Yeni bir sekmede açılır
Pexels helenalopes
Girginer

D. W. Winnicott, Melanie Klein ve W. R. Bion Dış Nesnenin Niteliği Üzerine Tartışma, “Tutma” ve “Kapsayan/Kapsanan”

Yazar: Joseph Aguayo

Çev: Suzan Uğur Girginer

Özet

Yazar, D. W. Winnicott’ın Londra’daki Klein grubuyla, özellikle de W. R. Bion’la yürüttüğü çok katmanlı diyaloğu, “tutma” (holding) ve “kapsayan/kapsanan” (container/contained) kavramları çerçevesinde, dış nesnenin rolüne ilişkin farklı anlayışları odağa alarak inceler. Yazar, Bion’un Winnicott’ın araştırma yöneliminin belirli yönlerini sessizce benimsediğini ve Klein’ın, Winnicott’ın çalışmalarını görmezden gelme yönündeki talimatı nedeniyle bunu gizlediğini ileri sürer. British Psychoanalytical Society bünyesindeki üç baskın analitik okulun birbirinden ayrı varlığını sürdürmesi, karşılaştırmalı psikanalitik kurama yönelik yaygın isteksizliği de güçlendirmiştir. Bunun sonucunda Winnicott’ın “tutma” kuramı, günümüzdeki karşılaştırmalı inceleme girişimlerine kadar Bion’un “kapsayan/kapsanan” kuramının yanında, onunla ilişkilendirilmeden varlığını sürdürmüştür. Son olarak yazar, analitik kuramcılar arasındaki kuramsal ve klinik farklılıkların son derece derin olabileceğini ve tutkuyla savunulan grup aidiyetlerinin sınırlarında bu farklılıkların yine de düşmanca bir nitelik kazanabileceğini açıklar.

Anahtar sözcükler: Psikanaliz tarihi, Winnicott, Bion, Klein, “tutma” (holding), “kapsayan/kapsanan” (container/contained).

Giriş

Son yıllarda İngiltere ve Amerika’daki konferanslarda Donald W. Winnicott, Melanie Klein ve Wilfred Bion’un kuramsal ve klinik çalışmalarını birbiriyle karşılaştırmaya yönelik girişimlerde bulunulmuştur. British Psychoanalytical Society’deki “Tartışmalı Görüşmeler”in ardından hüküm süren ve yıllar boyunca üç eğitim grubu arasındaki grup rekabetleri ile kırıcı düşmanlıkların belirlediği atmosferin etkilerinin sürdüğü bu dönemde, benzerlikleri ve farklılıkları daha sağduyulu bir biçimde açıklığa kavuşturmak için bir alan açılmıştır. İngiltere’de yaşanan bu tartışmaların Amerikan psikanaliz enstitülerinde de bir karşılığı vardır. Bu enstitüler de kuramsal çeşitliliğe karşı hoşgörüsüzlüğün kendi tarihlerine dönüp bakmaktadır (Eisold 1994; Kirsner 2000).

İngiltere’de düzenlenen toplantılarda, örneğin Robert Hinshelwood ve Jan Abram’ın 2013 yılında Essex Üniversitesinde düzenlediği ve Londra Psikanaliz Enstitüsünün desteklediği “Ruhsal Acının Karşılaştırmalı İncelemesi: Melanie Klein ve Donald Winnicott” başlıklı toplantıda (Abram ve Hinshelwood 2018) ya da 2014 yılında gerçekleştirilen “Winnicott ve Bion: Tutma ve Kapsama” başlıklı toplantıda (aynı yerde), kuramsal ve klinik farklılıklar tartışılmış ve değerlendirilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise 2017 yılında Los Angeles’ta düzenlenen “Klinik Bion ve Winnicott: Benzerlikler ve Ayrışmalar” başlıklı İngiliz-Amerikan konferansı gibi toplantılar gerçekleştirilmiştir (Aguayo, Lundgren ve diğerleri 2018). Bu konular geçmişte karşılaştırmalı açıdan yeterince ele alınmamıştır. Bu alandaki az sayıdaki istisna arasında, André Green’in bütünleştirici ve dengeli çalışmaları (Green 2000, 2005) ile ekümenik bir tutum benimseyen ve Winnicott’ın kavramsal gelişiminin özgün yönlerini, ayrıca Melanie Klein ve W. R. Bion gibi diğer İngiliz analistlerin çalışmalarını takdir etmek için önemli çaba gösteren Thomas Ogden’in çalışmaları yer almaktadır (Ogden 2001, 2004, 2012).

Savaş sonrası yıllarda, Winnicott gibi Londra’daki “Bağımsızlar” ile Kleiniyenler arasındaki görüş ayrılıkları yumuşamış ve Klein ile Anna Freud arasında “Tartışmalı Görüşmeler” sırasında yaşanan çekişmelere kıyasla daha az kamuoyu önünde dile getirilmiştir. Savaştan sonra, daha kesin bir ifadeyle Winnicott’ın (1951a) “Geçiş Nesneleri” başlıklı sunumunda Klein’ın kuramlarına yönelik itirazlarını dile getirmesinin ardından, tarafların önde gelen isimleri farklılıklarını çoğunlukla mektuplaşarak tartışmışlardır. Üçe ayrılmış yeni eğitim sistemi resmi olarak gerilimin azalmasını sağlamış olsa da her bir eğitim grubunun taraftarları genellikle yalnızca kendilerini ait hissettikleri grubun bilimsel toplantılarına katılmışlardır. Bunun sonucunda, kalıtım ve yetiştirilme, dürtü ve çevre, gözlem yöntemleri gibi konularda tuhaf ama sorgulanmadan kabul edilen bir ayrışma ortaya çıkmış ve bu ayrışma, erken çocukluk dönemindeki ruhsal yaşama ilişkin farklı anlayışlarda doruğa ulaşmıştır.

Bu klinik ve tarihsel çalışma, Winnicott’ın “tutma” kuramı (1983f [1953], 1983g [1956], 1984b [1960]) ile Bion’ın “kapsayan/kapsanan” kuramı (2013e [1959], 2013f [1962], 1990 [1962]) arasındaki kuramsal benzerlikleri ve farklılıkları aydınlatmayı amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, üç önemli değişkene odaklanması bakımından kendine özgüdür: bağlamsal, karşılaştırmalı ve kronolojik değişkenler. Örneğin Winnicott ve Bion’un yazılarındaki belirli yönleri ayrı ayrı inceleyen Ogden’den farklı olarak bu çalışma, karşılaştırmalı bir yol da izlemektedir. Bu doğrultuda, Winnicott ve Bion’un düşüncelerini, iş birliğini, tartışmayı ve rekabeti belirleyen bir anlaşmazlık ortamında nasıl geliştirdikleri sorusuna daha fazla ağırlık verilmektedir. Başka bir deyişle, Winnicott ve Bion’un Proustvari bir biçimde, her birinin özgün kavramlarını tek başına geliştirdiği, birbirinden bütünüyle yalıtılmış dünyalarda yaşadıklarını varsaymak yerine, bu inceleme onların fikirlerini zaman içinde, sınırları ve grup bağlılıkları belirgin, küçük ama rekabetin yoğun olduğu bir enstitünün bağlamında nasıl geliştirdiklerini merkeze almaktadır.

Birbirleriyle rekabet eden ve savunucularının karşı tarafın görüşlerini ve fikirlerini karikatürleştirme fırsatını kaçırmadığı kuramlar arasında adil bir karşılaştırma yapmak kolay değildir. Hinshelwood (2018), tutkuyla yürütülen bu farklılıkların temelinde, dış nesnenin kendi başına nasıl bir niteliğe sahip olduğuna ilişkin incelikli ama önemli görüş ayrılıklarının bulunduğunu ileri sürmüştür. Klinik araştırma açısından bakıldığında Kleiniyenler, Klein’ın da vurguladığı üzere (1997b [1932], s. 113 vd.), dış nesneyi elbette dikkate aldıklarını, ancak öncelikli ilgilerinin bebeğin ya da hastanın dış nesneyi içsel, öznel ve fantazmatik olarak algılayışında olduğunu sıklıkla belirtmişlerdir. Buna karşılık Winnicott’tan etkilenen klinisyenler, dış nesnenin nesnel özelliklerine, örneğin “yeterince iyi anne”yi tanımlayan niteliklere odaklanırlar. Dolayısıyla her iki taraf da dış nesneyi farklı biçimlerde tanımlamaktadır.

Burada, köklü kuramsal ayrılıkların temelini araştırmak için bu bakış açısı çerçevesini kullanıyorum. Örneğin bir Kleiniyen, dış nesnenin nesnel niteliğinin, hasta paranoid-şizoid konumun üstesinden geldiğinde ve depresif konuma ulaşmasıyla birlikte gözlemlenirken gözlemleme becerisini kazandığında ortaya çıktığını ileri sürebilir (Britton 2007). Winnicott taraftarı klinisyenler ise Kleiniyenlerin tipik olarak ve kimi zaman aşırı ölçüde, hastanın dış nesneye ilişkin öznel yaşantısının ve bu nesneyi kullanma biçiminin akıbetine odaklandıklarını, ancak nesnenin nesnel niteliğine yeterince dikkat etmediklerini savunurlardı. Bu çalışmanın amaçlarından biri de tartışmayı sırayla Klein’ın ve Winnicott’ın yaklaşımını benimseyen tarafların bakış açısından yürütmektir.

Bu çalışmada öncelikle birincil kaynaklardan, özellikle de D. W. Winnicott’ın Toplu Eserleri ile W. R. Bion’ın Bütün Eserlerinin yayımlanması sayesinde artık erişilebilir olan arşiv malzemelerinden yararlanılmaktadır (Winnicott 2016; Bion 2013b). Örneğin daha önce yayımlanmamış olan “Geçiş Nesneleri ve Geçiş Olguları” başlıklı çalışmanın artık erişilebilir hale gelen metni son derece aydınlatıcıdır (Winnicott 1951a). Winnicott’ın Klein’ın grubuyla kuramsal bağını kopardığı çalışma da budur. Daha önce basılmamış bu tür malzemelerin yayımlanması, Winnicott, Klein ve Bion arasındaki iyi bilinen rekabetlere ışık tutabilir ve özellikle dış nesnenin kavramsal önemi konusunda zaman zaman yaşadıkları anlaşmazlıkları aydınlatabilir. Bağlamsal kaynaklar, aynı kurumsal çatı altında bulunmayı kabul etmiş analistlerin kuramsal tartışmalarını daha yakından anlamamızı sağlar. Birbiriyle rekabet eden kuramları karşılaştırma kararımın ardında, gerçek bir çoğulculuk anlayışıyla eski husumetleri aşma ve değerli, gerekli bir çeşitliliğe hakkını verme isteği yatmaktadır. Kronoloji meselesini ele almak da aynı ölçüde önemlidir; çünkü bu tartışmalar gerçek zamanlı olarak, özgünlük ve öncelik iddiaları ile taraf tutma suçlamalarının damgasını vurduğu bir ortamda yaşanmıştır. Bu analistler birbirlerine çok yakın bir çevrede çalışmışlardır; buna rağmen, çalışmalarında birbirlerini nasıl etkilediklerini ortaya çıkarmak çetin bir iştir. Bu makalede Winnicott ve Bion’un dış nesnenin önemli rolüne ilişkin kendi kuramlarını, yani sırasıyla “tutma” ve “kapsayan/kapsanan” kavramlarını oluşturmak üzere izledikleri karmaşık yolları ayrıntılı biçimde ortaya koyuyorum.

Bu çalışmanın son noktası, Winnicott’ın “Kleiniyen Gelişim” başlıklı yazısında Klein’ın kuramlarına yönelik eleştirisini yayımlamasının ardından Bion’a ve Klein grubuna yaklaşma çabalarına resmen son verdiği dönemle örtüşmektedir (Winnicott 1984c [1965]). Görünüşe göre Winnicott, Ekim 1964’te John O. Wisdom’ın Bion’un Deneyimden Öğrenmek (Türkçe basım: Yaşayarak Öğrenmek, ç.n.) adlı eseri üzerine yaptığı sunumu dinlediğinde, karşılaştırmalı bir diyaloğun artık mümkün olmadığı sonucuna varmıştı. Kendi fikirlerinin kaynak gösterilmeden Wisdom tarafından benimsendiğini, ancak Bion’a atfedildiğini düşündüğü için bunların marjinalleştirildiği kanaatine varmıştı.

Winnicott’ın Dış Nesnenin Rolüne İlişkin Kuramsal Çalışmaları (1941–1953)

Winnicott’ın, Klein’dan aldığı süpervizyonun ve Klein’ın en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Joan Riviere ile yaptığı analizinin ardından, Kleiniyen döneminde dış nesne üzerine yürüttüğü çalışmaları yeniden ele alıyorum (1935–1939). Winnicott, çocuk hekimi olarak edindiği klinik deneyime dayanarak, gerçek annenin bebekte ve çocukta nevrozun ortaya çıkmasındaki, ayrıca normal gelişimdeki önemini adım adım ortaya koyduğu makaleler kaleme aldı. “Bebeklerin Belirli Bir Durum İçinde Gözlemlenmesi” başlıklı çalışmasında, küçük çocuğun spatüle karşı davranışının, dış nesne olarak gerçek annenin ince işaretlerinden, örneğin kaşını kaldırmasından etkilendiğini açıklar (Winnicott 1941). Klein bu çalışmayı inceleyip eleştirdiğinde (Rodman 2003, s. 123 vd.), Winnicott’ın anne ile küçük çocuk arasındaki ikili ilişkiyi doğrudan gözlemlemiş olmasına ve annenin küçük çocuk açısından kınayıcı bir dış nesne olarak taşıdığı önemi dile getirmesine pek dikkat etmedi. Oysa Klein, yayımlanmamış kendi çalışmalarında da benzer, ancak kısa süreli bir ilgi göstermişti. Nitekim 1938/39 yıllarında torununu gözlemlemiş ve çocuğun annesinin oynadığı önemli rolü ele almıştı (Aguayo 2002; Aguayo ve Salomonsson 2017).

Winnicott, savaş sırasında tahliye edilen yüzlerce çocukla çalışarak deneyim kazandı. Ayrılığın az ya da çok ciddi patolojik gelişmelere yol açtığını tekrar tekrar gözlemledikçe gerçek anneye giderek daha fazla önem atfetti. “İlkel Duygusal Gelişim” başlıklı incelemesinde, çocuğun yaşamının ilk yıllarında bakım veren, çocuğa özen gösteren annenin arka plandaki figür olarak oynadığı önemli rolü açıkladı (Winnicott 1983b [1955]). Freudiyen geçmişinden hareketle, birincil narsisistik bir durumda otoerotik özellikleri bir arada barındıran bebeğe ve küçük çocuğa yaptığı vurguyla, anneyi çocuğun haz ve hoşnutsuzluklarının, engellenmelerinin ve doyumlarının alıcısı olarak gören bir yaklaşım ortaya koydu. Kısacası, yaşamın ilk aylarında anne, bebek açısından ayrı ve önemli bir dış kişi olarak henüz bir rol oynamaz. Bu durum ancak bebek anneye libidinal bir bağ geliştirdiğinde değişir. Winnicott, normal erken gelişimin kaçınılmaz biçimde “bebek bakım tekniği”yle, yani bebeğin annesi tarafından “sıcak tutulması, kendisine dokunulması, yıkanması, sallanması ve kendisiyle konuşulması” biçimiyle bağlantılı olduğunu açıklarken kendi deneyimlerinden de yararlandı (s. 66).

Klein bu çalışmaya da pek ilgi göstermedi. Onun öncelikli uğraşı, psikoz durumlarında bebeklik dönemindeki ruhsal yaşamın erken başlangıçlarının açığa çıktığı yönündeki kendi kuramını geliştirmekti (Klein 2000a [1946]; Aguayo 2009). Paranoid-şizoid konum kavramını, daha büyük çocuklarla ve yetişkinlerle yaptığı çalışmalar temelinde oluşturdu. Winnicott’ın çabalarını önemsemekle birlikte, çocuğun özelliklerinden bağımsız, kendine özgü nitelikleri bulunan bir dış nesne olarak annenin klinik önemine yayımlanmış yazılarında hiçbir zaman açıkça yer vermedi.

Her türlü kuşkuyu ortadan kaldırmak için belirtmek gerekir ki Klein, çevrenin erken gelişime yaptığı katkıya ilişkin açık bir kuram hiçbir zaman ortaya koymadı. Bu işi Bion üstlendi. Elizabeth Spillius (2007) şöyle yazar: “Bion, çevrenin önemli olduğunu göstermekle kalmaz, bunu Klein da söylemiştir, aynı zamanda çevrenin hangi bakımdan önemli olduğunu da gösterir” (s. 44).

Bununla birlikte Winnicott ve Klein iş birliğini sürdürdüler; çünkü Winnicott, savaş sonrası dönemde Klein’ın grubunun bir üyesi olarak görülmeye devam ediyordu. Klein’ın çalışmalarına büyük bir heyecanla bağlı olan Winnicott, bu dönemde kendi bakış açısını geliştirdiği katkılarıyla Klein’ın çalışmalarını desteklemek istiyordu. “Zihin ve Ruh-Beden İlişkisi” başlıklı çalışmasında (Winnicott 1983c [1949]), normal gelişime ilişkin kendi kuramını, Klein’ın psikozun ortaya çıkışına ilişkin kuramıyla paralel biçimde ortaya koydu. Bebek ve çocuğun sağlıklı gelişiminin bir parçası, bozulmaması gereken “kesintisiz varoluş”tur; böylece bebeğin “ruhsal-bedensel” yapısı, yani ruh-beden bütünlüğü gelişebilir (s. 168). Winnicott bunun ön koşulu olarak “kusursuz bir çevre” tanımlar. Yeterince iyi annenin de dahil olduğu çevre, “yeni oluşmuş ruh-beden bütünlüğünün ihtiyaçlarına etkin biçimde uyum sağladığında” (s. 168) kusursuzdur. Anneler başlangıçta bu etkin uyumu sağlar, ardından “uyumun kademeli olarak başarısızlığa uğraması” süreci başlar (s. 169). Ancak Winnicott’ın bozulmuş gelişime ilişkin henüz oluşmakta olan anlatısında, artık “aktarımda son derece erken bir gelişim evresine […] gerilemek zorunda kalan” hastalar da yer almaktadır (s. 167). Kötü bir çevre, örneğin “çevresel yetersizlik hastalığı” olarak tanımlanan bir psikoz (s. 169), uyum sağlayamayan, mecazi anlamda bebekle “çarpışan” bir çevredir. Bu çarpışma, yani çevresel dayatma (impingement), çocuğu tepki vermeye zorlar (Winnicott 1983e [1952], s. 38). Daha hafif düzeyde bozulma gösteren hastalarda ise çevreyle yaşanan bu tür çarpışmalara aşırı tepkiler verilmesinden kaynaklanan ruhsal-bedenle ilgili bozulmalar ortaya çıkabilir.

Winnicott, annenin gerçek anlamdaki önemine ilişkin giderek belirginleşen anlatısını sürdürürken düşüncelerinin klinik sonuçlarını da formüle etmeye başladı. Aydınlatıcı bir vaka örneği üzerinden, mesleki ve toplumsal yaşamında başarılı olmasına karşın çocukluğundan beri intihar düşünceleri taşıyan ve elde ettiği her şeye rağmen “tamamen hoşnutsuz” olan bir kadın analizantı ele aldı (Winnicott 1983c [1949], s. 173). Daha önceki “klasik” bir analizde derin yaralar ele alınmadan kalmış ve dolayısıyla değişmemişti. Winnicott, hastanın “çok kapsamlı bir gerileme yaşaması” gerektiğine inanıyordu. Bu gelişime izin verdi; çünkü işleyişini şimdiye kadar “sahte benlik” belirlemiş olan hastanın “gerçek benliğine” ulaşmasını istiyordu. Hasta, önceki tedavisi sırasında tekrar tekrar “histerik bir biçimde divandan yere düşmüştü” (s. 174). Winnicott bu davranışı, hastanın doğum öncesi bir duruma gerileme ihtiyacının ifadesi olarak anladı. Hastanın doğum sürecine ilişkin öznel yaşantısını yeniden deneyimlemesi gerekiyordu ve şimdi tam da bu süreç adım adım gerçekleşiyor gibiydi. Hasta eyleme dökme yoluyla, ruhsal gerçekliğin farklı ve acilen ihtiyaç duyduğu başka bir parçasına erişebildi. Solunumu değişti, bedensel olarak sıkıştığını hissetti. Depresif bir anne tarafından doğurulma, anne memesinden biberona geçiş ve anne karnındayken başparmağını emmiş olması bu yaşantının parçalarıydı (s. 175). Hasta, zihninde şizoid bir bölme algıladı; bunu başında yoğun bir basınç ve tüm bedenine yayılan bir baskı olarak hissetti. Winnicott, hastanın yok olma kaygılarına, başının ezilip parçalanacağına ilişkin kaygısına dayanabildi. Hasta kaygılarının kökenini bilmediğini kabul ettiğinde, bu kaygılar giderek yoğunluğunu yitirdi. Winnicott bu durumu şöyle ifade etti: “Bilmemeyi kabul etmek muazzam bir rahatlama sağladı” (s. 176). Varlığı sahte benliği tarafından belirlenen hasta, analisti “bilen” konumuna getirerek bilmediğini kabul edebildi; ancak bu durum da geçiciydi.

Bugün British Psychoanalytical Society’nin hiçbir üyesi, Winnicott’ın 1949’da izlediği kuramsal yolun önemli herhangi bir açıdan Klein’ın kendi yolundan ayrıldığını varsaymak için bir neden görmezdi. Sonuçta Winnicott, Kleiniyen bir meslektaşı ve aynı zamanda arkadaşı olan W. Clifford Scott’a (1948) atıfta bulunmuştu. Scott da erken çocukluk dönemindeki ilkel ve örgütlenmekte olan durumlara ilişkin bir kuram geliştirmiş ve buna “Beden Şeması” adını vermişti. Bu çalışma, Klein’ın psikoz durumlarını anlama ve tedavi etme yönündeki programatik gündemine bir katkı niteliğindeydi (Klein 1946). Scott (1948) şöyle yazmıştı:

“Melanie Klein’ın yazılarından öğrendiklerim için ancak kısaca teşekkürlerimi sunabilirim. Ancak aşağıda ele alacağım konunun, yani ‘Beden Şeması’nın, onun daha önce yayımladıklarını başka sözcüklerle ifade etme girişimi olduğu izlenimini yaratmak istemiyorum. Umarım bunlara bir şeyler ekleyebilirim” (s. 152).

Winnicott’ın da aynı şekilde düşündüğüne inanıyorum.

Winnicott’ın “Geçiş Nesneleri ve Geçiş Olguları” Başlıklı Çalışmasının Yayımlanmamış ve Yayımlanmış Versiyonları

Winnicott’ın Rubikon’u aşmasına ve kendi deyimiyle “çevresel etken” nedeniyle Klein’la yollarını ayırmasına ne yol açtı? Biyografi yazarlarına, örneğin Rodman’a (2003), borçlu olduğumuz bilgiler, Winnicott’ın 13 Haziran 1949’da R. Money-Kyrle’a yazdığı mektupla tamamlanmaktadır. Winnicott bu mektupta, 30 Mayıs 1951’de “Geçiş Nesneleri” başlıklı sunumunu yapmasından önce, bir ölçüde kararsızlık yaşadığını ve 1952’de yayımlanması planlanan Melanie Klein’a Armağan Kitap için “çevresel etken” üzerine yazacağı katkının memnuniyetle karşılanıp karşılanmayacağından emin olmadığını belirtmiştir (R. Money-Kyrle’a mektup, 13 Haziran 1949, CWW 3, s. 223). Winnicott, 16 Kasım 1950’de Money-Kyrle’a yazdığı bir başka mektupta, Klein’la yaptığı bir görüşmeyi aktarmıştır. Klein, “çevresel etken” üzerine bir yazı yazmasını desteklemiş, ancak aynı zamanda “kendi görüşüne göre bu konuda söylenmesi gereken her şeyin zaten söylenmiş olduğunu, belki de gereğinden fazla vurgulandığını (Bowlby vb.)” ifade etmiştir (CWW 3, s. 385). Winnicott aynı mektupta, çevresel etken üzerine bir yazı yazmaktan memnuniyet duyacağını, ancak kendisine güvenilmemesi gerektiğini de belirtmiştir. Gerçekten de Winnicott, 1951’de eski analisti James Strachey ile, makalesinin kuramsal yönlerini el yazmasını teslim etmeden önce onunla tartışmak üzere birkaç kez bir araya gelmiştir (1 Mayıs 1951, CWW 3, s. 435 vd.; CWW 3, s. 1). 1951 tarihli versiyondan söz ettiğimizde, metin Freud’a çok sayıda gönderme içermekteydi (CWW 5, s. 468–471). Melanie Klein, International Journal dergisinin bir editörler toplantısında Winnicott’tan metni yeniden gözden geçirmesini ve kendi fikirlerinin daha belirgin biçimde ortaya çıkmasını sağlamasını istediğinde Winnicott bunu reddetmiştir: “[…] el yazması kolunun altında, üzgün bir biçimde odadan çıktı. Daha sonra karısına şöyle dedi: ‘Anlaşılan Bayan Klein artık beni Kleiniyen olarak görmüyor’” (Grosskurth 1993 [1986], s. 503).

Peki, bir yandan Klein’ın bu incelemeye böylesine sert tepki vermesine, diğer yandan da Winnicott’ın kendisinin bu kadar ciddi kuşkulara kapılarak sonunda metni yayımlamaktan vazgeçmesine ne yol açmıştı? Artık 1951 tarihli versiyona sahip olduğumuza göre Winnicott’ın yayımlamaktan vazgeçme kararının nedenlerini özgün metin üzerinden inceleyebiliriz. Bu yazı, önceki çalışmalarında parça parça belirmeye başlayan düşünceleri gerçekten de kuramsal bir Gestalt, yani bütünlüklü bir biçim haline getirmişti. Winnicott, mevcut kuramlar arasından seçim yapma hakkını kullanmış ve geçiş nesnesini kavramsal bir ara unsur olarak konumlandırmıştı. Bu nesne, Freud’un yaşamın ilk altı ayındaki bebeğin ruhsal yaşamına ilişkin anlayışı ile Klein’ın ikinci üç aylık dönemdeki gelişime, yani depresif konumun ortaya çıktığı evreye ilişkin görüşü arasında bir köprü işlevi görüyordu. Winnicott (1951a), bebeğin ruhsal doğumuna ilişkin kendi kuramını ortaya koyarken öncelikle Sigmund Freud’a ve onun tanımladığı birincil narsisizmin çeşitli yönlerine dayanıyordu. Bunlar arasında erken dönemde benin bedensel bir ben olarak ele alınması ve bebeğin, kendisinden ayrı olmayan bir bakım verenin ihtiyaçlarını karşılaması dışında hiçbir şeyin önem taşımadığı “nesnesiz” bir dünyadaki varoluşu da bulunuyordu.

Winnicott artık gerçek annenin bebeğiyle ilişkisindeki rolünü de hesaba katıyordu; çünkü

“Bebeklerin dikkatle gözlemlenmesi her açıdan değerlidir ve burada verilen örnek, her çocukta kolaylıkla gözlemlenebilecek bir olguyu göstermektedir. Bu olgu, psikanalitik kuramın daha ileri düzeyde geliştirilmesini memnuniyetle karşılamamız için bir neden oluşturabilir” (CWW 5, s. 456).

Winnicott’ın bebeğin normal ruhsal gelişimine ilişkin genel geçer kuramı, ağır ruhsal bozuklukları olan yetişkin hastaların incelenmesine ve tedavisine dayanan Klein’ın paranoid-şizoid konum kuramıyla (Klein 2000a [1946]) örtük biçimde çelişiyordu. Klein, erken ruhsal gelişimi, normal, nevrotik ve psikotik gelişim için aynı ölçüde geçerli olduğunu varsaydığı tek bir kuramsal süreklilik içindeki evrensel varsayımlar temelinde açıklıyordu. Ona göre bebek, dünyaya ayrılığın henüz ilkel düzeyde farkında olarak ve nesnelerle belirli bir ilişki içinde geliyordu. Her üç grup da paranoid-şizoid konumdan geçmekle birlikte, kalıcı ve yinelenen güçlüklerin, ağır gerilemelerin gerçekleştiği sabitlenme noktalarında yaşanan sorunların göstergesi psikotik bozukluklardı (Aguayo 2009, s. 70).

Winnicott (1951a), Joan Riviere’in “Erken Yaşamda Ruhsal Çatışmanın Kökeni” başlıklı çalışmasına atıfta bulunarak Klein’ın bakış açısına değinmişti (Riviere 1996 [1936]). Riviere bu çalışmada şöyle yazıyordu:

“Çok küçük bebeğin bu dünyasının nesnel bir niteliği olmadığını söyledim; ancak nesnelliğin çekirdeği ve temeli, en başından itibaren deneyimin içinde mevcuttur. […] Ruhsallığın […] yaşamın başlangıcından itibaren yaşantılarının gerçekliğine öznel yorumlar yaparak, daha doğrusu onları yanlış yorumlayarak, tepki verdiğini özellikle vurguluyorum […]. Dikkatinizi, fantazi yaşamının hiçbir zaman ‘saf’ bir fantazi olmadığı sonucuna çekmek istiyorum.” (Riviere 1996, s. 163; CWW 3, s. 460).

Riviere’in Kleiniyen bakış açısını ayrıntılandırdığı bu çalışmadan daha ünlü olan, Susan Isaacs’in 1943’te “Tartışmalı Görüşmeler” sırasında sunduğu “Fantazinin Doğası ve İşlevi” başlıklı yazıda ortaya koyduğu Kleiniyen kuram açıklamasıdır (Isaacs 2000 [1948]). Kleiniyen kuramın bu temel metni, Riviere’den devralınan “genetik süreklilik ilkesi”ni vurgulamıştır. Bu ilkeye göre bebeğin ve küçük çocuğun motor etkinlikleri ile ilkel ses çıkarmaları, erken konuşmanın anlam taşıyan öncül yaşantılarıdır. Dolayısıyla davranışların gözlemlenmesi ve bu gözlemlerden bilinçdışı ruhsal süreçlere ilişkin çıkarımlar yapılması, ruhsal gerçeklik ile bebeğin dış dünyayı öznel olarak deneyimlemesi arasındaki etkileşimi konu alır. Bu içsel-ruhsal şemada, gerçek annenin ve onun işlevlerinin önemine çok az yer kalmaktadır. Açıkça belirtmek gerekirse, burada Kleiniyen bakış açısı bebeğin dış nesneyi öznel olarak deneyimlemesini vurgularken Winnicott, annenin dış nesne olarak taşıdığı gerçek ve nesnel özelliklere de giderek daha fazla ağırlık vermeye başlamıştır.

Winnicott, 1953’te yayımladığı versiyonda, bebeğin dış nesneyi öznel ve fantazmatik biçimde algılamasına ilişkin Riviere alıntısını çıkarmıştır. Bu küçük değişiklik, gerçek anneye ilişkin kendi gözlemlerinin artık erken çocukluk yaşantısının fantazmatik yönlerini tek taraflı biçimde vurgulayan Klein’ın yaklaşımından daha fazla ilgisini çektiğini göstermektedir. Bu yapısal çıkarma sayesinde Winnicott’ın görüşleri yalnızca Klein’ın ve öğrencilerinin görüşlerinden daha da uzaklaşmakla kalmamış, aynı zamanda kendi özgün yönleri de daha belirgin hale gelmiştir. Winnicott artık “geçiş olguları” terimini kullanmayı da tercih etmiş ve temelde Ogden’ın (2012) “birlikte yaşanan ortak deneyim” (lived experience together) olarak adlandırdığı yaklaşıma doğru ilerleyen bir etkileşim kuramı ortaya koymuştur. Bu açıdan bakıldığında, bebeğin “ilkel, merhametsiz sevgisi”, ortalama ölçüde özverili bir anneye yönelir. Anne, bu duygusal saldırıları soğurur, uygun biçimde ele alır ve bunlara dayanarak varlığını sürdürür. İşin ironik yanı, Winnicott’ın 1951 tarihli versiyonunda bebeğin geçiş nesnesine duyduğu ihtiyacı, bu nesnenin depresif kaygılara karşı bir savunma olarak kullanılabilmesiyle ilişkilendirmiş olmasıdır. Özellikle iç nesnelere ve erken gelişimde kaygının baskınlığına ilişkin görüşleri düşünüldüğünde, Klein bu düşünceyi kabul edebilirdi (Caldwell, tarih yok). Winnicott (1951a) şöyle yazar:

“Bu üç durumun, yalnızlık, açlık ve yorgunluğun, ortak bir yönü vardır: kaygı. Erken evrelerde kaygının sürekli bir tehlike oluşturduğunu ve kendimizi bu tehlikeden korumak için doğal bir düzenlemenin bulunduğunu varsaymamız gerekir” (CWW 5, s. 449).

Winnicott (1951a), Klein’ın paranoid-şizoid konuma ilişkin öne sürdüğü gelişimsel süreçlerin yerine kendi gözlemlerini ve bunlardan çıkardığı sonuçları koymayı sürdürmüştür. Klein’ın 1920’lerde küçük çocuklarla başlattığı psikanalitik çalışma kuşkusuz çığır açıcıydı. Ancak Winnicott artık Klein’ın çocukları patolojik hale getiren süreçleri, erken çocukluğun normal gelişimiyle ve bebekleri hasta eden etkenlerle aynı şeymiş gibi ele aldığını ima ediyordu. Çocuğun iç dünyasına ilişkin Klein’ın temel vurgusunu kendi etkileşimsel yaklaşımında belli ölçüde korumakla birlikte, olgunlaşma ve gelişimin, çevreyi bebeğe sunan anne biçimindeki dış nesnenin sağladığı koşullara da bağlı olduğunu vurguluyordu.

Her durumda, anne olmadan bebek olamaz. Winnicott, geçiş nesnesi kavramıyla Klein’ın iç nesne kavramını birbirinden ayırmanın beraberinde getirdiği çok sayıda güçlüğü de tartışmıştır. 1951’de British Psychoanalytical Society’de yapılan ve makalesinin ele alındığı tartışmada üyeler, dış nesneyi tanımlayan geçiş nesnesi kavramıyla Winnicott’ın ne kastettiğini anlamakta o kadar zorlanmışlardır ki Winnicott, 1953’teki yayımlanma süreci için başlığı değiştirerek bu ayrımı daha keskin biçimde ortaya koymaya çalışmıştır: “Geçiş Nesneleri ve Geçiş Olguları: Ben Olmayan İlk Sahiplenmenin İncelenmesi” (CWW 3, s. 171, dipnot 1).

İki versiyonun metinsel karşılaştırmasına gelince, Winnicott 1953’te annenin özgül özelliklerini daha kararlı biçimde ortaya koymuş ve “annenin yeterince iyi bakım sunması” kavramını kapsamlı biçimde tanımlamıştır. 1951 tarihli versiyonda, “Arada Belirtilen Notlar” ara başlığını taşıyan çok kısa bir bölümde şu iki cümle yer alıyordu:

“Bebeğin sağlıklı gelişebilmesi için ‘yeterince iyi’ bir anneye, yani bebeğin ihtiyaçlarına etkin biçimde uyum sağlayan bir anneye sahip olması gerekir. Bu etkin uyum ancak annenin sevgisi sayesinde mümkün olabilir ve zekayla çok az ilgisi vardır” (CWW 5, s. 456 vd.).

Winnicott (1983f [1953]) artık çocuğun, “yeterince iyi annelik bakımını” almadan, her şeye egemen olan haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçişi başaramayacağına inanıyordu. Anne, çocuğun ihtiyaçlarına uyum sağlar. Ancak bebek de engellenmelere uyum sağlar. Bunlara giderek daha fazla tahammül etmeyi öğrenir; bu da annenin içsel olarak artık yalnızca bebeğin ihtiyaçlarıyla meşgul olmamasını mümkün kılar. Winnicott bu açıklamalarla, asıl ilgilendiği şeyin “annelik yapmanın bütün tekniği” olduğunu göstermeye çalışmıştır (s. 314, dipnot). Ayrıca iki kuramsal “ara bölge” düşüncesini de tanımlamıştır: En çok hayranlık duyduğu iki kuramcı olan Sigmund Freud ile Melanie Klein’ın tezleri arasında yer alan kavramsal bir “geçiş alanı”. Çocuk, annesi aracılığıyla aşamalı olarak “hayal kırıklığına uğratıldığında”, yani dış dünyasını tümgüçlü biçimde kendisinin tasarlayıp yarattığı yanılsamasından vazgeçtiğinde, sütten kesilme sürecini başarıyla tamamlayabilir ve dış dünyaya uyum sağlamaya hazırlanırken bu kritik evrenin üstesinden gelebilir.

Winnicott’ın Klein’ın Grubundan Dışlanması: Wilfred Bion’un Psikozlar Üzerine İlk Çalışmalarına Verdiği Tepki (1950–1959), “Tutma” Çalışması

Winnicott ile Klein’ın birbirlerinden karşılıklı olarak uzaklaşmalarına başka etkenler de katkıda bulundu. Daha önce de belirtildiği gibi Klein, British Psychoanalytical Society’nin üçlü eğitim sistemi içinde kendi grubunun kuramsal ve klinik katkılarının resmi ve kurumsal olarak tanınmasının ardından, herkesin her zamankinden daha fazla ve hiçbir çekince duymaksızın kendi kuramlarını desteklemesini bekliyordu. Resmi tanınma, Klein’ın kuramsal yeniliklerini benimseyecek ve kendisine yüzde yüz sadakat gösterecek Kleiniyen öğrenciler yetiştirme yönündeki giderek artan ihtiyacını güçlendirdi (Aguayo & Regeczkey 2016). Makari (2008), Freud’un 1909’dan sonra, psikanalizin uluslararası düzeyde itibar kazanmasının ardından, Viyanalı çalışma arkadaşlarından bazılarını, örneğin Alfred Adler ve Wilhelm Stekel’i, nasıl düşmanlarına dönüştürdüğünü açıklarken benzer bir olguyu betimler. Freud, libido kuramına sarsılmaz bir bağlılık bekleyebilecek durumdaydı ve bunu talep ediyordu. Kuşkusuz bu, C. G. Jung ile yollarının ayrılmasında belirleyici rol oynayan etkenlerden biriydi.

Öte yandan Klein, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, gelecek vadeden üç psikiyatrist ve öğrencisinin, Herbert Rosenfeld, Hanna Segal ve Wilfred Bion’un, kendi yanında eğitim analizine başlamasıyla British Society içindeki giderek artan bir popülerliğin tadını çıkarıyordu. Bu üçlü, psikozların tedavisine yönelik programatik yaklaşımında Klein’a katılan ve onun kuramına sarsılmaz biçimde bağlı kalan, yeni ve yüzde yüz sadık Kleiniyenleri temsil ediyordu. Bununla birlikte Klein’ın bu yeni gruba duyduğu yakınlık, önceki yıllardan beri birlikte çalıştığı kuşağın üyeleriyle çatışmasına yol açtı. Bu noktada Winnicott’ın o dönemdeki çalışmaları özel bir önem taşıyordu. Uzun süre Klein’ın çalışmalarıyla aynı çizgide ilerlemiş olan Winnicott’ın kuramsal ayrımları belirginleştirme çabaları artık giderek daha fazla reddediliyordu. Çevrenin önemini vurgulaması, Klein’ın yeniden canlanan mutlak sadakat talebiyle çatışmasına neden oldu. Winnicott’ın 1951’de “Geçiş nesneleri” üzerine makalesinin ilk taslağını sunduğu dönemde bu talep özellikle güçlü biçimde kendini gösteriyordu. Klein’ın benzer bir reddedici tutumu, uzun yıllar birlikte çalıştığı Paula Heimann’ın da karşı-aktarıma ilişkin farklı görüşleri nedeniyle 1950’lerin başında Klein’dan ayrılmasına yol açtı (Grosskurth 1983; Heimann 2016 [1950]). Klein’ın, çocuğun doğuştan gelen ruhsal yapılanmasının temeli olarak onun fantazmatik iç dünyasına giderek daha fazla vurgu yapması, tekniğinde de önem kazandı. Winnicott’ın anne ve çocuk üzerine kuramsallaştırması ne kadar canlı ve gerçeğe uygun olursa olsun, ağır ruhsal bozuklukları olan hastaların Kleiniyen analitik tedavisi açısından ilgisiz kabul ediliyordu (Aguayo & Regeczkey 2016).

Klein ile kuramsal kopuşuna rağmen Winnicott, 1951’den sonra Wilfred Bion ile diyaloğunu sürdürmeye çalıştı. CWW’de ilk kez yayımlanan ve 21 Ocak 1951 tarihini taşıyan bir mektupta, ne yazık ki yazışmanın Bion’a ait kısmı elimizde değildir, Winnicott biraz himayeci bir tavır sergiler. Bion’un British Society üyeliğini kazanmasını sağlayan “The Imaginary Twin”, yani “Hayali İkiz” başlıklı sunumunu över (Bion 2013 [1950]) ve Bion’un çalışmalarının geleceği konusunda “çok umutlu” olduğunu yazar (L. Brown, kişisel iletişim). Belki de biraz yapay tınlayan ifadeleri, ikisinin ortak bir yönüne, yani Britanya’nın seçkin okullarında eğitim görmüş olmalarına gönderme yapıyordu: “British Psychoanalytical Society’ye katkınız sonunda önemli olacaktır. Söylediklerinizin nasıl anlaşılması gerektiğini yavaş yavaş ortaya çıkarmak bize düşüyor.”

Winnicott, Bion’a yazdığı kuramsal açıdan çok daha kapsamlı bir mektupta, 7 Ekim 1955 tarihinde, Bion’un 1954’te kaleme aldığı “Differentiation of the Psychotic from the Non-Psychotic Personalities”, yani “Psikotik ve Psikotik Olmayan Kişiliklerin Birbirinden Ayırılması” başlıklı çalışmasını ayrıntılı biçimde ele aldı (CWW 3, s. 91–111; Bion 2013d [1957]). Ancak bu kez Bion’un katkılarını, genellikle Klein’ın grubuyla ilişkilendirilen çalışmalardan ayırmaya çalışıyordu. Çağrıları alıcıya kuşkusuz fazlasıyla tanıdık gelmiş olmalıydı; çünkü bu çağrılara, Winnicott’ın Society toplantılarında gözlemlediğini düşündüğü Kleiniyen “grupçuluğa” yönelik bir eleştiri eşlik ediyordu. Winnicott’a göre, Kleiniyenlerden oluşan koruyucu bir falanks (Phalanx: Kapalı bir dayanışma cephesi), Ç. N.), meslektaşlarının kürsüde sundukları görüşleri yorumlarıyla savunuyor ve onaylıyor, bunu yaparken de hiçbir şeyin ve hiç kimsenin sözlerini kesmesine izin vermiyordu. Winnicott, Bion’un çalışmaları yalnızca “Klein grubundan” “ayrılabildiği” takdirde bir gün British Society başkanı olabileceği umudunu dile getirdi (CWW 5, s. 84). Bion’un Klein’la yürüttüğü eğitim analizini başarıyla tamamlamasının ardından (1946–1953), Winnicott’ın çevresel annenin önemine ilişkin kendi kuramıyla desteklediği ısrarlı çağrıları Bion’da pek karşılık bulmuyormuş gibi görünüyordu.

Bion’un “Psikotik ve Psikotik Olmayan Kişiliklerin Birbirinden Ayırılması” başlıklı çalışmasını, Winnicott’ın yakınlaşma çabalarına verilmiş bir tepki olarak değerlendirmek bu görüşü destekler. Bion, yayımlanan metnin girişinde çevresel etkenin önemini kabul eder, ancak onu şizofreninin etiyolojisine dahil etmez:

“Şizofreninin gelişimini, bunları kullanan kişiliği dikkate almaksızın, yalnızca belirli mekanizmalara bağladığım yönündeki varsayımı ortadan kaldırmak için burada bu mekanizmaların önkoşullarına değinmek istiyorum. Bunlardan biri çevredir; ancak burada çevre üzerinde ayrıntılı olarak durmayacağım” (Bion 2013d [1957], s. 53; CWB 4, s. 93).

Bion, çevreyi ele almak yerine Kleiniyen yolu izledi. Bu yaklaşım, psikotik hastalarının durumuna terapötik açıdan yaklaşma biçimiyle ve Klein, Rosenfeld ve Segal’in çalışmalarıyla uyumlu olan bakış açısıyla örtüşüyordu.

Bion’un vaka örneğini ele alalım. Psikotik bir hasta (A), sanki analistin yanında kendi kendine konuşuyormuş gibi, duraksayarak, bazı kısımları atlayarak ve tutarsız biçimde konuşuyordu. Analist dış gerçekliği temsil ediyor, anlam oluşturuyor ve ruhsal değişimi mümkün kılıyordu. Bion, A’nın o zamana kadar temsillerin bulunmadığı bir alanda var olan duyusal-motor etkinliğine ruhsal bir anlam atfediyordu. Analist, anlamı tek başına oluşturan kişi olarak yalıtılmış bir konumda kalıyordu; çünkü müdahaleleri hastanın engelleyici inkarlarına ve reddedişlerine yol açıyordu. Hasta, çağrışımları olmayan rüyalar anlatıyor, divandaki bedensel hareketleriyle bağlantı kurmuyor ve bu hareketlere ilgi göstermiyordu.

Bion ısrarından vazgeçmedi; duyusal deneyimleri ruhsal anlamla ilişkilendirmeye çalışmayı sürdürdü. Çünkü “ideomotor (bir düşüncenin, tasarımın ya da zihinsel temsilin hareketle ilişkisi) etkinliği”, “bir düşünceyi adlandırmadan ifade etmenin” bir yolu olarak öne sürüyordu (s. 64). Bu anlamda düşünüldüğünde hasta kendi ruhsallığına saldırmış, iletişim aygıtını tahrip etmişti. Geriye yalnızca parçalanmış iletişim girişimleri kalmıştı. Bağlantılar koparıldığı için bu koşullarda anlam taşıyan bir analiz yürütmek mümkün değildi. Hastanın bir başka parçalı ve tutarsız ifadesi, “Annemi aramalıydım” (s. 62), analistle hiçbir bağlantı kurmuyordu.

Bion burada hastanın annesine, kişisel özellikleri bulunan dışsal bir nesne olarak hiçbir ilgi göstermiyordu. Bu nedenle annenin bebeklikte ve çocuklukta hasta için neyi temsil ettiğini, yani anne olarak gerçekte hangi özelliklere sahip olduğunu araştırmakla da ilgilenmiyordu:

“Yazdığım dönemde, onun gerçek annesi hakkında, benlikten, psikotik kişiliğe özgü olarak tanımladığım bir biçimde kopmuş birinin bana aktardıkları dışında, neredeyse hiçbir şey bilmediğimi söyleyebilirim” (s. 65).

Bion’un asıl ilgisi, hastanın şimdi ve burada analisti anne olarak nasıl deneyimlediğine yönelikti.

Dolayısıyla Bion, Winnicott açısından temel önem taşıyan meseleyi basitçe göz ardı ediyordu. Winnicott, hastanın “Annemi aramalıydım” ifadesini Bion’a, iletişim kurma yetersizliğine işaret eden bir söz olarak yorumladı. Analitik bir gözlemci olarak Winnicott, gerçek bir dışsal nesnenin yerine getirmesi gereken işlevi kendi bakış açısından açıkladı. Bu nesne, bebeğinin jestinin ona neye ihtiyaç duyduğunu söylediği ve kendisini çocuğa adadığı için bu ihtiyacı anlayan, bebeğiyle uyum içinde bir anne olmalıydı (CWW 5, s. 84). Hastanın annesini aramamış olmasına ilişkin sözleri, “iletişim güçlüğüne katkıda bulunan, çevrenin başlangıçtaki başarısızlığına” işaret ediyordu (s. 85). Winnicott burada Bion’un, böyle bir niyeti olmadığını ileri sürmesine rağmen, aslında “çevre” hakkında konuştuğunu belirtiyordu.

Her iki taraf da kendi görüşünde ısrar etti. Winnicott, Klein’ın 1955’te Cenevre’de düzenlenen Uluslararası Kongre’de sunduğu “Haset ve Şükran” başlıklı bildiriyi 1 Şubat 1956’da British Society’de tartışırken annenin dışsal özelliklerinin önemli rolünü vurgulayan yaklaşımını daha da geliştirdi (Winnicott 1956; CWW 5, s. 129–132). Klein’ın hasedin klinik açıdan anlaşılmasına yaptığı katkıyı önemli buluyor ve bunun analitik açıdan üzerinde durulmaya değer olduğunu söylüyordu. Bununla birlikte, daha baştan iki nedenle eleştiride bulundu. İlk olarak Klein, haset etkenini bebeğin ruhsal yetileri bakımından henüz haset duygusu geliştiremeyeceği kadar erken bir döneme yerleştiriyordu. İkinci olarak Klein, anne biçimindeki dışsal nesnenin rolünü bir kez daha görmezden geliyor ve “annenin en başta oynadığı rolü anladığına dair hiçbir işaret vermiyordu” (CWW 5, s. 130).

Winnicott’a göre Klein, gerçek anneye hiçbir gönderme yapmadan, sanki bebeğin mutlak bağımlılığı diye bir şey yokmuş gibi haset etkenini ele alıyordu. Oysa “iyi ve kötü” analistler varsa, Klein neden “annenin” kendi “bebeğinin” ihtiyaçlarına uyum sağlama yetisini de hesaba katamıyordu? Winnicott’ın erken dönemdeki dışsal nesne üzerine yürüttüğü kuramsal çalışmalar, “birincil annelik meşguliyeti” ya da “birincil annelik” kavramına ulaştı. Böylece annenin yenidoğan döneminde üstlendiği belirleyici rolü betimledi (Winnicott 1983g [1956]).

“Birincil annelik meşguliyeti”, gebeliğin son dönemlerinde artan bir duyarlılıkla başlayan, bebeğin yaşamının ilk haftalarında devam eden ve annelerin bu durumdan çıktıktan sonra neredeyse hiç hatırlayamadıkları geçici bir ruhsal durumdur. Bu duruma ilişkin anılar genellikle bastırılır. Winnicott bunu geçici bir geri çekilme ya da şizoid bir durumla, yaşanıp aşılması gereken bir hastalıkla karşılaştırıyordu. Bu durum, bebeğin “süreklilik içinde var olma” gibi gelişimsel eğilimlerinin ortaya çıkmaya başladığı zemindir. Bebeğin benlik yönelimi devreye girdiğinde anne birincil annelik meşguliyetini geride bırakır ve bebek bir benlik duygusu geliştirmeye başlayabilir. Winnicott, tanısal sürekliliğin patolojik ucunda, bebeğin annenin hastalıklı örüntülerini içe alması konusunu henüz geliştirmemiş olarak bıraktı. Birincil annelik meşguliyeti sırasında bir şeyler ters giderse çarpışmalar yaşanır ve yok edilme kaygıları ortaya çıkar. Analizde de kişinin yaşamının ilk dönemlerinde maruz kaldığı bozulmaların ve müdahalelerin etkilerinden kurtulabilmesine olanak tanımak için çok zaman harcanır (aynı eser; CWW 5, s. 183–188).

Winnicott, Klein’ın çocuğun sonraki benlik gelişimlerini bebeğin ruhsal yaşamıyla bir tutmasına açıkça karşı çıktı. Örneğin Klein’ın şu ifadesini eleştirdi:

“Haseti, yaşamın başlangıcından itibaren etkin olan yıkıcı dürtülerin oral-sadistik ve anal-sadistik bir dışavurumu olarak görüyorum ve bunun yapısal, yani doğuştan gelen bir temele dayandığı kanısındayım” (Klein 2000b [1957], s. 283).

Winnicott, hasetin doğuştan gelen ya da dürtüsel bir etken olarak anlaşılmasına kesinlikle karşı çıktı. Gerekçesi, bu anlayışın “bebeğe bakım veren kişilerin davranışlarını” bütünüyle göz ardı etmesiydi. Buna karşılık Winnicott, yenidoğanın annesiyle kaynaşmış durumda olduğunu ve evreni tek başına yaratmış olduğu yönündeki tümgüçlü yanılsama içinde yaşadığını varsayıyordu. Etkileşimsel modelinde haset duyan bir bebek, “acı verici bir nesne temsili içeren son derece karmaşık bir durumun parçası” olurdu. Bu durumda anne, bebeğin iyi olarak deneyimlediği bir şey yapar; ancak bu deneyim uzun süre korunamadığı için bebek “bir ölçüde yoksun bırakılmış hisseder” (Winnicott 1959; CWW 5, s. 435). Bununla birlikte Winnicott’a göre bu tür deneyimler, gelişmekte olan bebeğin kendisiyle annesi arasında artık açık bir ayrım yapabildiğini ve annesine güvendiğini varsayar.

Klein cephesinde, Winnicott’ın annenin çevresel etken olarak rolünü ele alan çalışmasıyla kavramsal bir uzlaşmaya varılmadı; hatta Klein onun eleştirilerine yanıt bile vermedi (Klein 2000b [1957], s. 290, dipnot 5). “Haset ve Şükran” başlıklı metindeki son derece çok sayıdaki dipnot, Klein’ın birkaç on yıla yayılan klinik ve kuramsal yazılarının bir özetini sunar. Bu yazılar, en erken çalışmalarından biri olan 1924 tarihli “Altı Yaşındaki Bir Kız Çocuğunun Obsesyonel Nevrozu” başlıklı metinle başlar (Klein 1997a). Klein’ın kuramsal bebeği ile Winnicott’ın bebeği birbirinden farklı varlıklardı. Kleiniyen bebek, onlarca yıllık klinik çalışmanın ve vaka incelemelerinin ürünüydü. Bu çalışmalarda ilkel mekanizmalar, bebeğin kendisini ve dışsal nesnelerini nasıl algıladığına ilişkin varsayımsal, fantazmatik modellerin temeli olarak kullanılıyordu. Buna karşılık Winnicott’ın bebeği, analitik yeniden yapılandırmalarla birleştirilen, bebeklerin ve annelerinin doğrudan, oluşum süreci içinde gözlemlenmesi geleneğinden doğmuştu. Bu açıdan bakıldığında Winnicott’ın geçiş nesnesi üzerine çalışması, içsel ruhsal gerçeklik ile bakım sağlayan dış çevre arasında iki yöne bakan bir yüz gibi duruyordu.

Winnicott’ın Bion’la sürdürdüğü yazışmalara ve ona yönelttiği çağrılara dönersek, açıkça dile getirilmeyen tartışmalarının sıradaki konusu, yani Bion’un “Attacks on Linking”, “Bağlara (karşı girişilen) Saldırılar” başlıklı çalışması, daha da büyük önem taşır (Bion 2013e [1959]). Bion bu bildiriyi 20 Ekim 1957’de British Society’de sunmuştu. Çalışma, psikotik durumların analizine, yansıtmalı özdeşimden yararlanılmasına ve özellikle psikotik hastaların analizinde hasetin etkilerine ilişkin Klein’ın düşüncelerini özgün biçimde ele alan ve parlak bir şekilde geliştiren bir metin olarak genel kabul görür.

Bunların tümü kuşkusuz doğrudur. Bildiri, Bion’un daha önce yansıtmalı özdeşimin aktarımı harekete geçiren ve geçirmeyen biçimlerini araştırmasına dayanıyordu. Ayrıca Money-Kyrle’ın 1956’da karşı-aktarımı incelediği ve hastanın sarsıcı yansıtmalarının analist tarafından farkında olmadan nasıl içe alındığını, analistte rahatsız edici yetersizlik duyguları uyandırdığını açıkladığı önemli bir makalesinden de yararlanıyordu (Money-Kyrle 2002 [1956]).

Winnicott ile Bion arasındaki yazışmalar ışığında bakıldığında, Bion’un “Bağlara Saldırılar” başlıklı çalışmasında satır aralarında Winnicott’a da yanıt vermiş olması mümkündür. Özellikle bu kez “çevresel etken” konusunu gündeme getirmesi bu olasılığı güçlendirmektedir. Bion, birkaç psikotik hastayı ve onların tedavilerini anlattıktan sonra, hastanın bir iletisini dikkate almamış olmasının sonuçlarına değinir. Bu bölüm, uzun bir alıntıyla aktarılmayı hak edecek kadar önemlidir:

“Bazı seanslar, hastanın, yansıtmalı özdeşimden yararlanmasını engelleyen bir nesnenin var olduğunu hissettiğini düşündürüyordu. […] Hastanın, bende dinlendirmek istediği kişiliğinin bazı bölümlerine erişimi benim engellediğimi hissettiğine işaret eden unsurlar vardır; ancak daha önceki çağrışımlar da beni bu görüşe yöneltmişti” (Bion 2013e [1959], s. 116).

Bion şimdi bu hastanın daha önceki gelişimine ve birincil nesnenin, normal ve gerekli yansıtmalı özdeşim süreçlerine karşı takındığı reddedici tutumun sonuçlarına bakar. Hastanın, kendi katlanılmaz yaşantısının bazı yönlerini Bion’un ruhsallığına bırakıp daha sonra bunları değişmiş bir biçimde, güvenli olarak yeniden içe alabilme fantazisini açıklar. Ancak hasta, analistin bu yoğun yansıtmaları katlanılmaz bulduğunu ve bu nedenle söz konusu durumları yeniden kendisine yansıttığını hissettiğinde, bunu analistin “düşmanca bir savunma tutumu” sergilediğinin işareti olarak görür. Metin bu noktada, Bion’un o zamana kadarki yazılarında alışılmadık bir yön değiştirir; çünkü Bion artık hastanın çocukluğu ya da çevresel anne hakkında varsayımlarda bulunmaya başlar:

“Hastanın erken çocukluğunda, bebeğin duygusal ifadelerine görevini yerine getirircesine karşılık veren bir anne deneyimlediği izlenimine kapıldım. Annenin bu görev bilinciyle verdiği tepkide, sabırsızca söylenen ‘Çocuğa ne oluyor, bilmiyorum’ ifadesini andıran bir yan vardı. Buradan hareketle, annenin bebeğin ağlamasında, onun yalnızca kendi yanında bulunmasına yönelik talebinden daha fazlasını görmesi gerektiği, ancak bu şekilde çocuğun ne istediğini anlayabileceği sonucuna vardım. Bebeğin bakış açısından düşünüldüğünde anne, çocuğun ölme kaygısını kendi içine almalı ve bu kaygıyı kendisi de deneyimlemeliydi. Çocuk bu kaygıyı kendi içinde muhafaza edemiyordu. Kaygıyı ve onu içeren kişilik bölümünü bölerek annesine yansıtmaya çalışıyordu. Anlayışlı bir anne, bu bebeğin yansıtmalı özdeşim yoluyla baş etmeye çalıştığı korku duygusunu kendisi de deneyimleyebilir, buna rağmen dengeli bir tutumunu koruyabilir. Bu hasta ise böyle duyguları deneyimlemeye katlanamayan ve bunlara ya duyguların kendisine ulaşmasını engelleyerek ya da bebeğin duygularını içe aldığı takdirde kendisi de kaygıya yenik düşerek tepki veren bir anneyle karşı karşıyaydı. Sanırım bu ikinci tepki nadiren ortaya çıkıyordu; baskın olan, duyguları kabul etmeyi reddetmekti.

Bazı okurlar bu yeniden yapılandırmayı gerçekçi bulmayabilir. Ben bunu zorlama bir yorum olarak görmüyorum. Aksine, erken dönem anılarının gerçekten aydınlatılması pahasına aktarıma gereğinden fazla ağırlık verildiği yönündeki itiraza bir yanıt olarak değerlendiriyorum” (s. 117 vd.).

Bana kalırsa bu “yanıt”, satır aralarında Winnicott’a yöneltilmişti. Bununla birlikte Bion, eski süpervizörü Paula Heimann (2016 [1950]) gibi diğer Kleiniyen meslektaşlarının örneğini izledi. Heimann, 1947’de Winnicott’ın karşı-aktarım üzerine yaptığı sunumu British Society’nin küçük bir toplantısında dinlemiş, ancak aynı konuya ilişkin kendi makalesinde Winnicott’a atıfta bulunmamıştı. Benim görüşüme göre Bion, Winnicott’ın kendisine yazdığı mektuplarda ayrıntılı olarak ele aldığı çevresel anneye ilişkin düşünceleri benimsedi, ancak bu düşüncelerin kaynağını belirtmedi. Bütün bunlar, Klein’ın, Winnicott’ın çalışmalarının yayımlarda ne tartışılmasını ne de eleştirilmesini öngören talimatıyla uyumluydu (Aguayo 1999). Elbette Bion’un, grup üzerine makalelerini yazdığı yıllardan itibaren, hastalarının kendisine ilettiklerine verdiği doğrudan tepkileri de hesaba katması zaten alışılmış bir durumdu (Bion 1948; CWB 4, s. 61–70). Bununla birlikte, burada Winnicott’ın annenin dışsal bir nesne olarak taşıdığı öneme ilişkin kapsamlı biçimde geliştirilmiş düşüncelerini kendisine mal ettiğini, ancak bunları dönüştürdüğünü de ileri sürüyorum. Bion, hastanın fantazisinde analisti dışsal bir nesne olarak nasıl algıladığına odaklanıyordu; fakat bu nesne, hastanın yansıtmalarını geri çeviren bir nesneydi. Böylece analistin, hastanın katlanılmaz ruhsal durumlarını işleyebilme konusundaki gerçek ve nesnel yetilerini incelemeye başlıyordu. Bana göre Bion, burada Winnicott’ın kendisine yazdıklarını özümsemiş olduğunu belli ediyor; üstelik bunu bir kez daha hiçbir resmi atıfta bulunmadan yapıyordu.

Öte yandan Winnicott’ın bu durumda itiraz etmesi pek mümkün değildi; çünkü kendisinin de analist meslektaşlarının çalışmalarından hiçbir kaynak göstermeden yararlanma eğiliminin farkındaydı. “Primitive Emotional Development”, yani “İlkel Duygusal Gelişim” başlıklı makalesinde (Winnicott 1983b [1945]) bunu açıkça kabul etmişti:

“Düşüncelerimin başkalarının kuramlarından nasıl geliştiğini göstermek ve tarihsel bir döküm sunmakla işe başlamayacağım; çünkü düşüncelerim başka yollar izliyor. Oradan buradan çeşitli şeyler alıyorum, klinik deneyimi göz önünde tutuyor, kendi kuramlarımı oluşturuyorum ve en sonunda, nerede neyi ödünç aldığımı öğrenmek için merakla geriye bakıyorum. Belki de bu yöntem diğer yöntemlerden daha kötü değildir” (s. 58).

Artık her iki taraf da kuramsal tanımlar ve öncelik konusunda bir yarış içindeydi. Winnicott (1984b [1960]), kısa süre sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren çok sayıda makalesinde ana hatlarıyla ele aldığı çeşitli “Holding”, yani “tutma” kavrayışlarını kapsamlı biçimde ortaya koydu. Başlangıçta annenin yenidoğanıyla ilgilenirken sergilediği, bütünüyle bedensel yönleri betimlemişti. Anne genellikle ne yapması gerektiğini bilir ve bebeği kucağına almadan önce ona nazikçe küçük bir işaret verir (Winnicott 1957a [1947]; CWW 3, s. 97). Annenin fetüsü aylar boyunca kelimenin tam anlamıyla kendi içinde “taşıma” yönündeki bedensel deneyiminden hareket eden Winnicott, annenin üstlendiği büyük sorumluluğun bilincinde olduğu sonucuna vardı. Anneler bebeklerini kucaklarında tutarken nasıl son derece duyarlı davranıyorlarsa bebekler de nasıl tutulduklarını aynı duyarlılıkla algılarlar. Bebekler belirli bir kişinin kendilerini kucağına almasından hoşlanabilir, ancak başka birinin kucağında huzursuzluk hissedebilirler (Winnicott 1990 [1950]; CWW 3, s. 388). Winnicott (1958 [1949]; CWW 3, s. 209), bedensel tutmanın bu yönlerini, annesinin bebeği düşürmekten korktuğu için kendisini hep gereğinden fazla sıkı tuttuğunu hatırlayan yetişkin bir analizantı anlattığı bölümde son derece etkileyici biçimde betimlemiştir. Analiz, kadının hissettiği “basınç” noktasına kadar gerilemesini mümkün kılmıştı. Kadın bu durumu canlı bir biçimde anlatırken “başlangıçta bir balon” olduğunu söylemişti. Balonun dışındaki basıncın içindeki basınçtan daha fazla olması ne kadar rahatsız ediciydi! Buna karşılık dış ve iç basıncın dengede olması çok daha iyiydi.

Winnicott 1952’de annenin tutma konusundaki düşüncelerini yenidoğanın ruhsallık-bedeniyle ve bütünleşmemiş yaşantı biçimiyle ilişkilendirdi. Bedensel olan ruhsal olarak, ruhsal olan da bedensel olarak deneyimlenebilirdi. Ardından şu güçlü ifadeye ulaştı: “Burada, en erken kaygının güvensiz biçimde tutulma duygusuyla bağlantılı olduğu yönündeki iyi bilinen gözleme yaklaşmış bulunuyoruz” (Winnicott 1983e [1952], s. 128). Başka bir deyişle, “yeterince iyi” annenin bakım veren tutumu, çocuğun bakış açısından ideal olarak ruhsal bir süreç şeklinde deneyimlenebilir. Annenin bebeği tutma, yıkama ve besleme biçimi, kısacası çocuğun bakımını ve ihtiyaçlarının karşılanmasını kapsayan bütün uygulamalar, bebekte “anneye ilişkin ilk düşüncenin” ortaya çıkmasını sağlar (Winnicott 1951b; CWW 4, s. 155). Anne, yenidoğanın öfkesine, uyarılmışlık durumlarına ve üzüntüsüne uygun biçimde karşılık vererek, henüz “oluşmakta olan bir insan” olarak bebeğin katlanamayacağı şeylere dayanır (Winnicott 1957b [1954]; CWW 4, s. 251). Winnicott burada da annenin, bir çocuk doktorunun dışarıdan gözlemci olarak görebileceği gerçek özelliklerini betimler.

Winnicott 1950’li yıllar boyunca “tutma” konusundaki düşüncelerini geliştirmeye ve keskinleştirmeye, başlangıçta yalnızca bedensel açıdan betimlediği annenin bakım verme ve gözetme faaliyetlerini psikolojik bir bakış açısına taşımaya çalıştı. Sonunda 1960’ta Edinburgh’da düzenlenen Uluslararası Psikanaliz Derneği (IPV) Kongresi’nde sunduğu bildiride, anne-çocuk ikililerini yıllarca tedavi edip tanılamanın kendisine öğrettiklerini bir araya getirdi (Winnicott 1984b [1960]; CWW 6, s. 141–158). Önceki çalışmalarına kıyasla daha ayrıntılı biçimde, annenin bedensel jestlerinin çocuğun ruhsal yaşantısıyla nasıl uyumlandığını açıkladı. Angela Joyce’un (2016) dikkat çektiği temel noktalardan biri şuydu: “Bebek bütünleşmemiş durumdayken onu kucağında tutan anne, bebek kendisini bütün bir varlık olarak hissedebilmeden önce onun bütününü görür.” Anne adayı, gebeliğin son üç ayında bebeğine yönelik “birincil annelik meşguliyeti” geliştirdiğinde, bebekle ruhsal bir bütünlük içinde kaynaşır. Bu yoğun iki kişinin tek bir varlık gibi deneyimlendiği süreçte, sürekli uyumlanmalar ve yeniden uyumlanmalar gerçekleştirir, derinden hissettiği bedensel ihtiyaçlarını yeniden dikkate alır. Bebek doğduktan sonra da bu süreç devam eder; anne bebeğin kendine özgü özelliklerine uyum sağlar (s. 4 vd.).

Winnicott’ın (1984b [1960], s. 57 vd.; CWW 6, s. 149) açıkladığı üzere, bebeğin yaşamının ilk aylarında deneyimlediği birincil bütünleşmemişlik durumunda zamanla farklılaşmalar ortaya çıkar. Bebek ile anne, ruhsallık ile beden birbirinden ayrışmaya başlar. Winnicott, çocuğa dünyayı ölçülü biçimde sunan ve böylece çocuğun benliğinin ortaya çıkmasının koşullarını hazırlayan gerçek annenin rolünü vurgular. Bebeğin benlik yönelimini destekleyen annedir. Bebek, bağımsızlaşma yönündeki gelişimi için gerçek annenin vazgeçilmez olduğunu fark eder:

“Bebek, gerçek bakım olmadan da yaşayabilme olanakları geliştirir. Bu, bakım deneyimlerine ilişkin anıların birikmesi, kişisel ihtiyaçların yansıtılması ve bakımın ayrıntılarının içe alınması, ayrıca çevreye yönelik güvenin gelişmesi yoluyla gerçekleşir” (Winnicott 1984b [1960], s. 59).

Winnicott, 1960’ların başında “annelik işlevinin” görevlerini tek tek ayrıntılandırdı. Tutma hakkında şunları yazdı:

“Tutma, annenin bebeğiyle özdeşleşebilme yetisiyle çok yakından ilişkilidir. Yeterli bir tutma, bakımın temel bir payıdır; bunun ne anlama geldiği ancak yanlış tutmaya verilen tepkilerden anlaşılabilir. Yanlış tutma çocukta aşırı bir rahatsızlık yaratır ve şu yaşantıların temelini oluşturur:

. çökmekte olduğu duygusu,

. durdurulamaz biçimde düşme duygusu,

. dış gerçekliğin yatışmak için kullanılamayacağı duygusu, ve

. genellikle ‘psikotik’ olarak adlandırılan diğer kaygılar” (Winnicott 1984e [1960], s. 32; CWW 6, s. 90 vd.).

Daha kapsayıcı bir kavram olarak “tutma”, yalnızca:

“bebeğin gerçekten, bedensel olarak tutulmasını […] değil, aynı zamanda birlikte yaşama kavramından önce gelen çevresel düzenlemelerin tümünü de kapsar. […] Bu ilk evre, varoluşun doğasında bulunan deneyimlerin yönlendirilmesini içerir. Örneğin, dışarıdan bakıldığında yalnızca fizyolojik görünen, ancak bebeğin psikolojisine ait olan ve annenin farkındalığı ile empati yetisi tarafından belirlenen karmaşık bir ruhsal alanda gerçekleşen süreçlerin tamamlanması ve dolayısıyla tamamlanmaması da bu kapsamdadır” (Winnicott 1984b [1960], s. 56).

Çıkış: Winnicott’ın Londra’daki Kleiniyen Grupla Kesin Kopuşu, “Kleiniyen Gelişim” ve John O. Wisdom’ın Bion’un “Deneyimden Öğrenmek (Yaşayarak Öğrenmek)” Üzerine Verdiği Konferans

Melanie Klein 1960 yılında öldüğünde Winnicott, doğal olarak onun çalışmalarını eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutma gereği duydu. Ölümünün ardından yayımlanan yazısında (Winnicott 1960), öncelikle Klein’ın kendi kuramsal formülasyonlarına, ardından da grubunun üyelerinin katkılarına odaklandı. 1962’de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki çeşitli enstitülerde konferanslar vermek üzere aldığı davet, Kleiniyen gelişime yönelik eleştirilerini daha ayrıntılı biçimde geliştirmesine vesile oldu. Los Angeles Psikanaliz Derneği ve Enstitüsü’nün (LAPSI) arşiv belgeleri, 1961 ve 1962 yıllarında Winnicott’tan Klein’a yönelik eleştirilerini kapsamlı biçimde ortaya koymasının özellikle istendiğini gösteriyor. O dönemde Los Angeles Derneği’nin yerleşik “klasik” üyeleri, genç meslektaşlarından bazılarının, kendi ifadeleriyle, “aykırı” kuramlarla ilgilenmesinden kaygı duyuyordu (Kirsner 2000). LAPSI Sürekli Eğitim Başkanı Carel van der Heide, 4 Aralık 1961’de Winnicott’a şu öneride bulundu:

“Benlik gelişimine ilişkin ‘klasik’ ve Kleiniyen görüşler arasındaki farklılıkların, bunların örtüştüğü ve bağdaşmadığı noktaların, sizin için son derece uygun bir konu ve ideal bir konferans başlığı olabileceğini düşünüyorum. Bu önerimle, şu anda hem enstitümüzün dışında hem de kısmen içinde birbirinden farklı öğretilerle karşı karşıya kalan adaylarımızın açıkça dile getirdikleri büyük bir isteği ifade etmiş oluyorum” (Van der Heide 1961, s. 1).

Van der Heide’nin önerisi Winnicott’ın (1962a) ilgisini çekti. Winnicott, 6 Mart 1962 tarihli yanıtında “Kleiniyen Gelişim” üzerine konuşmayı kabul etti:

“Bu konu bana yapabileceğim şeyi yapma özgürlüğü tanıyacaktır. Freud ile Klein arasındaki ilişki üzerine daha resmi biçimde duyurulmuş bir konferans vermem gerekseydi, ilgili literatürü yeniden okumak zorunda kalırdım. Belki bu benim mizacımdan kaynaklanıyordur; başkalarının görüşlerini aktarmaya çalışmak yerine, kendi bakış açımı doğrudan ortaya koyduğumda daha iyi konuşabiliyorum. Belki de bütün bunlar sonuçta aynı kapıya çıkıyor, ancak öğrencilere bu konulardaki kendi görüşlerimi anlatmaktan memnuniyet duyarım” (s. 1).

Dolayısıyla koşullar şöyleydi: Winnicott, “Kleiniyen Gelişim” konusunda istediğini söyleyebileceği, eski dünyanın tartışmalarının yükünü taşımayan bir grup klasik analistin düşüncelerini olumlu karşıladığı bir ortamda bulunuyordu. Yeni dünya, Winnicott’ın görüşlerini açıkça dile getirebildiği özgürleşmiş bir alandı. O da Klein’ın kuramlarını hem takdir etmek hem de eleştirmek için bu fırsatı değerlendirdi.

Winnicott, bir yandan Klein’ın oyun tekniği sayesinde küçük çocukların analizine yeni bir alan açtığını düşünüyordu; çünkü çocuklar oyuncak figürler aracılığıyla fantazilerini “konuşturabiliyorlardı”. Winnicott, Klein’ın “en önemli katkısı” olarak değerlendirdiği depresif konum kavramının, Freud’un Ödipus kompleksi kadar önemli olduğunu belirtti. Ancak bu kalıcı katkılara rağmen, Klein’la birlikte çalıştığı yıllar boyunca dikkati giderek “çocuğun yaşamının daha erken dönemlerine ait bir savunma örgütlenmesi” ile ilişkili hastalıklara yönelmişti (Winnicott 1984c [1965], s. 228; CWW 6, s. 328).

Winnicott’ın Klein’a yönelttiği belki de en bilinen eleştiri, annenin gerçek bakımının ve çocuğun ihtiyaçlarını karşılamasının, özellikle de “yeterince iyi anneliğin” rolünü küçümsemesiydi. Klein, bu kavramın önemini yalnızca sözde kabul ediyor,

“ancak bebeklik dönemindeki bağımlılıkla eşzamanlı olarak, bebeği henüz kendisinden ayrı bir benlik olarak ayırt edemediği anneden söz etmeksizin bebeği betimlemenin imkansız olduğu bir dönemin gerçekten varlığını hiçbir zaman bütünüyle kabul etmek istemiyordu” (s. 232).

Winnicott bunun ardından, ünlü “argumentum ad hominem”’ini, yani kişiye yönelik argümanını ortaya koydu. Klein’ın “mizacı gereği […] çevresel etkene gereken önemi bütünüyle vermeye muktedir olmadığını” ileri sürdü (s. 232).

Winnicott, 1962’de Los Angeles’ta verdiği konferansta, daha önce Londra’da kamuoyu önünde dile getirdiği hiçbir eleştiriyle karşılaştırılamayacak ölçüde doğrudan ve duygusal bir biçimde Klein’ın kuramlarını eleştirmeye başladı:

“Bakın, çocuklarda ‘haset’ üzerine kitabının temelini oluşturan makalesinden gerçekten nefret etmeme rağmen, konferansın ardından Bayan Klein’ın yanına gittim ve ona şöyle dedim: ‘Bundan hoşlanmıyorum, bunda bir şeyler yanlış, ama ne olduğunu bilmiyorum.’ Hala da bilmiyorum… Ancak gerçek şu ki bu hiçbir şeyi değiştirmiyor. Bayan Klein benim için bana çok şey öğretmiş biriydi. Düşüncelerini uzun uzun açıkladı ve kendi görüşlerini savundu. Ben hala Melanie Klein’dan inanılmaz derecede çok şey öğrenebileceğimi düşünüyorum” (Winnicott 1962b, s. 3).

Winnicott, Los Angeles’taki bu açık konferansında dinleyicilerine, Klein ve grubuyla arasında herkesçe bilinen görüş ayrılıklarının kendisinde yarattığı bütün kırgınlığı hissettirdi. Ancak bu sert eleştirilere rağmen Bion’a, psikotik hastaları anlamaya ve tedavi etmeye yönelik yoğun ilgisini dile getiren, adeta birer çağrı niteliğindeki mektuplar göndermeyi sürdürdü. Winnicott da tıpkı Klein’ın kendisi gibi, bu hasta grubunun analitik tedaviye uygun olduğuna inanıyordu. Ayrıca 1950’li ve 1960’lı yıllarda Winnicott ile Bion’un birbirlerini çalışmalarından haberdar etmek için pek çok fırsatı olmuştu. British Society başkanı olarak görev yaptıkları dönemlerde, Winnicott 1956–1959 ve 1965–1968 yılları arasında, Bion ise 1962–1965 yılları arasında, derneğin bütün bilimsel etkinliklerine katılmak zorundaydılar (David Bell, kişisel iletişim). İkisi de yazılarında diğerinin çalışmalarını ayrıntılı biçimde ele almamış olsa da birbirlerinin çalışmalarından haberdardılar ve kamuya açık konferanslarını bizzat dinlemişlerdi.

Klein’ın ölümünden sonra da Winnicott, Bion’un çalışmalarıyla ilgilenmeye devam etti. Bion artık düşünmenin psikanalitik kuramları üzerinde çalışıyordu (CWW 6, s. 125 vd., 279). Ancak Winnicott, meslektaşının kendisinin de uzun süredir yayımladığı çalışmalarda ele aldığı konulara örtük biçimde değindiğini başlangıçta fark etmemiş gibi görünüyordu. Örneğin Bion’un, Winnicott’ın ana konuşmacılardan biri olduğu 1961 Edinburgh Uluslararası Psikanaliz Derneği Kongresi için kaleme aldığı “The Psycho-Analytic Theory of Thinking”, yani “Düşünmenin Psikanalitik Kuramı” başlıklı makalesini ele alalım. Winnicott, çağdaşlarının çoğu gibi, Bion’un yazı üslubunun birdenbire değiştiğini fark etmedi. Bion’un metinleri artık son derece yoğun ve anlaşılması güç bir nitelik taşıyordu; vaka örneklerine yer vermiyor ve metapsikolojik kurama odaklanıyordu. Benim görüşüme göre Bion, Klein’ın ölümüyle birlikte farklı bir özgürleşme deneyimledi. Bion’un günlüklerinde “Patron” diye adlandırdığı Klein öldükten sonra, 1950’li yıllarda “psikozlar üzerine çalışmalar” döneminde Klein grubunun ulaştığı bulguları hesaba katan, ancak artık ağır ruhsal bozuklukları olan bu hasta grubuna odaklanmak yerine düşünmenin özünü kuramsal olarak araştıran bir sistem ortaya koymakta kendisini özgür hissetti.

Bion, Klein’ın kavramlarını desteklemeyi sürdürdü, ancak onları Klein’ın ve grubunun üyelerinin henüz pek keşfetmediği yönlerde geliştirdi. Özellikle bebeğin anneyle ilişkisinde düşüncelerin nasıl ortaya çıkmaya başladığı sorusunu, yani metapsikolojik bir meseleyi ele aldı. Bu, Winnicott’ın uzun zamandır araştırdığı bir alandı. Bion’un, ironik biçimde daha önce Winnicott’ın yaptığı gibi, Freud ve Klein dışındaki yazarlara pek atıfta bulunmaması, bu yaklaşımın bütünüyle kendisine ait, özgün bir kuramsal yenilik olduğu izlenimini yaratmış olabilir. Bion muhtemelen Klein’ın düşüncelerini içselleştirip bütünüyle özümsemiş olduğunu varsayıyordu. Her halükarda bundan sonra Kleiniyen meslektaşlarına ve diğer çağdaş yazarlara atıfta bulunmaktan büyük ölçüde kaçındı.

Bion’un, yaşamın başlangıcından itibaren düşünceleri işlemek zorunda olan bir ruhsal aygıt varsayımından, bebeğe yardımcı olacak bir anneye duyulan ihtiyaç mantıksal olarak ortaya çıkıyordu. Başlangıçta bebek, “düşüneni olmayan düşünceler” yığını olarak var olur. Düşünme, bebeğin ruhsallığına dışarıdan gelen, kendisini dayatan düşünceler aracılığıyla zorla kabul ettirilir; süreç bunun tersi yönde işlemez. Yaşamın başlangıcında bebek, “ideomotor önkavrayışlar” üretir. Bunlar, gerçek annenin, yani düşünen kişinin işleyip anlamlandırması gereken jestlerdir. Bion bu düşüncelerini soyut bir düzeyde ele aldı. Ben, bu ani ve anlaşılması güç anlatıma yönelişin nedenlerinden birinin, Winnicott’ın mektuplarında dile getirdiği çağrılara ve annenin çevresel rolü üzerine yayımladığı çok sayıdaki çalışmaya karşı giderek artan alıcılığını gizleme arzusu olduğunu ileri sürüyorum. Kısacası, kendine özgü nitelikleri olan dışsal bir nesne olarak annenin önemi, Bion’un kuramsal yapısına girmişti.

Bion da Winnicott gibi Freud ve Klein’a başvuruyordu, ancak farklı kuramsal yönleri vurguluyordu. Winnicott (1983b [1945]), Freud’un “Narsisizm Üzerine” (Freud 1914c) başlıklı makalesine ve Klein’ın “depresif konum” kavramına öncelik verirken Bion’un kuramsal yönelimi, Freud’un “Ruhsal İşleyişin İki İlkesi Üzerine” (Freud 1911b) başlıklı çalışmasını ve Klein’ın yansıtmalı özdeşim formülasyonunu izliyordu (Bion 1990 [1962]). Bion, bir yandan Klein’ın bozulmuş, patolojik bebek düşüncesine yaptığı vurguyu genişletti; diğer yandan bunun karşısına, gerçeklik ilkesine uyum sağlayan normal düşünmenin erken gelişimini koydu. Bununla birlikte Guntrip (1965) gibi çağdaşları, Bion’un, Freud’un haz ve gerçeklik ilkelerine ilişkin düşüncelerini yaratıcı biçimde çarpıttığını kısa sürede fark ettiler. Bion bunu, doğuştan itibaren nesneyle ilişkili olan, kendisine ve diğer insanlara dair ilkel bir farkındalık taşıyan bebek varsayımını yeni kuramsal sistemine dahil edebilmek için yapıyordu (Aguayo 2015).

Bion’un betimlediği bebeğin, Winnicott’ın binlerce çocuk hekimliği muayenesi ve psikanalitik inceleme ve tedavi sırasında tanımış olduğu bebek olmadığı kuşkusuz tutarlı bir biçimde ileri sürülebilir. Gerçekten de Bion’un uygulayıcı bir analist olarak geçirdiği yıllar boyunca, muayene odasında bebekleri ve annelerini görmüş olduğuna ilişkin hiçbir kanıt yoktur. Hayır, Grotstein’ın (2009) ifadesiyle bu Bioncu bebek, Klein ve çalışma arkadaşlarının ruhsal açıdan sorunlu çocuklar ve yetişkinler üzerine yazdıkları sayısız vaka raporundan doğan, analitik tedavi odasının “sanal bebeği” idi. Bion’un yeni düşünme sistemi, bu “sanal bebeğin” ilkel bir düşünme ve nesneyle ilişki kurma durumunun içine doğduğunu varsayıyordu. Böylece Klein’ın ve Bion’un normal ve patolojik yansıtmalı özdeşim hakkındaki temel varsayımları korunuyor, ancak bunlar daha geniş bir çerçeveye yerleştiriliyordu. Örneğin hasta olarak bebek, “kötü meme deneyimini” anneye ait bir nesneye yansıtır ya da bu deneyimi oraya “boşaltır”; söz konusu nesnenin de bu deneyimleri reverie (bebeğin duygusal deneyimlerine açık olmayı, onları kendi ruhsallığında karşılamayı, işlemeyi ve bebeğin baş edebileceği bir biçimde ona geri sunmayı kapsayan kavram) aracılığıyla işleyip dönüştürmesi gerekir. Ancak bu şekilde, anneyle uyumlu bir anlayış geliştirilmesi bebeğin ilerlemesine ve “önkavrayışlarını-Preconception-” “gerçekleşmelere” dönüştürmesine yardımcı olabilir.

Bion, Klein’ın ölümünden sonra gerçekleştirdiği ilk kuramsal girişimiyle çok önemli bir mesafe katetti. Yalnızca patolojik alanın ötesine geçerek normal gelişimi de incelemeye aldı ve böylece Kleiniyen kuramsal ufku genişletti. Örneğin bebeğin “duyusal verileri” annenin yardımıyla “alfa ögelerine” dönüştürülebilir ya da anne bu işlevi yerine getiremediğinde patolojik gelişim bozukluklarına yol açabilir (Brown 2012). Bion, neredeyse fark edilmeden, kendi kuramsal çalışmasıyla Kleiniyen meslektaşlarının çalışmalarından uzaklaşmaya da başladı. Onların yayınlarına yaptığı göndermeler giderek yok denecek kadar azaldı. Sonunda, benim savıma göre, Winnicott’ın çok önceden yöneldiği araştırma çizgisini kendi çalışmasına dahil etti; normal ve patolojik erken gelişime yönelerek anne bakımının bu süreçteki rolünü araştırmaya başladı. Bion, bu belirleyici kuramsal dönüşümle, çocuğun dışında yer alan ve ruhsal içerikleri işleyen gerçek annenin önemini öne sürdü. Annenin kendine özgü bireyselliği hem normal hem de patolojik gelişim incelenirken dikkate alınmalıydı. Üstelik bütün bunları kaynaklarına yaptığı göndermelerde en ufak bir takdir ifadesine yer vermeden ortaya koydu. Bu yayıncılık anlayışı da Bion’un kuramsal sisteminin, tıpkı Zeus’un başından eksiksiz ve tamamlanmış bir halde doğan Athena gibi, bütünüyle kendi zihninden doğduğu izleniminin oluşmasına katkıda bulunmuş olabilir.

Bion, Learning from Experience başlıklı monografisiyle, yani Deneyimden Öğrenmek adlı eseriyle, kuramsal sistemini biçimsel bir yapıya kavuşturdu (Bion 1990 [1962]). İnsan ruhsallığının kökenine ve doğumdan itibaren sahip olduğu düşünme yetisine ilişkin kuramını ortaya koydu. Bana göre bu, annelerin bebeklerine sundukları çok çeşitli bakım biçimlerini ve anne-çocuk ilişkisini deneyimden uzak bir biçimde açıklayan bir yaklaşımdı. Bununla birlikte kitap, analistin gündelik çalışması sırasında duyusal deneyiminden nasıl yararlanabileceğine ilişkin deneyime yakın bir açıklama da içeriyordu. Analist, bu duyusal verileri ruhsal ve söze dökülemeyen olgulara dönüştürerek hastalarını ve kendisini doğrudan algılayışını anlamaya çalışır. Başka bir deyişle Bion, uygulayıcı psikanalistin mesleki gündelik çalışmasında kullandığı fiili kuramları nasıl düşünebileceğini betimledi. Böylece hastalarla çalışırken ortaya çıkan belirleyici gelişmeleri kaydetmeye yarayacak, aynı zamanda yeni varsayımlar üretebilecek nesnel bir araç olarak tasarlanan bir gösterim sistemi ortaya çıktı. Bion’un artık izlemekte olduğu kuramsal ve aynı zamanda uygulamaya dayalı araştırma çizgisi buydu.

Bu yeni gelişme, başka disiplinlerden yararlanan, disiplinler arası ve kipler arası bir düşünme biçimiyle bağlantılıydı. Felsefe, matematik ve edebiyat gibi alanlardan alınan malzeme, zaman zaman psikanalitik durum ve bunun kuramsal temelleri üzerine düşünmeye rehberlik edecek bir üst-kuram oluşturmak amacıyla zorlayıcı biçimde kullanılıyordu. Nitekim filozof John O. Wisdom gibi başka kipler arası düşünürler de artık Bion’un çalışmalarıyla ilgilenmeye başlamıştı. Wisdom, felsefe ile psikanalizin birbirlerini karşılıklı olarak nasıl zenginleştirebileceğini araştırmak için kendisi de yoğun çaba harcıyordu.

Bion (1990 [1962], s. 51), Freud’un ve Klein’ın kalıcı önem taşıyan bulgularını içeren bir model ortaya koyarken, kendi tercihlerini, onun terimlerinden birini kullanarak söylersek, gelişigüzel bir ifadeyle “doygunlaşmamış” olarak nitelendirilebilecek kavramlarda birleştirdi. Bu kavramlar, “çağrışımların yarı gölgesini” (s. 49) bilinçli olarak önlemeyi amaçladıkları için ne aşırı özgül ne de aşırı geneldir. Bion, olgunlaşmamış ruhsallığı, kendi ifadesiyle “anneye ait alfa işlevine” bağımlı olan sanal bir bebek modeli oluşturdu. Burada söz konusu olan, bebeğin ihtiyaçlarıyla dikkatli, kapsayıcı ve yatıştırıcı bir biçimde ilgilenebilen bir annedir. Bebeğin ideomotor etkinlikleri anne tarafından alınır, annenin reveriesinde işlenir ve ardından işlenmiş, anlaşılabilir bir biçimde bebeğe geri verilir. Bion, böylece Klein’ın yansıtmalı özdeşim kavramını kabul etmekle birlikte, anne-çocuk ilişkisindeki normal gelişimin seyrini ortaya koyarak bu kavramın anlamını iletişim işlevi yönünde değiştirdi. Bu kavramsallaştırma çalışmasıyla Klein’ın bebeğin anne bedenine yönelik fantazmatik ilişkisine yaptığı tek taraflı vurguyu düzeltti. Aynı zamanda gerçek annenin “kapsayıcı” nesne olarak rolünü de kuramına dahil etti. Klein ile Winnicott’ın yollarının “geçiş nesneleri” üzerine yazılan makale vesilesiyle ayrılmasına yol açan mesele tam da buydu.

Başka bir ifadeyle Bion’un, Klein’ın bebeğin anneyle ilişkisindeki patolojik gelişime yaptığı vurguyu dönüştürdüğü de söylenebilir. Klein’ın kuramsal sisteminde bu vurgu “sabit” bir etmen olarak yer alıyordu. Bion ise “değişken bir anne” varsaydı. Bu, duyguları işleyebilme gibi nesnel özelliklere sahip bir analist anlamına geliyordu; söz konusu özellikler ruhsal gelişimin matrisine dahil edilmeliydi. Elbette anneler de psikanalistler de “alfa işlevini” sağlama konusunda birbirlerinden farklı yeterliliklere sahiptir. Bion, “kapsayan/kapsanan” kavramıyla Klein’ın bulgularının özünü koruyabildi. Örneğin, patolojik bir “değişken bebek” ile “sabit” ya da öznel olarak deneyimlenen bir anne arasındaki ilişkiyi muhafaza etti; ancak buna, değişken bir annenin, yani nesnel olarak betimlenebilir özelliklere sahip birinin bakım verdiği ya da uygun bakım sağlayamadığı değişken bir bebek olasılığını da ekledi. Bunun sonucunda, duygusal uyum ve uyumsuzluğun farklı bileşimleri ortaya çıkar ve bunların her biri farklı etkileşimsel gelişmelere yol açar (Britton 2007). Böylece Bion, Klein’ın bebeğe ilişkin patolojik görüşünün yanına tamamlayıcı bir model koydu. Bu modele göre gelişmekte olan çocukta alfa işlevi, kapsayıcı işlev gören anneye ait alfa işleviyle ilişki içinde gelişebilir; bebek, “deneyimden öğrenme” sürecinin başarılı olmasıyla bu işlevi özümser. Bu süreç “önkavrayış”, “gerçekleşme” ve “kavrayış” aşamalarını içerir.

Bion burada, Freud’un duyusal organların iki yöne dönük olduğu varsayımını izledi. Duyusal organlar bir yandan dışarıya yönelerek duyusal dünyanın bilinçli algılanmasını sağlar, diğer yandan içeriye, ruhsal gerçeklik dünyasına yönelir. Bion bu doğrultuda “dikkati”, alfa işlevini tanımlayan bir başka etmen olarak belirledi. Hastanın bebek olarak yaşadığı duyusal izlenimlere ve duygusal deneyimlere odaklanan, nesnel olarak betimlenebilir dikkat ile annenin rolündeki analistin engellenmeye tahammül edebilme kapasitesi, alfa ögelerinin üretilmesini mümkün kılar. Bu ögeler daha sonra bellekte saklanabilir ve rüya düşüncelerinin hizmetine sunulabilir. Alfa işlevi bozulduğunda ya da bütünüyle ortadan kalktığında, Klein’ın betimlediği patoloji modelinin varsayımları duruma hakim olur: Duyusal izlenimler değişmeden ya da “sindirilmeden” kalır ve bu “kendinde şeyler” ancak yansıtmalı özdeşim yoluyla dışarı atılabilir. Bion daha önce bu süreci “ideomotor etkinlikler” olarak adlandırmıştı; şimdi ise bunun yerine “beta ögeleri” terimini kullandı.

Bion, model oluşturma düzeyinde, psikanalitik gerçek deneyimlerin soyut temsillerini betimlemek için “kapsayan/kapsanan” kavramını da geliştirdi. Böyle bir ilişkide anne ile bebek, ağız ile meme, dişil ile eril, penis ile vajina arasında çeşitli ruhsal permütasyonlar mümkündür. Bütün bu ilişkiler “kommensal” olabilir ve “her iki tarafın iyiliği için ve acıdan kaçınmak amacıyla (‘without harm to either’) karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı” olabilirler (Bion 1990 [1962], s. 147). İki bireyin ortak etkinliği “çocuk tarafından içe alınır; böylece ♂♀ [kapsayan/kapsanan] düzeneği, alfa işlevi düzeneğinin bir parçası olarak çocuğa yerleştirilir” (s. 147). Bebek, nesneyi ağzına alarak onu araştırır. Bion bu sonuçları özdeyişler biçiminde özetler: “Gelişen ♂♀ [kapsayan/kapsanan], deneyim yoluyla öğrenmenin temelini oluşturur” (s. 149). Bir başka ifadesi şöyledir: “Öğrenme, ♀n [kapsayanın] bütünlüğünü korurken katılığını yitirebilme kapasitesine bağlıdır” (s. 150). Gelişime odaklanan bu yaklaşım sayesinde öğrenme giderek daha karmaşık hale gelir. Giderek daha fazla varsayım ortaya çıkar; bunlar da daha sonra kendine özgü nesnel özelliklere sahip bir dış nesnenin temelini oluşturabilir.

Winnicott’ın dış nesne olarak annenin çok çeşitli işlevlerine ve özellikle annesel “tutma”ya ilişkin sayısız yayınıyla başlayıp Bion’un “kapsayan/kapsanan” üzerine kuramsal çalışmalarının başlangıcına ve özellikle analistin duyusal verileri işleme ve dönüştürme konusundaki öznel yetilerini, kendi ifadesiyle alfa işlevini, kurama dahil etmesine kadar uzanan bütün bu karmaşık gelişmelerin genel bir görünümünü edindikten sonra, şimdi bu kuramsal yaklaşımlar arasında uzlaşmaz karşıtlıkların hangi noktalarda ortaya çıktığına bakabiliriz. Bu karşıtlıkların belirginleşmesine yol açan olay, Ekim 1964’te British Psychoanalytical Society tarafından düzenlenen bilimsel bir toplantıydı. Bu toplantıda John O. Wisdom (1964), Bion’un iki yıl önce Learning from Experience adlı eserinde yayımladığı kuramları açıklamıştı.

Winnicott’ın Bion’un yeni çalışmasına karşı duyduğu ani düşmanlık hiçbir yerde bu toplantıdaki kadar açık biçimde ortaya çıkmadı. Wisdom hem filozof hem de analistti ve Bion gibi, Adrian Stokes’un 1954’te kurduğu, psikanalitik kuramın ilişkili alanlara uygulanmasını tartışan özel bir grup olan Imago Society’nin üyesiydi. Grubun diğer üyeleri arasında Donald Meltzer, Marion Milner ve Roger Money-Kyrle da bulunuyordu (Letley 2014, s. 83, 96). Wisdom, 17 Ekim’de Bion’un yeni fikirlerine ilişkin genel değerlendirmesini British Society’de sundu. Bu fikirleri daha önce, 14 Nisan 1964’te Imago grubunda da açıklamıştı. Sunumun başlığı “Dr. Bion’s theories of function and thinking: A review of Learning from Experience” idi. O akşam Winnicott da dinleyiciler arasındaydı. Derneğin başkanı olarak oturumu yöneten Bion ise ikili bir rol üstlenmişti; çünkü aynı zamanda sunuma karşılık veren konuşmacılardan biriydi.

Wisdom, Bion’un çalışmaları hakkındaki sözlü ve yazılı değerlendirmelerinde, yenilikçi bulduğunu ve büyük değer atfettiğini düşündüğü kuramın çeşitli yönlerini vurguladı: “Mevcut çalışma, gruplar üzerine daha önce yaptığı çalışma gibi, muhtemelen bir klasik haline gelecektir” (Wisdom 1964, s. 1). Winnicott’ı asıl şaşkına çeviren ise Wisdom’ın, Bion’un annesel reverie hakkındaki fikirleri gibi, görünüşte özgün yeniliklere ilişkin yorumlarıydı:

“Bion şimdi, bebeğe sunulan besinin sevgi bileşenini kimin aldığı sorusuna geri dönüyor. Sevginin, annenin reveriesi aracılığıyla ifade bulduğunu ileri sürüyor. Artık bebeğin reverieden yararlanabilmek için ne tür bir ruhsal alıcı organa ihtiyaç duyduğunu tahmin edebiliriz” (Wisdom 1964, s. 9 vd.).

Soru ve yanıtlar için ayrılan süre boyunca Winnicott sessiz kaldı. Sonunda Bion’un artık “anneseI reverie” olarak adlandırdığı şey ile Winnicott’ın (1983g [1956]) “birincil annesel meşguliyet” olarak tanımladığı şey arasındaki şaşırtıcı benzerliğe dikkat çeken kişi Marion Milner oldu.

Sonunda, dış nesnenin nesnel önemini açıklayan bir Kleiniyen çıkmıştı! Milner’ın bu hatırlatmaları yorumlanmadan kaldı. Milner’ın kendisi ise özgün bir konumdaydı; çünkü “Bağımsızlar” grubuna dahildi, uzun süre Melanie Klein’la süpervizyon ilişkisi yürütmüştü, ancak analizini Winnicott yapmıştı (Letley 2013). Ayrıca Imago grubunun tek “Bağımsız” üyesiydi. Bion gibi Kleiniyenlerden oluşan bu grupta, Bion’la resim sanatına duydukları derin sevgiyi de paylaşıyordu. Bu konumu, iki kuram arasındaki kavramsal bağlantıları fark etmesini mümkün kılıyordu.

Bununla birlikte Wisdom’ın Bion’un kuramsal araştırmasını bütünüyle yeni bir gelişme gibi sunduğu bu konuşma, Winnicott’ı derinden rahatsız etmişti. Bion’un, kendisinin uzun yıllardır açıkça ele aldığı meseleleri örtbas ettiğini düşünüyordu. Wisdom’a yazdığı mektupta bunu hiçbir dolambaçlı ifadeye başvurmadan dile getirdi:

“Benim için önemli olan, Bion’un, elbette belirsiz bir biçimde, Melanie’nin yoğun direnişine rağmen yirmi beş yıldır ortaya koymaya çalıştığım şeyi öne sürmesidir. Bion, benim hak ettiği karmaşıklık içinde formüle ettiğim düşünceyi örtbas etmek için ‘reverie’ sözcüğünü kullanıyor. Söz konusu düşünce şudur: Bebek bir şey yaratmaya hazırdır ve anne, ‘yeterince iyi’ annelik ederek, yaratılan şeyin ne olduğunu bebeğin bilmesini sağlar. […] Yanıldığımın gösterilmesine karşı değilim. Eleştirilmek ya da hakarete uğramak da benim için sorun değil. Ancak bir psikanalist olarak, yani klinik düzlemde, alnımın teriyle önemli bir çalışma ortaya koydum ve bunun görmezden gelinmesine karşı çıkıyorum” (Rodman 1987, s. 146).

Winnicott, bir başka Kleiniyenin, bu kez Bion’un, kendi çalışmasını marjinalleştirmesine kesin bir dille karşı çıktı. Ertesi yıl “The Kleinian Development” başlıklı makalesini yayımladığında, Klein grubunun üyeleriyle diyalog kurmaya yönelik çağrı ve çabalarından geriye hiçbir iz kalmamıştı.

Sonuç

Pexels helenalopes

Psikanalitik literatürün geniş bir bölümüne ilişkin bu genel bakış ve sentezin ardından, şimdi bu çalışmanın karşılaştırmalı bölümüne geçiyoruz. Bu bölümde Winnicott’ın ve Bion’un dış nesnenin niteliğine ilişkin görüşlerini tarihsel ve bağlamsal açıdan konumlandıracağız. Winnicott’ın “tutma” (Holding) kavramıyla Bion’un yapısal “kapsayan/kapsanan” (Container/Contained) kavramını, ekollerin alışılmış jargonuna düşmeden, anlamlı bir biçimde nasıl karşılaştırabiliriz? Bu tür güçlükleri, diğerlerinin yanı sıra, Winnicott’ın ve Bion’un kendi kavramlarına hangi keşif süreçleri içinde ulaştıklarını ayrıntılı biçimde ve her iki kuramcının da rahatlıkla anlayabileceği bir dille ortaya koyarak çözmeye çalıştım. Bana göre ortaya çıkan sonuç, tanıdık malzemeyi yabancılaştırırken yabancı malzemeyi daha tanıdık hale getiren yeni bir anlatıdır.

Benzer girişimler daha önce de yapılmıştır. Örneğin Ogden (2004), Winnicott’ın “tutma” kavramını ikna edici bir biçimde açıklamış ve bu kavramın kendine özgü, karakteristik yönlerini belirginleştirmeye çalışmıştır. Winnicott’ın çok sayıda çalışmasına dayanan Ogden, kavramın çeşitli boyutlarını tanımlar. Yaşamın başlangıcında vazgeçilmez olan bedensel olarak tutulma deneyiminden yola çıkarak, bununla yakından ilişkili ve belirleyici önem taşıyan bir annelik işlevini, “birincil annesel meşguliyet”i ele alır. Bu, annenin bir anlamda “özverisiz” ya da Ogden’ın ifadesiyle “öznesiz” göründüğü bir durumdur. Anne, bu durumda, yeni doğan bebeğinin giderek ortaya çıkan ihtiyaçlarına bütünüyle uyum sağlar. Bu annesel işlev, bebeğin dış çevreyle çarpışmak yerine “kesintisiz bir biçimde yalnızca var olmasını” mümkün kılar. Örneğin Ogden, annenin uyum sağlaması gerektiğini, çünkü “çocuğun kesintisiz varoluşunun narin dokusunun, anne-özne olarak annenin varlığını algılaması halinde parçalanacağını” açıklar (Ogden 2004, s. 1350). Zamansal ölçütler, sınırları insan tarafından belirlenmiş bir yapı olmasına karşın, ancak anneyle kaynaşmış halde varlığını sürdürebilen bebek açısından bu sınırların bir anlamı yoktur. Buna karşılık anne, dış gerçekliğin bu yönünün doğurduğu gereklilikleri çocuğa ölçülü biçimde sunmaktan sorumludur. Bu tür deneyimlerin yeterince yaşanması, “yeterince iyi annelik”in bir göstergesidir. Böyle bir annelik, annenin bebeği memeden ve her şeyi kendisinin yarattığı duygusunu taşıdığı yanılsamalı tümgüçlülük durumundan giderek uzaklaştırmasını sağlar. Abram da (1996, s. 183) “tutma”nın çok yönlü boyutlarını tanımlamaya çalışmış ve birincil annesel meşguliyeti, çocuğa fiziksel ve ruhsal bir bütün olarak çevrenin parçası olan “gerekli benlik desteğini” sağlayan bir işlev olarak nitelendirmiştir. Çocuk, yaşamının ilk yıllarında bu çevreye bağımlı olmaya devam eder.

Mawson (2017), birkaç yıl önce, tarih yazımına ait bir terim kullanacak olursak, “kapsayan/kapsanan” kavramının “içselci bir tarihini” yazmıştır. Mawson, bu kavramın anlamını tutarlı biçimde analistin kuramsal gelişimi çerçevesinde incelemiştir. Onun yaklaşımı, Bion’un, Melanie Klein’dan devraldığı kavramlardan hareketle geliştirdiği fikirleri klinik deneyiminden nasıl çıkarsadığı sorusuna odaklanır. Bion, psikotik hastalarla yaptığı analizlerde Klein’ın yansıtmalı özdeşim üzerine düşüncelerini doğrulamış ve genişletmiştir. Yansıtmalı özdeşim, Mawson’ın ifadesiyle,

“Nesnenin içine girip onu değiştirme düşüncesine göre işleyen, yalnızca nesnenin yüzeyine özellikler yansıtıp bu yolla onu değiştirmekten ibaret olmayan, somut sonuçlar doğuran bir fantazidir” (Mawson 2017, s. 1527).

Mawson, Bion’un “Bağlara Saldırılar” başlıklı çalışmasını (Attacks on Linking, Bion 2013e [1959]) incelerken, dış nesne olarak analistin tedavi denklemine dahil edilmesi gerektiği düşüncesini yalnızca Bion’a atfeder. Bion’u, yansıtılanı kabul etmeyi reddeden bir figür olarak tanımlayarak bu görüşü temellendirir.

Elbette Ogden’ın, Abram’ın ve Mawson’ın yaklaşımlarında doğru olan yönler vardır. Bununla birlikte, bu çalışmada farklı, karşılaştırmalı bir yol izlenmiştir. Burada daha çok, Winnicott’ın ve Bion’un fikirlerini, iş birliğinin, tartışmanın ve rekabetin belirli sınırlar, bağlılıklar ve grup baskılarıyla yüklendiği çatışmalı bir bağlam içinde nasıl geliştirdikleriyle ilgilenilmiştir.

Zaman etmeni dikkate alındığında, Winnicott’ın annenin dış nesne olarak nesnel rolüne ilişkin düşüncelerini 1941’den başlayarak 1960’lı yılların ilerleyen dönemlerine kadar uzun yıllar boyunca formüle etmiş olması hem nevrozun oluşumunda hem de normal gelişimde bu değişkenin dikkate alınmasının belirleyici önemini ilk gösteren kişinin gerçekten kendisi olduğunu tekrar tekrar ve çeşitli açılardan ortaya koymaktadır. Görüşleri, 1953’te geçiş nesnesi üzerine yazdığı çalışmanın yayımlanmasıyla çevrenin aracı rolüne ilişkin biçimsel bir kuram niteliği kazandığında, Klein’ın ve grubunun üyelerinin kesin direnişiyle karşılaştı. Bu kişiler, örtük biçimde, Winnicott’ın görüşlerinin, psikanalizin temel yönelimini sulandırdığını savunuyorlardı. Onlara göre psikanaliz, hastanın analistle ilişkisi içindeki içsel, öznel ve fantazmatik deneyimine odaklanmalıydı. Klein’ın yüzde yüz bağlılık talebi de Winnicott’ın, annesel çevrenin sağladığı bakım bağlamında bebek gelişimine ilişkin olgun bir kuram oluşturma ihtiyacıyla çatışıyordu. Klein, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından önceki aylarda ebeveynlerin yokluğunu, torununun depresif durumlarıyla duyarlı bir biçimde ilişkilendirdiğinde çevresel etmenlerle geçici olarak ilgilenmiş olsa da çevrenin aracılık işlevine ilişkin hiçbir zaman bir kuram geliştirmedi (Aguayo 2002; Spillius 2007; Aguayo ve Salomonsson 2017).

1945 tarihli “İlkel Duygusal Gelişim” (Primitive Emotional Development) başlıklı çalışma, günümüzde Winnicott literatüründe genel bir uzlaşıyla onun Klein’ın kuramlarından özgürleşme manifestosu olarak değerlendirilmekle birlikte (Caldwell ve Robinson Taylor 2016, s. 4; Ogden 2012; Reeves 2016, s. 12–16), ben Winnicott’ın bu çalışmada ruhsal yaşamın ilk aylarını ayrıntılı biçimde ele alarak ortaya koyduğu Freud-Klein sentezinin iki şeyi gösterdiğini ileri sürüyorum. Birincisi, Winnicott, bebeğin yapısını en güvenilir biçimde yansıttığını düşündüğü kuramlardan belirli unsurları seçip alma hakkını kendinde görmüştür. İkincisi ise çalışmasını, çocuğun ruhsal yaşamının ilk aylarına ilişkin kesin bir açıklama olarak Klein’a sunmuştur. Kaynaklar, Klein’ın (2000a [1946]) bu çalışmaya pek dikkat etmediğini düşündürmektedir.

Winnicott, ancak “Geçiş Nesneleri” üzerine yazdığı çalışmayla (Winnicott 1951a, 1983f [1953]) artık yerleşmiş olan Kleiniyen kurallar bütünüyle kuramsal kopuşunu gerçekleştirdi. Ayrıca Klein’ın, “Tartışmalı Tartışmalar”ın hararetli döneminde grubunu ayakta tutmayı başarmasının, öğrencilerinden doktriner bir bağlılık bekleyebileceği bir konuma gelmesini sağladığını ileri sürdüm. Bu dönem, kurumsallaşmış bir eğitim programının oluşturulması ve açık kuramsal ölçütlere sahip, tanımlanabilir bir “Kleiniyen” bakış açısının yerleşmesiyle sona ermişti. Yıllarca Melanie Klein’ın süpervizyonundan geçmiş ve onun tarafından analiz edilmiş olan D. W. Winnicott ve Paula Heimann gibi analistler, şimdi Klein’ın yazılarında örtük biçimde bulunan fikirleri özgün ve yenilikçi biçimde geliştirmeye yöneldiklerinde, kesintisiz bir uzlaşmazlıkla karşılaştılar. Sigmund Freud’un daha önce Nürnberg’deki Uluslararası Psikanaliz Birliği kongresinde “Psikanalizin ne olduğunu ve ne olmadığını ben tanımlarım” demesi gibi, Klein da en geç 1950’li yıllarda gerçek bir Kleiniyenin hangi özellikleri taşıdığını, kimin bu tanıma uyup kimin uymadığını belirleyebilecek bir konuma gelmişti (Aguayo ve Regeczkey 2016).

Winnicott, tam da bu noktada, “Geçiş Nesneleri” üzerine yazdığı çalışmasının iki versiyonunda (Winnicott 1951a, 1983f [1953]), erken ruhsal yaşama ilişkin tutarlı bir açıklama sundu. Bu açıklama, Klein’ın paranoid-şizoid konum açıklamasından farklıydı. Winnicott’ın 1951 tarihli metninde, bugün kanonik (bir alanın içinde zamanla yerleşmiş, genel kabul görmüş ve o alanın temel referanslarından biri haline gelmiş eser, görüş, metin ya da kuramsal yaklaşım anlamına gelir) kabul edilen 1953 tarihli çalışmasını yayımlamadan önce yaptığı değişikliklerin incelenmesi, annenin aracı çevre olarak rolünü daha kesin biçimde ortaya koyduğunu ve “yeterince iyi annelik” tanımının kapsamını genişlettiğini göstermektedir. Winnicott, “birincil annesel meşguliyet” kavramını öne sürerek gebeliğin son üç aylık döneminde “yeterince iyi annelik”in genel ve nesnel özelliklerine de ışık tuttu (Winnicott 1983g [1956]). Böyle bir durum, ideal ya da normal koşullarda, bebeğin annenin kendi ihtiyaçlarına, ritimlerine ve kendiliğinden ortaya çıkan jestlerine bütünüyle uyum sağlamasına ihtiyaç duyduğu sürece devam eder.

Klein’ın 1960’taki ölümünden sonra Winnicott’ın diyalog kurma çabalarına son vermediğini, Wilfred Bion’un ortaya çıkmakta olan fikirleriyle mektuplar aracılığıyla tekrar tekrar ilgilenmeyi sürdürdüğünü ileri sürdüm. Bu yazışmalar, güçlü biçimde savunulan görüş ayrılıklarının kamuoyu önünde tartışılmasının ne kadar büyük güçlükler doğurduğunu göstermektedir. Winnicott, Kleiniyen Bion’un “kapsayan/kapsanan” kavramıyla dış çevredeki annenin rolünü hesaba katmasını daha sonra olumlu karşılamış olsa da Bion’un, kendisinin yıllardır sürdürdüğü önemli çabalar hiç var olmamış gibi araştırma yapmasından rahatsızlık duyuyordu.

Bununla birlikte, “tutma” ve “kapsayan/kapsanan” kavramlarına ilişkin ayrıntılı incelememiz, erken çocukluk dönemindeki ruhsal gelişime dair deneyime yakın bir açıklamayı ilk ortaya koyan kişinin açıkça Winnicott olduğunu göstermiştir. Bu açıklamada anne ya dikkatli ve uyumlu davranır ya da bebekle uyumsuzluk yaşar ve onunla çatışmaya eğilim gösterir. Winnicott’ın yaşamın ilk yılındaki ruhsal yaşama ilişkin dikkat çekici sayıdaki yayını ve kuramsal düşünceleri, Kleiniyen gelişim çizgisinin öngördüğü “paranoid-şizoid konum”a bağlı gelişim yazgılarının yerini almıştır. Bazı istisnalar dışında, örneğin Segal’in çalışması (1983 [1964]), bu gelişim çizgisi zamanla bebek gelişiminin gerçekçi bir zaman çizelgesi olarak önemini yitirmiştir.

Bununla birlikte, Bion’un “kapsayan/kapsanan” ve reverie üzerine sonraki çalışmaları, dış nesnenin öneminin Winnicott’ın bakış açısından değil, uygulayıcı analistin ve onun öznel özellikleriyle işleme kapasitelerinin odağa alındığı bir çerçevede ele alınması olarak anlaşılmalıdır. Bu bakış açısı, Bion’un bebeğin erken gelişimine ilişkin kuramsal görüşünü bir ölçüde arka plana itse de hasta olarak bebeğin beta ögelerinden oluşan ayrıntılı sistemi, psikanalitik teknik açısından büyük yarar sağladığını daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Başka bir deyişle Bion’un anlayışında önemli dış nesne, yaşamın ilk yıllarındaki anne değil, tedavi odasında alfa işlevini devreye sokabilen ve bireyden bireye büyük farklılıklar gösteren analistin kapasitesidir. Bu bakımdan Bion, modern Kleiniyen tedavi tekniğinin gelişiminde kuşkusuz en önemli esin kaynaklarından biri olmuştur (Spillius 2016 [1988]).

Son olarak, Winnicott’ın Bion’a yazdığı anlaşılan son mektuptan, pişmanlık ve üzüntü yansıtan bir ifadeyi aktarmak istiyorum. Winnicott’ın uzun süre umut ettiği diyalog hiçbir zaman gerçekleşmedi. British Society’nin görevdeki başkanı olarak, Bion’un bundan böyle Kaliforniya’da yaşamaya ve çalışmaya karar verdiğini öğrendikten sonra, 19 Temmuz 1967’de ona yazdığı mektupta farklı bir üslup benimsedi. Kaliforniyalı analistlerin Bion’un varlığından ve çalışmalarından kuşkusuz yararlanacaklarını belirtti, ancak ardından şunları ekledi:

“Ne var ki sorun şu ki, bu ülkede yokluğunuzu çok hissedeceğiz. Konumunuz, kişiliğiniz ve çalışmalarınızda temsil ettiğiniz şey bizim için son derece önemli; sizi kaybetmekte çok zorlanacağız” (aktaran Rodman 2003, s. 313).

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar