Yazar: Jan Abram
Çev: Suzan Uğur Girginer
Özet
Winnicott’ın “tutma” kavramı, annenin yeni doğmuş bebeği için gerçekleştirdiği karmaşık ruhsal faaliyet ve işleyişe, başka bir deyişle hem “çevre anne” hem de “nesne anne” olarak işlev görmesine işaret eder. Tutma, çevre anneyle ilişkiliyken, burada “kapsama” kavramını nesne anneyle ilişkilendirmek istiyorum. Winnicott’ın bu kavramları, Freud’un annenin çocuğun duygusal gelişimindeki belirleyici rolüne ilişkin erken dönem gözlemlerinden hareketle geliştirdiği gösterilecektir. Babanın rolü de aynı ölçüde önemli olmakla birlikte Winnicott, çocuğun ruhsallığına babanın anlamını kazandırmanın ya da kazandırmamanın annenin elinde olduğunu vurgulamıştır. Winnicott’ın “Nesnenin Kullanımı ve Özdeşim” başlıklı geç dönem metnindeki ifadelerinden hareketle, nesnenin ruhsal olarak hayatta kalmasının ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişkinin merkezinde yer alan belirleyici özneler arası dinamik olduğu ileri sürülmektedir. İçsel-ruhsal süreçlerde oluşan ve öznel olarak hayatta kalan nesne, analistin kendi hayatta kalışını destekleyebildiği durumlarda, analitik durum bağlamında potansiyel olarak güç kazanır. Winnicott’ın nesne ilişkileri kuramı bu temalar etrafında şekillenir.
Anahtar Kelimeler: Nesne ilişkisi, holding (tutma), containing (kapsama), geçiş olgusu, nesnenin kullanımı
Ön Açıklama
Tutma kavramı, 1950’li yılların başlarından itibaren Winnicott’ın metinlerinde yer almaya başlamış ve eserlerinin ayırt edici özelliklerinden biri haline gelmiştir. Buna karşılık kapsama kavramına psikanalitik literatürde çoğunlukla Bion’ın çalışmaları bağlamında rastlanır. Bion, 1960’lı yılların başlarında geliştirdiği düşünme kuramında kapsayan ve kapsanan kavram çiftini ortaya koymuştur (Bion 1962). Bion, Winnicott’a açıkça atıfta bulunmamış olsa da annenin reverie’sinin (ruhsal alımlama ve dönüştürme kapasitesi) doğasına ilişkin açıklamalarında, onun tutma kavramından belirgin biçimde etkilenmiştir.
Bion, düşünme kuramında, yani kapsayan ve kapsanan ilişkisinde, çocuğun ölme kaygısını anneye, başka bir deyişle meme olarak adlandırdığı anneye yansıttığından söz eder. Benim görüşüme göre Bion burada, çocuğun ölme kaygısı duymasına yol açan doğuştan gelen ölüm dürtüsüne gönderme yapmaktadır. Bion’a göre bu kaygıyı katlanılabilir kılan, annenin “reverie”sidir. Yeni doğan bebek ile anne arasındaki bu doğuştan gelen alışveriş, Winnicott’ın düşünce çerçevesine anlamlı bir biçimde yerleştirilemez; çünkü Winnicott ölüm dürtüsü düşüncesinden hareket edemez. Winnicott’ın anlayışında yeni doğan bebek, kendi iyi huylu saldırganlığını ve açgözlü gereksinimini hayatta kalarak karşılayabilecek bir nesne arar. Annenin bu gereksinimi gerçekten olumlu biçimde karşılaması, içsel-ruhsal olarak hayatta kalan nesnenin oluşmasını sağlar. Bion’ın anladığı biçimiyle annenin reverie’sinin başarısızlığa uğraması, “adsız kaygı”ya yol açar. Winnicott’ın anlayışına göre anne, çocuğun taleplerini olumlu biçimde karşılayarak kendi görevini yerine getirmekte başarısız olursa, bunun sonucunda içsel-ruhsal olarak hayatta kalamayan bir nesne ortaya çıkar.
Tutma kavramı, Winnicott’ın düşünce çerçevesine köklü biçimde yerleşmiştir. Buna karşılık Bion’ın kapsama kavramı, Melanie Klein’ın düşünce dünyasından kaynaklanır. Örneğin annenin reverie’si, benim görüşüme göre doğuştan gelen ölüm dürtüsüyle bağlantılı olan çocuğun ölme kaygısını içine alır ve işler. Winnicott’ın düşünce çerçevesinde doğuştan gelen bir ölüm dürtüsü bulunmadığından, yeni doğan bebek de henüz ölüm korkusu duyma yetisini edinmiş değildir. Winnicott, nefreti, sadizmi ve hasedi doğuştan var olan duygulanımlar olarak değil, anneyle kurulan en erken ruhsal ilişki sırasında gelişen kazanımlar olarak görür.
Başka bir çalışmamda, Kleiniyen meslektaşım R. D. Hinshelwood ile birlikte bu farklılıkları daha ayrıntılı biçimde ele aldım. Tutma ve kapsama arasındaki ayrımları ortaya koymaya, bunları karşılaştırmaya ve aralarında bir diyalog kurmaya çalıştık (bkz. Abram ve Hinshelwood 2018). Winnicott ile Bion arasındaki paradigmatik farklılıkları yanlış anladığını düşündüğüm analistlerle sık sık karşılaşıyorum. Örneğin, “Tutma basitçe tutmaktır” derken “kapsama farklı bir şeydir, çünkü düşünme yetisiyle ilgilidir” gibi ifadeler kullanıyorlar. Hinshelwood ile yaptığım gibi daha ayrıntılı bir karşılaştırmaya girişmek bu makalenin sınırlarını aşar. Bununla birlikte, burada vurgulamak istediğim nokta, Winnicott’ın kavramsal çerçevesinde kapsamanın tutmanın çok önemli bir bileşeni olduğudur.
Tutmanın çevre annenin (bebeğin henüz kendi ruhsal bütünlüğünü ve benlik duygusunu oluşturamadığı erken dönemde, onun için güvenli ve süreklilik taşıyan bir çevre sağlayan anne) işleviyle, kapsamanın ise nesne annenin faaliyetiyle ilgili olduğunu ileri sürmek istiyorum. Birincil nesne olarak anne (nesne anne: bebeğin yöneldiği, dürtülerinin ve duygulanımlarının muhatabı olan anne), çocuğu hem tutmalı hem de çocuğun dışavurumlarını kapsamalıdır. Benim görüşüme göre tutma ve kapsama, nesnenin ruhsal olarak hayatta kalmasını sağlar. Bu erken dönem ruhsal süreçler temelinde temsil yetisi ve simgesel düşünme doğal bir biçimde gelişmeye başlar.
Temel savım, Winnicott’ın katkısının klasik Freudiyen modelden doğmuş olduğudur. Bununla birlikte Winnicott, 1920’li yıllardan itibaren Melanie Klein’ın gelişmekte olan nesne ilişkileri kuramından etkilenmiş ve bu kuramdan esinlenmiştir. Dolayısıyla Klein’ın ve Winnicott’ın ilgili kuramları arasında örtüşmeler vardır. Öte yandan Klein’dan ayrıldıkları noktalar, Winnicott’ın düşüncesini keskinleştirmiş ve sonunda köklü biçimde farklı, özgül bir nesne ilişkileri kuramının ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Klein’ın doğuştan gelen sadistik duyguların, nefretin ve hasedin gücüne ilişkin inancının aksine Winnicott, annenin ruhsal bedeninin çocuğun “kalıtsal eğilimlerinden” çok daha güçlü olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle gelişmekte olan ruhsallık, annenin ruhsal bedeninde kök salmaktadır. Winnicott’a göre doğum sancıları ve doğumla sonlanan gebelik süreci, kadının çocuğunun mutlak bağımlılığını ve çaresizliğini derinlemesine özdeşleşme yoluyla kavrama, gereksinimlerini tanıma ve bunlara uyum sağlama arzusunu güçlendirir. Çocuk doğduktan sonra, somanın içinde bulunan ruhsallığın gelişimi aşamalı olarak başlar. Bunun nedeni, annenin ruhsal tutmayı sağlaması, çocukla ruhsal düzeyde ilişki kurması ve kendisini ruhsal bir nesne olarak sunmasıdır. Böylece annenin ruhsal ve fizyolojik büyümeyi desteklemesi mümkün olur.
Winnicott’a göre, birincil annelik meşguliyeti durumunda çocuğunu “tanımak” zorunda olan annenin sayısız görevi arasında, babanın çocuğun ruhsallığının bütünleyici bir parçası olarak bilinçdışı düzeyde tanıtılması da zorunlu olarak yer alır (Abram 2013b). Annenin anne haline gelme sürecindeki bu ilk evre, yeni doğan bebeğin çocuğa dönüşmesiyle paralellik gösterir ve insan ilişkisinin, özellikle de nesne ilişkisinin, özünde en mahrem anını oluşturur.
Ölüm dürtüsü kavramı konusunda hem Freud’dan hem de Klein’dan ayrılan Winnicott, geç dönem çalışmalarında, nesneyle kurulan ilk ilişkiden nesnenin kullanımına uzanan ve içsel-ruhsal gelişimi beş aşamada ele alan bir süreç tanımlamıştır:
“1. Özne nesneyle ilişki kurar. 2. Nesne, dış dünyaya yerleştirilmek yerine, özne tarafından giderek bulunur. 3. Özne nesneyi yok eder. 4. Nesne bu yıkımdan sağ çıkar. 5. Özne nesneyi kullanabilir.” (Winnicott 1974 [1969], s. 110; çeviri, editör notu doğrultusunda değiştirilmiştir.)
Daha önce de belirttiğim gibi Winnicott, bu süreci tanımlayarak ölüm dürtüsüne bir alternatif ortaya koymuştur. Bu alternatifte, nesnenin ruhsal olarak hayatta kalması, çocuğun “ilgi ve kaygı duyma kapasitesini” kazanması açısından temel önem taşır. Bu kapasite daha sonra sevme yetisine dönüşür (Abram 2013a). Dolayısıyla “nesnenin kullanımı”, olgun nesne ilişkilerinin temelini oluşturur. Annenin ruhsal bedeni, çocuğun birincil, iyi huylu saldırganlığından sağ çıkamazsa çocuk, en üst düzey ruhsal kazanım olan nesneyi kullanma aşamasına ulaşmakta zorlanacaktır. Bu dinamik süreç, sağlıklı ruhsal gelişimin özünü oluşturur.
Başka bir çalışmamda, Winnicott’ın bu anı tanımlayarak hayatta kalan bir içsel-ruhsal nesne kavramını ve bunun mantıksal sonucu olarak hayatta kalamayan bir içsel-ruhsal nesne kavramını da ortaya koyduğunu ileri sürmüştüm (Abram 2022a). Böylece “psikanalizin tedavi edici etkisinin temelleri”, analistin, aktarım yorumlarının anlamlı hale gelmesinden önce, analizantın bilinçdışı iletişimlerini tutabilme ve kapsayabilme yetisiyle atılır. Sözel öncesi düzeyde sağlam bir tutma ve kapsama olmadan gerçek ruhsal değişimler gerçekleşemez.
Freud Okuru Olarak Winnicott
Bebek diye bir şey yoktur
Winnicott, 1919 yılında psikanalizi keşfettiğinden beri Freud’un yazılarını büyük bir ilgiyle okuyordu. Bir ara oturup Freud’un 1911’de yayımlanan “Ruhsal İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar” (Freud 1911b) başlıklı yazısını okuduğunu düşünelim. Bu metni ilk kez okumasının, Standard Edition of the Complete Psychological Works’ün editörü James Strachey ile analiz gördüğü döneme rastlamış olması muhtemeldir. Strachey’nin bu metne ilişkin “Editörün Notu”, Freud’un on yıl aradan sonra ilk kez “klinik bulgularında içerilen genel kuramsal varsayımlar üzerine bir tartışmayı” yeniden başlattığını bildirir. Bu tür bir tartışma, Freud’un 1895 tarihli, ancak yaşamı boyunca yayımlanmamış olan “Bir Psikoloji Taslağı” (Freud 1950c [1895]) ile başlamış, Rüyaların Yorumu’nun 7. bölümünde (Freud 1900a) sürdürülmüştü. “İki İlke Üzerine Formülasyonlar” için gerekli malzeme, bu iki metindeki düşüncelerden kaynaklanıyordu. Strachey, söz konusu yazıyı, daha sonra gelecek kapsamlı kuramsal tartışmaların, yani metapsikolojik yazıların, bir tür bilançosu ve temelini oluşturan çalışma olarak değerlendirir. Strachey’ye göre metnin esas amacı, “her biri birincil ve ikincil süreçlere egemen olan” “düzenleyici ilkeleri”, yani haz ilkesini ve gerçeklik ilkesini araştırmaktır. Strachey’nin aktardığına göre Freud da kendi metninin daha çok hazırlayıcı ve araştırıcı nitelikte olduğunu söylemiştir. Freud’un burada açıkça ele aldığı mesele, çocuğun ruhsal aygıtının “dış dünyanın gerçek koşullarını tasarlama” (Freud 1911b, s. 231) noktasına nasıl ulaştığıdır. Metnin daha başında ortaya konan bu soru, yazının en uzun dipnotuna yol açar. Winnicott bu dipnotu okur ve tahminime göre, cümlenin ortasında yer alan şu sözlerden etkilenir: “[…] yalnızca anne bakımını da hesaba kattığımızda, bebeğin böyle bir ruhsal sistemi neredeyse gerçekleştirdiğini belirten ifadeyle” (Freud 1911b, s. 232; vurgu J. A.).
Winnicott’un ruhsallığına böylece bir tohum ekildiğini ve bu tohumun onu 1942’de bebek diye bir şey olmadığını söylemeye yönelttiğini düşünüyorum. Britanya Psikanaliz Cemiyeti’nin bilimsel bir toplantısında dile getirdiği bu ani düşünce, on yıl sonra kaleme alınmış ve şöyle açıklanmıştır:
“… Bana bir bebek gösterdiğinizde, bana mutlaka o bebeğe bakan birini de gösteriyorsunuz demektir; ya da en azından birinin gözlerini ve kulaklarını yönelttiği bir bebek arabası gösteriyorsunuzdur. Görülen şey bir ‘bakım çifti’dir. Bugün […] şöyle derdim: Nesne ilişkileri kurulmadan önce durum şu şekilde ortaya konabilir: Birim birey değildir; birim, çevre ile bireyden oluşan bir bütündür. Varoluşun ağırlık merkezi bireyden kaynaklanmaz. Bu merkez, bütünün içindedir.” (Winnicott 2008a [1942], s. 111 ve devamı; çeviri değiştirilmiştir, çevirmenin notu.)
Bu metnin yayımlanması, “Geçiş Nesneleri ve Geçiş Olguları” başlıklı yazının kaleme alınmasıyla aynı döneme rastlar. İki yıl sonra Winnicott, “Psikanaliz Çerçevesinde Gerilemenin Metapsikolojik ve Klinik Yönleri” başlıklı yazısını sunar. Bu yazı şu ifadelerle başlar: “Freud erken annelik bakımının koşullarını kendiliğinden anlaşılır kabul eder. Ben ise Freud’un çalışması için çerçeveyi oluştururken bu koşulların, ne yaptığının neredeyse farkına bile varmadan, onun çalışmasına dahil olduğunu ileri sürüyorum.” (Winnicott 2008d [1955], s. 166 ve devamı.)
Winnicott, Freud’un çalışmalarının iki açıdan ele alınmasını önerir: Birincisi, psikanaliz tekniği; ikincisi ise düzenek ya da çerçeve açısından. Winnicott’un tasavvuruna göre Freud yaşamına yeterince iyi koşullarda başladığından, bağımlılığa doğru gerilemeyi gerektirmeyen vakaları seçmiştir. Winnicott, ayrıntılı bir dipnotta Freud’un kendi ailesinde ve çalışmaları sırasında çocuklarla elbette deneyimler edinmiş olduğunun farkında olduğunu belirtir; ancak Freud’un, analiz sırasında gerilemek zorunda kalan hastalarla ilgili deneyime sahip olmadığını vurgular. Freud’un klinik düzeninin özelliklerini sıralayan ve ardından gelen liste, on ikinci maddeyle sona erer: “Analist her şeyden sağ çıkar.”
Winnicott, bu yayında olduğu gibi bütün çalışmaları boyunca da “psikotik hastalıkların […] erken bir evrede çevresel başarısızlıktan” kaynaklandığını ve “analiz ortamının […] erken ve en erken annelik bakımının tekniklerini” yeniden ürettiğini ortaya koymaya çalışır (s. 169). Winnicott, Freud’un ruhsal aygıtın işleyişine ilişkin formülasyonlarının, yetişkin hastaların divanda anlattıkları aracılığıyla bebeklik döneminin yeniden kurulmasına dayandığını fark etmişti. Analiz sırasında gerileyen yetişkinlerden, erken çocukluk dönemindeki ruhsal durumlar hakkında, çocuk kliniğinde küçük çocukları gözlemleyerek öğrenebileceğinden çok daha fazlasını öğrenebileceğinin bilincindeydi.
Alışılmış Adanmışlık: Çocuğun Tutulması, Onunla İlgilenilmesi ve Nesnenin Sunulması
Winnicott, “alışılmış” annelerin, kitap okumalarına gerek kalmadan küçük çocuklarını tutma konusunda son derece şaşırtıcı bir yeteneğe sahip olduklarını çok erken bir dönemde fark etmişti. Ona göre bu yetenek, adanmışlığa dayanan bir “bilgi”den kaynaklanıyordu. Bu bilgi, annelerin en başından itibaren çocuğun gereksinimlerine ruhsal ve fiziksel açıdan uyum sağlamalarını mümkün kılıyordu. Winnicott’un “Anne ile Çocuk Arasındaki İlişki Kuramı”nda (Winnicott 1993a [1960], s. 47–71) özellikle vurguladığı üzere, bu durum bir annelik içgüdüsü değildi. Daha ziyade, annelerin kendileri henüz küçük birer çocukken kendi annelerinden edindikleri bir “bilgi” söz konusuydu. Ruhsallığın bu tarihsel boyutu, annenin çocuğunun çaresiz durumuyla sezgisel olarak özdeşleşebilmesi anlamına gelir. Burada Freud’un insana özgü çaresizlik kavramının yankısı duyulmaktadır.
Winnicott’un 1956’da belirttiği üzere, birincil annelik meşguliyeti, gebeliğinin son evresine ulaşmış ve doğuma hazırlanan kadının içine girdiği özel bir ruhsal durumdur. Hatta bu ruhsal durumun gebelikten kaynaklanmaması halinde psikiyatrik bir hastalık olarak değerlendirilebileceğini ileri sürmüştür. Daha sonra bu kavramı, benlik örgütlenmesine ilişkin bir başka yapı taşıyla tamamlamıştır: annenin ruhsal sistemindeki baba düşüncesi. Son olarak, benim önerim ise Green’in “Öteki” kavramına benzeyen, ancak ondan açıkça ayrılan bir “babasal ek” kavramıdır (Abram 2022a, s. 136).
“Tutma”: Ruhsal Gebe Kalma ve Kuramsal Olarak İlk Emzirme
Bir kadın gebe kalmadan çok önce, kendi annesinin memesi sayesinde nesneyi çoktan “yaratmıştır”. Kendi annesinin memesi, bir zamanlar yeni doğmuş olan çocuğa şu mesajı vermiştir: “Dünyaya yaratıcı bir biçimde gel, dünyayı yarat; yalnızca senin yarattığın şey senin için anlam taşır […] dünya senin denetimindedir” (Winnicott 1990 [1968], s. 110). Çocuk o anda sözcükleri kullanabilseydi, kendini adanmışlıkla ve cömertçe çocuğuna veren annesine şöyle derdi: “Tam da ihtiyacım olan şey bu. Bu ana kadar buna ihtiyacım olduğunu bilmiyordum. Şimdi bunu elde ettiğime göre kendimi güçlü hissediyorum ve ne zaman gerekse ihtiyaç duyduğum şeyi elde edebileceğime inanıyorum. Her şeye kadir olmalıyım!” (Abram 2018, sayfa numarası yok).
Bu “her şeye kadir olma yanılsaması”, benliğin en derininde yer alır ve “kuramsal olarak ilk emzirme”den kaynaklanır (Winnicott 1994 [1954], s. 157). Annenin tepkilerini çocuğun gereksinimlerine göre düzenleyebilmesiyle mümkün olan varoluş sürekliliği sayesinde çocuk, nesnel olarak algılanan nesneler dünyasında yaratıcı bir biçimde yaşayabilir (Winnicott 1974 [1969], s. 101). Annenin çocuğu için hazırladığı, tutma (çevre anne) ve kapsama (nesne anne) biçiminde ortaya çıkan karmaşık düzenlemeler sistemi paha biçilmez bir değere sahiptir ve çocuğun henüz oluşmakta olan bir kişi olarak esenliğini ya da esenlikten yoksun kalmasını belirler.
“Tutma: Fiziksel zarara karşı korur. Bebeğin cilt hassasiyetini […] düşmeye karşı duyarlılığını […] ve bebeğin benlik dışında herhangi bir şeyin varlığından haberdar olmadığı gerçeğini dikkate alır” (Winnicott 1993a [1960], s. 62; çeviri değiştirilmiştir, editörün notu).
Çocuk sakin ve huzurlu dönemlerinde kendini iyi hisseder ve bir “çevre anne” deneyimler. Ancak huzursuz ya da heyecanlı olduğunda anne farklı algılanır; bu kez çocuk, çocuğun hayatta kalma gereksiniminden kaynaklanan, başkalarını gözetmeyen ve kaba iletişimlerini kabul etmek ve bunların duygulanımsal etkisine açık olmak zorunda kalan bir “nesne anne” deneyimler. Winnicott’un paradigmasında bu en erken evrede ölüm kaygısı yoktur; çünkü burada ölüm dürtüsü değil, yalnızca yaşam dürtüsü ya da yaşam mücadelesi dürtüsü vardır. Çocuğu istemeden başkalarını gözetmeyen davranışlara yönelten de bu dürtüdür (Winnicott 2013 [1969]).
Anne, düşünsel yönelimini sürekli ve güvenilir biçimde koruyabildiği için hem sakin dönemlerdeki hem de heyecanlı dönemlerdeki iletişimleri kabul edip alımlayabilir. Böylece çocuğun, çevre anne ile nesne annenin kendi ruhsal aygıtında bir araya geldiği evreye ulaşmasını mümkün kılar. Çocuk tam da bu anda “kaygı ve ilgi duyma kapasitesi”ni kazanmış olur (Winnicott 1974).
“İşlevler ile bunların fantezideki karşılıkları henüz olgular ve tasarımlar olarak birbirinden açıkça ayrılmış değildir. Bebeğin yaklaşık bu dönemde yerine getirmesi gerekenler gerçekten şaşırtıcıdır” (Winnicott 2008e, s. 242 ve devamı).
Bir annenin çocuğunun ruhsal görevlerini kolaylaştırabilmesinin ne kadar çok yolu olduğu da aynı ölçüde şaşırtıcıdır. “Başlangıçtan itibaren sevilmek, kabul edilmek demektir […] Bu, ruhsallığın bedende yerleşik olduğunu içeren kişileşme sürecinin temelidir ve annenin duygusal katılımını bir araya getirip yoğunlaştırabilme kapasitesine dayanır” (Winnicott 1971 [1970], s. 228).
Bununla birlikte, annenin sevme kapasitesi ne kadar güçlü olursa olsun, zaman zaman bebeğinden nefret ettiğini de fark edebildiğini hatırlamak gerekir. Bunun en az on sekiz nedeni vardır. Birincisi, bebeğin annenin kendi ruhsal yaratımı olmamasıdır (Winnicott 1949 [1947]). Dolayısıyla annenin topluma katkısı bakımından sahip olduğu güçlü konum, bağımlılık olgusuna kök salan nefret ve haset duygularını uyandırır. Bu duygular ve onlara eşlik eden sadizm, Melanie Klein’ın anlayışında olduğu gibi doğuştan gelmez; tersine, gelişim sürecinde kazanılır. Annenin çocuğun gereksinimlerine uyumu ne kadar yetersizse çocuğun nefret ve haset duyguları da o kadar yoğun ve bilinçdışı olur.
Analitik durumdaki bağımlılık, analistin tutma ve dayanma kapasitelerine yönelik hasedi uyandıracaktır. KADIN’a duyulan kaygının temelinde, fiili bağımlılığın inkar edilmesi yatar; daha önce başka bir yerde açıkladığım üzere (Abram 2007 [1996], s. 135–139; 2022, Bölüm 4), bu inkar kadın düşmanlığının temelini oluşturur.
Geçiş Olguları
Winnicott, “geçiş olguları” kavramıyla erken çocukluk gelişiminin temel bir alanını belirginleştirmiş, aynı zamanda “bebek diye bir şey yoktur” düşüncesine dayanan kuramını genişletmiştir. Kültürün, varoluşun ve yaratıcılığın konumlanışı, annenin ve çocuğun dünyayı birlikte yarattıkları ikili ilişkiden kaynaklanır. Böylece her ruhsallığa, her insanın en derininde yer alan ve yaşam boyu varlığını sürdüren bu birlikte olma deneyimi işlenmiş olur. Bana göre Winnicott, geçiş olguları kavramıyla Freud’un 1911 tarihli “İki İlke” yazısındaki boşluğu doldurur; çünkü haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçişi bu kavram sayesinde açıklar. Bu düşünce üzerine yürüttüğü çalışmalar, 1968’de “Bir Nesnenin Kullanımı” başlıklı metnin (“Nesnenin Kullanımı ve Özdeşim”, bkz. Winnicott 1974 [1969]) kaleme alınmasıyla sonuçlanmıştır.
Yetersiz “Tutma”: Analitik Durumda Gerileme
Yukarıda da belirtildiği gibi Winnicott, psikozu ruhsal çevrede erken dönemde meydana gelen kopuklukların yol açtığı bir hastalık olarak görüyordu. Belki de anne, bütün iyi niyetine ve kişisel açıdan sahip olduğu tüm olumlu özelliklere rağmen, şu ya da bu nedenle çocuğunun sert ve dizginsiz gereksinimlerine yeterince kusursuz biçimde uyum sağlayamıyordu. Erken bir travma, nesnenin hayatta kalamamasına yol açar.
Her analiz sürecinde hasta, aktarım içinde, yaşamının ilk döneminden başlayarak izleyen haftalarda, aylarda ve yıllarda yaşadığı erken dönem başarı ve başarısızlıklara kaçınılmaz olarak gerileyecektir. Hastanın ruhsal tarihi analizde aktarıma dahil olur ve hasta ile analist arasında açığa çıkması yıllar alır. Bu anlayış doğrultusunda psikanaliz pratiği, Winnicott’un ontolojik yaklaşımı içinde, analistin analizant için bir kolaylaştırıcıya (“facilitator for”) dönüştüğü bir uygulama olarak gelişmiştir. Kendi öznelliğine ilişkin gerçeği bilebilecek tek kişi analizantın kendisidir.
Bu “gerçek”, anne ile çocuk arasında yaşananlarla o kadar ilişkili değildir; daha ziyade, yaşananlara ve çocuğun “nesneyi yaratma” sürecinde bunlardan ne yaptığına eklenen bir unsur niteliğindedir. Bilinçdışı, belirli travmatik anların zamanla katılaşıp yerleşmiş izlerini taşır; bunlar giderek belirli anlatılara dönüşür. Bu özgül, yanılsamalı anlatılar, aktarım dinamik kazandığında devreye girer (Abram 2021).
Winnicott, Bion’a Mektup Yazıyor
Bion’un psikotik ve psikotik olmayan kişilikler arasındaki ayrım konusunda bir sunum yaptığı bir toplantının ardından Winnicott, 7 Ekim 1955’te ona bir mektup yazdı. Bion, sunumunda hastasıyla nasıl konuştuğunu ayrıntılı biçimde anlatmıştı. Hastasıyla altı yıl boyunca çalıştığını belirten Bion, örneğinde çevrenin de bir rol oynadığının farkında olduğunu, ancak bu noktada daha fazla açıklama yapmayacağını ifade etmişti. Bana göre, dinleyiciler arasında bulunan Winnicott’un dikkatini çeken şey bu olmalıydı. Winnicott’un Bion’a yazdığı mektuptaki amacı da buydu. Bu mektupta, Bion’un psikotik hastasıyla konuşmak için alternatif bir yol öneriyordu:
“Benim bir hastam divanda yatıyor, sizin hastanız gibi bir o yana bir bu yana kıpırdanıyor ve ardından ‘Annemi aramalıydım’ diyorsa, onun iletişimden ve iletişim kuramama durumundan söz ettiğini bilirdim […]. Şöyle derdim:
‘Bebeğine gerektiği gibi bakan bir anne, sizin hareketlerinize bakarak neye ihtiyacınız olduğunu anlayabilirdi. Bakım verme yetisinin bir parçası olan bu bilgi sayesinde bir iletişim gerçekleşir ve anne, iletişimin kurulduğunu gösteren bir şey yapardı. Ben yeterince duyarlı değilim ya da bu yönde yeterince ayarlanmış değilim; dolayısıyla bunu gerektiği kadar iyi yapamıyorum. Bu nedenle, şu anki analitik durumda, iletişimin kurulmasını sağlamayı başaramamış anne kategorisine giriyorum. Öyleyse şu anki ilişkimizde, iletişim kurmakta yaşadığınız güçlüğe de yol açmış olan çevrenin başlangıçtaki başarısızlığının bir örneğiyle karşı karşıyayız […]’.
Çevre hakkında konuşmayacağınızı söylemiş olmanıza rağmen, benim görüşüme göre aslında çevreden söz ettiğimi anlayacaksınız. Ayrıca bu klinik malzemeyle, hastanızın, annesinin […] anneye özgü ilk görevini, annenin bebeğiyle sıkı bir özdeşim içinde olduğu, yani yaşamın en başındaki evrede yerine getirememesi nedeniyle, iletişim kurma kapasitesinde göreli bir yetersizlik bulunduğunu göstermiş oldunuz. Psikotik hastalığın oluşumunda bu tür etkenlerden başka pek çok şeyin de rol oynadığını biliyorum […]. Ancak siz, iletişim açısından yorumlanmayı adeta talep eden bir klinik malzeme ortaya koydunuz.” (Winnicott 1995 [1955], s. 131 ve devamı.)
Winnicott’un alternatif bir yorum önerisi, henüz oluşmakta olan klinik paradigmasının temelinde yatan bazı ilk varsayımları aydınlatmaktadır. Bu paradigma, mektubun yazıldığı sırada henüz tamamlanmamıştı ve geliştirilmesi için on beş yıl daha gerekecekti. Hastanın divanda yaptığı hareketler, bilinçdışı ve travmatik deneyimlerin erken bir katmanını ifade eder. Bu deneyimler, tam da o andaki aktarım durumunda, şimdiki zamanda duyulmak, tanınmak ve doğrulanmak için adeta “çığlık atmaktadır”.
Winnicott, hastaya divanda yaptığı hareketlerin, bu hareketlerin anlamına yeterince duyarlı ve bu anlamı kavramaya hazır bir anne tarafından anlaşılabileceğini söylemeyi önerdiğinde, hastanın çevresel bir başarısızlığa maruz kaldığının farkında olduğunu ortaya koyuyor gibidir. Ardından kendisinin, yani Winnicott’un, yeterince duyarlı bir annenin yapabilmesi gereken şeyi, çocuğun gereksinimlerine uyum sağlamayı, yapamayacağını eklemesiyle hastaya, çevrenin erken dönemdeki başarısızlığının şimdiki aktarım durumunda da mevcut olduğunu ve analiz sırasında analistle ilişkisinde yeniden ortaya çıktığını gösterir. Bence Winnicott bu sözleriyle, yetişkin hastanın içindeki bilinçdışı, travmatize olmuş ve yardım için çığlık atan çocuğa işaret etmek istiyordu.
Bu durum, Freud’un yorum ile kurgu arasında yaptığı ayrımı hatırlatır: “Bir kurgu ise analiz edilene, unutulmuş geçmişinin bir parçasını […] sunmaktır.” (Freud 1937d, s. 47). Winnicott bunu “yorumlama” olarak adlandırsa da açıkça belirtilen amacı, analist olarak hastaya, ruhsal çevrenin başarısızlığından kaynaklanan erken bir travma nedeniyle ayrışmış olan tarihsel bir gerçeği tanıyabildiğini bildirmekti. Şimdi, analiz sırasında, başlangıçtaki bu başarısızlık kuşkusuz aktarım durumunun bir parçasıdır. Bu durum, Winnicott’un travma ve çöküş korkusu kuramıyla bağlantılıdır (Abram 2021 ve 2022a, Bölüm 8).
Analitik durum bağlamında bu tür bir klinik müdahale, paradoksal biçimde, çığlık atan klinik çocuğun belki de ilk kez duyulması anlamına gelir. Dahası, Winnicott’un kendisi, annenin çocuğun çığlığına uyum sağlamasına yardımcı olan ve böylece aktarım içindeki durumu hem zamansal hem de mekansal açıdan sürdüren baba konumuna geçiyor gibidir. Aktarımın şimdiki zamanında, gerileme yoluyla ve hem annelik hem de babalık işlevlerini içeren analitik düzenlemenin benzersizliği sayesinde, “başlangıçtaki başarısızlığın örüntüsü” yeniden canlanır.
Winnicott’a göre psikozların ve psikotik durumların kökeninde varoluş sürekliliğindeki kopukluklar bulunur. Gelecekte yaşanacak bir çöküşe ilişkin kaygı, o dönemdeki bebeğin benliği benlik olmayandan ayırt edebilmesinden önce gerçekleşmiş olan çöküşe dayanır. Analiz sırasında belirli bir anda hastaya, gelecekte yaşanacak çöküşe ilişkin kaygısının başlangıçtaki çöküşe dayandığı söylenmelidir (Winnicott 1993b [1963]; ayrıca bkz. Faimberg 2013 [1998]).
Psikotik ya da sınır durumdaki bir hastanın analitik ilişkide oyun oynama kapasitesi ciddi ölçüde kısıtlıdır. Hasta oyun oynayamıyorsa analistin beklemesi ve bu sırada başka bir şey yapması gerekir (Abram 2012). Oyun oynayamayan hasta, sanrısal bir aktarım geliştirebilir. Bana göre Winnicott, 1955’te Bion’a yazdığı mektupta tam da bu olasılığa işaret ediyordu.
Winnicott’un tutma ve kapsama kavramlarının, annenin küçük çocuğuna yaşamının geri kalanındaki ruhsal gelişimi boyunca sağlayacağı, ruhsal büyüme için gerekli bütün unsurları içerdiğini vurgulamak istiyorum. Winnicott’un klinik paradigmasında bebeklik dönemine ait ayrı bir katmanın var olmamasının nedeni budur. Burada her zaman bir ebeveyn-çocuk ilişkisi söz konusudur (bkz. Winnicott 1974).
Annenin Bedeni: Analizin Durumu, Düzeneği ve Çerçevesi
“Bütünleşme eğilimi iki deneyim alanı tarafından desteklenir: bebeğin sıcak tutulduğu, kucağa alındığı, yıkandığı, sallandığı ve kendisiyle konuşulduğu bebek bakımının teknikleri ile kişiliği çoğunlukla içeriden bir arada tutan yoğun dürtü deneyimleri” (Winnicott 2008c, s. 57).
Bebeksi cinsellik, Winnicott’un paradigmasında yer alır; ancak bu konudaki açıklamaları, Freud’un çocuğun cinselliğine ilişkin anlayışından önce gelen ruhsal gelişim alanını vurgular. Destekleyici bir çevrenin asgari düzeyde varlığı olmadan özne, gerçek nesneler dünyasında asla yaşayabilecek duruma gelemez. Yaşamın başlangıcındaki “temel paradoks” çözülmeye çalışılmamalı, kabul edilmelidir. Winnicott böylece erken ruhsal gelişimin ayrıntılarını tanımlayarak Freud’un metapsikolojisini daha ileriye taşımıştır.
Analitik düzenek, gerçekte annenin bedenini temsil eder ve onun iç organlarını da kapsar. Oda annenin bedenidir; divan ise onun kucağını ve/veya rahmini temsil eder. Winnicott, nevrotik kişinin deneyimi ile psikotik kişinin deneyimini birbirinden ayırır:
“Nevrotik kişi için divan, sıcaklık ve rahatlık, annenin sevgisini simgeleyebilir; psikotik kişi söz konusu olduğunda ise bu şeylerin analistin sevgisinin fiziksel ifadeleri olduğunu söylemek daha uygun olacaktır. Divan, analistin kucağı ya da rahmidir; sıcaklık da analistin canlı bedeninin sıcaklığıdır” (Winnicott 2008b, s. 73).
Bununla birlikte, bana öyle geliyor ki her hasta, kendine özgü temel özellikleriyle uyumlu olan düzenek deneyimini kaçınılmaz olarak somut ve doğrudan bir biçimde de yaşar. Örneğin oda herhangi bir şekilde değişirse, belki sıcaklık gibi bir özellik bakımından ince ve fark edilmesi güç bir değişiklik meydana gelirse, hasta kendi öznel geçmişine bağlı olarak tepki verecektir.
Babanın çocuğun yaşamında en başından itibaren önemli bir yeri olması, ancak annenin ruhsal sisteminde bir yerini koruması koşuluyla mümkün olduğu gibi, analitik düzendeki babalık işlevi için de aynı durum geçerlidir. Anne alımlayıp kabul eder, baba ise yapılandırır. Analistin her iki işleve de hizmet etmesi gerekir.
Analitik tedavi zamansal ve mekansal sınırlarla belirlenir; bir başlangıcı ve bitişi vardır, aralar verir, yorumları ve sessizliğin sürdüğü dönemleri içerir. Düzenek yalnızca annelik ve babalık işlevlerini değil, anne ve babanın bedenlerini de temsil eder. Her hasta ve her analist, bu ikiliği hem bedeninde hem de ruhsallığında kelimenin tam anlamıyla deneyimler.
Ancak çocuğu kabul etmek üzere dünyaya gelen kadındır. Bu senaryoda erkeğin rolü ne olursa olsun, kadının bedenindeki rahim, küçücük bir fetüsün yaşayabilir bir çocuğa dönüşebileceği tek yerdir. Doğmaya hazır olduğunda çocuğun dünyaya gelmesini sağlayabilecek olan da yalnızca kadının iç organlarıdır. Bu biyolojik gerçekler, kadının bedenini hem gerçek hem de simgesel anlamda erkeğin bedeninden daha güçlü kılar. Ayrıca Green’in vurguladığı üzere, yeni doğan bebek ile babanın en mahrem biçimde paylaştıkları beden, kadının bedenidir (Green 2000 [1991], aktaran Abram 2000, s. 45).
Baba, birçok durumda çocuğun bakımına yakından katılsa da gebe kalma ve doğum yapma deneyimine sahip değildir. Green’e göre bu durum onu “yetersiz” kılar. Babanın memeyle emzirme işlevini yerine getirecek donanımı da yoktur. Dolayısıyla annenin gerçek bedeni, her iki eşin de dünyadaki bedensel varoluşları bakımından bir zamanlar bir kadına bağımlı olduklarını hatırlatır. Bu fiili bağımlılık, KADIN’a yönelik bir kaygıyı ve dolayısıyla bu gerçek bağımlılığın bilincine varma kaygısını körükler.
Buradan, kadının bedeninin, cinsel kimliği ne olursa olsun herkes için evrensel ruhsal matrisi oluşturduğu sonucu çıkıyor gibidir. Hepimiz bir rahimde bulunduk ve bir kadın tarafından dünyaya getirildik. Bu tartışmasız bir olgudur. Temel soru, bunun ruhsallığımız açısından ne anlama geldiğidir. Bir kadına mutlak bağımlılık içinde bulunduğumuz dönemde nasıl tutulduğumuzu ve bize nasıl davranıldığını hepimiz nasıl yorumluyoruz?
Nesnenin Kullanımı
Winnicott, insanın temel sorununu Freud gibi psikoseksüellikte, Melanie Klein gibi de ölüm dürtüsünde görmüyordu; ona göre bu sorun daha çok bağımlılık olgusuydu. Bu gözlem, psikanalizde odağın erken dönem ya da birincil ruhsal ilişkiye kaymasına yol açtı. Bu paradigma içinde öznellik, anneyle ilişki içinde biçimlenir. Burada söz konusu olan, ruhsal çevreden çok anne ile yeni doğmuş bebeği arasındaki ilişkinin doğasıdır. Yukarıda göstermeye çalıştığım gibi, Winnicott’ın düşünceleri Freud’un yapıtlarına sıkı sıkıya dayanır. Buna göre insan doğası, ancak Freud’un klinik yönteminin ve bu yöntemin terapötik amacının merceğinden incelenebilir. Winnicott, erken dönemde tutan anne çevresiyle bağlantılı farklı bağımlılık evrelerini fark etmesi sayesinde, klinik araştırmaları sırasında Freud’un çaresizlik kavramını genişletmiştir. Bununla birlikte Winnicott’a göre yeni doğmuş bebeğin birincil saldırganlığı, iyi huylu bir birincil yaratıcılıktan ibaretti.
Daha önce de belirttiğim gibi, nesnenin ruhsal olarak hayatta kalması, Winnicott’ın klinik ve kuramsal paradigmasının özünü oluşturur. Winnicott bu paradigmada, oluşum halindeki ruhsallığın dürtülerin ürünü olmadığını, aksine annenin üstlendiği role dayandığını vurgular. Winnicott’ı her şeyden önce ilgilendiren soru, bebeğin nesneye yönelmekten nesneyi kullanmaya geçişi sağlayan içsel-ruhsal adımı nasıl atabildiğidir. Yaşamı boyunca bu soruyla ilgilenmiş, ölümünden yalnızca birkaç ay önce, 1970 yılında, erken ruhsal gelişimin temel unsurunu kavradığını yazmıştır. Buna göre “Bir Nesnenin Kullanımı”nı kaleme alırken “birincil uyarılmış dürtü” sorununu da çözmüştür. Yukarıda belirttiğim üzere bu çözüm, nesneye yönelmekten nesnenin hayatta kalmasına, algısal kavrayıştan algıya, acımasızlıktan merhamete uzanan ruhsal süreci kolaylaştırmanın annenin görevi olduğunun anlaşılmasına dayanıyordu.
Burada beş aşama gözlemlenebilir. Aşağıda, önsözde sözünü ettiğim ve Winnicott’ın betimlediği bu aşamalar dizisini ayrıntılı olarak ele alacağım.
- Özne nesneye yönelir
Yeni doğmuş bebek, annenin kendisine gösterdiği derin ilginin farkında değildir ve mutlak bağımlılık evresinde ruhsal açıdan anneyle kaynaşmış durumdadır. Bu durum, bütünleşmemiş bir ruhsal durumda algısal kavrayışı oluşturur. Nesne, dış dünyaya yerleştirilmek yerine, özne tarafından yavaş yavaş keşfedilir. Çocuğun ihtiyaçları, babanın zihinsel olarak mevcut olduğu birincil annelik meşguliyeti durumunda anne tarafından karşılanır. Bu da nesneye ilişkin ilk bilinç kıvılcımının ortaya çıkmasını sağlar.
- Özne nesneyi tahrip eder
Annenin çocuğun ihtiyaçlarına uyum sağlamasının, herhangi bir engelleme ya da merhamet gözetilmeksizin tekrar tekrar talep edilmesi, giderek nesnenin sürekli tahrip edilmesine dönüşür. Bu, annenin dışsallığının keşfedilmesi için gerekli bir süreçtir.
- Nesne, tahrip edilmesine rağmen hayatta kalır
Annenin birincil annelik meşguliyeti durumunda, çocuğun bitmek bilmeyen taleplerine dayanma yeteneğini sürdürmesi, çocuğa varoluşun sürekliliği duygusunu kazandırır. Nesnenin hayatta kalması; birincil özdeşleşmeyi, aynalamayı, benliğin korunmasını ve özellikle misillemede bulunmamayı içerir. Annenin ruhsal olarak hayatta kalmasının sayısız farklı yönü, çocuğun öznel nesnelere yönelme ile nesnel olarak algılanan nesneleri algılama arasında bulunan potansiyel alanda, algısal kavrayıştan algıya geçişini kolaylaştırır.
- Özne nesneyi kullanabilir
Mutlak bağımlılık evresinde çevre annenin nesne anneyle önceden var olan kaynaşması, bebeğe iki farklı annesi olduğu izlenimini vermiştir. Nesnenin ısrarla hayatta kalması karşısında bu izlenim yavaş yavaş değişmiştir. Çocuk artık bu iki annenin gerçekte tek bir anne olduğunu görebilecek durumdadır.
1968’de New York’ta dile getirilen “yeni bakış açısı”
“[…] ‘Özne nesneyle ilişki içindedir’ konumunu, ‘özne nesneyi tahrip eder’ konumu izler. Nesne ancak bu yolla dışsal bir nesne haline gelir. Ancak bundan sonra ‘nesne, öznenin tahrip etmesinden sağ çıkar’ konumu gelebilir […]. Buradan nesne ilişkileri kuramı için yeni bir bakış açısı doğar. Özne, bir bakıma nesneye şöyle der: ‘Seni tahrip ettim’ ve nesne bu ifadeyi kabul eder. Bundan böyle özne şöyle der: ‘Merhaba nesne! Seni tahrip ettim. Seni seviyorum! Benim için değerlisin, çünkü seni tahrip etmiş olmama rağmen hayatta kaldın! Seni sevmeme rağmen, (bilinçdışı) fantezimde seni tahrip ediyorum.’ İnsanda fantezinin asıl başlangıcı budur. Özne artık hayatta kalmış olan nesneyi kullanabilir.” (Winnicott 1974 [1969], s. 105). Nesnenin kullanılabilmesi, annenin çocuğun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik saldırılarını ruhsal olarak atlatabilmesine bağlıdır.
İçsel-ruhsal (İntrapsişik) düzeyde öznel olarak hayatta kalan ve içsel hayatta kalan nesneye dönüşen nesne
Aşağıda, Winnicott’ın “Nesnenin Kullanımı ve Özdeşim” başlıklı metnindeki ifadelerine ilişkin yorumumu ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışacağım. Winnicott, “Özne, bir bakıma nesneye şöyle der: ‘Seni tahrip ettim’ ve nesne bu ifadeyi kabul eder” diye yazdığında, benim görüşüme göre, bunu hiçbir zaman bu sözcüklerle dile getirmemiş olsa da içsel-ruhsal düzeyde öznel olarak hayatta kalan nesne kavramını ortaya koymaktadır. Nesne ilişkisinin bu dizisindeki özgül an, içsel-ruhsal bir öznel nesnenin yaratılmasını içerir. Bu nesne de nesnenin ruhsal olarak hayatta kalma deneyimini yaşamıştır; bu durum, çocuğun kendisinin hayatta kaldığına ilişkin öznel duygusuna katkıda bulunur.
Bu aşamalar dizisinin en önemli yönü, nesnenin, bir bakıma, iletiyi alıp karşılamak üzere hazır bulunmasıdır (yukarıdaki dizinin 4. aşaması). Bu, annenin çocuğun sevgiyle gerçekleştirdiği tahribi karşılayabilecek durumda olmasıyla ilgilidir; bu da nesnenin ruhsal olarak hayatta kalmasını oluşturur. Bu dinamik süreç, öznenin kendisinin algılanıp fark edilmesi deneyimini içselleştirmesini kolaylaştırır. Böylece anne, bedenine ve ruhsallığına yöneltilen yoğun taleplere rağmen, çaresiz çocuğun hayatta kalma ihtiyacına uyum sağlamayı sürdürür. Anne, önemli gelişimsel değişimlerin yaşandığı uzun bir dönem boyunca, bu kesintisiz tahrip edici süreci ruhsal olarak atlatabilme yetisini korumalıdır. Gerçekten de gelişim sürdükçe bu süreç farklı düzlemlerde devam eder; yetişkinlikte de hatta özellikle yetişkinlikte de.
Öznel nesneler, nesne ile özne arasında hiçbir ayrımın bulunmadığı mutlak bağımlılık evresinde ortaya çıkar. Bu durum, Melanie Klein’ın içsel nesnelere ilişkin anlayışından, yani onları tartışmasız biçimde var olan varlıklar olarak ele alışından farklıdır. Dolayısıyla içsel-ruhsal olarak hayatta kalan nesne kavramı, bebeğin yaşamının en erken dönemindeki ilk kaynaşma deneyimiyle başlayan bir sürece işaret eder. Bu açıdan bakıldığında, söz konusu nesne henüz içsel hayatta kalan nesneye dönüşmemiştir. Bu sonraki gelişim, mutlak bağımlılık evresinden hareketle, yeni doğmuş bebeğin ben ile ben olmayan arasında ayrım yapmaya başladığı göreli bağımlılık döneminde ortaya çıkar. Bu da nesnenin hayatta kaldığına ilişkin anıların, daha sonra oluşacak içsel hayatta kalan nesnenin temeli olarak öznel, içsel-ruhsal düzeyde hayatta kalan nesneyi biçimlendirmeye başladığı anlamına gelir. Bu süreç, erken çocukluktan yetişkinliğe kadar nesnenin ruhsal olarak hayatta kalmasının kesintisiz biçimde sürmesine bütünüyle bağlıdır.
Winnicott’ın anlayışında “sürdürülmesi gereken bir girişim” olan aile, gelişmekte olan ve sonunda yetişkinliğe ulaşan çocuğun farklı gelişim evrelerinde de olsa, nesne ilişkisi ve nesnenin kullanımı dizisinin her zaman bir parçasıdır. Nesnenin ruhsal olarak hayatta kalması, bütün insani ilişkilerde son derece önemli bir mesele olmayı sürdürür.
Özetle, içsel-ruhsal düzeyde öznel olarak hayatta kalan nesne, “erken dönem” annenin çocuğunun acımasız taleplerini ruhsal olarak atlatabilme yetisinin başarılı sonucudur. Annenin tutma ve kapsama konumunu, yani özneler arası alıcılığını koruyabilmesi, çocuğun annenin güvenilir ilgisini giderek içselleştirmesi anlamına gelir; bunun sonucunda içsel-ruhsal düzeyde öznel olarak hayatta kalan bir nesne oluşur. Göreli bağımlılık evresinde bu içsel-ruhsal, öznel olarak hayatta kalan nesne, içsel hayatta kalan nesneye dönüşür. Bu içsel hayatta kalan nesne de kendi başına içsel-ruhsal olarak hayatta kalan bir nesne oluşturur; ancak mutlak bağımlılık evresinden sonra artık öznel bir nesne değildir. Destekleyici ebeveyn çevresinin bağlamında, içsel-ruhsal olarak hayatta kalan nesne gelişimini sürdürür ve erken yetişkinlik döneminde eksiksiz bir içsel-ruhsal olarak hayatta kalan nesneye dönüşür. Birey, bu eksiksiz içsel-ruhsal olarak hayatta kalan nesne sayesinde gelişimini sürdürebilir ve yaşamı yaşamaya değer “hissettiren” bir kişiye dönüşebilir.
“Tutma” ve değiştirici yorum
Son olarak, Winnicott’ın ilk analisti James Strachey’e ve onun psikanalizin terapötik etkisi üzerine yazdığı klasik makaleye (Strachey 1935) geri dönelim. Psikanalitik tekniği ayrıntılı biçimde ele alan bu makale, Britanya psikanalizi üzerinde güçlü bir etki yaratmış ve benim görüşüme göre günümüzün klinik psikanalizinde de örtük biçimde etkisini sürdürmüştür. Klinik bir metin yazdıktan sonra, bu yapıtın klinik düşünme biçimimi ve hastalarımla yürüttüğüm analitik konuşmaları ne ölçüde etkilediğini fark etmem yıllarımı aldı. Ogden’in (2021) “yazan analist” bağlamında belirttiği gibi, bu gerekli ama zahmetli bir uğraştır. Ogden’in saptaması, yazma sürecini kolaylaştırmaz; ancak analitik karşılaşmada yaşanan güçlükleri “takdir etmeye” yardımcı olur. Hiç kimse, seans sırasında olup bitenleri o an içinde bütünüyle ve bilinçli olarak anlayamaz. Neler yaşandığı ancak geriye dönüp bakıldığında kavranabilir. Bana göre klinik karşılaşmanın belirli anları üzerine yazmak, olan bitene ilişkin anlayışımı derinleştiriyor. Bunun da ötesinde, hastanın harekete geçirdiği, ancak benim henüz farkına varmadığım bir şeyi işlememe yardımcı oluyor. Bu, açıkça bilinçdışının bir göstergesidir. İlişkisel süreçlerin tümünde, geriye dönüp bakıldığında açığa çıkan ya da çıkmayan bilinçdışı bir bileşen iş başındadır.
K.’nın vakasına ilişkin kısa bir klinik kesitle bitirmek istiyorum. K., belki de şimdiye kadar birlikte çalıştığım en zorlayıcı hastaydı. İkinci kış arasından sonra bana karşı saldırganlaştığında kendimi sindirilmiş hissettim ve daha önce de onun tarafından terörize edildiğimi hissettiğimi fark ettim. Üstelik K. de daha önce benim ve psikanalizin kendisini terörize ettiğini söylemişti. Aktarımda onun arkaik nesnesi haline gelmiştim. Bu durum beni, Bollas’ın (1989) “durumsal hastalanma” ifadesini kullanırsak, “durumun hastası” haline getirmişti. Bollas bu ifadeyi, (yazan) analistin karşı-aktarımı bağlamında kullanır. Üçüncü boyutta, yani meslektaşlarla görüşmeler, analiz ve konsültasyonlar aracılığıyla çalışmam, bende şaşırtıcı bir değişime yol açtı; ancak ben henüz bunun farkında değildim. Sonra bir seansın başında K., Freud’a, bana ve psikanalize karşı korkunç bir öfkeyle söylenmeye başladığında, kendimi sindirilmiş ya da ürkmüş olmaktan çok ona öfkelenmiş buldum. Bu, sözünü kesmemi kolaylaştırdı ve ona, “Sanırım şu anda beni sindirmeye çalışıyorsunuz,” dedim. Şaşırtıcı biçimde, bu sözler istediğim etkiyi yarattı ve K. birdenbire sakinleşti. Başını öne eğerek analizi “saygısızca” bulduğunu söyledi. Bu sözleri beni öfkelendirmiş olsa da eyleme dökme dürtümü aştım; çünkü kafası karışmış ve korkmuş olan karşımdaki kişinin çocukluk dönemine ait katmanı fark etmiştim. Ardından, bana bile riskli görünen bir şey söyledim: Öfkeli itirazları sırasında, bir kadın olduğum için istediği gibi saygısız davranma hakkını kendinde gördüğünü düşündüğümü söyledim. Daha önceki bir seansta, erkek olsaydım gerçekte yaptığı gibi benimle konuşmayacağını söylemişti. Şimdi bile, bunları yazarken, o sırada hissettiğim kaygıyı yeniden duyumsuyorum. Ancak rahatlatıcı biçimde, aldığım risk karşılığını verdi; K. sakinleşti ve artık hiçbir şey söylemedi. O anda Frankenstein’ın canavarının şu sözü aklıma geldi: “Mutsuz olduğum için kötüyüm.” Uzun bir sessizliğin ardından K., “Bunu yapamam,” dedi. Bu, söz konusu analizde dönüm noktası oldu.
K. ile çalışma deneyimim, nesnenin ruhsal olarak hayatta kalamaması üzerine ve bunun öfkeli evrede nasıl “sahnelendiği” üzerine düşünmeme yol açtı. Ruhsal olarak hayatta kalamamış olan arkaik, ilk nesne bendim. Birkaç yıl sonra yaşananlar üzerine yeniden düşünmeye başladım ve K.’nın öfke patlamalarına neden eskisinden farklı bir biçimde karşılık verebildiğimi kendime sordum. Bu düşünceler, psikanalizde analitik babalık işlevi ve “terapötik etki” ile bağlantılı olarak “babasal bütünleştirici” kavramı üzerine düşünmeme yol açtı.
Daha sonra meslektaşım Bob Hinshelwood ile yaptığım bir konuşmanın ardından Strachey’i yeniden okudum. Strachey, değiştirici yorumu şöyle tanımlıyordu: “Bu, hastanın arkaik fantezi nesnesi ile gerçek dışsal nesne arasında bir fark olduğunu fark edeceği anlamına gelir. Yorum, nevrotik kısır döngüde bir gedik açtığı için değiştirici hale gelmiştir.” (Strachey 1935, s. 500).
Umarım artık “psikanalizin terapötik etkisinin”, aktarım yorumlarının anlamlı olabilmesinden önce, analistin analizantı divanda tutabilme ve kapsayabilme yetisinden kaynaklandığı açıktır. Bana kalırsa “değiştirici yorum”, analisti, içsel-ruhsal düzeyde hayatta kalamamış nesneden kaynaklanan acımasız saldırıyı karşılayabilen bir nesne anne olarak kurar. Çevre annenin tutması ve nesne annenin kapsaması olmadan ne analist ne de hasta için sözel öncesi düzeyde temel bir ruhsal değişim gerçekleşebilir.






