, karşı-aktarımın imgesel, düşsel (halüsinatuvar) ve anlatısal öğelerle genişletilmesi savunulmaktadır. Yazar, doymamış yorumların gerçekten “yorum” diye adlandırılmasının ne ölçüde meşru olduğunu tartışmaktadır. Onlarla birlikte gelen istek/arzu doyumunun yeniden değerlendirilmesini savunur; bunun, seansta “psikanalizin akmaya başlamasını” kolaylaştırdığını ve sonradan yeniden-çalışmaların, duygusal deneyimin evriminin ve yeni bir ilişki gerçekliğinin ortaya çıkmasını mümkün kıldığını ileri sürer.
Giriş
Ungar’a (2015) göre günümüz tedavi odasında artık “doğru bir yoruma” denk düşecek bir şeyle karşılaşmak mümkün değildir. Scarfone (2016) ise açımlayıcı yorumun adeta geçmişten kalma bir artık gibi göründüğünü ifade eder. Eğer durum gerçekten böyle olsaydı, bu bana göre üzücü olurdu. En azından şu konuda bir görüş birliği vardır: Psikanalizde yorumlayıcı etkinliklerin çeşitliliği artmıştır; ya da daha doğrusu, bu değişkenlik bugün daha çok fark edilmekte, kabul edilmekte, hatta desteklenmektedir (Tuckett ve ark. 2008). Aşağıda, bu geniş yelpaze içinde yeni bir ağırlık noktası oluşturma girişimi ele alınacaktır.
2016 tarihli çalışmamda doygun ve doygunlaşmamış yorumları kavramsal olarak birbirinden ayırmaya çalıştım. Daha sonra, bu tür yaklaşımların zannettiğimden çok daha geniş biçimde tartışıldığını çeşitli çevrelerden öğrendim. Örneğin Meltzer (1978), hiçbir açıklayıcı değer iddiasında bulunmayan, tersine analisti sürecin içine dahil eden “esinli yorum” (inspirierten Deutung) tipini tasarlar. Laplanche (Heenen-Wolff 2013a) ise analistlere, yorum yaparken kendi “çeviri” etkinliklerinden kaçınmalarını önerir. Ona göre esas olan, temelde duygulanımsal ve imgesel bir süreç içinde, bilinç-dışı bir düzeyde gerçekleşen bir işleyişe eşlik etmek ve bir tür çeviri yardımcısı olarak hazır bulunmaktır.
De M’Uzan (2014) analitik seansı neredeyse erojen bir alan olarak adlandırır. O, açıklayıcı yoruma karşı, ikircikli ve tamamlanmamış bir yorum etkinliğini koyar; bu etkinlik düş kurmanın yaratıcı gücüne ve birincil süreçlerin etkileşimine yakındır ve belirli bir haz açığa çıkarır. Chervet (2013), seans içinde istek/arzu-doyumunu destekleyen bir yorumdan söz eder. Bu tür bir yorum, dürtüyü ve libidoyu etkinleştirmeye yardımcı olur ve böylece biçimlenmeye katkıda bulunur. Perelberg (2008, s. 104) analitik alanı dolduran yorumlarla alan açan yorumlar arasında ayrım yapar ve “kapalı” ve “açık” yorumlar arasındaki dengenin günümüz psikanalizi için önemli bir meydan okuma olduğunu savunur.
Görünmektedir ki farklı yönlerden, “açık”, “esinli”, “libidinal”, “imgesel”, “anlatısal”, “tamamlanmamış” ve “açıklayıcı olmayan” olarak nitelendirilebilecek yorumlara ilişkin akraba bir anlayış geliştirilmektedir. İtalyan bir yazarlar grubu, başta Ferro ve Civitarese, bu tür yorumlama biçimini özellikle savunmakta ve bunları “zayıf” ya da “doygunlaşmamış yorumlar” olarak adlandırmayı önermektedir. Bunu, her ne kadar kuramsal gerekçelendirmeleri farklı olsa da, tek tek yazarlardan bağımsız olarak taşıyıcı bir kavramlaştırma olarak görüyorum. Bu terimin hamisi Bion’dur; onun doygunlaşmamış psikanalitik düşünme anlayışı bu kavramın kaynağını oluşturur (Ferro 2005, 2006; Civitarese 2010, 2016; Levine 2015). Ferro ve Civitarese bunu psikanaliz için yeni bir paradigma ile ilişkilendirirler. Bana göre bu abartılıdır. Benim açımdan burada söz konusu olan, tedavi tekniği repertuarının genişletilmesidir; yani yorum etkinliğinde daha büyük bir esneklik kazanmaktır. Böyle bir genişlemenin ne kadar verimli olabileceğini Schmithüsen (2017), negatif terapötik tepki üzerine yaptığı yenilikçi çalışmasında göstermektedir.
Aşağıda, doygunlaşmamış yorumların analitik karşılaşma bağlamında nasıl ortaya çıktığı ve saat içinde duygusal deneyimin evrimi için ne tür bir değer taşıdığı sorusu ele alınacaktır (Bion 1991 [1967]).
Doygunlaşmamış Yorum ve Figürleşebilmenin Duyumsal Canlılığı
Pek çok örnek, doygunlaşmamış yorumların yeni bir icat olmadığını, tersine psikanaliz kadar eski olduğunu göstermektedir. Yeni olan, daha çok bunların kavramsallaştırılması ve giderek artan biçimde kabul görmesidir. Buna örnek olarak, Martin Heidegger’le felsefe çalışmış ve ardından ABD’de psikanalitik eğitimini tamamlamış, Yahudi kökenli Alman analist Hans Loewald’da (Loewald 2017 [1960]), 1960’ların benlik-psikolojisi döneminde dahi, doygunlaşmamış yorumların güzel örnekleri bulunur. Kuzey Amerikalı analist Stanley Stern, Loewald’la yaptığı didaktik analiz üzerine yazdığı metinde bazı örnekler aktarır. Aşağıdaki alıntıyı, doygunlaşmamış bir yorumun özgüllüğünü betimlemek için aktarıyorum:
“›Annemi rüyamda gördüm, araba kullanırken arkamda oturuyordu…‹ (analizin yaklaşık yedi ay sonrasında hatırlanan bir rüya parçası). ›Onun hep ensende olduğunu hissediyordun,‹ dedi ve yetişkin biri olarak ilk kez hıçkıra hıçkıra ağladım. Bunun belirgin aktarım sonuçları üzerine hiçbir spekülasyon yapılmadı. Ne yazık ki bu katartik an yaklaşık dört yıl boyunca bir daha yaşanmadı.” (Stern 2009, s. 1014)
Loewald bu müdahalesiyle analizantın rüya imgesini sahiplenir ve ona, izlenme duygusuna ve içinde bulunduğu çıkmaz duruma yönelik duygusal bir anlama sinyali verir. Bu, bir duygu dönüşümünü mümkün kılar: Stern gözyaşlarına boğulabilir. Analist imgeler düzeyinde kalır, hiçbir açıklama getirmez. Hastanın anlatı akışında bir kopuş yaşanmaz; Loewald araya girer ve onunla birlikte, onun sözünü sürdürerek konuşur. Şöyle denebilir: Stern, rüyasını anlatmakla zaten kendisi bir doygunlaşmamış yorumu sahneye koymaktadır; Loewald ise bunu kendi müdahalesiyle vurgular. “Onun hep ensende olduğunu hissediyordun” ifadesiyle açıkça rüya imgesine gönderme yapar ve dolaylı biçimde analizantın divan–koltuk düzenini, analistin, ensesinde oturduğu bir konum olarak yaşadığını ima eder. Böylelikle rüyanın duygusunu seansın içinde sürdürür. Loewald’ın ifadesi çok anlamlı (polisemik) kalır ve doygun bir yorumun hedefi olacak biçimde kesin ve tek anlamlı olmaktan kaçınır. Peki bu durumda doygun bir yorum nasıl görünebilirdi?
“Araba kullanırken, annenizin arkanızda oturduğu bir rüya görüyorsunuz ve ben de şu anda arkanızda otururken ve siz seanslarımızda yolunuzu bulmaya çalışırken, bu rüyayı bana anlatıyorsunuz. Anneniz ensenizdeydi ve bende de bunun başınıza gelebileceğinden korkuyorsunuz. Öte yandan benden gelişiminiz için anlayış ve özgürlük umuyorsunuz. Burada bunun iyi gidip gitmeyeceğine dair bir kaygı var…”
Doygunlaşmamış yorum kısadır; doygun yorum ise kural olarak daha uzundur. Çok sözcüklü olması, diğer şeylerin yanı sıra, o anki duygunun zayıflamasına yol açar. Açıklayıcı tarzı, hastanın yaşantısı üzerine onunla birlikte düşünen reflektif ben’i hedef alarak terapötik benlik bölünmesini destekler. Oysa doygunlaşmamış yorum, hala paketi açılmamış bir armağan gibidir. Bu haliyle alıcının duygularını, istek/arzusunu ve kaygılarını harekete geçirir. Stern’in son açıklaması, doygunlaşmamış yorumların analitik çalışmanın tümünü oluşturamayacağını gösterir. Bunun gibi mutlu bir anda, katartik bir etki yaratabilirler; ancak bu, devamlı bir çalışmanın (durcharbeiten) zahmetinin yerini tutmaz.
Cesar ve Sara Botella ise figürleşebilmek üzerine yaptıkları çalışmalarda (Botella & Botella 2005; Botella 2015 [2014]; Eickhoff 2016; Will 2012), diğer bazı Fransız yazarlarla birlikte oldukça verimli bir araştırma alanı açmışlardır (Hock 2013). Onlar, Freud’un Rüya Yorumu’ndan hareketle, analitik durumda ruhsal malzemenin hangi yollarla canlandırılıp sahnelenebileceğini araştırırlar.
“Figurabilite”, Almanca “Suche nach Darstellbarkeit” (temsil edilebilirlik arayışı) ifadesinin Fransızca çevirisidir. Freud bunu Rüya Yorumu’nda (1900a), rüya çalışmasının yer değiştirme ve yoğunlaştırmanın yanı sıra üçüncü öğesi olarak kullanır. Bununla, rüya sürecinde gizil rüya düşüncelerinin görünür rüyada sunulabilmesi için imgeler ve anlatı araçları arayışını kasteder. Bu temsil, aynı zamanda bir canlandırmadır. Bu, izleyen düşünceler için merkezi bir fikirdir.
Freud, rüya görme sürecinde bellek izlerinin “tam bir duyumsal/anlamsal canlılığa kadar” (1900a, s. 548) halüsinatuvar şekilde canlandırılmasından söz eder (Freud, Rüyaların Yorumu’nda halüsinasyon terimini, rüya düşünmesinin öyle bir duyumsal/anlamsal canlılık ve duygulanımsallık uyandırma yetisi için kullanır ki, rüya neredeyse gerçekliğin bir halüsinasyonu gibi yaşanır, “ruhun rüya halüsinasyonlarına olan inanıcılığı” (1900, s. 53). Burada Freud’un halüsinasyon kavramını bu anlamıyla kullanıyorum. Buna karşılık Civitarese (2016), Bion’dan hareketle, halüsinasyonu değil, halüsinöz düşünmeyi esas alır ve psikozvari düşünmenin bir parlamasını doygunlaşmamış (ungesättigt) düşünme için temel bir kaynak olarak ele alır.). Botella’lar, figürleşebilmek kavramıyla bunun, eksik de olabilen ve gelişimiyle psikanalizin ilgilenmesi gereken temel bir zihinsel yeti olduğunu vurgularlar. Ruhsal malzemeyi duyumsal/anlamsal olarak canlandırabilme ve sahneleyebilme kapasitesi, en belirgin biçimde rüya çalışmasında ortaya çıkar ve “iyi rüya görenleri” tanımlar. Ancak bu kapasite, şimdiye dek ihmal edilmiş olan tüm zihinsel yaşam için son derece yaşamsal bir öneme sahiptir.
Freud’un düş çalışması için ortaya koyduklarını Botella’lar analitik duruma uyarlamaktadırlar. Onlar, analistlerin analizantlarının figürleşebilme kapasitelerini geliştirmelerine hangi yollardan destek olabilecekleri sorusunu gündeme getirirler. Bu tür süreçleri seansta teşvik edebilmek için Botella’lar, düşleme sürecini model alan regresif bir zihinsel tutumun geliştirilmesini önerirler.
Freud’da “ruhsal aygıt içinde geriye gidiş” (1900a, s. 548) olarak adlandırılan şeyi, onlar “regredience” adlı bir neolojizmle ifade ederler. “Regredience” terimiyle, analistin seansta hem bastırılmış tasarım ve düşünceleri hem de biçimsiz ruhsal ham malzemeyi duyumsal/anlamsal imgeler haline dönüştürebilme dönüştürücü kapasitesini kastederler (“figürleşebilme çalışması”). Bu sırada birincil süreç işleyişine özgü, imgesel ve duygusal bir düşünme etkinleşir. Gerileyici zihinsel konumlanış (regredient: Bu kavram patolojik bir “gerileme” değil; analistin bilinçli olarak, yaratıcı ve dönüştürücü bir biçimde birincil süreç düzeyine yaklaşmasıdır.) tutumunun yaratıcı ve dönüştürücü kapasitesini vurgulamak için, bunu gerileme (regression) kavramından ayırırlar. Bu nedenle analistlere, seansta gerileyici bir zihinsel konumlanış, bir dinleme tutumu benimsemelerini önerirler. Bu tutum alıcı ve rezonans sağlayıcıdır; duyumsal/anlamsal ve figüratif nitelikleri harekete geçirir.
Bu tutum eşit dalgalanan dikkatle (gleichschwebende Aufmerksamkeit) örtüşür, ancak daha somuttur; hatta daha “somutlayıcı” olduğu söylenebilir, çünkü açıkça imgesel bir biçim kazanmaya yönelir (Botella 2015). Burada özneler arası bir süreç söz konusudur; çünkü temsille canlandırma analistin tutumu tarafından harekete geçirilir ve bu ancak yalnızca analizantın bilinç-dışı ile etkileşim içinde başarılabilir. Son kertede amaç, seansta Freudiyen düşlemenin duyumsal/anlamsal canlılığının mümkün olduğunca etkinleştirilmesidir.
Botella’ların önerdiği gerileyici dinleme, Ferro ve Civitarese’nin ortaya koyduğu doygunlaşmamış düşünme ile kesişir. Figürleşebilmek kuramı, çoğu zaman simgesel olarak temsil edilemeyen ve ağır psikopatolojinin çekirdeğini oluşturan travmatik anılarla başa çıkmaya odaklanır. Buna karşılık, yukarıda anılan Loewald’ın doygunlaşmamış (yorum) örneği, yüksek derecede yapılandırılmış bir analizantı gösterir. O, kendisini bunaltan bir annenin temsilini, yani aktarım içinde biçimlenmiş infantil bir anı imgesini canlandırır. Temsilin zaten mevcut olduğu böyle durumlarda bile figürleşebilmek kavramını kullanmak gerçekten de ileri taşıyıcı mıdır?
Benim yanıtım: evet; çünkü temsil her seansta yeniden üretilmek zorundadır. Düş kurmaya benzer biçimde, analitik durum da kendini dayatan ruhsal (psişik) malzemeyi güncel olarak biçimlendirme, onu özneler arası bağlam içinde yeniden çevirme ve sunma görevini üstlenir. Başlangıçta çatışma olarak hiç tanınamayan çatışmaların seansta bir temsile ihtiyaçları vardır.
Hock (2013), Freud’un “temsil” (Repraesentation) terimini oldukça nadir, buna karşılık “temsil edici öge (Repraesentanz)” terimini ise çok daha sık kullandığına dikkat çekmiştir. “Temsil edici öge” ile dürtü, duygulanım, bastırma, çarpıtma, çeviri, sonradanlık gibi dinamik kavramlar hemen etkinleşir. Bu bağlamda özellikle vurgulamak isterim ki Freud, temsil edici öğeleri bilinmeyen güç ilişkilerinin vekili olarak kavramsallaştırır. Onlar, her zaman muğlak, esrarengiz, kuşkulu ve tanınmamış kalan bir gizili (latenz) temsil ederler. Doygunlaşmamış yorumlar ve figürleşebilme çalışması, bilinç-dışının kendini gösterebileceği ve böylece bilincin hiçbir erişimi olmayan suskun, negatif varoluş biçimini geride bırakabileceği bir mekan, bir sahne yaratmaya çabalar (Hock 2013, s. 958). Burada kaydedilmesi gereken nokta şudur: figürleşebilmek, bilinmeyen bilinç-dışını değil, onun türevlerini ve bilinç-öncesini odağına alır. Bu anlamda kurnazdır; çünkü bastırma engelini gevşetmeye ve düşler, figürler, imgeler ve anlatılar dolayımıyla güncel bilinç-dışından bir şeyi bir sahneye taşımaya çalışır.
Aşağıda bu karmaşık düşünceleri somutlaştırmak ve doygunlaşmamış yorumların nasıl ortaya çıktığını sormak istiyorum. Kendi vaka sunumlarıma dayanarak, analistin tutumunda gestalt-oluşumunu destekleyen üç modu betimleyeceğim: figürlere dönüşüm, düşlere dönüşüm ve anlatıya dönüşüm. Ancak bundan önce, doygunlaşmamış düşünme ve “regredience (gerileyici zihinsel konum)” kavramlarının karşı-aktarım kavramıyla gayet uyumlu olduğunu belirtmek isterim. Burada Green’e (1975) başvurulabilir. O, erken bir dönemde, karşı-aktarımın imgesel işlenmesini de içeren genişletilmiş bir kavramlaştırmasını önermiştir. Buna karşılık günümüzde daha da genişletilmiş bir karşı-aktarım kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu kavram, Paula Heimann’ın ortaya koyduğu duygusal duyarlılık çekirdeğine ek olarak, analistin kendi içinde etkinleştirebildiği imgesel, halüsinatuvar (düş kuran) ve anlatısal unsurları da kapsar. Bu tür modlar aracılığıyla, doygunlaşmamış düşünme ve “regredience (gerileyici zihinsel konum)” analitik seansta doygunlaşmamış yorumlar geliştirmek için kullanılabilir.
Figürlere Dönüşüm
Bu, haftada üç seanslık bir analizin 97. oturumudur ve bu sırada çalışma hala (koltukta) oturarak yürütülmektedir. 42 yaşındaki Max, zor bir yaşam durumundadır. İyi nedenlerle eşinden ayrılmıştır ve şimdi yapayalnızdır. İnsanların arasına karışmaya, ilişkiler kurmaya, yeni tanışıklıklar ve dostluklar edinmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu, onun için son derece zordur. Evde içine kapanmaya, fazla yemeye ve alkol almaya, internette oyalanmaya ve giderek daha mutsuz olmaya eğilimlidir. Anlattığım bu seansta, bu nedenle kendisini suçlamaktadır. Kendine yönelik tüm hoşnutsuzluğu alanı kaplar: “Kendimi çok berbat hissediyorum, hiçbir şey istemiyorum, hiçbir şey yapamıyorum, ilişki kurmaya yeteneksizim, değişime yeteneksizim.”
Karşı-aktarımda başlangıçta onunla eşduyumlu (konkordant) biçimde salınırım ve mutsuzluğunu hissederim. Ardından içimde hastaya yönelik bir öfke, çaresizlik ve kendi düşüncelerime ulaşma ve yorum fikirleri geliştirme konusunda bir felç olma hali karışımı doğar. Giderek kendimden hoşnutsuz hale gelirim. Bu, yansıtmalı özdeşim yoluyla beni ele geçiren, olumsuzluk üreten ve yaratıcı psikanalitik çalışmanın her türlü libidinal yatırımını boşa çıkaran, kendini değersizleştirmeye yönelik depresif bir spiraldir.
Sonunda, karşı-aktarımın imgesel boyutunu etkinleştirmeyi başarırım ve seanstaki olan biteni bir alandaki hareket olarak görmeye başlarım. Bu alanı, tıpkı bir futbol sahası ya da bir çayır gibi bir biçim kazanabilecek bir yüzey olarak plastik biçimde hayal ederim; burada cansız ve canlı figürler ortaya çıkar ve duygulanımsal açıdan anlamlı ilişkilere girerler. Bu, olumsuzlukta hapsolmuşluktan kurtulmayı ve başka duygulanım niteliklerinin ortaya çıkmasını mümkün kılar. İçimde duyumsal/anlamsal bir imgelem oluşur, bütünüyle göz olurum. Hastayı konuşurken dinlerken, alanda, Grimm Kardeşler masallarındaki küçük, cin/şeytanı andıran, hırçın ve kurnaz bir varlık olarak betimlenen Rumpelstilzchen gibi öfkelenip zıplayan bir figür belirir. Ancak figür değişir, giderek daha ağır, daha lapamsı ve daha kederli olur ve adeta kendi içine çöker. Sonunda yalnızca, başın bulunduğu yerde küçük bir çıkıntısı olan kontursuz bir yığın görürüm.
Şimdi duyumsamam gözlerden burna kayar. Bütünüyle burun olurum. Çünkü bu yığın kokmaya başlar. Burnun yapacak işi giderek artar. Koku katlanılmaz hale gelir. Bu sırada hasta konuşmaya devam eder ve susar; ben de şöyle derim: “Yerde bir bok yığını mı yatıyor?” O irkilir ve şöyle yanıtlar: “Evet, kendimi aynen böyle hissediyorum! Ama zaten her şey boktan.” Bana neredeyse gülümseyerek bakar ve başka, daha aydınlanmış bir duygulanımla konuşmaya devam eder. Ben de ona gülümseyerek karşılık veririm.
Alanda, yığının içine basan ve ölçüsüzce öfkelenen bir figür görürüm. İçinde bulunduğum bir ev belirir, dışarıda yağmur yağmaktadır, sokağa bakarım. Bir noktada ona şunu sorarım: “Aslında, bok bir kez yere yattığında ona ne olur? Tamam, insan içine basabilir” (bununla bu saatteki kendi yazgımı ve onun yazgısını dile getiriyorum, çünkü hem o hem ben önce içine bastık) “ve bir noktada muhtemelen bir yağmur gelir ve onu sürükleyip götürür” (bununla ona sihirli bir yıkama yoluyla arınma telkin etmiş oluyorum; bunu sonradan kuşkulu buluyorum).
Ertesi pazartesi hasta, son seansın ardından kendini rahatlamış ve büyük bir atılım isteğiyle dolu hissettiğini anlatır. Neredeyse biraz ergenimsi. Hafta sonunda her şeyi ele aldığını ve başkalarıyla yaşadıklarını bildirir: ortalığı toplamış ve organize etmiştir, sabah 3’e kadar iki şenliğe gitmiştir, çok sayıda temas ve yoğun sohbetler yaşamıştır, dans etmiş ve gülmüştür. Kendini açık ve canlı hissetmiştir, tıpkı eskisi gibi. Bana bu biraz abartılı, neredeyse maniform görünür. Kendisi şöyle der: “Şimdiden kuşku duyuyorum, gerçekten değişiyor muyum yoksa bunu sadece hayal mi ediyorum?” Bununla önemli bir öz-farkındalığa işaret eder: Son seansta, muhtemelen bir ölçüde libidinal yatırımı kendine zarar vermekten çözmek ve onu başka nesnelere yönlendirmek mümkün olmuştur. Bu, onu sonraki günlerde kanatlandırır. Ancak bu, henüz kalıcı bir değişim değildir; derinlemesine çalışma gereklidir ve uzun zaman alacaktır.
Bu seansta önce Max’a fazlasıyla tanıdık bir şey meydana gelir: Yineleme zorlantısı, depresif bir kendini değersizleştirme spirali biçiminde galip gelir. Beni de felç edici biçimde ele geçirir. Bu, çıkışsız bir durum gibi görünür. Bu noktada Ferro ve Botella’yı hatırlamak ve onların önerdiği duyusal-figüratif tutumu etkinleştirmek bana yardımcı olur; böylece dinlerken duyumsal görüntülerin ortaya çıkmasına izin veririm. Bu sırada psikanalitik alan kavramını yardıma alırım (Baranger 1993). Pek çok analitik kavram gibi bu da genişletilmiş bir metafordur ve bu nedenle seansta pratik kullanım için uygundur. Alan imgesi adeta, hastanın söylediğinin figürlere dönüştürülmesi için bir oyun alanı açar; bu figürler alanı doldurmaya başlar. İç gözümün önünde alanda figürler belirir: göz, Rumpelstilzchen, yığın, burun ve burun ile yığını duygulanımsal bir ilişki içine sokan bir koku. Düşte olduğu gibi, figürlerin birbirleriyle ilişkiye girmesi elverişlidir; çünkü bu sayede onların içinde depolanmış olan duygular etkinleşir (Moser & von Zeppelin 1996). Rumpelstilzchen’i, bir bok yığınına dönüşünü görür ve koklarım ve içimde şu ifade doğar: “Yerde bir bok yığını yatıyor?”: bu, bu durumda hastanın bir imgesini değil, bende üretilmiş bir imgeyi devreye sokan, izlenimlerimi işleyen ve dönüştüren doygunlaşmamış yorumdur. Bu sırada kendi dürtüselliğimin devreye girmesini engellemek mümkün değildir. Muhtemelen ona, karşı-aktarım öfkemi de gösteriyorum. Her halükarda, Max’a bu sert ifadeyi yükleyip yükleyemeyeceğim konusunda kısa süre tereddüt ederim. Bu ifade, duyumsal/anlamsal ve duygusal yoğunlukla doludur. Tepkisinden, onun bununla bir şey yapabildiğini ve üzerinde çalışmaya devam ettiğini anlarım. Ben de imgeler öyküsünü sürdürür ve bunun bir kısmını sözcüklere dökerim. İmgelemim bilinçli olarak yönlendirilmiş değildir, çağrışımsaldır.
Benim için özellikle önemli görünen nokta, alanın libidinal olarak yatırımlaştırılmasıdır; çünkü imgeler, alandaki libidinal katılımdan doğar (Birksted-Breen 2013 [2012]). “Gerileyici zihinsel konum (Regredience)” tekniği aracılığıyla, libidinal yatırımın kendini değersizleştirmeden geri çekilmesi ve bunun yerine bilinç-dışı özneler arası alana yönlendirilmesi mümkün olur; burada bu yatırım, figürasyon sürecini mümkün kılan hareketli bir potansiyel olarak işlev görür. Temsil, canlanma etkisi yaratır. Max, yaşantısına ve içsel durumlarına sözcük bulmakta zorlanan bir kişidir: “Her şey bulanık, ele gelmez, rahatsız edici ve bataklık gibi oluyor. Kendimi kötü hissediyorum ve neler olup bittiğini bilmiyorum.” Kendi duygularını okuyamamasından ikincil kendini suçlamalar ve kendini değersizleştirmeden duyulan hırçın bir haz doğar. Böyle durumlarda doygunlaşmamış yorumlar yararlı olabilir; çünkü bunlar alana yaşam taşır. Biçimlenmemiş ruhsal (psişik) ham malzemenin artık izleyici/kovalayıcı bir nitelik kazanması gerekmez; figürleşebilme/figürleştirme çalışması aracılığıyla biçimlendirilebilir ve dönüştürülebilir.
İnsan, bu süreç sırasında analistte ya da analitik çiftte neler olup bittiğini biraz daha net olarak nasıl kavramsallaştırabilir? Burada yukarıda değindiğim karşı-aktarımın genişletilmiş anlayışı uygun görünmektedir. Bu seansta duygulanımsal ve bedensel izlenimlerimin imgesel çağrışımlarla birlikte çalışmasına izin veririm. Bunlar, infantil–birincil-süreç düşüncesine ve onun duyusal–figüratif etkinliğine geri yaslanır. Rumpelstilzchen figürü ya da içine basılan pis kokulu bok yığını: bunlar çocukça düşünmeyi heyecanlandırır. Loewald (2017 [1960]), nesne dünyasının infantil ön-evreleri için, “parça-nesneler” ya da “nesne çekirdekleri” gibi erişkin-biçimci kavramlar yerine “biçimler” (“shapes”) gibi bir terimin kullanılmasını önerir; bu, onların belirsiz konfigürasyonunu ve akışkan örgütlenmesini vurgular. Ferro, bu “shapes” için çoğunlukla edebiyat kuramından ödünç aldığı “karakterler” sözcüğünü kullanır; ben ise, hem Botella’ların figürasyon etkinliğini hem de Moser & von Zeppelin’in (1996) düş etkinliğini içeren bir terim olduğu için, bunları baştan sona “figürler” olarak adlandırmayı seçtim. Gerileyici düşünmede amaç, çocukça–gestalt benzeri düşünme kipini etkinleştirmektir. Ferro (2009, s. 225), hangi karakterlerin duygusal durumu uygun biçimde bedenleştirebileceğini anlamak için, olası karakterlerin bilinç-dışı “seçimini” anlatır.
Bu süreçler özneler arası düzlemde gerçekleşir. Green (1975), bunun için “Double” kavramını geliştirmiştir; Botella’lar (2005) da “Double olarak çalışma” başlıklı bir bölümde bunu ele alırlar. Burada kastedilen, analistin geniş anlamda kavranan karşı-aktarım aracılığıyla hastanın eksik kalan simgeleştirici işlevini üstlenmesidir. Freud’un “Tekinsiz”de betimlediği türden bir ikizlik/kopya olma hali içinde: burada biri, ötekinin bilme, hissetme ve yaşantısına ortak olur. “Double” terimi, doygunlaşmamış düşünmenin ve figürleşebilme’nin son derece özneler arası niteliğini yakalar. Bazen neredeyse tekinsiz denebilecek uyum durumları ortaya çıkar. Analist, hastanın karmaşık ruhsal (psişik) yaşantısının içine girer ve onu daha ileriye taşır (Eickhoff 2016).
Düşlere Dönüşüm
Stefan elli yaşına henüz varmış sayılır; bütünüyle sağlıklı değildir ve kendini sık sık ağır ve hareketsiz hisseder. Bir seans sırasında yaşam kaygısından ve hastalanma kaygısından söz etmeye başlar. Partnerine gerçekten yük olup olamayacağını ve ağır hastalanırsa onunla ilgilenmeye dayanıp dayanamayacağını düşünür. Her şey gerçekten kötüleştiğinde yapayalnız kalmaktan korktuğunu söyler. “Bu sabah yine çok erken uyandım, saat dörde yirmi kala, o kadar huzursuzdum ki! Ama çoğu zaman yaptığım gibi kendimi bununla sonsuza kadar hırpalamadım. Bunun yerine bir saat sonra, saat beşe yirmi kala kalktım ve kendime güzel bir kahvaltı hazırladım.” (Ben içimden, “çok tuhaf, bu kadar kesin saat bilgileri ve kalkmaya kadar tam bir saat; bu bizim tedavi saatlerimize bir gönderme mi, güven verici çerçeveyle bir özdeşim mi” diye düşünürüm [Will 2017]. Sonra onun vejetatif huzursuzluğu beni ele geçirir ve onu psikosomatik biçimde dürten ağır kaygıların bir parçasını bedensel olarak hissederim.)
Daha sonra şöyle der: “Buradaki seanslar benim için gerçekten dinlendirici. Divanda yatmak o kadar iyi geliyor. Bedenim gevşiyor, odaklanabiliyorum. Sessizlik bana iyi geliyor. Ve siz de buradasınız. İçimde derinde olan şeylerin yankı bulabileceği bir alan var. Bazen uykuya çok yaklaşıyorum.” (İçimden, “evet, bunu biliyorum ve hissediyorum, bunu daha önce de sıkça konuşmuştuk” diye düşünürüm. Daha önce birkaç kez de uyuyakalmıştı. Seanslarına her zaman saat 18.00’de, yorucu bir iş gününün ardından gelir. Analizin giriş evresinde son derece canlı ve hareketliydi; şu sıralar daha sık yoruluyor. Bir keresinde ona, seansta uyuyakalmasını doğru bulup bulmadığımı düşünüp düşünmediğini ve bundan ötürü kötü bir vicdanı olup olmadığını sormuştum. “Hayır, bu herkesin başına gelebilir!” demişti. Ama bu sözlerimle onu ne kadar rahatlattığımı açıkça hissetmiştim. O, yüksek bir öz-eleştiriye sahip hastalardan biri ve biz analistler dikkat etmezsek bunu kolayca daha da güçlendirebiliriz [A. O. Kris 1990].)
Şimdi gerçekten uyuyakalır; bunu nefes ritmindeki değişimden fark ederim. (Karşı-aktarımda kendimi uyanık ve özgür hissederim, onunla kalırım, kendi çağrışımlarımın peşinden giderim, kendimi yaratıcı hissederim. Bu da bu uykuya dalışın öncelikle bir dirençten kaynaklanmadığını değerlendirmemi sağlar. Yine de düşünürüm: “doğru mu bu, onu böylece uyumaya bırakabilir miyim?” Sonra yıllar önce katıldığım Herbert Rosenfeld’in bir seminerini hatırlarım. Rosenfeld psikotik bir hastayı sunmuş ve onun seanslarda tedavi odasında nasıl dolaştığını ve ağzını kocaman açıp kapayan vahşi bir at gibi davrandığını çok canlı biçimde göstermişti. Rosenfeld bunu elbette kabul ettiğini söylemişti. Çünkü seanslar hastalara aittir. Onları kendilerine yakın gelen biçimde kullanabilirler. Bu tutum beni çok etkilemişti.)
Hastam uyanır. Önce uyuyakalmaya dair küçük bir utancı aşması gerekir ve ardından şunu anlatır: “Az önce bir şey, bir rüya gördüm, bir tarlaydı bu. Biri sürmüştü; yarılmış toprağı görüyordum ve taze kokusunu alıyordum.” Kendisi kırsal kökenlidir; aklına bir de bir önceki akşam televizyonda memleketinden genç bir çiftçi hakkında bir film izlediği gelir; bu gencin tarlada çalışırken de gösterildiğini anlatır. Böyle genç ve diri bir tipti, ona bayağı hoş gelmiş. Ayrıca çocukken dışarıda bu kadar çok vakit geçirebilmesinin ne kadar güzel olduğunu da düşünmüştür. Uzun süre susar. Sonra şöyle der: “Rüyadaki hava ve kokular, biraz ilkbahar gibi.” Seans sona erer, ayağa kalkar ve vedalaşırken aklına bir şey daha gelir, gülerek söyler: “Ah, bu sabah evden çıkarken uçan bir kuğu gördüm. İnanılmazdı, üstümden uçtu, kanatların nasıl çarptığını, o ağır bedeni yukarı aşağı kaldırdığını ve başını dümdüz ileri uzattığını tam olarak görebildim.” Ben de gülerim ve derim ki: “Ah, bu gerçekten de etkileyici, tam da sizin üstünüzden uçan gerçek bir kuğu ve hem de şehrin ortasında!” (Bu sırada ben de kendimi çok hafif ve kanatlanmış hissederim. Onun ağır beden duygusunu düşünürüm ve vedalaşma anında şimdi birlikte paylaşılan bu arzu fantezisinin ne kadar güzel olduğunu: bir kuğu gibi hafifçe uçabilmek. Çok bedensel hissedilen bu imge, bana daha uzun bir süre eşlik eder.)
Bu seansta çok fazla bir şey söylemem. Bu mümkündür, çünkü hasta ile iyi bir temas içinde olduğum ve iyi bir bilinç-dışı alışverişin gerçekleştiği izlenimini taşırım. Bu seans, Ernst Kris’in (1956) “iyi analitik seans” üzerine düşüncelerini hatırlatır: komplikasyonsuz ilerleyen, çoğu zaman hastanın sonuçlara bizzat kendisinin ulaştığı ve tam da bu nedenle, öncesinde zahmetli analitik çalışmayla hazırlanmış olduğu için böyle akabilen bir seanstır.
Giriş evresinde hasta iki sinyal gönderir: Bir yandan uykusuzluk durumundan, ağırlık duygusundan, hastalık ve ölüm kaygısından, yalnızlıktan ve huzursuzluktan söz eder. Öte yandan bunları anlatır, bu anlatı üzerinden benimle temas kurar ve olumlu aktarım anlarına işaret eder. Bu da onun ve benim, her birimizin kendi biçimimizde seansı “düşleyebilmemizi” mümkün kılar.
Bu noktada, Bion’un düş görmeyi duygusal yaşantının işlenmesi süreci olarak kavramsallaştırmasını kullanırım; bu süreç bilinçli düşünmeyle birlikte, kesintisiz ve paralel biçimde işler. Uyku rüyası, sanki gündüz ve gece süregiden bu bilinç-dışı düşlemenin görünen ucu gibidir (Schneider 2010). Belki de düş düşünmesini etkinleştirme eğilimim, hastanın uykusuzluğu aracılığıyla, güncel duygusal sorunlarını yeterince figürleştiremediğini ve simgeleştiremediğini işaret etmesinden kaynaklanır. Tedavi tekniği açısından, Ferro’nun önerisine göre, seansta yalnızca rüyaları yorumlamakla ya da yalnızca düşleyici “reverie” (analistin, hastanın henüz söze dökemediği ham ruhsal yaşantıları kendi içinde hissetmesi, taşıması, dönüştürmesi ve sindirilebilir hale getirmesi) tutumunu benimsemekle kalınmaz; bütün seans bir düş olarak görülür ve seansın kendisi düşlemeye dönüştürülür (“düşlemeye dönüşüm”; Ferro 2009).
Hasta uykuya dalarken, kısa bir izlenilme/kovalanma kaygısı yaşarım (“Hastam seans sırasında uyuyabilir mi?”). Çağrışımımın beni Herbert Rosenfeld ve onun psikotik hastasına götürmesini, geriye dönük olarak, hastamı derin düzeyde meşgul eden şeyin psikotik parçalanma (dağılma) kaygıları olduğuna bir işaret olarak yorumlarım. Rosenfeld, bu anda benim için bir “kapsayıcı” işlevi görür; alfa-işlevimi ve düşlere dönüşümü destekler; bunda amaç, tehdit edici duygusal ham malzemenin bilinç-dışında, düşlenebilir hale gelecek biçimde işlenmesidir; yani temsil edilebilir, yaşantılanabilir, iletilebilir ve düşünülebilir hale getirilmesidir (Meltzer 1988 [1984]; Ogden 2005).
Bu seansta alanın libidinal olarak yatırımlaştırılmasının nasıl geliştiğini görmek yine etkileyicidir. Ölüm kaygısı, yalnızlık ve adlandırılamaz huzursuzluk duyguları, hastanın genç çiftçinin taze toprağı sürdüğü rüyasına dönüştürülür. Cinsel haz ortaya çıkar ve yaşamı uyandırır. Genç çiftçi, idealleştirilmiş bir kendilik-nesnesi olarak kavranabilir. O, yeni figürlerle birlikte alana girer: yarılmış taze toprak, ilkbahar, kuğu. Hastanın bedene yakın benlik imgesi, ölüme yakın ağır bir yaşantıdan uzaklaşır ve uçan kuğu imgesiyle ve onunla karşılaşma öyküsüyle yeni bir şekil bulur; bu öykü, hasta ayağa kalktıktan sonra aklına gelir. O güler, ben gülerim. Bu seansta hasta, uçan kuğuya dair anlamlı yorumu bizzat kendisi bulur. Biçim olarak bu yorum doygunlaşmamıştır. Ben onu, sözleri spontan biçimde üstlenip onu bu yolla anlamlı olarak işaretleyerek doygunlaşmamış yorum olarak hayata geçiririm. Bununla üç şeyi vurgularım: Bu duyumsal/anlamsal imgenin seansın duygusal aciliyet düğümünü çözüp netleştirdiğini; figürleştirme çalışması sayesinde bilinç-dışını bilince uygun hale getirebildiğini ve daha fazla bağlanmaya açık olduğunu, bağlantılar kurabildiğini (bir yorumun üç temel özelliği: bkz. aşağıda). Aktarıma bir bağ kurulur; burada ben onun dönüşümünün tanığı olarak görünürüm. Seansta yaşanan bedene yakın kendilik deneyimine bir bağ kurulur. Ve “hem de şehrin ortasında” diye spontan biçimde eklediğimde, yaşam öyküsüne, onun kırsalda geçen çocukluğuna ve doğa ile bedensellikten duyulan infantil haz yaşantısına bir bağ daha kurulur. Bu birkaç sözcüğün içindeki örtük anlam zenginliğine dair yalnızca bazı ipuçlarıdır bunlar.
Seansı düşlemeyle analoji içinde kavramsallaştırdığımızda hem hasta hem de analist için mesele, seans sırasında düş/rüya düşünmesine kendini bırakmaktır. Bu süreci örneklemek için, Freud’un düş/rüya çalışması üzerine bazı formülasyonlarını (1900a ve 1933a) alır ve onları karşı-aktarımın halüsinatuvar kipine, yani seansta düş görmeye aktarırım: Serbest çağrışım ve eşit-dalgalanan dikkat yöntemi, dış dünyadan kasıtlı bir geri çekilmeye ve bastırmanın gevşemesine, bastırma direncinin azalmasına yol açar. Ruhsal olarak daha eski çalışma tarzları devreye sokulabilir. Bu yolla, hastayı kaygılandıran ve içten içe dürten gizil düşünceler, çarpıtılmış ve kılık değiştirmiş olarak ifade bulur. Ancak çarpıtma ve kılık değiştirme bile mesajı taşımaya devam eder: Gece düşünde/rüyasında olduğu gibi, tam da muammalılıkları nedeniyle bastıran gizil düşünceler, analitik seansta şimdiye getirilir, örneklenir, dramatize edilir ve sahne olarak temsil edilir. Muğlak tasarım içerikleri, tam bir duyumsal/anlamsal canlılıkla yaşanıyormuş gibi hissedilen duygulanımla yüklü imgelere dönüştürülür (halüsinasyon). Düşten farklı olarak, bu süreçler seansta iki bilinç-dışı ve iki bilinç arasında, analizant ile analist arasında iletişim içinde gerçekleşir. Bu da onlara yeni bir ilişkisel gerçeklik kazandırır.
Anlatıda Dönüşüm
27 yaşındaki Tanja analizinin giriş evresindedir. Bir oturumda onu çok bunaltan ve beni de sarsan bir konudan ilk kez söz eder. Bununla kendini ortaya koymaya cesaret eder; aynı anda aramızda büyük bir gerilim oluştuğunu hissederim. Onun huzursuzluğu aktarım ilişkisini de kavrar gibi görünür. Oturumdan sonra da uzun bir süre bununla meşgul olurum.
Bir sonraki oturumda şaşırırım. Başlangıçta, bugün hiç hazırlanmadığını, sanki özür diler gibi söyler. Aramızdaki durum çok daha gevşemiştir. Sonunda, aklına gelen bir hikayeyi anlatır. Hikaye anne ve babasıyla ilgilidir. Onlar büyük şehirden kırsala taşınmışlardır. Orada artık apartmen dairesi değil, bahçesi olan küçük bir evleri vardır ve kendi sebze ve salatalarını yetiştirebildikleri için oldukça mutludurlar. Hepsi organiktir ve bu da çok sağlıklıdır. Ama en güzeli, hayatlarında ilk kez her gün birlikte yürüyüşe çıktıkları bir köpeğe sahip olmalarıdır. Büyük bir köpektir, yani, o kadar da büyük değil (elleriyle büyüklüğünü gösterir). Onun boyutunu zihnimde canlandırmaya çalışırım ve aramızda bunun üzerine hoş bir karşılıklı gidip gelme gelişir. Bu hikayeye doygunlaşmamış bir yorumla karşılık vermeyi düşünürüm. Şöyle derim: “Eğer köpek anne ve babanıza bu kadar iyi geliyorsa, bugüne kadar hiç köpek sahibi olmamış olmaları aslında şaşırtıcı.” O da şöyle der: “Evet, annem köpeklerden çok korkardı, onlara pek yaklaşamazdı. Babam onu ikna etmek zorunda kaldı, ama şimdi çok mutlu.” Sohbet sürer.
Rahatlarım. Bana öyle gelir ki, bir önceki oturumda aktarım içinde belirsiz ve zor kavranır bir biçimde potansiyel olarak tehlikeli biri olarak ortaya çıkmıştım. Şimdi ise korkulabilecek ama aynı zamanda dostluk kurulabilecek bir köpeğe dönüşmüşümdür. O, daha kolay baş edilebilen, somut olarak tasavvur edilebilir bir biçim kazanmıştır. Ve içimden şunu düşünürüm: Geçen oturumda ve sonrasında, bir yoldan çok fazla dönüştürücü çalışma gerçekleşmiş olmalı; tehdit edici kaygıların ele alınabilir duygulara dönüşmesi. Ve bununla birlikte benliğinin güncel bir güçlenmesi; çünkü artık seansın bahçesini verimli görmeye cesaret edebilmekte, orada salata yetiştirebilmekte ve bir köpekle başa çıkabilmektedir.
Bu, Tanja’nın oturumun alanını şekillendirdiği bir anlatıdır. Ben de onunla birlikte adeta hikayenin içine girerim.
Anlatma ve hikayeyi sürdürme, onların özneler arası sahnelenmesiyle birlikte el ele gider. Bunun önkoşulu, benim karşı-aktarım kipine, yani anlatıda dönüşüme kendimi bırakmamdır. Bu kip, bastıran duyguları, hikayeler biçiminde şekil kazanabilecekleri bir tarzda figürleştirmeye olanak verir. Bu hikayeler bilinç-dışı iletişimin içine gömülüdür; bir yandan alanın göstergeleri olarak alınabilirler, öte yandan kendileri de dönüşümün aracı olarak iş görürler: ezici ve sahnelenmiş biçimde düzenlenmiş kaygının, anlatma aracılığıyla işlenebilir bir kaygıya dönüştürülmesinin aracı olarak.
İlk işleme, bir önceki oturumda bilinç-dışı iletişim içinde gerçekleşmişti. O aşamada bana yönelik tehdit duygusunu açıkça dile getirmeyi uygunsuz bulurdum. İzleyen oturumda ise şimdi, önceki oturumda olan biteni yakalamak ve kısmen de olsa çalışmak söz konusudur. Tanja’nın anne-babasına ilişkin hikayesini figürleştirebilme çalışması olarak kavrarım; bu hikaye, alanda hazır bekleyen ama ifade edilmemiş olana bir biçim, sözcükler, imgeler ve etkileşimsel bir nitelik kazandırır. Bu nitelik, köpeğin büyüklüğü üzerine yaptığımız alışverişte görünür hale gelir. Yeni figürler ortaya çıkar: küçük, kendilerine ait bir ev, bahçe, salata, sebzeler, köpek, ona yönelik duygusal ilişki, güven veren bir analisti ve cesur bir benlik payını da taşıyan yatıştırıcı bir baba figürü. Anlatma süreci, bu sırada bulunan sözcükler ve imgeler, dinleme ve bunların bilinç-dışı iletişimi: bu süreçler, daha önce dile getirilemeyen kaygıların, bir hikaye bulabilen, ele alınabilir kaygılara dönüşmesini sağlar. Bana öyle gelir ki, Tanja aramızdaki gerilimin azalması ve bulduğu bu anlatma yolu sayesinde rahatlamıştır. Bu değerli duygusal niteliği korumak için doygunlaşmamış yoruma başvururum. Doygun bir yorum, yani bir önceki saatteki süreçler ya da şimdiki hikayeyi aktarım ilişkisi açısından açıkça ele aldığım bir yorum, duygusal bir mesafe alma gibi olumsuz bir yan etki yaratırdı. Ancak onun ögeleri bende korunur, böylece daha sonraki bir zamanda onlara geri dönebilirim.
Ferro (2006) analizi neredeyse doğrudan “hikaye anlatma (storytelling)” olarak kavramsallaştırır. Onun hikayeleri kendilerini anlatır ve tıpkı rüyanın rüya görenin başına gelmesi gibi, hasta ile analisti kendilerine yazar olarak seçer. Zaten “rüya gördüm” demek bir kurgudur. Aynı hakla “beni rüya gördü” denebilir (Groddeck 2004 [1923]). Bu perspektiften bakıldığında ikili alanın özneleri, “ben” olarak ayırt edici kişiliklerini yitirirler. Bunun yerine anlatısal dönüşümün bileşenleri ve icracıları haline gelirler. Ferro bir miktar pathos (duygusal coşku) ile şöyle yazar:
“Analisti, hastanın ve alanın anlatılarını ve hikayelerini canlandırmayı bilen; psikanalitik bilgisinden gerektiğinde uzaklaşabilecek bir özgürlüğe sahip; Herakles Sütunları’nın ötesine, psikanalitik olarak bilinenin ötesine ve henüz düşünülmemiş olanın düşünülür hale geldiği yeni dünyalara yelken açabilen büyük bir hikaye anlatıcısı olarak hayal etmeyi seviyorum.” (Ferro 2006, s. 6).
Bu durum, yukarıdaki saban süren genç çiftçi rüyasında ve uçan kuğu hikayesinde olduğu gibidir; orada hasta yaşantısının doygunlaşmamış yorumunu amaçsızca bulur ya da tersinden söylersek: yorum onu bulur. Burada da genç kadının anne babası ve onların köpeği hakkındaki anlatısı, benimle henüz yaşamakta olduğu hikayenin örtük bir doygunlaşmamış yorumu olarak okunabilir ve bu yorum anlatı aracılığıyla ayrıntılandırılır. Benim şu sözümle – “Eğer köpek anne babanıza bu kadar iyi geliyorsa, bugüne kadar hiç köpek sahibi olmamış olmaları aslında şaşırtıcı” – buna bir doygunlaşmamış yorum eklerim. Bu yorum kısadır, hastanın imgesini devralır, düşünsel bir meta düzeye çıkmaz, paylaşılan anlatıya bir kesinti getirmez, hiçbir şeyi açıkça açıklamaz, çokanlamlı kalır. Yani doygun değildir. Ferro bu ifadeyle, analistlerin kendilerinin hastalara hikaye anlatmaya başlamaları gerektiğini kastetmez. Daha çok, (en azından benim anladığım şekliyle) onun kavramında söz konusu olan, oturumun anlatıcı öğelerini alıp, canlandırmak ve sürdürmektir. Tanja’nın yanıtı, sözlerimle bir şey yapabildiğini gösterir. Böylece, analitik oturumda aynı anda birden fazla düzeyde nasıl konuşulabileceğine dair güzel bir örnek ortaya çıkar: açık düzeyde annenin köpeklerden korkusu ve babanın yatıştırıcı etkisi üzerine, örtük düzeyde hastanın bana yönelik korkusu ve onun yatışması üzerine. Daha da bilinç-dışı bir düzeyde ise muhtemelen geçmişin bir hayaleti, infantil bir kaygı yeniden canlanmış, şimdi analistte yeni, yardımcı bir nesneye, yeni bir karşılaşmaya umut bağlamıştır (Loewald 2017 [1960]).
Doygunlaşmamış yorum gerçekten bir yorum mudur?
Doygunlaşmamış yorumlar çoğu kez zayıf ve göze çarpmayan bir biçimde ortaya çıkar, kimi zaman da vurucu olabilir. Bu türden ifadelerin gerçekten yorum olarak adlandırılmasının ne ölçüde yerinde olduğu sorusu akla gelir. Burada son bir örnek vermek istiyorum.
Loewald ile yaptığı analizinde Stanley Stern (2009), rüyasında bir aslanla bir kuzunun ormanda barış içinde yan yana yattığını anlatır. Loewald bir süre sonra adına ilişkin olarak kuru bir ifadeyle şunu söyler: “Loewald, ormandaki bir aslan demektir.” Analizantının üniversitede Almanca öğrenmiş olduğunu bilmektedir. Stern bu ifadeyi bir yorum değil, bir çağrışım olarak adlandırır. Bugünün bakış açısından, Loewald’ın bu sözünün gerçekten çağrışımsal olarak ortaya çıkmış olduğu ileri sürülebilir. Ancak bunu sözlere dökmesi, hastaya sunması ve böylece pek çok şeyi harekete geçirmesi, onu basit bir çağrışımın çok ötesine taşır. Ben bunu başarılı bir doygunlaşmamış yorum örneği olarak görüyorum. Bununla birlikte, bu ifade, geleneksel olarak bir psikanalitik yorumu tanımlayan “çünkü” kuralını yerine getirmez (Loch 1974, s. 435). Doygun bir yorumun “çünkü”sü, gözlemlenebilir klinik olguları analistin, analizantın bilinç-dışı istek/arzu, kaygı ve çatışmalarına ilişkin varsayımlarıyla ya da henüz temsil edilmemiş olana ilişkin kurgularıyla bağlar (Loch 1993, s. 59 vd.). Bizim örneğimizde bu şöyle formüle edilebilirdi: “Bana bir aslanla bir kuzunun ormanda barış içinde yan yana yattığı bir rüya anlatıyorsunuz, çünkü arkanızda bir aslanın, yani bir Loewald’ın oturuyor olmasından huzursuz oluyorsunuz.”
Bir psikanalitik yorumu oluşturan ögeleri, doygunlaşmamış yorumu onlara göre değerlendirmek amacıyla, deneme olarak üç başlık altında toplamak istiyorum.
Yorumlamak her şeyden önce işaret etmektir ve bu son derece somut bir biçimde gerçekleşir: Analistin, kendisi için önemli ve dikkat çekici görünen bir noktaya parmağıyla işaret etmesi gibi. Heinz Müller-Pozzi, 1990’lı yıllarda katıldığım klinik seminerlerinde bu ögeyi yorulmadan vurgulamıştır. Seansta bir şeyi dile getirmenin sayısız olanağı arasından analist tam da bunu seçer ve böylece, kendi bakış açısından burada seansın “sıcak konusu”, duygusal aciliyet noktası bulunduğunu işaretler. İşaret etme ögesi, doygunlaşmamış ve doygun yorumlar için eşit ölçüde geçerlidir.
Yorumlamak, bilinç-dışını bilinçli kılmaktır. Bu klasik ölçüt bugün de geçerlidir. Burada amaç, seans içinde hastaya şu anda erişilebilir olmayan bir şeyi ona sunmaktır. Analistin “çünkü”den sonra dile getirdiği varsayımlar tam da bunu hedefler. Dirençlerin kaldırılması bu noktada önemli bir rol oynar (Fenichel 2001 [1938]; Will 1999). Bu ölçüt, doygun yorumlar temel alınarak geliştirilmiştir ve bilinç-dışı bağlantıları kasıtlı olarak açıklamaya çalışır. Peki bu ölçüt doygunlaşmamış yorum için değiştirilebilir mi? Acaba analistler, “çünkü”yü zihinde tutup seslendirmiyorlar mı? Doygunlaşmamış yorum, bilinç-dışını bilinçlenebilir kılmak anlamına gelir. Bilinç-dışı ve adlandırılmamış anı izleri, kendileriyle çalışılabilecek işaretlere dönüştürülür (Scarfone 2013), figürleştirilir ve dönüştürülür. Ayrıca hastanın benliğinin, kendiliğinden figürasyon ve dönüşüm çalışması yapma kapasitesinin artırılması hedeflenir. Doygunlaşmamış yorum, hastanın bilinç ile bilinç-dışı arasındaki temas sınırını esnekleştiren kapasitesinin artmasına yöneliktir (Bion 1990 [1962], s. 62).
Yorumlamak, bağlama yerleştirmek, bağlantılar kurmak, ağlar oluşturmaktır. Analist, yorumlayıcı sözleriyle kendisi için önemli görünen bazı bağlantıları dile getirir; bu hem doygun hem de doygunlaşmamış yorumlar için geçerlidir. Ancak daha da önemli olan, hastanın yoruma verdiği yanıtla kurduğu bağlantılardır. Klasik teknikte, doygun bir yorum yerini bulduğunda ve bastırma kaldırıldığında, “malzeme akmaya başlar”; analizant daha önce fark etmediği bağlantıları düşünmeye başlar, bağlamsallaştırma derinleşir. Doygunlaşmamış yorumlar, birkaç sözcüklerinde genellikle zengin bir örtük anlam taşıyan bir içerik barındırır ve bu içerik yeni bağlantılar kurmayı teşvik eder. Bu açıdan bakıldığında, analitik çalışma bir çözme ve yeniden çevirme süreci olarak kavranabilir (Scarfone 2016); bu süreç, yorumun hakikati dağıtan bir edim olmaktan çok, kışkırtıcı ve harekete geçirici bir karakter taşıdığı sürekli bir süreçtir.
Doygun yorumların (“çünkü” kuralı) aksine, doygunlaşmamış yorumlar yapısal özelliklerine bakılarak baştan tanınamaz; ancak bağlamları içinde anlaşılabilir. Tuckett (2012) bunları “mikro-yorumlar” olarak adlandırır: potansiyel anlamla yüklü, tamamlanmamış notlar. Bu tür müdahaleler yorumlayıcı bir nitelik taşıyorsa, bu nitelik analitik süreci nasıl sürdürdükleri ve derinleştirdikleri üzerinden görünür hale gelir. Bu müdahalelerde görünürde tek tek figürler, rüyalar ya da hikayeler söz konusudur; fakat asıl belirleyici olan, figürleme, rüyalama ve anlatma süreçlerine yönelimdir.
Bu tür müdahaleler alan içine canlılık taşır; özellikle de alanın, sanki elektriksiz kalmış bir pil gibi cansızlaşma tehlikesi belirdiğinde, yani artık psikanalizin akamaz hale geldiği, günümüzde sıklıkla “çıkmaz” olarak adlandırılan durumlarda. Analitik çalışmanın akımı libidodur. Analist açısından esas olan, alanın libidinize edilmesini desteklemek için geri çekilen zihinsel konum (regredient kipler) içine girebilmektir. Doygunlaşmamış müdahaleler kendi başlarına bir yorum değeri taşımaz; bu değeri, analitik yöntemin süreçselliğini destekledikleri ölçüde kazanırlar (Chervet 2013).
Arzunun doyumuna ilişkin yeniden değerlendirme
Freud’un tedavinin (seansın) yoksunluk içinde yürütülmesi gerektiğine ilişkin formülasyonundan (1915a, s. 313) bu yana, analitik oturumda arzunun doyumu haklı gerekçelerle kötü bir üne sahip olmuştur. Şu soru sorulabilir: Doygunlaşmamış yorumlar, kişiyi yeniden arzunun doyumuna doğru mu sürükler? Doygunlaşmamış yorumlar libidonun etkinleştirilmesiyle çalışır. Geri çekilen zihinsel konumla (regredient) düşünme, duyumsal-anlamsal canlılığı uyarır ve hem analist hem de hasta için haz üretir. Jean-Michel Chervet (2013) ve Marie-Heenen Wolff (2013b) gibi yazarlar, bilinç-dışı bir isteğin, oturum içinde ortaya çıkan yeni ve sonradan oluşan biçimlenme yoluyla doyuma ulaşabileceğini neredeyse savlar.
Sigmund Freud için örneklenen vakalarda: Stefan’ın uçan kuğusu narsisistik onarım arzusuna bir doyum olanağı sağlar; Tanja’nın evcilleştirilebilir köpeği güvenlik ve etkililik isteğine haz yüklü bir şekil verir; Max’ın kötü kokan dışkı yığını ise anal saldırganlığın ifade edilmesine ve doyurulmasına imkan tanır. Bu üç durumda da sonradan yapılan figürleme aracılığıyla benliğe, diğer nesnelere ve aktarım ilişkisine dair yeni bir ilişkisellik gerçekliği yaratılır. Paylaşılmamış ve dile getirilmemiş olan, oturumun özneler arası bağlamı içinde bir biçim kazanır.
Böylesi bir arzu doyumu, savunma amacıyla yapılan dürtü boşalmasından farklı bir nitelik taşır. Yönelimi farklıdır, çünkü böyle bir doyum, onsuz gerçekleşemeyecek gelişim süreçlerinin taşıyıcısı işlevini görür. Savunmacı değil, yaratıcıdır. Neşe, ilgi ve merak gibi olumlu duyguların paylaşımı, çocukların sağlıklı gelişimi için belirleyici önemdedir (Krause 2017). Aynı şey neden analitik hastalar için de geçerli olmasın?
Oturumdaki süreçler yaratıcı bir arzu doyumu perspektifinden düşünüldüğünde, eski hayaletlerin sonradan yeniden işlenebilmesi için aracılık eden yeni şekillerin durmaksızın ortaya çıktığı görülür. Libidonun taşıdığı biçimlenme bunun için gereklidir. Bu tür süreçler hedeflenerek ve kasıtlı biçimde üretilemez; ancak analist ve hasta kendilerini bilmeme haline ve karşılıklı “bulaşmaya” bıraktıklarında mümkün olur.





