Ödipal üçlü ilişki konstelasyonunun narsisistik ve borderline bozukluklardaki görünümleri
Girginer

Ödipal üçlü ilişki konstelasyonunun narsisistik ve borderline bozukluklardaki görünümleri

Yazar: Christa Rohde-Dachser

Çeviri: Suzan Uğur Girginer

Genel bakış

Görece iyi yapılandırılmış bireyler arasında tam gelişmiş bir üçlü yapıda ortaya çıkan “olgun” Ödipus kompleksi ile, özellikle narsisistik ve borderline bozukluklarda görülen, ödipal ve preödipal çatışmaların savunulması ve ikili (dyadik) yapıların korunmasıyla karakterize edilen “stratejik” Ödipus kompleksi birbirinden ayrılır.

I. Problem tanımlaması

Narsisistik kişilik bozuklukları ile borderline olarak adlandırılan kişilikler, preödipal bozukluklar kategorisine dahil edilir. Bu, bu tür hastaların etiyolojik açıdan önemli çocukluk çatışmalarının, psikoseksüel gelişim çizgisinde zamansal olarak ödipal dönemden önce yer aldığı anlamına gelir. Böylece bu çatışmalar, yaşamın önemli psikolojik yapılarının, özellikle benliğin ve kendiliğin oluştuğu bir yaşam dönemine (1. ile 3. yaşam yılı) denk gelir ve bu nedenle bu yapılar özellikle kırılgandır. Bu nedenle “preödipal bozukluk” tanısı çoğu zaman hastada bir yapı eksikliğini, bir “benlik bozukluğunu” ya da “benlik-yapısal handikapını” da ifade eder (bkz. örn. Blanck ve Blanck, 1979; Rohde-Dachser, 1983). Açıkta kalan soru şudur: Dürtü gelişimi ve yapı gelişimi erken dönemde bozulmuş olan bu çocuklar ödipal dönemi nasıl geçirmiştir? Sıklıkla örtük biçimde varsayıldığı gibi, bu önemli gelişimsel adım onlara tamamen kapalı mı kalmıştır? Eğer öyle değilse, bu kadar yetersiz donanımla ödipal çatışmaya nasıl girebilmişlerdir? Bu çatışma, önceki gelişim dönemlerinde daha az ağır travmalar yaşamış bireylerdeki gibi mi ilerlemiştir, yoksa farklı mı gerçekleşmiştir? Fenichel (1931), Lampl de Groot (1952), Loewald (1980), Lebovici (1982), Meissner (1985) ve diğerlerinin öne sürdüğü gibi, preödipal bozukluğun türü ve şiddeti ödipal çatışmanın biçimini özgül bir şekilde şekillendirir mi? Bu çalışmada bu sorular ele alınacaktır. Bunun için öncelikle psikanalitik literatürde “ödipallik”, “Ödipus kompleksi” veya “ödipal üçlü ilişki konstelasyonu” ile tam olarak neyin kastedildiğini mümkün olduğunca açık biçimde ortaya koymak önemlidir.

II. “Ödipus kompleksi” ne demektir?

Ödipus kompleksinin “nevrozların çekirdek kompleksi” olduğu öğretisi, psikanalitik teorinin vazgeçilmez ve Sigmund Freud tarafından “şifre sözcük (Schibboleth)” olarak tanımlanan bir parçası kabul edilir (bkz. Sacks, 1985; Cremerius, 1986). Buna rağmen (belki de tam bu nedenle!) kavramsal olarak daha kesin biçimde tanımlanması beklenenden daha zor olmuştur. 1983’te Philadelphia’da gerçekleşen Amerikan Psikanaliz Derneği panelinde, diğer konuların yanı sıra Ödipus kompleksinin yeniden değerlendirilmesine de ayrılan oturumda Simon, Ödipus kompleksini itiraz edilmeden, hareket eden ve bu nedenle hedefi zor vurulan bir hedef tahtasına benzetmiştir: Onun kapsadığı şey, son 70–80 yıl içinde sürekli değişmiştir. Günümüzde bu kavram o kadar teorik bir karmaşıklığa ulaşmıştır ki, bir açıklığa kavuşturulması zorunlu hale gelmiştir (bkz. Sacks, 1985, s. 203). Sigmund Freud Ödipus kompleksi üzerine hiçbir yerde sistematik bir sunum yapmamıştır (bkz. Laplanche ve Pontalis, 1967, s. 352). 1910’dan itibaren tüm eserlerine dağılmış bu konudaki ifadeleri (örn. Freud, 1910, 1923a, 1923b, 1924, 1925, 1931) Laplanche ve Pontalis tarafından şu şekilde özetlenmiştir:

“Çocuğun ebeveynlerine karşı hissettiği sevgi ve düşmanca arzuların örgütlü bütünlüğü. Pozitif biçiminde kompleks, Ödipus efsanesinde gördüğümüz şekliyle ortaya çıkar: aynı cinsiyetteki rakibe karşı ölüm arzusu ve karşı cinsiyetten ebeveyne yönelik cinsel istek. Negatif biçiminde ise bunun tersi söz konusudur: aynı cinsiyetli ebeveyne sevgi, karşı cinsten ebeveyne kıskançlık ve nefret. Gerçekte bu iki biçim, sözde tam Ödipus kompleksinde farklı derecelerde birlikte bulunur…” (s. 351).

Burada kompleks, çocuğun bu bağlamda ebeveynlerine yönelttiği arzuların karşıtlığından doğan bir dürtü çatışması olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca bu çatışmanın üç kişilik bir yapı içinde (baba/anne/çocuk) gerçekleştiği belirtilir; ancak bu yapının yapısal özellikleri ya da katılımcı bireylerin psikolojik yapı düzeyi ayrıntılı olarak ele alınmaz. İlgi odağında açık biçimde dürtü dinamiği vardır. Buna karşılık Thomas Loewald (1980), Ödipus kompleksini kısaca “çocuk-ebeveyn ilişkilerinin dürtüsel olarak motive edilen, çatışmalı bir üçlü ilişki konstelasyonunun ruhsal temsili” olarak tanımlar. Böylece olayın yapısal (üçlü) yönü çok daha güçlü biçimde vurgulanır. Hohl (1983) ise bir adım daha ileri giderek Ödipus kompleksini neredeyse tamamen yapısal açıdan ele alır:

“Freud için her bireyin merkezi nevrotik çatışması, çocuğun gelişimi boyunca ikili (dyadik) bir ilişkiden üçlü (triangüler) bir ilişki biçimine geçmek zorunda kaldığı noktada bulunur; Freud bu çatışmayı ‘Ödipus kompleksi’ olarak adlandırır ve bunu nevrozun çekirdek kompleksi olarak görür” (s. 78). Böylece üç kişilik ilişkinin yapısal olarak verdiği çatışma (Loch, 1984), ödipalliğin temel belirleyici unsuru haline gelir. Böyle bir yapıya girebilmek için çocuğun belirli bir psikolojik ayrışma düzeyine ulaşmış olması gerekir; yaygın görüşe göre bu yaklaşık olarak üçüncü yaşın sonuna denk gelir. Bu zaman noktası, dürtü gelişimindeki ödipal evrenin başlangıcıyla örtüşür ve bu nedenle içerikleri çocuğun artık üçlü temsil dünyasını belirler.

Bu kısa alıntılar, Ödipus kompleksi kavramının günümüzde dürtü-dinamik ve yapısal iki uç arasında gidip geldiğini açıkça göstermektedir. Bu iki uç arasında kavram, insan gelişiminin farklı aşamalarına da farklı biçimde yerleştirilmektedir. Benzer bir bağlamda Stolze (1976) şunu belirtir:

“Ödipus kompleksinin anlaşılmasındaki güçlük, iki problem alanının birbirine karıştırılmasından kaynaklanır: küçük çocuğun cinsel gelişimi bağlamındaki sorunlar ile erken anne-çocuk ikili ilişkisinden çoklu kişiler arası bilinçli ilişkilere geçiş sürecindeki gelişim sorunları” (s. 616).

Bu ifade, kavramsal belirsizliğin temel kaynağını oldukça net biçimde ortaya koyar. Bu iki problem alanını daha iyi ayırma girişimi, Abelin (1971), Rotmann (1978) ve diğerlerini “erken üçlüleşme (erken triangülasyon)” kavramını formüle etmeye yöneltmiştir. Buna göre bu süreç yaklaşık 18. ayda başlar ve dolayısıyla ödipal dönemden önce gelir. Abelin’e göre “erken üçlüleşme”, çocuğun en yoğun bağlılık kurduğu iki nesne olan anne ve baba arasındaki ilişkiyi anlamaya ve içselleştirmeye yönelik (hem travmatik hem de yapı kurucu) bir girişimdir (1975, s. 293). Ancak burada, sonraki ödipal üçlüleşmede olduğu gibi cinsel içerikler ve rekabet merkezi bir rol oynamaz. Diğer kuramlar gibi bu yaklaşım da başlangıçta bir ikili ilişki olduğu ve bunun çeşitli ara aşamalardan geçerek olgun ödipal üçlü yapıya dönüştüğü varsayımına dayanır.

Buna karşılık Melanie Klein Ödipus kompleksinin çok daha erken bir zamanda başladığını öne sürer (1927, s. 7). Ona göre çocuğun anne memesinden sütten kesilme yoluyla yaşadığı yoksunluk, ödipal eğilimleri tetikler; bu da yaşamın ilk yılının sonu ile ikinci yılın başına denk gelir. Bu nedenle Klein, “Ödipus kompleksinin erken evreleri”nden söz eder; ona göre bu kompleks, çatışmalı üçlü yapı olarak en geç onun “depresif pozisyon” adını verdiği aşamaya ulaşıldığında çocuğun tüm sonraki gelişimini belirler. Daha sonraki bir çalışmasında (1945), Ödipus kompleksinin köklerini daha da geriye, “paranoid-şizoid pozisyon”a yerleştirir. Bu aşamada arzu edilen — ya da tehdit edici (zulmedici/takip edici) — parçalı nesneler, annenin memesi ve babanın fallusu biçiminde çocuğun fantezi dünyasını doldurur. Bu “Ödipus kompleksinin erken evreleri”, örneğin André Green (1975) ve Serge Lebovici (1982) tarafından kullanılan triangülasyon (üçlüleşme) kavramından ayrılmalıdır. Çünkü bu kavram, çok daha genel bir anlamda, çocuğun erken bölme işlemlerinden ortaya çıkan üçlü yapıları ifade eder.

Bu erken yapılaşmalar, deneyim dünyasının “haz verici / haz vermeyen” ya da “iyi / kötü” olarak ilk kez düzenlenmesine hizmet eden arkaik benlik ve nesne imgelerini içerir ve insan gelişiminde evrensel bir geçiş evresi olarak görülür (bkz. örn. Otto Kernberg, 1975). Borderline hastalarda bu arkaik yapılar kalıcı hale gelir. Bu nedenle sanki anne ve baba ödipal yapıda temsil ediliyormuş gibi bir izlenim oluşabilir (bkz. Green, s. 515). Green’e göre: “Bunları birbirinden derin biçimde ayıran şey cinsiyet farkları ya da işlevleri değildir. Ayrım iki kritere göre yapılır: bir yanda iyi ve kötü nesne, diğer yanda yokluk (ya da kayıp) ile baskın varlık” (Green, a.g.e.; ayrıca bkz. Rohde-Dachser, 1979, s. 131 f.). Böylece gerçek Ödipus yapısından net bir ayrım çizilir: burada içselleştirilmiş nesnelerle ilişki, cinsiyet ve kuşak farklarına göre “genitalize edilmiş” biçimde örgütlenir (Lebovici, 1982, s. 209). Buna tamamen farklı bir yaklaşım da Jacques Lacan’da görülür. Lacan’a göre aslında “preödipal” bir gelişim aşaması yoktur. Ödipus kompleksi, insan varoluşunu baştan itibaren belirleyen ve onun kader çizgilerini şekillendiren bir yapıdır (Lang, 1973, s. 210). Burada baba konumu bir yokluk (bir “boşluk”) ile temsil edilir ve bu boşluk “babanın adı” göstereniyle işaretlenir. Dil ve fallus burada aynı işlevi görür: Ödipus kompleksini mümkün kılan üçüncü öğeyi temsil ederler. Bu üçüncü öğe, ikili ilişkiye (onu başlatmasına rağmen) kesin bir “hayır” koyarak mesafe ve ayrım yaratır.

III. Konumlandırma

Bu çeşitli Ödipus kompleksi varyantları, tüm sapmaları ve örtüşmeleriyle birlikte ele alındığında, kendi tanım denemeleri için geniş bir teorik alan açılır. Ben burada iki adımda, önce “ödipal üçlü ilişki konstelasyonu” kavramını daha yakından tanımlamak, ardından bu çerçeve içinde “olgun” bir Ödipus kompleksi ile “stratejik” bir Ödipus kompleksini birbirinden ayırmak ve narsisistik ile borderline bozuklukları bu iki kategoriden birine yerleştirmek istiyorum.

“Ödipal üçlü ilişki konstelasyonu” ile bundan sonra, çocuğun ebeveynler arasındaki algıladığı ilişkiyi fantezide herhangi bir biçimde cinsel olarak temalaştırdığı, evreye özgü ve çatışmalı bir ebeveyn-çocuk ilişkisi biçimini kastediyorum. Çocuğun bu tür bir ilişkiyi fantezisinde ele alması, “ilksel sahne fantezisi” (Urszenenphantasie) olarak adlandırılan şeydir ve bu, ödipal üçlü konstelasyonu baba-anne-çocuk üçlüsünün diğer biçimlerinden ayırır.

Bununla birlikte, Ödipus kompleksinin her zaman hem çocuğun hem ebeveynlerin dürtüsel arzuları ve savunma örgütlenmelerinden oluşan bir ağ olduğunu göz ardı etmiyorum (bkz. Friedman, 1966; Deleuze ve Guattari, 1972; Rangell, 1972; Loewald, 1980; Fischer, 1986). Aksine, ebeveynlerin ödipal çatışmadaki payının çocuğun ilksel sahne fantezilerine yansıdığını ve bu fantezilerin incelenmesi sırasında dolaylı biçimde her zaman birlikte ele alındığını varsayıyorum. Ayrıca, bu ilksel sahne fantezisinin ve ona bağlı çocukluk dürtü arzularının biçimlenmesinin, üçlü durumun gelişim düzeyi ve çocuğun (daha geniş açıdan bakıldığında ebeveynlerin de) psikolojik olgunluk düzeyi tarafından belirleyici şekilde etkilendiğini kabul ediyorum.

Buna göre ödipal üçlü konstelasyon üç düzeyde tanımlanabilir: a) üçlü yapının gelişme düzeyi, b) katılan bireylerin, özellikle çocuğun psikolojik gelişim düzeyi, c) çocuğun ilksel sahne fantezisinin özgül biçimlenişi.

Bu çerçeve içinde, bu öğelerin niteliğine ve kombinasyonlarına göre farklı ödipal üçlü konstelasyon türleri ayrıştırılabilir. Bunların başında “olgun Ödipus kompleksi” ile bu adı hak etmeyen diğer biçimlerin ayrımı gelir. “Olgun Ödipus kompleksi”nden ancak ödipal çatışmanın (yani çocuğun ebeveynler arasındaki cinsel olarak fantezileştirilen ilişkiyle ve bundan doğan dışlanmışlık deneyimiyle yüzleşmesinin) tamamen gelişmiş, stabil bir üçlü yapı içinde ve psikolojik gelişim düzeyi “gelişimin dönüm noktasını” (Blanck ve Blanck, 1979) aşmış bireyler arasında gerçekleşmesi durumunda söz ederim. Bu düzeyde bireyler artık bütün ve ikirciklik (ambivalans) içerebilen nesne ilişkileri düzeyinde bulunur. Bu tür bir Ödipus kompleksi, gelişimin önemli bir geçiş evresidir; çocuk burada içsel özdeşleşmeleri ve psikolojik yapıları kazanarak, sonraki gelişim sürecinde ensest nesnelerden içsel ve dışsal olarak kademeli biçimde ayrılmayı mümkün kılar. Buna karşılık, ilksel sahne fantezisinin eksik bir üçlü yapı içinde, çoğunlukla parçalı nesne ilişkileri düzeyinde ve henüz psikolojik gelişimin “dönüm noktasına” ulaşmadan oluştuğu durumlarda “olgun olmayan” ya da “stratejik” Ödipus kompleksinden söz ediyorum. Bu “stratejik Ödipus kompleksi”, olgun Ödipus kompleksinden temel noktalarda ayrılır: burada çocuğun benlik gelişimi, hangi nedenle olursa olsun, biyolojik dürtü olgunlaşmasıyla paralel ilerlememiştir. Dürtü ve benlik gelişimi birbirinden ayrışmıştır. Bu nedenle çocuk, o anda mevcut olan daha ilkel psikolojik araçlarla bu (özellikle kaygı yaratan) ödipal durumu yönetmek zorundadır. Normalde bu durumun gerileyerek (regresyon) ödipal öncesi ikili ilişki biçimlerine dönüşü beklenebilir. Ancak tam da bu preödipal ilişkiler çocuk tarafından travmatik olarak yaşanmışsa, bu kez muhtemelen “ileriye kaçış” (Flucht nach vorn) gerçekleşir. Bu durumda çocuk, ödipal sahneyi önceki gelişim dönemlerinden çözülmemiş çatışmalar için bir çözüm alanı olarak kullanır. Böylece Ödipus kompleksi çoğu zaman eski ikili ilişki kalıplarına entegre edilir; bu hem bu kalıpları korur hem de çocuğu ikili birleşme içine geri düşmekten (benlik kaybı tehlikesinden) korur.

Böylece, preödipal geçmişteki belirli eksiklikler ve hayal kırıklıkları için en azından görünüşte telafi sağlayabilecek bir konstelasyon ortaya çıkmış olur. Bu konstelasyona, yukarıda tarif edilen savunmacı işlevinin yanı sıra narsisistik bir onarım işlevi de eşlik eder. Ancak “olgun Ödipus kompleksi” olarak adlandırılandan farklı olarak burada söz konusu olan, insan gelişiminin evrensel ve zorunlu bir geçiş evresi değildir; çünkü bu evre içsel çatışma niteliği nedeniyle sürekli bir dönüşüm sürecine tabidir. Aksine burada, ilksel sahne fantezisi etrafında örgütlenmiş, savunma ve onarım mekanizmalarından oluşan sabit bir kompleks söz konusudur ve bu yapı inatla korunan bir hayatta kalma stratejisi karakteri taşır. Göreceğimiz gibi bu durum narsisistik ve borderline bozukluklar için tipik olan bir durumdur.

Bu durumlarda “stratejik Ödipus kompleksi” terimini, gerçekleşen işlev değişimini vurgulamak için kullanıyorum. Aynı zamanda bunun Ödipus kompleksinin bir ön biçimi ya da “erken evresi” olmadığını da açıkça belirtmek istiyorum. Bu tür terimler, ödipal üçlü ilişkinin başlangıçtan tam olgunluğa kadar doğrusal bir gelişim çizgisi izlediği varsayımına dayanır; bu tür bir gelişim, psikolojik olgunlaşmanın sorunsuz ilerlediği bireylerde çeşitli geçiş evreleriyle birlikte gerçekten de gözlemlenebilir. Buna karşılık stratejik Ödipus kompleksi, korunmaya yönelik, aşılmaya değil sürdürülmeye yönelik sabit bir ruhsal yapıdır. Buna “psödo-Ödipus” da denebilir; bu kullanım sık ve kısmen doğru biçimde yapılmaktadır. Ancak ben bu terimi kullanmaktan kaçınıyorum, çünkü deneyimlerime göre bu ifade, bu hastaların ödipal çatışmalarının ciddiyetini hafife alma ve onları erken ve aceleci biçimde “preödipal” olarak yeniden yorumlama eğilimini teşvik etmektedir. Bu bağlamda Rangell’in (1972, s. 7) ödipal ya da preödipal konusunu bir dikotomi (ikili karşıtlık) olarak ele alma eğilimine dair saptaması da önemlidir. Gerçekte ise bu hiçbir zaman ya-ya da şeklinde değildir; her zaman ödipal ve preödipal (yani ikili ilişkilerden kaynaklanan) dinamiklerin karmaşık bir iç içe geçmesi söz konusudur.

Kohut sonrası dönemde yeniden sıkça tartışılan şu soru — narsisistik kişilik bozukluklarının (ve borderline bozuklukların) gerçekten yapısal bir gelişim geriliği mi olduğu, yoksa ödipal çatışmalara karşı regresif bir savunma yapısı mı olduğu (bkz. Forman, 1981) — aslında sahte bir problemi gündeme getirmektedir. Gerçeğe daha çok yaklaşmak için, bu kişilik bozukluklarında narsisistik ve ödipal çatışmaların çok sayıda döngü içinde iç içe geçtiğini varsaymak gerekir: Çocuğun yetersiz ego donanımı ödipal döneme girişte regresif savunma mekanizmalarını harekete geçirmek zorunda kalır; bu savunmalar o anda çocuğun sahip olduğu en ilkel psikolojik düzeyde işler. Büyük olasılıkla burada Kohut (1971, 1977) ve Kernberg (1975, 1976) tarafından borderline ve narsisistik kişilik örgütlenmesi bağlamında tanımlanan savunmalar devreye girer; özellikle bölme, yansıtma ve inkar. Bu savunmaların artmış kullanımı, çocuğun aşabileceği ve dönüştürebileceği olgun bir Ödipus kompleksinin gelişimini engeller. Bu kısır döngü içinde “stratejik Ödipus kompleksi” hem ilerleyici hem de gerileyici özellikler taşıyan ikili (Janus yüzlü) bir yapı olarak gelişir. Bu, artık narsisistik ve borderline bozukluklarda ödipal üçlü konstelasyonun biçimlenişini bazı önemli hatlarıyla izlemeye çalışacağım teorik çerçevedir. Bu sunum hiçbir şekilde tamlık iddiası taşımaz; daha çok Rangell’in belirttiği gibi Ödipus kompleksinin öğelerinin farklı kombinasyonlarının klinik açıdan geometrik bir çeşitlilik oluşturduğunu (1972, s. 7) yeniden doğrulayacaktır.

IV. Tam ve eksik üçlü yapılar

Bizim ölçütlerimize göre olgun bir Ödipus kompleksi tam bir üçlü yapı içinde gelişir; buna karşılık eksik üçlü yapılar olgun olmayan, “stratejik” olarak adlandırılan bir Ödipus kompleksinin oluşumuna yol açar. Bir üçlünün ne zaman tam olduğunu bilen kişi, buradan hareketle sapmaları da açık ve net biçimde belirleyebilir. Bu nedenle aşağıdaki açıklamalara, tam bir üçlü yapıyı oluşturan koşulların genel bir tanımıyla başlıyorum.

Bir üçgen konstelasyon şu durumlarda tam ve dengede kabul edilir:

Yapının üç kutbu açık biçimde birbirinden ayrışmıştır (yani baba, anne ve çocuk kendilerini birbirinden ayrı bireyler olarak algılar ve yaşar),

Üç kutup arasında karşılıklı ilişkiler vardır,

Bu durum tüm katılımcılar tarafından kabul edilir,

Üçgenin üç ilişkisi de ağırlıklı olarak olumlu bir duygulanıma sahiptir ya da en azından bu yöne doğru eğilim gösterir,

Bu üç ilişkinin her biri, tüm katılımcıların zihninde temsil edilir (yani A, kendisini geçici olarak dışlayan B ile C arasındaki ilişkiye dair bir fantezi kurar; aynı şekilde B, A/C hakkında; C de A/B hakkında).

Bu tanıma göre, çocuk ebeveynler arasındaki ilişkiyi algılıyor ve bunu cinsiyet ve kuşak farklarıyla bağlantılı biçimde cinsel olarak temalaştırıyorsa (yani “ilksel sahne fantezisi” kuruyorsa), bu üçlü yapı “olgun Ödipus kompleksi”nin koşullarını karşılar. Ancak açıkça görülmektedir ki, üçlü gibi görünen her durum bu tam üçlü yapı koşullarını karşılamaz. Örneğin bir çocuk, farklı nesneleri (baba, anne, kardeşler) ayırt edebiliyor olabilir (madde 1), fakat bu nesneler arasındaki ilişkiyi algılayıp bunu zihninde yeterince gerçekçi biçimde temsil edebilecek durumda olmayabilir (madde 5; bkz. Donald Winnicott’un ünlü “spatula örneği”, 1941). Michael Ermann (1985), üç kişilik bir ilişkinin içselleştirilmesinin gerçek ödipal deneyimden önce tamamlanmamış olduğunu ileri sürmüştür. Özellikle anne ile baba arasındaki ilişki, bu gelişim aşamasında çocuğun her bir ebeveynle kurduğu ilişkiye kıyasla geri planda kalır:

“Ebeveynler arasındaki ilişki algılansa bile, üçlü yapının kurulmasında düşük bir ağırlığa sahiptir. Bu aşamada tipik nesne ilişkileri henüz sağlam bir üçgen yapı göstermez; bu yapı ancak üçgenelleşme (triangülasyon) dinamiğinin tamamlanması ve Ödipus kompleksi ile yerleşir. Bu tür ilişkiler daha çok, kesişim noktasında benliğin yer aldığı, fakat uçları henüz birbirine bağlanmamış iki kol gibi tasvir edilebilir. Eksik olan bağlantı, ebeveynler arasındaki istikrarlı ve sevgi dolu ilişkinin ödipal deneyim yoluyla içselleştirilmesidir” (s. 16). Üçgen yapı bu noktada ne kadar kırılgansa, çocuk için ödipal evreye girerken ilksel sahne fantezisini inkar etmek ve narsisistik evreninde kalmak o kadar kolay olur. Bu evrende çocuk, merkezde kendisinin bulunduğu ve buradan yıldız biçiminde birçok farklı nesneyle ikili ilişkiler kurabildiği bir yapı içinde kalır; böylece gerçek anlamda bir ödipal deneyimle yüzleşmekten kaçınır.

Bizim bağlamımızda ayrıca, üçlü bir yapı içinde sadakat içeren alt ilişkilerin mümkün olup olmadığına dair düşünceler özellikle önemlidir. Burada görülür ki, bu tür sadık, yani tüm taraflarca onaylanan ilişkiler (madde 3) ancak bütün ve ikirciklik (ambivalans) içerebilen nesne ilişkileri düzeyinde düşünülebilir. Bu gelişim düzeyinde saldırganlıkla başa çıkma biçimi, gelişimin dönüm noktasına ulaşılmadan önceki düzeyden temelden farklıdır; çünkü o düzeyde benlik ve nesne temsilleri katı biçimde iyi ve kötü olarak bölünür. Rotmann, küçük bir kız çocuğunun annesine dair yaşadığı durumsal bir hayal kırıklığından sonra geçici olarak anneden uzaklaşıp babaya yöneldiğini anlatır. Ancak bu durumda anne, daha ilkel bir gelişim düzeyinde olduğu gibi kötü nesne olarak bölünüp yansıtılarak dışarı atılmaz; aksine potansiyel olarak iyi nesne olarak korunur (a.g.e., s. 1135). Anne dolaylı biçimde çocuğun babayla ilişkisine dahil kalır; çünkü bu konstelasyonda çocuğun ilişki kurduğu kişi, anneyi seven bir babadır (ve tersi de geçerlidir; bkz. madde 4).

Böylece, istikrarlı bir üçlü yapı içinde, üçgenin iki kutbu arasında sadık alt ilişkilerin mümkün olduğu anlaşılır; çünkü ilişkilerin karşılıklılığı (madde 2) sayesinde her kutup dolaylı olarak diğer ikisini de temsil eder. Bu koşullarda çocuk, ebeveynler birbirine yöneldiğinde bile kendini onların sevgisi içinde güvende hisseder. Bu yapı, herkesin diğeriyle bir ilişki kurabileceği ve üçüncü kişinin bu ilişkiye ancak dolaylı biçimde dahil olduğu yönünde örtük bir uzlaşmaya dayanır. Bu koşulun olmadığı durumlarda ise bağımsız alt ilişki kaçınılmaz olarak “ihanet” olarak algılanır; üçgen yapı parçalanır ve birbirleriyle rekabet eden ikili ilişkilere dönüşür; bu ilişkiler sürekli olarak üçüncü bir kişiyi dışlama tehdidi taşır. Bu nedenle, ödipal çatışmanın istikrarlı bir üçlü yapı içinde yaşanmasıyla, çocuğun ebeveynlerin ilişkisinden geçici olarak dışlanmaya kıskançlıkla tepki verdiği durum ile, “yalnızca iki öznenin bulunduğu ve ilkel bölme süreçlerinin egemen olduğu bir benlik ve nesne dünyasında” yaşanması (Rotmann, 1978, s. 1107) arasında önemli bir fark vardır. Bu ikinci durum borderline gelişim için tipiktir. Bu tür çocuklar psikolojik gelişimleri sırasında çoğu zaman, ebeveynlerden biri ya da her ikisi tarafından dayatılan bir üçlüleşme yasağıyla karşılaşırlar. Bu da çocuğun, ayrıcalıklı bir ikili ilişki kurma yönündeki narsisistik beklentisini güçlendirir. Çoğu zaman bu durum, çocuğun ebeveynleri arasında sert bir mücadele yaşandığı ve çocuğun manipülatif yollarla taraf tutmaya zorlandığı ailelerde görülür (bkz. Lidz ve ark., 1957; burada şizofreni gelişiminde “evlilik bölünmesi” – marital schism – tanımlanmıştır).

V. Benlik yapısına ilişkin önkoşullar

Tam bir üçlü yapının kurulabilmesi, ancak katılanlarda buna karşılık gelen benlik yapısal önkoşulların mevcut olmasıyla mümkündür. Özellikle parçalı nesne ilişkileri düzeyinin aşılmış olması gerekir; yani çocuk (ve elbette ebeveynler de) gelişimin dönüm noktasının ötesinde bir düzeyde örgütlenmiş olmalıdır (Blanck ve Blanck, 1979). Buna ek olarak, yukarıda üçlü yapının koşulları arasında belirtilen nesne ilişkilerinin olgunluğu ile yakından bağlantılı başka önkoşullar da vardır; bunlara burada yalnızca kısaca değinilecektir. Çocuğun, anneyi (ya da babayı) geçici olarak diğer ebeveynle kurulan ikili ilişkiye “bırakabilmesi” için kendisini yeterince sınırları belirlenmiş bir birey olarak deneyimlemesi gerekir. Bu da hem başkasıyla birlikteyken hem de onsuz, geçici olarak yalnız kalabilme kapasitesini içerir (bu kapasite ile ilksel sahne arasındaki ilişki için bkz. Donald Winnicott, 1958).

Çocuğun sevgi dolu yönelimleri ve her iki ebeveyne bağlanması, nefret duygularına açık biçimde baskın gelmelidir. Ancak bu sayede çocuk, ödipal nefret duygularıyla yüzleşebilir ve bunlar ya da bunlardan doğan hadım edilme kaygısı tarafından yok edilme korkusu yaşamaz. Sevgi ve nefretin bu şekilde bir arada bulunabilmesi ise ancak “iyi” ve “kötü” benlik ve nesne imgeleri arasındaki bölmenin aşılması ve çocuğun daha gerçekçi özdeşimler kurabilmesiyle mümkündür. Benzer biçimde, “olgun Ödipus kompleksi” için gerekli koşullar Luc Ciompi (1982) tarafından da tanımlanmıştır. Ona göre Ödipus kompleksi, ancak şu durumda klasik anlamıyla işleyebilir: çocuklar ve ebeveynler belirli bir psikolojik olgunluk düzeyine ulaşmış olmalıdır; yani narsisistik açıdan yeterince bütünleşmiş ve sınırları belirlenmiş bireyler olarak, birbirleriyle gerçek nesne ilişkileri kurabilecek durumda olmalıdırlar (s. 38). Ayrıca baba figürü de çocuğun başlangıçtaki ilişkiler ağındaki belirsiz karışıklıktan ayrışmış olmalıdır. Bu ise ancak anne ve çocuğun da birbirlerinden ayrışmaya başlamasıyla mümkündür. Bu ayrışma süreci sonucunda, Ciompi’ye göre ödipal üçgenin aktörleri ortaya çıkar ve aralarında “çekim ve itme, yakınlaşma ve uzaklaşma, sempati ve antipati; buna eşlik eden rekabet, kıskançlık, suçluluk, hadım edilme ve başarısızlık duyguları ile kazanç, onaylanma, bütünlük ve başarı duygularından oluşan bir etkileşim” gelişir (s. 39).

Heinz Kohut (1977) ise, çocuğun ödipal dönemi sağlıklı biçimde geçirebilmesi için ebeveynlerde bulunması gereken bazı psikolojik önkoşulları belirtir. Ona göre belirleyici olan, ebeveynlerin kendi cinsel ve saldırgan tepkilerinin yanı sıra, çocuklarının ödipal arzularını ve rekabetini bir gelişim ilerlemesi olarak görüp bundan sevinç ve gurur duyabilmeleridir (s. 240). Bu da çocuğu ikili ilişkiden çıkarıp özerkliğe bırakmaya hazır olmayı gerektirir; bu tutum, narsisistik ve borderline gelişimlerde görülen üçgenelleşme (triangülasyon) yasağının tam tersidir. Tersine bakıldığında, eksik üçlü yapılar ödipal bir durum yaratır; ancak bu durum üçgenelleşme (triangülasyon) yasağı, buna eşlik eden sadakat çatışmaları, parçalı nesne ilişkileri ve buna uygun ilkel savunma mekanizmalarıyla (bölme, yansıtma, inkar) karakterizedir. Çocuk bütün ve gerçekçi nesne temsilleri geliştiremezse, ilkel preödipal nesne imgeleri önemlerini korur. Bu imgelerle ilişkili olan daha arkaik ilişki yapılarına özgü belirgin asimetri özellikle Jürgen Stork (1983) tarafından vurgulanmıştır. Buna göre çocuğun erken dönemdeki temsil dünyası, çoğunlukla güçlü ve hem aşırı idealleştirilmiş hem de tehditkar bir anne imgesi tarafından domine edilir. Bu imge güçlü bir çekim yaratır. Buna karşılık baba imgesi zayıf, yok ya da önemsiz görünür (s. 74).

Margaret Mahler ve çalışma arkadaşlarına (1975) göre ise bu ana-merkezli dünyaya daha sonra bir baba figürü girer. Bu baba, dış dünyanın temsilcisi olarak idealize edilmiş, parlak bir “şövalye” imgesi taşır; anne-çocuk ikilisini böler, çocuğa anneden ayrılmanın mümkün olduğunu gösterir ve onu anneden “kurtarabilecek” bir figür haline gelir. Bu tür baba imgelerinin abartılı ve fantezi yüklü olması, daha önce annenin imgesine yüklenen abartılı anlamlarla paraleldir. Bu yapıda baba bireyselleşmenin, anne ise hem koruyucu hem de içine çekip yok edebilecek ilksel kaynağın simgesi haline gelir. Stratejik Ödipus kompleksinde bu tür arkaik ve asimetrik anne ve baba imgeleri korunur. Bunlar ilksel sahne fantezisinin oluşumunda belirleyici rol oynar ve bu fantezilerin zaman zaman tuhaf ve çarpık karakterini açıklar.

VI. Borderline ve narsisistik bozukluklarda ilksel sahne fantazisinin biçimlenişi

Bu daha biçimsel değerlendirmelerden sonra, çocuğun ebeveynlerin özerk ilişkisine dair fantazisinin, bizim bağlamımızda “ilksel sahne fantazisinin”, narsisistik ve borderline bozukluklarda nasıl şekillendiği sorusuna yönelmek istiyorum. Burada görülecektir ki, ebeveynler arasındaki bağımsız cinsel ilişki hem borderline gelişimler hem de narsisistik kişilik bozuklukları açısından ağır bir tehdit oluşturmak zorundadır; çünkü bu ilişki, çocuğun yaşamı sürdürmeye yarayan bölme işlemlerini, onun ikili (dual) yanılsamasını ve (savunmacı) büyüklenmeciliğini (grandiyözite) sorguya açar. Bu nedenle çocuğun ilksel sahne fantezileri, bütün çeşitliliklerine rağmen, her zaman bu tehdidi de yansıtır; ama aynı zamanda çocuğun bu tehditle baş etmek için kullandığı kendine özgü savunma ve onarım tarzını da (Mentzos, 1982) yansıtır. Bunu önce tipik borderline gelişim örneği üzerinden açıklamak istiyorum.

1.Ödipus kompleksi ve borderline gelişim

Kernberg (1975), borderline kişiliklerde preödipal ve ödipal çatışmaların karakteristik bir “yoğunlaşmasından” söz eder; ayrıca birincil (primer) sevgi nesnesiyle yaşanan ağır hayal kırıklıklarının etkisi altında ödipal sahneye erken girişten bahseder. Buna eşlik eden hayal kırıklığı saldırganlığı, çocuğu adeta üçüncü bir kişiyi devreye sokmaya zorlar; böylece çocuk nefretini ona yönlendirerek birincil sevgi nesnesiyle ilişkisini koruyabilir. Burada asıl mesele, çocuğa geçici olarak hayal kırıklığı yaratan birincil nesneye alternatif sunabilecek ve bu sayede engellenme (frustrasyon) nefretini hafifletip nötralize edebilecek üçüncü biriyle her zaman geri döndürülebilir tamamlayıcı bir ilişki kurmak değildir (bkz. Rotmann 1978). Tipik borderline gelişimde üçüncü kişi daha ziyade “tamamen iyi” ve “tamamen kötü” (kısmi) nesne temsilini istikrarlı kılmak için devreye sokulur; bu bölme, “iyi” nesneyi “kötü” nesnenin yok ediciliğinden korumayı amaçlar. Üçüncü kişi, ki bu bizim bağlamımızda ödipal rakip olmaktadır, böylece yalnızca ödipal nefretin değil, çocuğun bütün preödipal hayal kırıklığı nefretinin de yansıtma hedefi haline gelir. Bölme mekanizmasına uygun biçimde, bu saldırganlık üçüncü kişiye yönelik eşzamanlı libidinal duygular tarafından frenlenmez; böylece onun imgesi kolayca kötülüğün cisimleşmesine dönüşür. Böylesine kötü bir rakip doğal olarak son derece tehditkardır. Bu durumda çocuğun kastrasyon kaygısı da buna paralel olarak çok büyüktür. Burada çocuğun sevgi nesnesine yönelen ensest arzularını frenleyen şey de budur; yani aynı nesneye yönelen sevgi ve nefret arasındaki çatışma değil.

Kernberg (1975), bu koşullar altında “mutlak kötü cinsel ebeveyn çifti” imgesinin oluştuğu vakaları tarif eder; bu imge, çocuğa koruma ve güven veren “mutlak iyi, aseksüel ebeveyn çifti” ile keskin bir karşıtlık içindedir. Üçgenin (Triadın) bölünmesi aynı derecede dikey biçimde de gerçekleşebilir; bu durumda “kötü” imge sonradan eklenen üçüncü kişinin temsiliyle birleşir. Böylece aynı zamanda bir “canavar baba” fantezisi yaratılmış olur; bu baba yalnızca çocuğu değil, ona yaklaşması halinde anneyi de tehdit eder. Bu bağlamda ilksel sahne düzenli olarak sadomazohistik tasarımlarla aşırı yüklenir; burada anne babanın kurbanı olarak fantezileştirilir, oğul ise onun seçilmiş kurtarıcısıdır (bazen gizlice hissedilen “babayı öldürme görevi”ne kadar varır). Kız çocuğu için bu durumda genellikle yalnızca anneyle, özellikle de onun kurban rolüyle, mazohistik özdeşleşme imkanı kalır; çünkü kız çocuğu nefret ettiği babaya aynı zamanda libidinal biçimde yaklaşamaz ve yaklaşmasına izin verilmez. Böylece kız çocuğunun seven bir kadın rolüyle özdeşleşme şansı olmaz. Bazı kızlar bu mazohistik rolü ve kendilerine dayatılan bu “kadın kaderini” reddederler; daha riskli olan “fallik” çözümü tercih eder ve annenin koruyucusu, bazen de onun daha iyi “sevgilisi” olarak babayla rekabete girerler. Bazı vakalarda bu durum, annenin hizmetinde son derece fedakar yaşam çizgilerine yol açar; bunun bedeli ise kişinin kendi özerk yaşamını kuramaması olur.

İlksel sahnede annenin yalnızca babanın kurbanı olmadığı, aynı zamanda ona sevgiyle yöneldiği düşüncesi, çocuğun bütün savunma düzenini tehdit ederdi; bu yüzden kolayca “ödipal ihanetin” özü haline gelir. Bu fantezi yapısının ne kadar inatla savunulması gerektiği, deneyimlerime göre her iki cinsiyetten yetişkin borderline hastalarda sıkça görülür: Bu kişiler bu noktada, analistin talep ettiği biçimde ilksel sahne fantazilerini (özellikle babaya ilişkin bakışlarını) gerçeklikle sınamaya hazır olmak yerine, daha çok depresyon ya da hezeyan geliştirme eğilimindedirler; bu hezeyanlarda da zulmeden figürü sürekli yeniden yaratırlar.,

Başka bir yerde ayrıntılı olarak aktardığım (Rohde-Dachser, 1979) ve tipik bir borderline gelişim gösteren bir hastam, yaklaşık 8 yaşına tarihlendirdiği bir örtü anısını anlattı. Bu anıda, Nazi dönemine ait “ırk saflığı” üzerine bir broşürdeki bir resimden olağanüstü derecede etkilenmişti: Bir tarafta ışıldayan, “saf” sarışın bir kadın, karşı tarafta ise siyah saçlı (muhtemelen Yahudi) bir “sefih”. Bu iki resmin altındaki yazı şöyleydi: “Bu ikisi asla bir araya gelmemeli!” Hasta, bu resmin onu tuhaf bir şekilde etkilediğini ve uzun süre zihninden çıkmadığını anlattı. Ona göre bu görüntü “yerli yerinde”ydi; fakat neden böyle hissettiğini tam olarak açıklayamıyordu. Aynı hasta gizliden gizliye, bütün kadınların cinsel birleşme sırasında bir çeşit işkence yaşadığına ve kendisinin dünyaya, kadınların uğradığı bu haksızlığı telafi etmek için geldiğine inanıyordu. Karısının evliliğe bakire olarak girmediğini öğrendiğinde, onun sevgilisinin kendisine tecavüz etmiş olduğundan hemen emin oldu. Ancak karısının sonraki anlatıları bu versiyonu giderek daha fazla sorgulanır hale getirdi. Buna karşılık hasta, giderek hezeyan benzeri bir nitelik kazanan kuruntular geliştirdi; eğer karısı gerçekten bu adamla gönüllü olarak cinsel ilişkiye girdiyse, onu kesin olarak bir “fahişe” konumuna indirgemesi gerektiğine inanıyordu. Aynı zamanda bende şu izlenim oluşuyordu: Hasta, kısmen canlı zihinsel imgeler (eidetik) biçimde şekillenen bu kuruntularında, fantezisindeki rakiplerini durmadan yeniden yaratıyor ve sonra onları nefretiyle takip ediyordu.

Gerçekten de bu tür üçgen yapıların asla çözülmemesi için zorlayıcı nedenler vardır. Bunlar, çocuğu birincil sevgi nesnesiyle kurulan (yutucu ve/veya öldürücü olarak fantezileştirilen) ikili ilişkiden korur ve aynı zamanda bu birincil nesneyi çocuğun yoğun engellenme nefretinden yalıtır. Üçüncü kişinin yarattığı ortak tehdit, anne ile çocuğu daha da güçlü biçimde birbirine kenetler; böylece üçüncü kişi burada hem ayrılığı sağlayan bir bariyer hem de anne-çocuk ikilisinin tutkalı haline gelir. Bu ikilinin ve ona bağlı libidinal ve narsisistik doyumun hizmetinde, ilksel sahne fantezisi çoğu zaman daha da geliştirilir ve dramatize edilir. Anne ile oğul (daha nadiren anne ile kız) düzenli olarak koruyucu fanteziler aracılığıyla birbirine bağlanır: Oğul, annede kendisini baba-canavarından, özellikle de onun fiziksel (homoseksüel ya da kastre edici) saldırılarından koruyan kişiyi görür. Buna karşılık onun görevi de anneyi babanın cinsel (öldürücü) saldırılarından korumaktır. Anneye “göz kulak olmak” zorundadır.

“Ağır travmatik yaşantılar” yaşamış, anksiyete nevrozu olan otuz yaşındaki bir hastanın analizinde, uzun bir süre sonra, onun neden uzun süre evden uzaklaşamadığının asıl nedeni ortaya çıktı. Çocukken sürekli, yokluğunda annesinin evde başına bir felaket gelebileceği korkusuyla yaşamıştı. Aynı zamanda anne ve babayı gözetimsiz bırakmama yönünde bir görev hissediyordu. Bilinçdışı düzeyde ayrıca, annenin koruması olmadan “dışarıda” homoseksüel biçimde tecavüze uğramaktan korkuyordu. Bir keresinde rüyasında kısa bir yürüyüş sırasında şehir kapısından dışarı baktığını ve orada genital bölgesi ağır yaralanmış, delinmiş bir kız gördüğünü anlatmıştı. Bu görüntü, rüyada onun kapının dışına çıkmasını engelliyordu. Rüyada “bir kapıdan geçmenin” cinsel birleşme (koitus) sembolü olarak, delinmiş ve kanlı bir vajina görüntüsünü çağrıştırması, bu tür hastaların cinsellik korkularına da son derece açık biçimde işaret eder; çünkü bu hastalar sadistik baba-canavarla gerçek anlamda erkekçe özdeşleşemezler.

Borderline hastalarda pozitif Ödipus kompleksinin dramatik biçimde zorlanması ve buna uygun ilksel sahne fantezisinin kurulması çoğu zaman yalnızca bölmeyi korumaya değil, aynı zamanda yoğun homoseksüel kaygıların savunulmasına da hizmet eder (bkz. Kernberg, 1975). Bu vakalarda homoseksüel tehdit büyüktür; çünkü hasta, baba-canavarla özdeşleşmeye karşı kendisini her yolla korumak zorundadır. Bu çoğu zaman “baba-olmayan”la, yani onun karşıtıyla, “anne”yle, tam karşıt özdeşleşme yoluyla olur. Buna eşlik eden pasif-feminen tutum, sıklıkla annenin çocuğun ondan uzaklaşmasına ve kendi etkinliklerini geliştirmesine izin vermediği preödipal deneyimler tarafından hazırlanır (bkz. Masterson, 1976). Oğul, annenin sevgisini kaybetmemek için asla baba-canavar gibi olmamalıdır; buna ek olarak yoğun kastrasyon kaygısı da onu pasif biçimde boyun eğmeye iter. Aynı zamanda ise, anneyi karşısına alabilecek, çocuğu ikiliden (dyaddan) çıkarabilecek ve erkek özdeşim nesnesi olabilecek iyi ve güçlü bir baba özlemi sürer; bu özlem çoğu zaman cinselleştirilmiş biçimde yaşanır. Böylece homoseksüel arzu, bedensel temas ya da bir erkekle cinsel birleşme yoluyla erkek kimliği kazanma yönünde büyüsel bir arzuya dönüşür.

Ama baba ile oğulun, tüm-güçlü (omnipotent) ve tehditkar olarak fantezileştirilen (kökleri preödipal olan) anne imgesine karşı bir “erkekler ittifakı” kurduğu durumlar da düşünülebilir; bu anne imgesine karşı hem baba hem oğul kendilerini eşit derecede bağımlı hisseder. Genellikle baba bu durumda oğulu ebeveyn rolüne iter ve onu, güçlü anneye karşı eskiden eksik kalan “babasal kurtarıcı” rolüne iter. Baba böylece “oğul adına” anneyi terk edebilir, evcilleştirebilir, kontrol edebilir. Bu duruma karşılık gelen ilksel sahne fantezileri de, bana bilinen vakaların çoğunda, aşırı güçlü anne imgesini cinsel eylem içinde alt etmeye, etkisiz hale getirmeye ya da onunla uzlaşmaya hizmet eder. Bu nedenle bu fanteziler sıklıkla bağlanmış ya da başka biçimde hareketsiz bırakılmış kadınlara ilişkin şiddet imgeleri, tecavüz fantezileri içerir; ya da tersine, cinsel ilişkinin güvenli hale gelebilmesi için erkeğin tehditkar imgeye mazohistik biçimde boyun eğmesini simgeler. (Bu imgelerin çoğunlukla, gerçekte beklenmedik baba-oğul ittifakı karşısında oldukça çaresiz duran ve kendilerine yansıtmalı biçimde atfedilen tümgüçlülükle (omnipotens) uzaktan yakından ilgisi olmayan kadınlara yüklenmiş olduğunu söylemeye gerek bile yoktur.)

Buna karşılık, anneye yönelmiş benzer baba-kız ittifakları da, her ne kadar görünürde yüksek derecede libidinal olarak tonlanmış ödipal bir bağlanım izlenimi verseler de, tehdit edici böyle bir preödipal anne-imagosuna karşı ortak savunma aracılığıyla sıklıkla birbirine kenetlenir. Bu konstellasyonlarda baba, kız çocuk için birincil olarak ödipal bir aşk nesnesi değil, daha çok anne-kız ikilisinin yutucu çekimine karşı vazgeçilmez bir kurtarıcı çıpasıdır. Kız çocuk annesiyle ne kadar iç içe geçmişse, bu çekim o kadar tehlikelidir; annenin tahayyül edilen uğursuz gücüne ilişkin korku da o kadar büyüktür (bkz. Béla Grunberger, 1982); bu korku, çocuğun reaktif saldırganlığının yansıtılması (projeksiyon) aracılığıyla daha da beslenir. Böylece kız çocuk, anne-imagosunu durdurabilecek kadar güçlü olan idealize edilmiş bir baba imgesini kendi içinde zorunlu olarak kurmak ve muhafaza etmek zorundadır. Bu imgenin yaşam kurtarıcı işlevleri vardır ve bu nedenle sarsılmasına izin verilmez. Gerçeklik sınamasının dışında tutulur ve bazı dış gözlemcilere alışılmadık derecede güçlü (“ödipal”) bir baba-kız bağlanımı gibi görünebilir. Ancak arkaik anne-imagosuyla, bir Kali imgesiyle (yutucu-arkaik vce tümgüçlü anne imgesi), aslında gerçek anlamda bir ödipal rekabet mümkün değildir. Kali’nin “intikamı” bir ölüm hükmüne eşdeğer olurdu; bunu savuşturmak için de çoğu zaman grotesk uzlaşma ve boyun eğme jestleri sahnelenir.

Hastalarımdan biri annesiyle öylesine iç içe geçmişti ki, annenin ölümünden sonra birkaç yıl boyunca tekrar tekrar neredeyse bedensel olarak annenin onu “yanına çekmek istediğini” hissediyordu. Böyle krizlerin doruk noktalarında sık sık, normalde daha ziyade güçsüz ve pek güven vermeyen sevgilisini, bütün erkeksi niteliklerle donatılmış, güç taşan bir figür olarak görüyordu; bu figür bacaklarını açarak onun intihar amacıyla çıkmak istediği pencereye ya da balkona giden yolu kapatıyordu. Bu adam özellikle ağır bir kriz sırasında beklenmedik biçimde ondan uzaklaşınca, hasta geçici olarak psikozun eşiğine sürüklendi. Bu döneme ait bir rüyasında, evlilik yatağında yanındaki yer boştu. Ardından beyaz giysilere bürünmüş kadınsı bir figür ortaya çıktı ve el işaretiyle onu takip etmesini istedi. Hasta, içsel bir zorlanma altındaymış gibi ona uydu; ta ki kadın dönüp, ölümün cisimleşmiş hali olan, nefretle çarpılmış iskeletimsi bir yüz gösterene kadar. Hasta bu yüzü içgüdüsel olarak ölmüş annesiyle ilişkilendirdi.

Bu arada benzer “stratejik” ittifaklar narsisistik kişilik bozukluklarında da bulunur. Bütün bireysel farklılaşmalara rağmen, burada da orada da bunlar; arkaik-tehditkar bir anne-imagosuna ve ona yansıtılan nefret duyguları ile birleşme arzularına karşı koruma işlevi görür; ödipal rekabet durumunun regresif savunusuyla, ama aynı ölçüde öldürücü olarak fantezileştirilen ödipal ensest arzularıyla da sıkı biçimde örülüdür. Bunlar, Borderline hastalarının narsisistik kişilik bozukluklarıyla genel olarak paylaştıkları temel temalardır ve bu nedenle her iki hasta kategorisinin cinsel fantezi sahnesinde de belirli ölçüde stereotip biçimde tekrar eder. Psikoterapi ve süpervizyon çalışmalarım sırasında erişebildiğim olgu materyalinde, başka psikanalitik yazarların betimlemelerinde de yeniden ortaya çıkan ve narsisistik kişilik bozuklukları için prototipik görünen farklılıklar da gözlemleyebildim. Bunlar her şeyden önce, ilk sahnenin (Urszene) inkarının ve ödipal zafer fantezisinin varyantlarıdır.

2. Narsisistik kişilik bozukluklarında ilksel sahne (Urszene) fantezisinin rolü

a) İlksel sahnenin inkarı

Narsisistik kişilik bozukluklarında ilksel sahne (Urszene) fantezisi, eğer bütünüyle bastırılmıyorsa, genellikle farklı bir biçimde yapılandırılır. Narsis ve Ödipus bir çelişki olarak kabul edilir. Üçlü (triangular) yapı tanımı gereği uzlaşma oluşumunu ve geçici vazgeçişi zorunlu kılar; buna karşılık narsisistik ikili yapıda “her şey” ya da “hiçbir şey”, yani sınırsızlık söz konusudur. Ödipal sahneye giriş, bu narsisistik illüzyonu ve çocuğun erken dönemde mutlak bir biçimde kurmak zorunda kalmış olabileceği eşsizlik ve tüm-güçlülük (omnipotent) fantezisini, çaresizlik ve sevilmeme deneyimine karşı tehdit eder.

Bu durum sıklıkla üçlü konstellasyonun ve onun tüm sonuçlarının tamamen inkar edilmesine ve narsisistik ikilinin işleyiş biçimlerinin birden fazla nesneyle (burada ödipal ebeveynlerle) kesintisiz biçimde sürdürülmesine yol açar. Böylece “narsisistik üçlü” (Grunberger, 1971) yanılsaması ortaya çıkar; yani mutlak bir uyumla kaplanmış üçlü grup. Bu durum Hristiyan mitolojisinde “Kutsal Üçleme” ya da “Kutsal Aile” düşüncesinde ifadesini bulur (benzer şekilde, “aile”ye dair nostaljik ideal imgelerde de görülebilir; bu ideal korunmak istendiğinde çoğu zaman yapının bozulmaması için bir günah keçisi kurban edilir).

Çocuğun düşünme ve algılama aygıtı geliştikçe, bu tür narsisistik arzusal fanteziler ve inkar stratejileri ancak yoğun gerçeklik inkarı pahasına sürdürülebilir. Sıklıkla, narsisistik konumları ödipal meydan okumadan korumaya yönelik ek uyum girişimleri ortaya çıkar. Burada merkezi nokta, çocuğun ebeveynler arasındaki algılanan ve gerçek bağımsız ilişkiyi, özellikle bunun cinsel yönünü, değersizleştirmesidir. Sanki çocuk kendi kendine şöyle der: “Ben ebeveynlerimin (babamın, annemin) hayatındaki en önemli şeyim; onlar yalnızca zorunluluktan birlikte değildir; benim dışımda yaptıkları şeyler önemsizdir, keyifsizdir ve gerçek anlamda sayılmaz.” Ödipal bağlamda özellikle cinsellik, ebeveynleri birbirine bağlayan özel bağ olarak, bununla birlikte ödipal rakibin cinsel çekiciliği de, bu şekilde değersizleştirilir. Borderline hastalarda ilksel sahne fantezisini belirleyen öfke ve korkunun yerine burada ilksel sahnenin inkarı veya değersizleştirilmesi geçer. Baba iktidarsız, anne ise cinsel açıdan ilgisiz olarak düşünülür; cinsel bir sır yoktur.

Hastalarımdan biri, analizde yıllarca ısrarla anne-babasının hiç cinsel ilişkiye girmediğini, eğer girdilerse bunun en fazla dört ya da beş kez olduğunu (çünkü ailede o kadar çocuk vardı) inkar etti. Buna rağmen ebeveynlerine karşı yoğun bir acıma hissi duyuyordu; çünkü ona göre hayatlarından neredeyse hiçbir şey alamamışlardı. Aynı zamanda rüyaları, olası biyografik temelleri onun için konu olmayan, röntgenci (voyeuristik) biçimde işlenmiş ilksel sahne fantezileriyle doluydu.

Bu tür hastalarda Lüders’in (1986) narsisistik kişiliklere özgü “metamorfoz” olarak tanımladığı olağanüstü bir yetenek de işe yarar: yaşanabilir gerçekliğin, yalnızca tüm-güçlü (omnipotent) fantezi tarafından biçimlendirilebilen ve ancak onun tarafından taşınıp katlanılabilen bir gerçek-dışılığa dönüştürülmesi. “Oyunu bozabilecek ya da sabitleyebilecek her şey rahatsız edici ve saldırganlaştırıcıdır.” Bu zeminde ilksel sahne fantezisi keyfi biçimde manipüle edilebilir hale gelir; çoğu zaman “ödipal zafer” fantezisine dönüşür ve bunun kişilik gelişimi üzerinde sıklıkla ciddi sonuçları olur.

b) Ödipal Zafer Fantezisi

İlksel sahnenin değersizleştirilmesiyle birlikte aynı şekilde güçsüzleştirilmiş baba ve anneler, çocuğun (bu noktada fallik olan) büyüklenmeci (grandiyöz) duygusunu ve onun dışlayıcı ikili (dyad) ilişki arzularını gerçekten tehdit edebilecek ciddi ödipal rakipler değildir. Bu durumda çocuk doğal olarak kendisini annenin daha iyi sevgilisi (babanın daha iyi sevgilisi) olarak hissetmeyi özellikle kolay başarır. Bazı hastalar ödipal rakibi artık ortadan kaldırmak bile istemez, çünkü zaten onun yerindedirler (bkz. Grunberger, 1971). İlksel sahne fantezisinin yerine ödipal zafer fantezileri geçer; burada hasta görünüşte güvenli biçimde rakibin yerine geçer. Ancak rakip hiçbir koşulda tamamen sahneden çekilmemelidir, çünkü o, zafer fantezisinin gerçeklikle yüzleşip sönmesini engelleyen temel dayanak noktasıdır. Aksi halde çocuk, kendi çocuk bedeninin anneye (babaya) asla yetişkin bir cinsel partnerin yerini alamayacağını kavramak zorunda kalırdı. Bu anda erken gelen “zafer”, yoğun bir utanca dönüşmek zorunda kalırdı. Grunberger’e (1971) göre çocuğun “Baba’dan bu kadar korkmasaydım…” türündeki hadım edilme fantezileri, dayanılmaz bir narsisistik incinmeyi savunmaya hizmet eder. Bu incinme şudur: “Baba’yı uzaklaştırmayı başarsam bile, onun yerine gerçekten geçemem.” Bu tür bir narsisistik bağlamda ödipal rakip yalnızca değersizleştirilmez, aynı zamanda “çok düşman, çok şeref!” mantığıyla çoğu zaman şeytanlaştırılır. Ödipal yenilgiler hiçbir zaman kesin değildir; zafer mümkün kalmalı ve narsisistik sahnelenmeler için uzakta belirsiz bir ufuk gibi işlev görmelidir. Bu nedenle narsisistik kişilerde bir partner kaybından sonra genellikle depresif yas değil, daha çok kaygı ortaya çıkar. Brenner (1979), depresyonun gerçekleşmiş travmatik bir olaya verilen uygun tepki olduğunu; kaygının ise henüz gerçekleşmemiş bir olaya verilen duygu olduğunu belirtir. Ödipal bağlamda hala kaygı varsa, henüz hiçbir şey kaybedilmemiştir. Bazı hastalar bu nedenle kaygıyı (hatta hadım edilme kaygısını) ödipal umudun garantisi olarak korurlar. Çoğu zaman bu, cinsel bir “zaferden” hemen sonra yeniden bir “savaş”ın başlaması anlamına gelir: tartışma çıkarmak, hesaplar yapmak, karşı hamle planlamak gibi. Bu yalnızca saldırgan bir yeniden konumlanma değil, aynı zamanda ödipal rakibin hala var olduğundan, üçlü yapının sürdüğünden ve oyunun yeniden başlayabileceğinden emin olma çabasıdır.

Ödipal “kazanan”ın başka varyantları Rothstein (1979) ve Lasky (1984) tarafından tanımlanmıştır. Lasky’ye göre “ödipal kazanan”, çocukluk döneminde karşı cinsiyet ebeveyn tarafından aşırı derecede uyarılmış bir bireydir; bu durum, aynı cinsiyet ebeveynin uygunsuz biçimde ya da hiç rekabet etmediği bir ortamda gerçekleşir, ancak buna rağmen hiçbir zaman açık bir ensest yaşanmaz (s. 351). Olgun ödipus kompleksi ile karşılaştırıldığında bu konstelasyon, ilgili bireyin gelişimi üzerinde belirgin biçimde dezorganize edici bir etki yapar; bu etki erkekler ve kadınlarda farklı biçimlerde ortaya çıkar

Erkek çocukta gerçek bir rakip olmadığı için, kendisine sınır koyabilmek adına büyüklenmeci (grandiyöz) preödipal ebeveyn imgelerini yeniden canlandırmak zorunda kalır. Baba imgesi, paradoksal biçimde anneye ait özellikler üzerinden büyütülerek tehditkar hale getirilir. Aynı zamanda ödipal rakibin “suskunluğu” idealize edilir. Çocuk böylece “güçlü, sessiz, kendini açmayan, gizemli, güçlü bir erkek” imgesini içselleştirir. Ödipal zafer fantezisi, düşünce ile eylem arasındaki ayrımın bulanık bırakıldığı bir gri bölgede kalır; bu da ütopyayı korur. Ancak bu durum ensest riskini de canlı tutar ve çoğu zaman spontan davranışın (ve hatta fantezinin) ciddi biçimde kısıtlanmasına yol açar.

Kadın ödipal kazananlar, eğer tanısal geleneğimize güvenecek olursak, bunun karşısında daha çok “histerik” bir çözümü tercih ediyor gibi görünürler; burada pasif olarak yaşanan deneyim aktif bir deneyime çevrilir. Ödipal olarak kazanan kız çocuğu, daha sonra her yerde cinselleştirilmiş bir atmosfer yaratan bir kadına dönüşür; böylece çevrede bu yolla harekete geçirilen cinsel istekleri düzenli olarak ketlenmeye/başarısızlığa (frustrasyona) uğratır. Lasky’nin görüşüne göre burada bilinçdışı düzeyde temel amaç, kendisini ve başkalarını tehlikeli durumun kontrol altında olduğuna ikna etmektir. Mentzos (1980) da buna benzer “histerik sahnelemeler”in işlevini vurgular; ancak onun yaklaşımında “suçtan arınma” (sahnelemenin yönelik olduğu üstbenliğin uzlaştırılması) yönü daha güçlü biçimde öne çıkar.

Ben ise, Lasky’nin tanımladığı “ödipal kazanan”ın, sürekli uyarılan ödipal zafer fantezilerine sahip olup aynı zamanda spontan eylem kapasitesi bloke edilmiş haliyle (yani “Don Juan” tipi olmayanıyla), literatürde düşünüldüğünden daha az umut uyandırdığı ve dolayısıyla daha az hayal kırıklığı yarattığı fikrine kuşkuyla yaklaşmak isterim. Bu konudaki boşluk, ketlenen/engellenen edilen “kurbanların” kadınlar olmasıyla açıklanabilir; kadınlar, muhtemelen reddedilmiş bir cinsel teklifin yarattığı narsisistik hak edilmişlik incinmesini daha az dışa vurma ve bunu literatüre taşıma eğilimindedir.

Bu bağlamda Haaken’in (1983) bildirdiği cinsiyete özgü bir başka ayrım da ilginçtir. Buna göre kadınlara daha sık borderline bozukluk, erkeklere ise daha sık narsisistik kişilik bozukluğu tanısı konmaktadır. Haaken bunu, kadınların (genel olarak toplumumuzda olduğu gibi) sosyalleşme sürecinde regresif davranışları için daha fazla ödüllendirilmeleriyle; erkeklerin ise bağımlılığın her türlüsünü reddetmeye daha kolay yönelen narsisistik bir psödo-otonomi (sahte özerklik) geliştirmeleriyle açıklar. Bu hipotez ikna edici görünmektedir; ancak ek olarak annelerin en azından bilinçdışı düzeyde oğullarını kızlardan daha fazla değerli gördüklerini, onları daha güçlü biçimde “narsisistik olarak yatırımladıklarını” ve böylece daha kolay narsisistik biçimde istismar edebildiklerini de varsaymak mümkündür. Aşağıda Rothstein (1979) tarafından tanımlanan ödipal kazananın kaderi bu varsayımı destekleyebilir.

Rothstein, (erkek) narsisistik olarak bozulmuş hastalarının biyografilerinde sıklıkla aşağıdaki unsurlarla belirlenen, özellikle çatışmalı ve karmaşık bir ödipal konstelasyon saptamıştır:

Baba, anne tarafından başarısız biri olarak görülmektedir. Birçok durumda gerçekten de öyledir.

Oğullar, annenin narsisistik nesnesi olarak, babanın başarısızlığından doğan incinmeyi telafi ettikleri sürece aşırı biçimde yüceltilir ve aşırı değer verilir.

Anne, çocuğun ödipal arzularını aşırı biçimde onaylar ve kendisi aktif olarak cinsel biçimde baştan çıkarıcıdır.

Birçok durumda baba, eğitimde sert fiziksel cezalar kullanmaktadır.

Bu durum yalnızca göreli bir ödipal zafer deneyimi ve buna bağlı yükselmiş haz duyguları ile artmış hadım edilme kaygısını değil, aynı zamanda annenin beklentilerini karşılayamama halinde onun tarafından terk edilme yönünde varoluşsal bir korkuyu da içerir. Bu koşullarda ödipal rakip karşısındaki zaferin tekrar tekrar kanıtlanması gerekir; çünkü bu, oğlun annenin sevgi ve değerini güvence altına almasının tek yoludur. Rothstein, bu hastaların “ödipal eyleme vurma” davranışını, narsisistik dengesizleşme ve yenilgi durumlarına karşı neredeyse zorlayıcı bir tepki olarak tanımlar.

Bir hastam örneğin, cinsel olarak soğuk sevgilisinden ayrılamıyordu; çünkü başka bir erkeğin ona muhtemelen bir orgazm yaşatabileceğinden korkuyordu. Bu aşağılanmayı (narsisistik incinmeyi) yaşayamayacağı duygusuna kapılıyor ve sevgili gerçekten başka bir erkekle ilişki kurduğunda akut olarak intihar eğilimi gösteriyordu. Bu hastanın annesi, geçmişte sık sık babanın kendisini yeterince cinsel olarak uyaramadığından şikayet etmiş ve böylece oğluna sembolik olarak bir koca ikamesi (Gatten-Substitut) rolünü yüklemişti; çocuğun gerçek çocukluk ihtiyaçlarını ise dikkate almamıştı. Başka bir hasta ise benzer koşullar altında dekompanse olmuştu: depresif annesi, hastanın çocukluğundan beri ayrı yaşadığı babayla yeniden bir araya gelmişti. Bu genç kadın, fantezilerinde uzun yıllar boyunca anneye yalnızca partneri ikame etmekle kalmamış, aynı zamanda (kendi özerk deneyimlerinden vazgeçme pahasına) ona daha mutlu bir ilişki sunmaya çalışmıştı. Ancak erkek hastamda olduğu gibi bu kadın da “tahttan indirilme”yi, yani kendisine ait olduğunu düşündüğü (ve tek olan) yerden uzaklaştırılmayı kaldıramamıştı. Ödipal eyleme vurmanın (acting out) narsisistik restorasyon hizmetindeki başka bir versiyonu ise Freud’un (1910) zaten tanımladığı “yaralı üçüncü” ya da “kurtarıcı” ilkesine göre nesne seçimidir. Bu kişiler, bir şekilde “zor durumda” olan kadınlara (çoğunlukla duyarsız bir erkek tarafından incitilmiş) karşı, karşı konulamaz biçimde çekim hisseder ve onları sezgisel olarak bulur; böylece kendilerini o kadına daha iyi partner olarak sunarlar.

Bu vakalarda ödipal üçgen konstelasyonu ve onunla sürekli yeniden sahnelenen ödipal zafer, çoğu zaman yaşam boyu süren bir sahneleme halini alır; çünkü bu, narsisistik onaylanmanın en önemli kaynağıdır. Ancak bu kaynak hiçbir zaman susuzluğu gidermez, çünkü hasta burada kendi gerçek ihtiyaçlarının, değerlerinin ve varoluşunun empatik bir yansımasını bulamaz; yalnızca kendisine yüklenen ödipal üstünlük üzerinden bir tanınma yaşar. Bu nedenle, kullanılabilir tek narsisistik bastonu stabilize etmek için ilksel sahne fantezileri (ilksel sahne) daha da güçlü biçimde savunulur ve geliştirilir. Muhtemelen bu gözlemler genellenebilir: narsisistik kişilik bozukluklarında ilksel sahne ile bağlantılı fanteziler ve davranış örüntüleri, yalnızca haz ve savunma işlevi değil, aynı zamanda bir narsisistik onarım işlevi de taşır. Ayrıca bunlar daha sık “eyleme vurulur”; bu sırada (olgun ödipus kompleksinin aksine) utanç ve suçluluk duyguları genellikle bulunmaz (Lebovici, 1982).

VII. Son Düşünceler

Bu çalışmada, narsisistik ve borderline bozukluklarda ödipal üçgenel konstelasyonun (üçgenel yapı) olası biçimlenmeleri ele alınmıştır. Bu bağlamda “olgun” bir ödipus kompleksi ile “stratejik” bir ödipus kompleksini ayırt etmek anlamlı görünmektedir. İlki, Freud’un tanımladığı ödipal konstelasyonun prototipi olarak anlaşılabilir; bu, görece iyi yapılandırılmış bireyler arasında, dyadik (ikili) özne-nesne ilişkilerinden ödipal aşamaya ilerlemiş ve daha sonra bunu da geride bırakarak olgun, özerk ve ensest dışı nesne ilişkilerine yönelmiş bireyler arasında tam gelişmiş bir üçgenel yapı içinde gerçekleşir.

Buna karşılık narsisistik ve borderline bozukluklarda “stratejik ödipus kompleksi”nden söz edilir. Bu yapı, hem ödipal hem de ödipal öncesi kökenli çatışmalara karşı bir savunma stratejisi olup, ilerleyici bireyleşme süreci içinde üçgenel yapıların açılmasından ziyade dyadik (ikili) yapıların korunmasına hizmet eder. Bu durumda psikanalitik çalışmanın amacı, stratejik ödipus kompleksinin (yaklaşımına göre direnç çalışması ya da “benlik yapısal eksikliği” ile çalışma yoluyla) aşılması ve bunun yavaş yavaş “olgun” bir ödipus kompleksine dönüştürülmesi olacaktır. Bu olgun yapı genellikle daha sonra nispeten sorunsuz biçimde çalışılabilir (bkz. Kohut, 1977). Her ne kadar bilinen birçok psikanalitik tedavi bu tür kavramsal çerçeveler üzerine kurulmuş ve çoğu zaman başarılı sonuçlara ulaşmış olsa da bu kuramlaştırmanın içerdiği olası bir önyargıya dikkat çekmek gerekir. Bu tartışma günümüzde giderek daha fazla gündeme gelmektedir (bkz. Loewald, 1980; Benjamin, 1985). Buna göre insan gelişimi, başlangıçtaki birleşme durumundan (dyadik birlik) bireyleşmeye, yani birbirinden ayrılmış özerk bireyler arasındaki ilişkilere doğru doğrusal bir hat üzerinde ilerler. Bu gelişim modelinde “hedefe yakınlık” her zaman başlangıç ve ara aşamalardan daha değerlidir; ileriye atılan her adım “ilerleme”, geriye her adım ise “gerileme” olarak görülür. Benjamin (1985), psikanalizde yaygın olan bu “ayrılma ve bireyleşme” anlayışını, kuramın “erkek egemen yanlılığı” olarak eleştirir; sanki gerçek etkinlik, hareket ve biçim kazanma yalnızca “yuvasını terk edenlerde” gerçekleşiyormuş gibi (s. 23). Loewald (1980) ise başka bir perspektiften, ruhsal yaşamda “ilkel” ile “ileri” arasındaki sınırların yeniden çizilmesini önerir. Bunun için doğrusal değil döngüsel düşünme biçimleri gerekir ve özellikle de “erken”, “ilkel” ya da “ödipal öncesi” olarak adlandırılan insan deneyim alanının yeniden değerlendirilmesi gerekir. Özne ve nesnenin farklılaşmadığı bu tür deneyim alanlarında baştan itibaren bir patoloji değil, “kendine özgü bir hakikat” vardır (s. 397). Ödipus kompleksi de bu hakikatin dışında değildir. Bakış açısı değiştirildiğinde ve ödipus kompleksi yalnızca yetişkinin geriye dönük bakışıyla değil, ileriye dönük bir gelişim süreci olarak ele alındığında, o zaman bu yapı genel olarak “ilkel ama kalıcı, yenilmez yaşam sorunlarının daha sonraki biçimlenmeleri” olarak anlaşılabilir (s. 396).

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar