Yazan : R. Le Coultre
Çeviren : Suzan Uğur Girginer
Freud’un çalışmalarını yorumlayanlar bize “psişik olayların iki ilkesi üzerine formülasyonlar”da gerçekliğin inkarı hakkındaki ilk imaların/yorumların bulunabileceğini göstermişlerdir. Bu kavramın metapsikolojik anlamının genişlemesi Fetişizm makalesi ve “Psikanalizin tanıtımı”nda en belirgin şekilde işlenmiştir. Bu özet yayında Freud, benliğin bölünmesini açıklamak için, kendisinin psikoza bakışından ortaya çıkan formülasyonunda, fetişizme başvurmuştur, kaldı ki bu, kadının penis yokluğunu inkarında ve herhangi bir çatışmaya yol açmaksızın bu gerçeği yanı sıra kabul edebilmiş olmasındadır.
Burada bir zorlukla karşılaşıyoruz: Fetişist, fetişin penis anlamına sahip olduğu bilgisine bilinç düzeyinde sahip değildir. Aksine, bunu o kişinin anlayabilmesi için tam bir analiz süreci gereklidir. Burada bilinçli bir çatışma yoktur ve hasta annesinin penis yokluğunu inkar ettiğini ve (o kişi) bu inkarı/yokluğu bir fetişle ikame ettiğini bilmemektedir.
Freud, fetişizme örnek olarak gerçekliğin çarpıtılmasına dair iki vaka sunmaktadır: birincisi babasını iki yaşındayken, ikincisi de babasını on yaşındayken kaybetmiş olan iki genç erkeğin babalarının ölümlerini yadsımış olan iki vaka. Freud’un psikoz anlayışında bu vakalar, gerçekliğin inkarında psikozun temel bir göstergesini görmesinde büyük bir öneme sahiptirler. Ancak burada gerçekten gerçekliğin inkarı söz konusu olmasına rağmen yine de bir psikoz yoktur. Freud bunu, benliğin bölmesi ile açıklar. Her iki vakada da iki tasavvur yan yana durmaktadır: babanın ölmüş olması ve babanın hala yaşıyor olması. Gerçekliğin kısmi tanınması vasıtasıyla bir psikoza ulaşılmamıştır.
Freud bu iki vaka hakkında şöyle demektedir: “arzunun gerektirdiği ve gerçekliğin gerektirdiği tasavvurlar yan yana durmaktadır”. Ancak Freud arzuya uygun tasavvurun babanın ölmüş olduğunu inkar etme olduğu ve bunun kendiliğinden anlaşılabilir olduğunu söylememektedir. Freud bu iki hastanın izleyen zamanlarda orta düzeyde bir obsesyon nevrozu geliştirdiklerini bildirmiştir. Freud zaman içinde iki kabul arasında salınmıştır: birincisi, babanın hala yaşadığı ve çocuğun aktivitelerini engellediği ve ikincisi de çocuğun kendisini babasının halefi olarak görmeye hakkı olduğu.
Buradan, hastanın kendi aktivitelerinde babası vasıtasıyla engellendiğini arzuladığı sonucunu çıkarmak zorundayız. Aslında tersini beklemeliydik. Gördüğünüz gibi etkileyen tüm bileşenleri tanımadan bir vaka hakkında bir yargıya varmak ne kadar da zor. Ama bu vaka üzerine serbestçe fanteziler kurabiliriz, örneğin bu genç adamın amacı ve talebinin babaya karşı boyun eğme ve bağımlılık olduğunu düşünebiliriz. Ama aksine babasının ölümünü arzuladığını ve bundan dolayı kendisini suçlu hissettiğini ve bu nedenle baba ölümünü yadsıdığını ve bununla kendisini suçsuz hale getirmek istediğini de düşünebiliriz. Freud, bu adamların bu çelişkilerin bilincinde olup olmadıkları hakkında bir şey söylememiştir.
Her terapist hastalarında buna benzer deneyimler yaşamıştır olasılıkla: bir sevilenin ölümü basitçe zihninden silmiştir ve öldüğünü kabul etmemektedir. Burada, sakinlikle, sevilen bir kişinin ölümünde kişi öyle ya da böyle yaşamaya devam etmekte ama öte yandan bu kişinin geri dönülemez şekilde ölmüş olduğu bilgisi de mevcuttur.
Üstelik tamamen normal bir işlevsellikte olan bu adam yıllar sonra bana babasının zekerat (yaşamdan ölüme geçiş) anını anlattı: “Kapı açıldı ve babam içeri girdi ve hiç şaşırmamışım gibi şöyle dedim: görüyor musun yaşıyor!”. Bu adamın içinde ısrarlıca şu duygu varolmaya devam ediyordu: “babam ölmedi”.
Bu çatışmayı içlerinde taşıyan insanlar var: “Baba öldü/baba hala yaşıyor” çatışması az ya da çok bilinç düzeyinde sergilenmektedir. Biraz önce kendisinden bahsettiğim adama şunu sordum: “babanızın öldüğünü biliyorsunuz değil mi? O da cevapladı: Elbette biliyorum ve öldüğüne eminim de. Ancak duygumda onun ölümünü kavrayamıyorum”. Burada gerçekliğin bilgisini yönetemeyen bir duygu söz konusudur.
Başka bir vaka (erkek hasta), sevilen kişinin ölümüne inanmadığını ve ölen kişinin kendisi için halen yaşamakta olduğunu dile getirmiştir.
Freud, bireyin ruhsal yaşamında birbirine karşıt konumlanmış bu iki duruşu ele alır ilk aşamada. O burada genel hatları bağlamında bir nevroz olduğunu düşünmektedir. Freud psikanalize dair eskizinde şöyle yazmaktadır: “ego/ben ve alt-ben/id arasında bir kontrast vardır ve mesele benliğin bölünmesi değildir”. Topografik ve yapısal bir ayrım mevcuttur: ego/ben bölünmesinde, egonun/benin kendisinin içindeki bir tezatlıktır/kontrasttır bu. Oysa nevrozlarda ego/ben ve alt-ben/id arasında bir tezatlık söz konusudur.
Bunun üzerine dikkati odaklayarak ego/ben bölünmesine dair daha fazla örnek bulunup bulunamayacağını ve devamında, Freud’un bu iki vakasında varlığı kesin olan gerçekliği inkar etmenin bölme için bir koşul olup olmadığını sormaya başlamak gerekir.
Benim fikrime göre egonun/benliğin bölünmesine verilebilecek bir örnek sıklıkla görülen örtük büyüklenmecilik düşünceleridir.
Freud üst-benlik nitelendirmesini önce “ego/ben ve id/alt-ben” adlı eserinde kullanmasına rağmen, üst-benlik/süper-ego, benlik-ideali ve ideal-benlik adlandırmaları altında uzun bir geçmişe dayanan bir merciidir. Tabii ki ilk bakışta bu, direkt olarak bir idealin tanımıyla bağlantılandırılamayacak olan ideal kontürlere sahiptir. O zamanlar bu ideal vicdanla bağlantılı olarak düşünülmüştür, ki vicdan burada katı şekilde gözlemleyen, eleştirel yargılayan veya yargılayarak etiketleyen bir merciidir/mahkemedir. Bu, bastırma için bir koşul olarak görüldü; zaman zaman da gerçekliği sınayan bir işlevde bulunan bir mahkeme olarak görüldü ve bu işlev daha sonra egoya/benliğe ait bir özellik olarak atfedildi. Bu, benliğin/egonun önüne geçen ve egonun/benliğin itaat etmek zorunda olduğu bir ideal olarak eleştirel bir mercii idi ve bu ideal ile ego benlik saygısını kaybetmemeyi amaçlıyordu. Bu, benliğin bir bölümüydü ki bölüm, içsel sesler ve halüsinasyonlar olarak psikotik koşullar altında ortaya çıkabiliyordu. Bu merciiden örneğin melankolikleri intihara sürükleyen yok edici bir güç ortaya çıkıyordu. Bu mercii ebeveynlerin içe alınması (Introjektion) vasıtasıyla oluşması gerekiyordu. İçe alınan ebeveynler, arzulanan modeller olarak etkide bulunuyorlar bir yandan, öte yandan da ödipus karmaşasının çözülmesindeki yasaklar ve izinlerin devralınması anlamına geliyordu.
Burada bütüne ulaşmak için iki farklı sürecin birleştirildiği ve neler olduğunu anlamak için özdeşleşme ve pre-ödipal dönemde ideal-oluşturma ve ödipal kaygıları kavramadaki özel süreçler arasında bir ayrım yapmak zaman içerisinde daha açık bir hale geldi. Ödipal kaygıları kavrama konusu, nesneden vazgeçerken özdeşleşmeyle asla ilgili değildir. Ödipal evrenin sonunda örneğin bir erkek çocuk kesinlikle anneyi bir cinsel nesne olarak arzulamaktan vazgeçer. Ama bununla, anneyle özdeşleşme ya da anneyi içe almaya varılmaz; bununla anneyi içe almaya değil aksine babanın yasakları ve izinlerini devralmaya ulaşılır. Buradaki temel gelişim aslında olumsuz bir türdedir: “babam gibi olmak ve annemle cinsel bir akt (eylem) içerisinde olmak istemiyorum. Bir aşk nesnesi olarak annemi babama bırakmak zorundayım.”
Üst-benlik, kişinin (çocuğun) kastrasyon kaygısına karşı kendisini güvenceye aldığı izinler ve yasakların toplamıdır. Hatta bu kaygıdan kurtulduğuna daha da emin olmak için çocuk (kişi), babanın yasaklarını olduğundan daha da katı hale getirerek içe alır. Ve bu güçlüklerin haricinde, üst-benliğin ortaya çıkış zamanı infantil-arkaik bir karakteri belirtir. Bu, Freud tarafından kişiliğin en önemli kısmı olarak nitelendirilen üst-benlik, rüyalardaki sansürdür, suçluluk duygularının kaynağıdır ve özetle: eleştiren ve gözleyen merciidir/mahkemedir.
Üst-benlik, Benlik idealinin oluşumunda tamamen farklı davranır. Henüz uyanmakta olan gerçeklik bilgisi vasıtasıyla aslı olmayan tüm-güçlülük duygusunu hükümsüz kılındığında, bu tüm-güçlülük düşüncelerinin anne-babaya yönlendirilmesi sahne alır. Bu yönlendirme ilk anlarda önce anneye yapılır, annedir tüm-güçlü olan. Çocuğun iktidar/güç savaşını o kadar kolay terk etmeyeceği anlaşılırdır ve arzularını gerçekleştirmek istemeye devam edecektir. Bu gerçekleşmediğinde, kendisini anne ya da babasının yerine koyan fantezileri çocuğa yardım edecektir. Burada, çocuğun büyümesini/gelişimini karakterize eden ve sahip olduğu tüm donanımlara ilişkin davranışlar ve tutumlarla bağlantılı binlerce özdeşimler ve bununla ideal benlik resmini fantezi olarak şekillendiren gerçekleştirilememiş her bir özdeşim arasında bir ayrılma gündeme gelir: ben böyle olmayı istemek durumundayım.
Gelişimi boyunca bazı insanlarda garip/kendine has bir öteleme meydana gelir. Normalde az ya da çok ulaşılabilir model olarak görülen benlik-ideali, patolojik durumlarda, hali hazırda gerçekleştirilmiş bir bütünlük/tamlık/mükemmellik fantezisi olabilir. Böylesi sanrısal düşüncelerin büyük bir doyum sağlaması anlaşılırdır ama bu durum yetişkin bir insanda meydana geldiğinde, o zaman bir psikozdan bahsetmek gerekebilir. Gerçeklik sınanması, bu düşüncelerin bilince ulaşmasına izin verilmediği ve bilinç-dışında karanlık bir köşede tutulduğu şekilde, yerinde ve uygun (intakt) olabilir. O zaman burada birçok hastamızda keşfedebileceğimiz örtük bir büyüklenmeci sanrı durmaktadır ve bu sanrı aşağılık duygusunun sergilenmesi ve kendini ağır şekilde eleştirmenin arkasına saklanmaktadır.
Burada ideal, ulaşılamadığında suçluluk duygusuna götüren bir amacın işlevine artık sahip değildir, aksine benlik/ego ideali burada gizli bir anlama sahiptir ve anlam, mükemmel olmak için egonun/benliğin kötü performansını fantezilerle/gerçekliği olmayan tasavvurlarla onarmak/yeniden iyi hale getirmektir.
Her halukarda burada bir ego/benlik bölünmesinden söz etmek zorundayız. Gerçekte, birbirini engellemiyor görünen ve yaşamın bize her zaman yaşattığı incinme/kırılma/yaralanmalara karşı bir savunma olarak yenilmezlik sahteliğini iyi işleten iki yaşam durumu mevcuttur: Eylemde bulunan, yaşayan kişiyi, bölünmüş ego/benlik kısmına kendisini üstün hissettiği “öteki” olarak görmek.
Bazı hastalarımız (sanki) analistin yanına oturur ve analistle beraber divandaki “nevrotik hastayı” analiz eder. Bu türde bölme yapan hastalara değineceğim, çünkü bu hastalarla oldukça sık karşılaşırız. Benim bu türdeki hastalarımdan biri, bütün gücünü kendinde toplayabilseydi, bir yumrukta bir duvarı yıkabileceğine ikna vaziyetteydi. Genç bir hastam bir hafta sonunda Shakespeare’in bütün eserlerini bir hafta sonunda okuyabileceğine kendini ikna etmişti. Bir kadın piyanist hastam, var olan en iyi piyanist olduğu için artık piyano çalamayacağına inanıyordu. Cinsel yetersizlik şikayetiyle gelen bir erkek hastam, analizin 6. Ayında kullandığım “cinsel yetersizlik” nitelemem üzerine: “cinsel yetersizlik mi? Ben mi? Ben yer yüzündeki en yetkin adamım!” demişti. Bir başka erkek hastam okuyamamaktaydı, çünkü o zaman henüz bir şey bilmediğini itiraf etmek zorunda kalacaktı, ki o her şeyi biliyordu. Bir başka genç mühendis erkek hastam bir şirkette karmaşık teknik işler üzerine çalışıyordu ve şöyle demişti: “problem nasıl çözülür henüz bilmiyorum ama bu konuda çalışan meslektaşlarımdan daha iyi çözebileceğime eminim”. Bir büro asistanı olarak çalışan ve büyük bir yazar olduğuna inanan bir başka erkek hastam nihayet bir gün yazılarını getirdi. Yazısı, bir dağ tepesinde oturan ve karıncalar gibi sağa sola koşuşturan insanlara tepeden bakan ve kendini onlardan üstün hisseden bir adam üzerineydi. Bu üstünlük duygusuna rağmen, bu adam, büroda düşük statüde bir işte memnunca çalışıyordu.
Freud’da da, bu görece gizli büyüklenmecilik duygusunda ben/ego-idealinin bu garip değişimine işaret eden bir bakış bulunur. “Kitle psikolojisi ve ego/ben analizi” adlı eserinde der ki: “kendi egosundan/benliğinden memnun olmayan insan, doyumu, egodan/benden farklılaştırdığı ben/ego idealinde bulur” (1921, GW, Bd. 13, s. 121).
Bu açıklamayı, süregiden kuramla bağdaştırmak zordur, yani kendi benliğiyle ilgili doyumsuzluk kendini ben idealiyle karşılaştırmaktan ortaya çıkmaktadır. Ben/ego, orada doyum bulamamaktadır, sadece kendi işe yararlılığının onaylanmasını bulmaktadır. Başka türlüsü, tanımlanan bu değişim ortaya çıktığında ve ben/ego-ideali fantezide ulaşılan durumda olmaktadır. O zaman yetersiz bir teselliyi kendi gizli büyüklenmeci düşüncelerinde bulmaktadır. Freud’un bu anlamda tanımlanan bu değişimi düşündüğünü varsayıyorum.
Şimdi de başka bir klinik fenomene, bunu en iyi şekilde niteleyen Peter Pan figürüne geliyorum: “büyümek istemeyen çocuk”, “Yetişkin olmak istemeyen çocuk”. Bu vakaların birçok analist için tanıdık vakalar olduğunu sanıyorum. Hastalarımızın birçoğu, gerçekte olduklarından çok daha küçük/olgunlaşmamış/genç olduklarına dair bir duyguya sahipler. 25-45 yaş aralığındaki kadınlar, sanki birer ergen olduklarını hissediyorlar. Hatta bunlardan bazıları daha önceye gidip sanki ergenliğin başındalarmış gibi hissediyorlar. Bu hastaların bir grubu da çok daha öncelere gidip bir çocuk gibi algılıyorlar kendilerini. Ya da hali hazırda kendi potansiyelleri ile önemli bir pozisyona sahip olan erkekler, kendilerinden 10 yaş daha genç erkekleri imrenmeyle seyredip kendilerini yanı sıra o gençler gibi hissediyorlar. Sanki henüz bir işi ya da ödevi başarıyla sonuna kadar götüremeyeceklermiş gibi bir duyguya sahipler. Bu insanlar sıklıkla genç kızların ya da erkeklerin okudukları kitapları okumak gibi alışkanlıklara sahipler. Bunu yaparken fark edilmeden genç olmayı gerçekleştirebiliyorlar. Burada daha da ilginç olanı, okumanın kendisinin şimdiki gerçeklikten kaçış anlamında bir işleve sahip olabilmesi, hatta okunan kitabın fantezi gerçekliğine değil kendi fantezi dünyalarına bir kaçış. Bu insanlarda önemli olan ne okunduğu değil, bir detektif romanına sarılıyorlar ya da bir gazeteye ya da başka bir şeye ve o anda mevcut olan duygu başka, mutlu bir dünyada olmak.
O halde asıl talep genç olmak değil, aksine doğrudan bir duygu olarak gerçekten de genç olmak ve gerçeklikteki yetişkin oluşu ise sadece oynamak. Zaman içsel olarak durmuştur ve duygularında gerçek yetişkinlik yaşamı henüz başlamaktadır. Artık tüm gençlik fantezileri ve özlemleri hala gerçekleştirilebilirdir.
Aynı zamanda bu içsel genç oluş elbette bir yetişkin de olunduğu bilgisine sahiptir ve bununla, çocukluk zamanlarının deneyimlerini yeniden bulmak talebi birbiriyle bağlantılıdır. Bu yaşantılar arasında şeyleri görmek özel bir yere sahiptir: renkleri o zamanlar göründüğü gibi görmek; bir tel parçası gibi oynadığı oyuncaklarda mutluluğu yeniden bulmak vs. Şimdiki performanslarının ya da başarılarının teşhir edilmesinin infantil formu da büyük bir rol oynamaktadır ve tüm bu olana tipik rengini katmaktadır. İnsanlar (onlar hakkında) şöyle düşünmeliler: “bu adam nasıl da enerjik!”,”şu köşeyi muhteşem bir performansla dönen adam da kim?”, “şu kadın nasıl da zor bir sıkıntı yaşamış olmalı” vs. işte şimdi talep edilenin dile gelmesi, genç olmak ve genç kalmaktır. Peter Pan’ın yaratıcısı der ki: “12. Yaştan sonra olan her şey hiçbir şeydir” ve “tüm çocuklar, biri dışında, büyüyecekler”.
Burada gerçekten yetişkin olmaya dair dile gelen bir çekince var ve görünüşte gerçekliğin inkarının bir bileşeni sahne alıyor. Yaşlanıldığı biliniyor ama yaşlanmak inkar ediliyor. Öyleyse burada açık bir benlik/ego bölünmesi söz konusudur.
Bazı hastalar analizin başlangıcında bu genç oluşun bilincindedirler. “Yetişkin bir erkek gibi davranıyorum” der bir hasta. “Ama ben bir gencim. Birisi beni eleştirdiğinde, daha da küçülerek çok küçük bir çocuk gibi hissediyorum kendimi”.
Her analiste tanıdık olan bu bölme, yani obsesyon nevrozu. Obsesyon nevrozunun sağaltımında hiçbir analist bu hayal kırıklığına uğratıcı deneyimden kaçınamaz, ki bu deneyim zeki ve işbirlikçi hastalarla yapılan meyve vermeyen bir deneyimdir çünkü benliğin çok önemli diğer bölümü aynı konuşulabilir duygu açıklığını argümanlar temelinde gösterilmez ve analist te bunları yorumlayacak şansı bulamaz.
Obsesyon nevrozu olan bir kadın hastamda bu iki benlik bölümü çok açıktı. Hastam, aklıyla beni çok iyi anlıyordu, yorumlarımı nokta atışı buluyordu ve kendini kavrayışı da bu yorumlarla oldukça iyiye gidiyordu. Ama alışıldık biçimde bu entelektüel harmoni “karnından gelen bir sesle” birden bozuldu. Ses şöyleydi: “bunların hepsi insan saçmalıkları, anlamsız ve saçma. Anlattığım hiçbir şeyi anlamıyorsunuz”. Benliğin düşünen tarafıyla, benliğin diğer tarafına iletişime geçmek bir türlü mümkün olmuyordu. İletişime geçilemeyen tarafta, daha ilkel ve arkaik bir tarz vardı ve ona mantıksal argümanlarla ulaşmak imkansızdı ki bu mantıksallık bir yetişkin mantıksallığıydı. Elbette benliğin bu ikinci bölümünde duygusal bir mantık eksik değildi. Orada gerçekten de çocuksu düzeyde duran bir benlik kısmı vardı. Bu kısım kendisini benliğin yetişkin kısmına kapatmıştı ve süregiden gelişime eşlik etmeyi reddetmişti.
Hasta, benliğinin bu kısmını, değerli ve gerçek benliği olarak hissetmektedir; benliğinin yetişkin kısmı ise dünyaya verdiği bir tavizdir. Dünya, burada, gerçekliği kabul etmeyen ve ona teğet geçen büyük insanların dünyasıdır. Bu kadın bir sanatçıydı ve eserleri direkt olarak kendi çocukluk kısımlarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
Yüz tikleri olan başka bir hasta, konuştuğu insanların tikleri görmekten etkilendiklerini ve onların da aynını yapmaya eğilimli olduklarını fark etti. İnsanlar kendilerini onun bu tiklerine karşı korumak zorundaydılar ve nihayetinde her iki taraf için de gayet nahoş olan gerilimli bir davranışla sonuçlandı. Bu hasta televizyonda bir okuma programı dinlerken, spikerin hastanın tiklerinden etkilendiğini fark etti ve hemen akabinde spikerin de tiklerinin başladığını gördü. Ben, televizyondaki spikerin hastayı görmediğine dikkati çektiğimde hastam durdu ve şaşkınca bana baktı. Ardından durumu “bunun belki de telepatik yolla olmuş olabileceğine” dair bir kuşku açıklamasıyla durumu kurtarmaya çalıştı. Çok zeki olan hastam, sonuçta, algılarının yanlış olmak zorunda olduğunu itiraf etti. Hasta, bölme sonucu ortaya çıkan ve gerçekleri çarpıtan ilkel benlik bölümünün etkisi altındaydı.
Şimdi, ödipal anne bağına geliyorum. Eğer 40 yaşındaki bir adam hala annesiyle birlikte oturuyorsa, onu sıklıkla kucaklıyorsa, başını göğsüne sıklıkla yaslıyorsa, başka kadınlarla bir cinsel yaşamının olmadığı zamanlarda tüm yaşamını o’na göre düzenliyorsa, burada bildik bir ödipal anne bağından söz edilir. Ancak benim fikrime göre bu tam doğru değil. Birçok vakada, bu türde bir annenin ödipal bir anne olmaktan ziyade daha çok pre-genital ve post-ödipal, güvenli bir anne olduğunu söyleyebilirim.
Hastalarımdan biri bunu özellikle gün yüzüne çıkardı. Hastam sokağa çıkacak kadar kendine güvendiğinde, bir kafede bir kadeh içki içerken genç ve güzel bir kız kafeye girdi ve hastam ilgiyle onu seyrederken çok fazla kaygı yaşadı. Kafedeki atmosfer birden değişti. Kafedeki diğer müşteriler hoş birer müşteriyken ve atmosfer sakin, huzurluyken bu atmosfer aniden sona erdi ve hastam, tüm erkek müşterilerin ona düşmanca, cezalandırarak ve saldırganca baktıklarını fark etti. Birden ani bir kaygıya kapıldı ve içki ücretini masaya bırakarak arabasına koştu. Arabasının yakınında ona öfkeli bir bakış fırlatarak duran bir polis memuru gördü. Caddenin köşesinde bir kilise papazı onun aforoz edileceğini hakkında konuşuyordu. Şeytanlar tarafından ele geçirilmeden önce eve koştu. Kendiliğinden kapanan ön kapı onu biraz sakinleştirdi, ancak gerçek sakinleşmeyi annesinde buldu. Kafasını annesinin kucağına koydu ve kendisini emin ellerde ve suçsuz hissediyordu artık.
Güzel ve cezbedici genç kızın, yüzlerce öfkeli erkek tarafından korunan ödipal-tehlikeli anne olduğu aşikardır ve tüm bu erkekler hastamı en büyük ceza olan kastrasyon ile cezalandıracaklardı. Burada öyleyse gerçek anne güven sunan annedir, yani ödipal tehlikelere karşı koruyucu olan anne.
Burada yanı sıra benlikte/egoda açık bir bölme görülmektedir. Egonun/benliğin bir bölümü ödipal anneye ilişkiyle sıkıca tutunmaktadır, ki burada her genç kız tehlike içeren ödipal anne olarak görülmektedir. O halde burada kadına giden yok bulunamamaktadır, çünkü şu andaki anneye ödipal bir anne bağlantısı mevcuttur. Mevcut anne bağlantısı pre- ve post-ödipaldir. Ama genç bir kıza cinsel ilgi, kastrasyon içeren ödipal bir tehlike doğurmaktadır. Yetişkin bir erkek oluş, bir kadın bulmayı ve onunla evlenmeyi gerektirmesiyle birlikte, aynı zamanda da kaygılı ödipal çocuğu da (yeniden) var kılmaktadır. Buradaki iki farklı uyum biçimi, gerçeklikte birbiriyle çelişen/birbirine karşıt şekilde durmaktadır.
Elbette ödipal çocuğun gerçekliği, tam bir bütünlüğe ulaşmamış, yetersiz ve yorumlanmış bir dünyadır, ama yine de bir uyumdur. Genç ego/ben, talepleri, savunmaları ve kaygıları olan bir ben; ama daha sonra tekrar kendine gelen ve o zaman gerçekliğe yetişkin uyumu radikal bir şekilde kafa karışıklığına yol açan bir ben/ego bu. Yani burada ego/benlik bölünmesi olarak tanımlanabilecek olan iki tavır vardır: bir tanesi sıklıkla ortaya çıkan infantil/çocuksu tavır ve diğeri de yetişkin oluşunda ciddi olarak yaralanmış/zarar görmüş olan bir tavırdır.
Bahsi geçen hastama daha yakından baktığımızda, bu örtük büyüklenmeci sanrıların, çocukluğunun büyüklenmeci düşüncelerinde yattığını görürüz. Bu düşünceler söz konusu olduğunda gerçeklikten çok az şey beklenir. Buna karşıt olarak da yaşamın söz konusu olduğu gerçekliğe normal uyum durmaktadır. Sanki yetişkin ve kavrayışı olan insan, güç ve büyüklenmeci fantezilere gömülmüş olan bir çocuğun karşısında durmaktadır.
“Büyümek istemeyen çocuk” adını verdiğim ikinci örnekte başka bir açıklamaya gerek yoktur. Bu vakada, ergenleşmekte olan çocuğun yetişkin insana karşı kendini dayattığı görülmektedir.
Obsesyon nevrozu de aynı klinik resmi gösteriyor bize. Büyümek istemeyen çocuk, oldukça infantil, arkaik-ilkel bir çocuk; ama aynı zamanda yetişmekte olan ve gerçekliğe uyum sağlayan kişiye karşı direncinde ısrar etmektedir.
Ödipal anne bağlantısında, bir kadına sahip olma ve onunla cinsellik yaşama hakkını kendine teslim eden yetişkin bir erkek yetişkin bir erkek söz konusudur. Benliğinin bir bölümü genç bir kadınla ilişki kurmayı ölümcül bir tehlike olarak görmektedir ve bu doğrultuda bir kadına doğru bir adım atmayı imkansız hale getirmektedir.
Vakalar üzerine olan bu düşüncelerimden sonra, Freud’un “her nevrozda bir bölmeden bahsedilebilir” görüşüne geri dönmem gayet anlaşılırdır. Çünkü nevrozlarda ego/ben ve id/alt-ben arasında bir çatışma söz konusudur ancak bu vakada bir ego bölmesi söz konusu değildir. Ayrıca Freud topografik ayırmaları bölme olarak görmeye de çekince koymuştur/karşı çıkmıştır.
Düşüncelerimi açıklamaya devam etmeden önce analitik literatürde kullanılan İd/Alt-ben ve Ego/Ben kavramlarına daha yakından bir göz atmak zorundayım, ki literatürde yavaş yavaş kötü bir alışkanlık haline gelen doyum talebinin İd/Alt-benlik kavramıyla küçümsenmesi alışkanlığından kurtulabilmemiz için bu gerekli kanımca. Doyum talebinin İd’den gelmesi gerçekte tabii ki doğru, bu talep rahatsızlık halinin ortadan kaldırılmasından başka bir talep değildir. Ama bu yaşamın ilk günlerinde söz konusudur, çünkü rahatsızlığı ortadan kaldırma talebi yaşamın ilk günlerinden sonra giderek çok daha açık/anlamlı bir form kazanır, örneğin doyum verici malzemeleri içe alma/atma hareketiyle bir şeyleri ağıza alma arzusuyla bağlantılıdır. Bununla birlikte, Freud’a göre sadece arzulayan, İd’i/alt-benliği aşmış oluruz. Bu amaçta arzuyu ve doyuma götüren malzemelerin bilgisinin birlikteliğini buluruz. Gerçekliğe dair ilişki de üretilmeye başlar. Çocuk geliştikçe, dünyanın sunduklarını ve arzularını sunulan bu fırsatlara yönlendirmeyi çok daha açık bir bilgi olarak almaya başlar. Bu nedenle Ego/ben ve İd/alt-ben üzerine birkaç cümle sarfetmem gerekir. Freud, İd ve Ego, birincil ve ikincil süreçler ve haz ve gerçeklik ilkeleri arasında keskin ayırımlar yapmıştır. Buna göre, İd, birincil süreçler ve haz ilkesi bir yanda; ego, ikincil süreçler ve gerçeklik ilkesi diğer yanda durmaktadır. Freud’un çalışmalarında bu ayrımların daha az belirgin olduğu ve birinci grup kavramlardan ikinci grup kavramlara geçişleri açıkça gördüğü yerler bulunmaktadır. Dış dünyanın etkisiyle Ego’nun nasıl ortaya çıktığını tanımlar. Daha sonra O’nun yolundan yürüyenler kraldan daha kralcı hale gelmişlerdir ve Ego’ya, Ego-çekirdeğinin kabulüyle kendine özel bir değerlilik yüklemişlerdir ve Ego’yu Freud’un İd olarak adlandırdığı şeyden ayırarak kendi başına çok özel ve değerli bir katman haline getirmişlerdir. Freud’da İd içinde bulunduğu çevreye çok daha fazla uyum gösteren bir kavramdır ve bununla Ego nitelikleri gelişir.
Arzu İlkesi
Haz ilkesinde bu çok daha açıktır. Gerçeklik ilkesi, aslında doyurulmuş arzu ilkesinden çok daha fazla görünürdür ve arzu ilkesi, tamamlanmamış ve henüz tecrübe edilmemiş gerçeklik ilkesidir aslında. Gerçeklik ilkesi, arzu elde etmeye ve rahatsızlıktan kaçınmaya dönük mevcut başarı şansı olan birtakım yöntemler olarak tanımlanmıştır. Arzu ilkesi ise, buna karşın, arzu kazanımının henüz tamamlanmamış ve somut düşünceleri oluşmamış olandır ki belirli koşullar altında bu düşüncelerle rahatsızlık hissedilerek arzuya yönelinilir.
Bu çocuksu-pratik olmayan arzu arayışı biçiminden hareketle giderek arzu elde etmeye yönelik daha iyi bir yöntem gelişimi sahne almaya başlar ve bununla rahatsızlık durumlarının şansı giderek azalır. Arzu ve rahatsızlık arasında keskin bir sınır çizmek söz konusu bile değildir. Biricik fark çocuğun yetişkin insana göre deneyim eksikliği ve amaç yönelimli davranışı mümkün kılan nesne bilgisi (malzeme) eksikliğidir. Ama burada hemen, gerçeklik ilkesinin engelleyici bir yanının olduğunu eklemek te gerekir elbette ve ama bu engelleyici yan da arzuyu elde etme ve rahatsızlıktan kaçınma amacına daima sahiptir.
Birincil ve İkincil Süreçler
Birincil süreçlere dair net bir oluşturmak hiç de kolay değildir, çünkü Freud’un tanımladığı özellikler alışılmadık bir biçimdedir.
Birbirleriyle çelişen içerikleri kabul etmek. Bu, mantıksal temellerden oluşan yetişkin düşüncesinin kabul etmediği bir süreçtir. Eski kuramı korumak için eğitimli insanların (psikanalistler) bile kendisiyle çelişmekten ve apaçık şeyleri görmeyi atlamaktan kaçınmadığını fark ettiğimizde, o zaman böylesi eylemlerin yeni doğan için de geçerli olabileceğine ve düşünce yasalarına itaat etmek için çok uzun bir gelişim dönemine gereksinim olduğuna şaşırmamak gerekir. Birincil süreçlerdeki gelişimi yavaş yavaş daha iyi kavrayabilmek için Piaget’yi izlememiz gerekir.
Bir çocuk için, annenin çocuğun görüş alanında ya da yanında olmadığı zamanlarda annenin başka bir yerde olduğunu kavrayabilmesi zordur. Büyük olasılıkla, anneyi, anne çocukta olduğu zaman açıkça deneyimleyebilir. Ama anne, çocuğun görüş alanından çıktığında, anne artık orda değildir. Annenin bu aynı zaman içinde bir var bir yok oluşu, çocuğun kavrayışıyla ilgili bir çıkarımıdır.
Üç yaşındaki bir çocuk, babanın anneyi akşamları öldürdüğü ama annenin sabahları tekrar hayata döndüğü düşüncesine sahip olması, çocuk “olmayış” sözcüğünün anlamını kısmi olarak öğrendikçe ve Asla-Hayata-Geri-Dönülemeyeceği mutlaklığı kavramına sahip oldukça, kavranılır bir hale gelir.
Aynı anlama gelen ve aynı seslere sahip sözcükleri birlikte düşünmek. Çocuğun kaotik dünyasında güvenilenlerin, tanıdıkların ve alışılmış arzu-sunanların düzenli bir şekilde geri gelmeleridir. Yabancılıkları nedeniyle rahatsızlık veren yukarıda anılan aynı uyaranlar, tekrarlanmaları halinde arzu dolu, tanıdık ve güvenilir hale gelirler. Çocuk, dünyayla özdeşleşerek tanıdık hale getirir. Bununla şunu söylemek istemiyorum: kendini bunlarla özdeşleştirir; aksine şunu söylüyorum: şeyler kendi aralarında özdeşleşirler. Çocuklarla ilgili bir işi olan herkes, çocukların karşılaştırmalarının orijinalliğini, güvenilir ve tanıdık olanlarla uyuşan hızlı görmelerinin orijinalliğini bilir. Birçoğumuzun bildiği gibi bir çocuk bir hikayeyi yüz kez dinlemek isteyebilir ama o hikayeyi yüz kez anlatırken metni değiştirmeyi bile denemeyin, çünkü sözcük sözcüğüne tekrarlamanın kendisi tam bir arzu duygusunun iletilmesi konumundadır. Kendi kızıma okuduğum güneş kitapçığının bir satırını bile değiştirdiğimde, hikayeyi ezbere bildiği için, gözyaşlarına boğulduğunu gördüm. Bir doğa gezisinde oğlumun gördüğü bir kaktüs üzerine sevinçle havalara zıplayarak “tam bizimki gibi tam bizimki gibi” bağırdığını gördüm. Çünkü tam o ebatta ve cinste bir kaktüs bizim evimizde de camın önünde var. Nasıl da bir sevinçle bu kaotik ve kafa karıştırıcı kavranılamaz dünyayı bir özdeşleşme ile selamlamak çok etkileyici. Çünkü oğlum sakinliği ve bildik olanın sunduğu arzuyu bir kez bulmuştu bir kere.
Çocuklarda aynı seslere sahip sesteş sözcüklerin de bir arzu uyandırdığını gözlemeyebiliriz. Sesteş sözcükler aslında farklı sözcükler ama aynı sözcükler. Aynı tınıya sahip sözcükler aynı hale geliyor bu durumda. Sesteş sözcükler aidiyet ve kimlik sunuyor ve bir çocuğun da aradığı bu zaten. Tanıdık bildik olanlarla çakışmaya sahip olanlar birbirleriyle çok çabuk ilişkilendirilirler ve bu bağlantı kurma vasıtasıyla, yabancılıkları ve tehditkarlıklarını kaybederler. Arka arkaya ya da birbirinin üzerine getirmek çocuklar için dünyayı bir araya getirmek ve birbirine bağlantılandırmak için bir yoldur. Zamanla içerikle ilgili düzeltmeler yapması da kendiliğinden bir zorunluluktur.
Ama bu aynı olguları yetişkinlerde de gözlemleyebiliriz. Örneğin çok sevgili kuramına ters düşen olgular ve gerçekler gün ışığına çıktığında, örneğin bir psikanalist, güçlü bir rahatsızlık duygusuna sahip olabilir o an. Darwin, kuramıyla örtüşmeyen tüm olguları not defterine yazıyordu. Biliyordu ki, kuramıyla uyuşmayan bu olguları atamazdı ve onları korumalıydı. Bu bilimsel düşünmenin kendisinde bu özdeşleşimci düşünmeyle yine karşılaşıyoruz. Bilimsel düşünüş, farklı olanlar içinde bir kimlik bulmaktır. Biz analistler bunda zorlanıyoruz. Örneğin oral, anal genital arzuyu libidinöz görünümleriyle adlandırarak birbirleriyle özdeşleştiriyoruz. Ya da kanatları olan, yumurtlayan ve sıcak kanlı olan hayvanları kuş adı altında toplayarak birbirinden farklı devasa bir varlık grubunu genel geçer kategori haline getiriyoruz. Ve bir çocuk ta bu malzemenin bütününe dair bir bilgisi olmadığı halde uçan her şeye kuş adını veriyor, aynen bilim adamlarının yaptığı gibi.
İşgalin/Libidinöz yatırımın hareketliliği. Birincil süreçlerin temel niteliği olarak işgalin hareketliliği Freud tarafından ikincil süreçlerdeki enerjinin (bir nesneye) bağlanmasına tezat olarak tanımlanmıştır. Bu bağlantı Freud tarafından örgütleme ve yapıyla bağlantısında düşünülmüştür. Birincil ve ikincil süreçler arasındaki ayrımın bilinç ve bilinç-dışı ayrımıyla çakışmadığını biliyoruz. Bilinç-dışının etkisi gayet yapılandırılmıştır. Burada, enerjiyi harekete geçirmekten daha fazla bir etkiye sahip olan akıllıca kurgulanmış bir rüya üzerine düşünülebilir. Gauss’un dediği gibi: “(araştırmalarımın) sonuçlarını biliyorum, ama bilmediğim onlara nasıl ulaşacağım!”.
Bilinç-dışı fantezi sıklıkla çok karmaşık yapılardır. Ama öte yandan her zaman bizden bağımsız düşünülen ve her zaman sonuçlarını takip edemediğimiz bilinç-dışı materyal tarafından zenginleştirilen düşünce akışımıza odaklanmakta daha dikkatli olmaya ihtiyacımız var. İyi organize olmuş bilinç-dışı düşünmenin hareketliliği bizden önde gider ve devasa bir hareketliliğe sahiptir. Düşünme, o zaman, içimizde nasıl düşündüğümüzle izlenen bir hale gelir. Sanki düşünme o zaman niyetle birlikte bir demet haline gelir ve bilinç, daha fazla, materyalleri bir sıraya koyarak düzenleyen bir işlev kazanır.
Bu konuyu burada kapatmak istiyorum artık. Evet, yukarıda anılan birincil süreçler düşünmenin çekirdeğidir ve özel bir birim olarak birincil ve ikincil süreçlerin ayrılması anlayış düzeyinde bir soyutlamaya dayanan bir düşünme resmidir.
Çocuğun kafasını karıştıran, pratik olmayan, alıştırmalarla pekiştirilmiş olmayan ve duyguyla yüklü düşünce resmi, yetişkinlerin alıştırmalarla olgunlaşmış, tecrübeli, soyut düşüncesine doğru kesintisiz şekilde bir yol izler.
Zaman faktörünün eksikliği. Çocuklukta ve gençlikte bilinçli bir olgu olarak zaman faktörünün henüz eksik olduğu açıktır. Çocuğun günün ve günlerin akışına duyguyla bir ilişki kurması zaman almaktadır. Sabah kahvaltıda kendisine akşama resimler gösterileceği sözü verilen çocuk, yarım saat sonra “daha akşam olmadı mı?” diye sorabilir.
Şimdi burada bir duralım. Okuyucu, benim, birincil süreçler olarak tanımlanan süreci reddettiğim ya da yanlış değerlendirdiğimi düşünsün istemem. Yalnızca birincil süreçleri ikincil süreçlerden izole etmeyle ilgili zorluklarım var. İkincil süreçler, zamansal olarak aynı zaman döneminde döneminde birincil süreçlerle birliktedir. Niyetsel düşünme buna bir örnektir. Ama aslında her tür düşünce içimizde düşünülen her düşüncede eleştirel bir gözlemdir ve bu düşünceler içinden seçilen bir seçimdir. Ve birincil süreç, her zaman için gerçekliği işleme tabii tuttuğu sürece ilkel bile olsa ikincil bir süreçtir.
Aşamalar halinde giderek daha çok ego/ben haline gelen id/alt-ben böyle görülebilir; çünkü alt-ben/id, egoya/ben’e dönüştüğünde doyum yolu açılır.
Yine aynı ölçüde, ben’in daha çok alt-ben içermesi gibi, alt-ben’de daha çok ben’dir. Freud, “wo Es war, soll Ich werden” deyişiyle, dürtülere kafasını çevirmeye niyetlenmemiştir; aksine, ben’in/ego’nun dürtüleri daha çok onaylamasını, bütünleştirmesini ve zenginleştirmesini dile getirmeyi amaçlamıştır. Böylelikle daha güçlü bir ego/ben duygusunun ortaya çıkması ve daha önceden bastırılan dürtülerin tam bir doyumunun mümkün hale gelmesini amaçlamıştır.
Ödipal düzlemde ben ve alt-ben arasında bir çatışmanın söz konusu olmadığı artık çok aşikar hale geldi sanırım. Soyut arzular gibi arzular olarak bir alt-ben, gerçekte ilkel benin/egonun sahne almasıdır. Genç erkeğin anneye cinsel arzular duyması ve babadan nefret etmesi bir dürtü olarak ve bunu devamında alt-ben olarak etiketlemek bir alışkanlık haline geldi. Buna karşın erkek çocuğun bu taleplerden vazgeçmesi de bir benlik/ego işlevi olarak etiketlendi. Şimdi bu, alt-benin sadece arzu duyduğu yani alt-benin neden olmadığı aşırı karmaşıklığın ödipal dünyasıdır. Daha da ötesi erkek çocuğu ödipal arzularından vazgeçmeye sürükleyen motiftir, yani kastrasyon anksiyetesi gibi devamında tekrar olağan üstü karmaşık bir motif. Kaldı ki burada penisin arzu yüklü bir organ olarak deneyimlenmesi, kadının gözlemleriyle bağlantılı olarak penisi kaybetmiş olması olasılığı, babaya dair saldırganlık ve kıskançlık ve cinselliğin saldırgan bir eylem olarak görülmesi vs. bunların hepsi etkileyici faktörlerdir.
Burada iki duygu dünyası birbirine karşı konumlanmaktadır: Saldırganlık, cinsellik ve rekabet birinci duygu dünyasına hakimdir; ikincisinde ise intikam almaya dönük saldırganlıktan duyulan kaygı başattır. Her iki dünyada, alışıldık şekilde alt-benliğe atfedilen ve adı geçen ego/ben faktörlerinin etkili olduğu her iki faktör söz konusudur, ki burada iki ben ve alt-ben dünyaları arasındaki bir çatışmadan bahsetmek zorunluluktur.
Bu iki dünya arasında birbirleriyle örtüşenler, her iki vakada da rahatsızlığın ortadan kaldırılması amacıdır. Ödipal taleplerde, harekete geçirici olarak cinsel uyarılmanın rahatsızlık verici oluşu ve baba’nın engelleyici varlığına bir tepki olarak babaya karşı olan saldırgan dürtülerdir. Bu taleplerden vazgeçişte babadan zarar görme kaygısı itici güç olarak görünür hale gelmektedir. Bu iki dünya arasındaki fark gerilimin sebebi olarak durmaktadır. Ödipal özleme dair, taleplerden vazgeçişin nedeni olarak dış dünyadan gelen fanteziyel agresyonlar yaşantılandığı esnada, iç dünyadan gelen cinsel dürtülere olan vurgu söz konusudur.
Freud, “Engellenme, Semptom ve Kaygı” makalesinde şunları yazmıştır: “Ben/ego, alt-benle ayrılmaz şekilde bağlantıda kalmaktadır ve böylelikle gücünü göstermektedir” (G.W., Band 14, s. 124).
Bu argümentasyona nasıl ulaşıldığının çekirdeğinde şunlar durmaktadır: Nevrotik çatışma, ben ve alt-ben arasındaki çatışma değildir. Gerçekte, benliğin bölündüğü bir çatışmadır. Bununla, tamamen haksız bir savunma mercii olarak görülen bir Ben/Ego kastedildiği söylenmek istenmiyor. Aksine yukarıdaki satırlardan Ben’in daima bir Alt-Ben ve İd/Alt-Ben’in de daima bir Ego/Ben olduğu sonucu açıkça çıkıyor.
Kronik Depersonalizasyon üzerine yazdığım bir makalemde Ego/Ben deneyiminin gücünün dürtü yaşantılarına açıklıkla bağlantılı olduğunu göstermiştim. Dürtülerin ben/ego’ya geçişine izin verildiğinde, ben/ego deneyimi daha güçlü hale gelmektedir. Ancak üst-benlik/süper-ego vasıtasıyla dürtü ve duygu yaşantılarına izin verilmediğinde, ben/ego deneyimi kaybolmakta ve depersonalizasyon resimleri kronik şekilde ortaya çıkmaktadır.
Ego/ben, varlığını, duyguların, amaçların ve dürtülerin sürekli varlığına borçludur. Bunlar olmaksızın deneyim olarak gerçeklik halini alamaz. Bastırmada, ego/ben, kendini yok etmek ve ortadan kaldırmak için kendine zarar vermekle meşguldür.
İlk aşamadaki gerçek çatışma, yetişkin ama fakir ego/ben ile ilkel ego/ben arasında ve kendisine tüm doyumları sunmak isteyen ego/ben ile kaygılar vasıtasıyla ketlenen ve engellenen infantil ben/ego arasındaki çatışmadır. Freud’dun, nevrozları, bir travma nedeniyle benliğin bölünmüş olan kısmı ve gerçekliğe bir şekilde uyum arayan ve bulan benlik kısmı arasındaki çatışma olarak gördüğü satırlar da vardır (G.W., Band 16, s. 183). Freud, o satırlarda şöyle yazmaktadır: “Latent dönem sonrasında ortaya çıkan nevrozları bir iyileşme denemesi olarak görebiliriz. Travmanın etkisi altında bölünmüş olan benliğin, tekrar benliğin kalan öteki kısmıyla barışması/birleşmesi çabasıdır bu iyileşme çabası ve bu bütünleşme/barışmayla benlik, dış dünyaya karşı kendisini güçlü bir bütün haline getirmeye çalışır. Ama böylesi bir deneme sadece analitik bir çalışmayla mümkündür. O zaman benliğin çölleşmesi ve darmadağın olması ya da erken dönemde travmanın yönetimi altındaki benliğin bölmeler vasıtasıyla bu dağılma ve çölleşmeyle başa çıkması. “.
Bu ilkel benlik, daha yakından tanımlanabilir. Ödipal dönemin sonunda bulunan bir zorunlu çözüm etrafında dönmekte konu ve her bir tek tek vakada bu tablo oldukça farklı farklı şekilde görünebilir. İlk vakada, birçok zorluğun inkar edildiği zorunlu çözüm, saklı büyüklenmeci sanrılardır. İkinci vakada ise çözüm şöyle: “yetişkin olmak bir işe yaramaz, bırak çocuk kalayım”. Obsesyon nevrozunda, pasif-feminen kontürlerle karışık olan regresif bir davranış acil/zorunlu çözüm olarak bulunmuştur. Anılan ödipal anne bağlantısı, ödipal kadınların neden olduğu tehlikelere karşı koruyan güvenli anneye yapışma acil bulunan çözümdür. Bu acil çözüm, bir çatışmanın sona erdirilmesidir ve görüleceği üzere, biz hep iki çatışmayla meşgulüz. Tarihsel olarak en eski çatışma hayatın ilk altı yılında oluşur ve bu zaman diliminde bir zorunlu çözüm ile çatışma sonlandırılır ve bu acil çözüm çocuğu ikinci bir çatışmaya, yani yetişkin insan olduğu dönemdeki çatışmaya sürükler.
Birinci çatışma alt-ben ve ben arasındaki çatışma değildir; aksine yetişmekte olan benliğin iki yönü arasındaki çatışmadır. Bu çalışmada ödipal çatışmayı sundum ama bu zaman diliminde (ödipal dönemde) sergilenen her çatışma için bu geçerlidir.
Şimdi bir üst bakışı aşağıda sıralayacağım maddelerde bulabiliriz:





