Yazar: Virginia Ungar
Çev: Suzan Uğur Girginer
Genel bakış
Son elli yıl, aile yapısında, eğitimde ve teknik ilerlemede önemli değişiklikler getirmiştir. Bu değişiklikler psikanalitik pratik üzerinde kayda değer bir etki yaratmış; muhtemelen psikanalitik kuramda da kimi değişiklikleri beraberinde getirecektir. Bu durum, psikanalizin ilk dönemlerinde oluşturulmuş araçların hala etkili olup olmadığı ya da o tarihten bu yana meydana gelen değişiklikler nedeniyle etkilerinin zayıflayıp zayıflamadığı sorusunu kaçınılmaz olarak gündeme getirir. Bu soru, psikanalitik yorum kadar psikanalitik çerçeveyi de ilgilendirir.
Giriş
Psikanalizin araçlarının biçimi ve kullanımı üzerine (daha doğrusu analistin mesleği üzerine) düşünmek, aşağıdaki soruda yoğunlaştırılabilecek bir meydan okuma olarak karşımıza çıkar: Biz psikanalistler hangi araçları kullanıyoruz? Alet çantamız nelerden oluşuyor? Öte yandan bu soru, bugün kendimize yönelttiğimiz biçimiyle, bir adım daha ileri gitmemize ve bu alet çantasının günümüzde nasıl düşünüldüğünü, bundan yüz yılı aşkın bir süre önce nasıl düşünüldüğüyle yan yana koymamıza olanak tanır.
Bu yan yana koyma elbette salt tarihsel bir karşılaştırmaya indirgenmemelidir. Tersine, tarihsel bir varsayımdan hareket eder: Psikanalitik müdahale, tıpkı diğer tüm insani oluşumlar gibi, her dönemin hegemonik kodları tarafından koşullandırılır ve onlardan etkilenir. Bu anlamda, psikanalistler olarak kavramlarımız üzerine düşündüğümüzde ve onları yeniden gözden geçirdiğimizde, parçası olduğumuz çağsal dönüşümü ve bunun sonuçlarını da birlikte düşünmek zorunlu hale gelir.
Freud’un kuramı, 20. yüzyılın başlarının en devrimci kültürel olayları arasında yer alır. İlk formülasyonunun üzerinden yüz yılı aşkın bir süre geçmişken, toplumsal kurumlar alanında yaşanan baş döndürücü bazı dönüşümler ve öznelik üzerinde büyük etkileri olan önemli teknolojik gelişme sıçramaları karşısında, bu dönüşümlerin ve mesleğimiz üzerindeki etkilerinin yeniden ele alınması, basit bir sosyolojik yan uğraş olmaktan çıkarak mesleğimizi icra etmenin bir önkoşulu haline gelir.
Bu bağlamda, günümüzde farklı forumlarda yürütülen psikanalizin klasik metinlerinin yeniden ele alınmasını sağlıklı bir alıştırma olarak görmek mümkündür. Bu, psikanalitik çerçevenin dün ve bugün nasıl ele alınması gerektiğine ilişkin tartışmalara kapı aralar. Bu tartışmalar belki daha temkinli bir biçimde gelişiyor olsa da disiplinimizin merkezinde yer alan kuramsal kavramların geçerliliğine ilişkin soruların mutlaka sorulması gerekir. Bu açıdan, teknolojik ilerlemenin bir sonucu olarak üreme fizyolojisindeki sıçramalı değişimler, en yeni ve heterojen aile konfigürasyonları, baba işlevinin egemenliğinin sarsılması ve öznelik içindeki diğer dönüşümler, eşit ölçüde yeni sorular gündeme getirir. Örneğin, Ödipus kompleksinin klasik biçimiyle geçerliliği, bastırmanın başat savunma mekanizması olarak taşıdığı değer ya da Freudiyen determinizm ve onun “arkeolojik” olarak nitelendirilebilecek iyileşme modeli gibi sorular bunlar arasındadır.
Bu makalenin yönlendirici sorusu ortaya konduktan sonra, katkımda sınamayı amaçladığım iki kavramı tanıtmak istiyorum. İlk olarak araç kavramı söz konusudur. İspanyol Kraliyet Akademisi Sözlüğü’nün (Real Academia Espanola) hangi baskısına bakılırsa bakılsın, en azından modern baskılarda, “araç” kavramı şu şekilde tanımlanır: (I) çoğunlukla demir ya da çelikten yapılmış, zanaatkarların çalışırken kullandığı alet; (II) bu türden aletlerin bütünü. Her iki anlam da aracı, el yapımı bir nesnenin üretilmesi gibi bir amaç doğrultusunda kullanılan basit, manuel bir şeyle ilişkilendirir. Bu tanım, aracın özel niteliklerine (nesnenin nesnelliği) gönderme yapan bir başka tanımla ya da onun kullanımını (kullanımın öznelliğini) vurgulayan bir tanımla genişletilebilir. Burada söz konusu olan psikanalitik meslek olduğundan, marangozun çekici ya da cerrahın bıçağıyla karşılaştırılabilecek bir şeyden söz etmek mümkün değildir. Yine de psikanalistin alet çantasında yer alan, görünür ya da görünmez birtakım araçların bir araya geldiği bir bütün saptanabilir.
İkinci olarak, son on yılda psikanalitik literatürde giderek daha sık karşımıza çıkan düzenek (dispositif) kavramı yer alır. Bu kavrama ilişkin literatürün kapsamlı bir analizine girişmeksizin, yine de ilk bir tanımı dikkate almak mümkündür. Michel Foucault, düzeneğin ne olduğu sorusunu sormuş ve İktidarın Mikrofiziği’nde buna soy-kütüksel bir yanıt sunmuştur. Fransız filozofa göre düzenek, açık ve örtük, söylenen ve söylenmeyen, heterojen öğeler (söylemler, kurumlar, diller, ideolojiler, estetikler vb.) arasındaki ilişkiler ağından oluşur. Ancak bu ilişki hiçbir biçimde sabit değildir; tam tersine, sürekli değişim içindedir. Bunun nedenlerinden biri de bu ilişkinin bir zorunluluk durumundan doğmuş olmasıdır.
Peki ama, biz aslında klinik pratiğimizi sorgularken neden bu kavramlara (araçlar ve düzenek) başvuruyoruz? Belki de psikanalitik pratiğimizi, tıpkı diğer tüm düzenekler gibi, bir zorunluluk durumundan ya da en azından yeni bir durumdan doğmuş, heterojen ögeler dizisinden oluşan bir düzenek olarak düşünebiliriz. Bizim durumumuzda ayrıca, tıpkı öznelik gibi dönüşüm geçiren bir ıstırap durumundan söz edilmektedir. Bu değişimlerin, daha yakından bakıldığında, psikanalitik düzenek açısından ne gibi sonuçları vardır? Psikanaliz tarafından geliştirilmiş bu yapı, nasıl olup da yüz yılı aşkın bir süre boyunca büyük değişiklikler olmaksızın korunabilmiştir? Bu açıdan bakıldığında, araçlar ve düzenek üzerine düşünmek, psikanalitik meslek ve onun alet çantası üzerine düşünmeye varır.
Bir psikanalistin çalışırken kullandığı araçları belirlemek kolay değildir. Buna karşın, bilinç-dışı, aktarım, analitik tarafsızlık ya da serbest çağrışım kavramları olmaksızın çalışmasının düşünülemez olduğu açıktır. Freud’un “Psikanalitik Tedavide Hekime Öneriler” (1912e) başlıklı metninin okunması, bu konuya son derece iyi bir giriş sunar; çünkü burada psikanalizin kurucusunun, kendi ifadesiyle “araç”la çalışma konusundaki deneyimini genç analistlere aktarmak için gösterdiği çaba açıkça görülebilir. Buna denk düşen bir sentezi ortaya koymaya çalışmak oldukça güçtür; yine de aşağıda bu çabayı üstleneceğiz.
Bunun için öncelikle çağsal değişimleri ve bunların klinik etkinlik üzerindeki etkilerini ele alacağız. Psikanalitik düzenek gibi bir çerçeve bir kez belirlendikten ve düşünsel hat ortaya konduktan sonra ise, dikkatimi analistin temel aracı olarak yoruma yöneltmek istiyorum.
Birinci Bölüm I. Toplumsal-kültürel dönüşümler ve bunların özneleşme süreçleri üzerindeki etkileri
Açık olan bir noktadan başlayalım: Bir dizi öznelik dönüşümüne tanıklık ediyoruz. Kendi klinik deneyimimden yola çıkarak ve bu öznelik dönüşümlerinin çağımıza özgü klinik çalışmada en çarpıcı biçimde gözlemlenebildiğini düşündüğüm için, pratiğimizi yeniden düşünme girişimi açısından bir meydan okuma oluşturan, ergen öznelikteki bazı sıçramalı değişimleri betimlemeye odaklanacağım. Bildiğimiz gibi, büyüme süreci sırasında köklü bir dönüşüm gerçekleşir; bu dönüşüm, çocuğun öğrenmeye yönelebilmesi için cinselliğin dizginlendiği “gizil (latent) dönem” boyunca oluşmuş katı yapıyı sorgular. Söz konusu olan, kültüre giriştir. Mevcut modeller sarsılır, cinsellik ön plana çıkar ve büyük bir karmaşa hüküm sürer.
Psikanaliz bu gelişim evresiyle ayrıntılı biçimde ilgilenmiştir. Ergen, “aile içindeki çocuk” dünyasını geride bırakmak ve yetişkin bir öznelik oluşturmak gibi bir görevle karşı karşıyadır. Öznenin, doğumundan itibaren – hatta “ön-tarihinde” bile – Öteki ve çevresiyle bağlantı içinde olduğu kabul edilse bile, özellikle ergenlikte, “ebeveynlerin otoritesinden ayrılmayı” (Freud 1909c, s. 227) talep eden süreç boyunca, dünyada kendine ait bir yer bulma görevini yerine getirmesi gerekir.
Aileden okula kadar uzanan kurumlar, özne üzerinde dışsal ve kimlik kurucu güçler olarak etkide bulunmuş, bu geçişin düzenli bir biçimde gerçekleşmesini sağlamıştır. Bu kurumların, büyük ölçüde, iki yüzyıldan daha uzun bir süre önce oluşmuş bir imgesel evrenin inşasına katkıda bulunmuş oldukları gözümüzden kaçmaz. Muhtemelen bu tarihsel mesafe nedeniyle söz konusu kurumlar düzenleyici işlevlerinin bir kısmını yitirmiştir.
Farklı tarihsel durumlara baktığımızda, her toplumun doğum, evlilik ve/veya ölüm gibi geçiş durumlarına eşlik etmek üzere geçiş ritüelleri inşa ettiğini görürüz. Bu törenler, bir olayı ilan etmeleri ya da gerçekleştiğini teyit etmeleri anlamında eşlik edici bir işlev görür. Geçmişte, çocukluktan yetişkinliğe geçişe ilişkin ritüeller vardı; bazı kabilesel toplumlarda bunlar bugün hala mevcuttur. Bu ritüellere yakından bakıldığında, toplumun ergenlere onları yetişkin olarak onaylayan törenler tanıdığı göze çarpar. Buradan, çağdaş toplumun kurumsallaşmış başlatma ritüelleri sunmadığı sonucu çıkarılabilir.
Bugün ergenlerin bizzat kendileri tarafından yaratılan ritüeller (ve bunlar Batı dünyasının farklı yerlerinde şaşırtıcı derecede benzerlik gösterir) daha çok çocuk edebiyatını dolduran cesaret sınamalarına benzemektedir. Bunlar, yeni tanışılan ve mutlaka karşı cinsten olması gerekmeyen, birini öpmek, bilinç kaybına varana kadar alkol almak, marihuana içmek ya da çeşitli maddeler tüketmek gibi davranışları içerebilir.
Bu değişimlerle bağlantılı olarak, psikanaliz tartışmalarında bir başka eğilim daha belirgin biçimde öne çıkmaktadır: daha önce de anılan sözde “baba işlevi”nin zayıflaması ya da çözülmesi. Bu gerilemenin uzun bir geçmişi olsa da, bazı tarihçiler bunu ilk Hristiyanlığın doğuşuna kadar geri götürür, modern devlet, kurumları aracılığıyla babayı sınırlandıran ve çocuğun haklarını düzenleyen yapı olarak belirleyici olmuştur (burada artık çocuk üzerinde haklardan değil, çocuğun haklarından söz edildiğini not edelim).
Psikanalizin de doğduğu bu bağlamda, burjuva, tek eşli ve heteroseksüel çekirdek aile modeli ortaya çıkar. Bu aile konfigürasyonu, hakim eğitim pratikleriyle birlikte ele alındığında, Freud’un neden Ödipus mitini nevrozların çekirdek kompleksi olarak seçtiğini ve insan kişiliği ile cinselliğinin örgütlenmesi içinde ona neden böylesine merkezi bir yer verdiğini son derece iyi açıklar. Bildiğimiz gibi Freud, onun yalnızca merkezi önemini değil, aynı zamanda evrenselliğini de ileri sürmüştür.
Ancak bu evrensellik iddiası, bizi ailevi konfigürasyonlarda ve eğitimsel uygulamalarda meydana gelen bazı değişimlere dikkat kesilmekten alıkoymaz. Örneğin modern-öncesi toplumlarda eğitim modeli çocuklar merkezli değildi. Yetişkinler ve çocuklar, akrabalar ve komşularla birlikte yaşar; yetişkinlere ya da çocuklara özgülenmiş, birbirini dışlayan mekanlar bulunmazdı. Bu bağlamda ensesti engelleyen düzenlemeler aile içinde değil, kilise ve devlet düzeyinde yer alıyordu. Buna karşılık, modeli 20. yüzyılın ortalarına kadar belirleyici olan modern aile, evli çift etrafında merkezileşir. Sevginin bu çift ilişkisi içinde, eşler arasında ve onların çocuklarıyla dolaşımda olması beklenirdi. Moreno’ya (2014, s. 61) göre, “bu yeni eğitimsel kip, sevgi dolu ebeveynler ile çocuklar arasındaki fiziksel ve duygusal yakınlığı kararlı bir biçimde tercih etmiş ve idealleştirmiştir”. Kapsama alma pratiği olarak da anlaşılabilecek bu eğilim, yazarın aynı bağlamda belirttiği üzere, tuhaf bir etki yaratmıştır: modern aile, ensesti yasaklarken aynı anda kendi bağrında duyumsallığı teşvik eden, çift yönlü ve paradoksal bir işlev üstlenmiştir. Bu nedenle, Freud’un kendi döneminde baskın olan nevrotik belirti örüntülerini (histeriler ve fobiler) saptamış olması ya da bunların çocukluk nevrozlarının ifadeleri olması ölçüsünde Ödipus kompleksini tüm nevrozlar arasında merkezi kompleks olarak belirlemesinin kendiliğinden görünmesi şaşırtıcı değildir.
Modern toplumun krizi, aynı zamanda, bir yandan duyumsallığı uyaran, öte yandan (duyumsallık) yasağını sürdüren yalıtma pratiklerinin kaçınılmaz olarak yol açtığı krizi de içerir. Güncel postmodern ailenin modeli, modern aile modelinden oldukça uzaktır. Bize başvuran hastalar, yamalı aileler ya da tek ebeveynli ve eşcinsel ebeveynli aileler gibi çok çeşitli aile konstellasyonlarına ait olabilir; ayrıca eşler arasındaki sözleşme de artık kalıcı bir bağ anlamına gelmemektedir.
Daha önce de belirtildiği gibi, baba otoritesi de gücünü yitirmiştir. Bugün, baba işlevini, genellikle baba olarak adlandırılan ve bir aile içinde herkesin babası, eşinin de kocası olan erkeğin üstlendiği rolle nadiren karıştırırız (ya da karıştırmamamız gerekir). Burada söz konusu olan, mutlaka erkek cinsiyetinden olması gerekmeyen bambaşka bir kişi olabilir.
Buna ek olarak, daha önce değişmez görünen şeyleri kuşkuya açan teknolojik gelişmeler zemininde, soy bağına ilişkin bir bağlantı merkezi hale gelmektedir: biyolojik ebeveynlik ve ensest kavramı.
Öte yandan, aileye çekilme artık bu dönemi belirleyen bir eğilim değildir. Günümüzde, ne olduğu tam olarak söylenemeyen, vaat edilmiş bir başarıya götürmesi beklenen bir tür kariyerin gerçekleşmesi gerektiği yönündeki kültürel baskının yarattığı hızlanmış bir ritim hüküm sürmektedir. Nereye yöneldiğimizi bile bilmeden bizi sürükleyen bir mekanizmanın parçasıyız. Bu baskıyı, henüz konuşamayan ve bez kullanan çocuklar için bile bir okul süresi öngören eğitim kurumları da hissetmektedir; güya bu yolla çocuklara belirli okullarda ve ileride üniversitede bir yer vaat edilebilmektedir. Aynı baskı, çocuk ya da ergenin kariyerin “doğru yoluna” geri döndürülmesi için psikanalistlerden hızlı tedavi sonuçları talep eden ebeveynler üzerinde de etkilidir.
Bu dönüşümlerin bir parçası olarak, daha önce doğum izninden sonra mesleki etkinliklerine geri dönmek zorunda kalmaktan mustarip olan annelerin, bugün bazen yasal süreden önce işe döndüklerini gözlemleyebiliyoruz. Yaşananların bir yönünü dikkate almazsak, bu davranışı kınamak kolay olurdu: günümüzde annelik daha geç yaşandığı için, lohusalar, yitirmekten haklı olarak korktukları işlerden ayrılmaktadır. Ancak muhtemelen mesele bundan ibaret değildir.
Telekomünikasyon alanındaki kazanımlarıyla birlikte teknoloji, modern yalıtımı “kırmış” ya da “çaprazlamıştır”. Dönemimizi karakterize eden şey, kullanımı son derece kolay ve vaatkar internet sayesinde mümkün olan dolaysız bir söyleme erişimdir. Bugün buluşmalar ağırlıkla sanal alanda gerçekleşmektedir: e-posta ya da SMS, Facebook, Twitter, WhatsApp, Instagram, Snapchat, Tumblr ve bloglar yeni olanaklar arasındadır. Karşılaşmalar, giderek daha donanımlı hale gelen cep telefonları aracılığıyla da gerçekleşebilmektedir.
Bu betimlemelerle amacım, çağsal dönüşümlerin tamamını kuşatmak değildir. Aynı şekilde, günümüz ergenlerinin kapsamlı bir analizine de girişmiyorum. Daha ziyade, psikanalizin klinik alanı üzerinde etkileri olan ve alet çantamıza bir göz atmamızı talep eden, öznelikteki bazı genel değişimleri ve özellikle ergenlerin öznelik dönüşümlerindeki bazı başkalaşımları vurgulamak istiyorum.
Bu betimlemeler ışığında başka sorular da ortaya çıkmaktadır: Öznelik nasıl üretilmektedir; kitle iletişim araçlarının imgenin egemenliği altında sürekli olarak kendini sergilemeyi, görünürlüğü ve tanınırlığı yücelttiği böylesine medyatik bir bağlamda, günümüzde topluluk duygusu nasıl inşa edilmektedir?
Elbette bu sorular, henüz sahip olmadığımız bir geriye dönük bakışı gerektirir. Ya da tarihçilerin söylediği gibi: Tarih, olup bittiği sırada yazılamaz; değişimleri gözlemleyebilmek, betimleyebilmek ve düşünebilmek için belli bir mesafe gereklidir. Bununla birlikte, bilişimle iç içe büyüyen çocuklar, ergenler ve yetişkinlerdeki zihinsel süreçlerin, bastırma ile ilişkili olanlardan ziyade, bölme ile bağlantılı süreçlere yaklaştığı izlenimine sahibim. Burada bastırmanın hiç işlemediğini ileri sürmüyorum; ancak bir ergenin aynı anda televizyon izlemesi, sohbet etmesi, YouTube’da bir video klip seyretmesi ve aynı zamanda SMS göndermesi gibi medya etkileşim biçimlerinin, özellikle bölme ve dissosiyasyon kavramlarıyla çözümlenebilir göründüğünü düşünüyorum. Bu süreçler benliğin farklı düzeylerinde gerçekleşir ve dikkatin çeşitli nesnelere dağılmasına ya da yoğunlaşmasına olanak tanır.
Bu durumlar karşısında psikanaliz, çağımızı belirleyen zihinsel süreçlere ilişkin bir tanım geliştirmek zorundadır; ancak bu yolla klinik alanda genç hastalarda karşılaştıklarımıza yanıt verebilir. Örneğin cinsellik söz konusu olduğunda, günümüz ergeni için geçerli olan ölçütler, Freud’un tedavi ettiği Dora, Katharina ya da genç eşcinsel kadın (Freud 1920a) gibi gençler için geçerli olanlardan büyük ölçüde farklıdır. Aynı şekilde, Viktoryen tutuma özgü olan ve Freud’un döneminde son derece belirgin olan cinselliğin bastırılmasının, bugün hala temel bir mekanizma olup olmadığı sorusu da yerindedir.
En görünür olandan kavramsal olana doğru ilerleyelim. Cinsellikte açığa çıkan ile gizlenen arasındaki ilişki, giyim alışkanlıkları alanındaki kademeli dönüşümlerde açıkça görülür: Viktoryen çağda gizleme öncülü geçerliyken, günümüzde ise imge dünyasının etkisi ve “görünür olma” arzusunun baskınlığı altında, esas olarak gösterme (sergileme) söz konusudur. Başka bir bağlamda Marcelo Vinar (2014, s. 4), “eskiden toplumsal bir iffet buyruğunun geçerli olduğunu ve bekaret yitimi fobisinin yaygın olduğunu; bugün ise (kolektif imgelemde) cinselliği erken başlatma buyruğunun hüküm sürdüğünü” belirtir.
Yetişkin cinselliği açısından büyük önem taşıyan mahremiyet kavramını yeniden ele aldığımızda, bunun bilişimsel devrimden öylesine etkilendiğini görürüz ki, neredeyse karşıtına dönüşmüş ve Arjantinli yazar Paula Sibilia’nın (2008) ortaya koyduğu gibi, bir gösteriye dönüşmeye başlamıştır. Medyanın özel alan üzerindeki bu ihlallerini gözden kaçırmadan, yine de mahremiyetin korunabilecek ve muhafaza edilebilecek bir alan olarak varlığını sürdürdüğünü varsayıyorum. Bu, bireyin duygusal ilişkilerin ve yaratıcılığın tüm boyutlarıyla gerçekleştiği bir zihinsel alanla temas kurabilmesini sağlayan bir ruhsal mekandır (bizim için çok değerli olan bir boyut da buna dahildir: düş kurabilme yetisi). Günümüzde bazı insanlar mahremiyetlerine yalnızca psikanalitik seanslar içinde ulaşabilmekte ve tam da orada kendi mahremiyet kavramlarını inşa etmeye başlayabilmektedir.
İkinci Bölüm
Düzeneklerde ve araçlarda değişimler. Yorum ve onun dönüşümü üzerine
Analistin araç kutusunda meydana gelen dönüşümleri görünür kılma amacıyla, bu makalenin birinci bölümünde öznelik ve aile konfigürasyonları üzerinde etkili olan bazı toplumsal ve kültürel değişimlerin izini sürdüm. Bununla birlikte, konuyu hiçbir biçimde tüketici bir şekilde ele almış olmadım.
Bu ikinci bölümde ise, amacımızla daha doğrudan ilişkili olan bir adım söz konusudur: psikanalistin güncel etkinliğini yeniden düşünmek. Eğer, betimlendiği üzere, tedavi için bize başvuranlar değişiyor ve artık bir zamanlar oldukları kişiler değillerse, bunun etkinliğimiz açısından ne gibi sonuçları vardır? Alışık olduğumuz biçimde çalıştığımız araç kutusu üzerinde ne tür etkiler saptanabilir?
Bu soruya farklı yollarla yaklaşmak mümkündür. Şu ya da bu düzenekleri ve/veya araçları mercek altına alabiliriz. Bu noktada, betimlenen dönüşümlerden etkilendiğini düşündüğüm kilit bir araca dikkatimi yöneltmeyi seçtim. Psikanalitik yorumdan söz ediyorum. Böylece, psikanalitik seansta mümkün olan müdahale kiplerinden biriyle karşı karşıyayız. Ancak bu, herhangi bir kip değil, aksine psikanalistin başat tekniği olarak kavranan kiptir.
Şimdi psikanalitik çerçeveye göndermede bulunacak ve onu bir düzenek olarak ele alacağım; ardından da son yıllardaki kendi psikanalitik oluşum sürecim boyunca burada söz konusu olan yorum araçlarının ne ölçüde değiştiğini ortaya koymaya çalışacağım.
Her psikanalist için apaçık görünecek bir noktadan başlayalım: aktarımın oluşabilmesi için analitik çerçevenin kurulmuş olması gereklidir. Burada eklemek gerekir ki, analitik çerçevenin biçimsel koşullarını değil, içselleştirilmesi gereken ve bu nedenle sözde psikanalitik tutumla bağlantılı olan bir koşul olarak çerçeveyi kastediyorum. Bu tanıma göre, analitik yöntem, bizi, girişebileceğimiz her türlü teknik aşırılıktan korur. Öte yandan, psikanalitik yöntem aynı zamanda bize başvuran hastalara sunduğumuz şeydir. Ayrıca, Freud’un tanımından bu yana, araştırma ile tedavi bu yöntemin içinde birleşmiştir. Aynı şekilde, bu son bakış açısından, her analistin kendi kuramsal referanslarına göre benimsediği bir iyileştirme kuramı da içerilmiştir.
Psikanalitik çerçeve, psikanalizin doğuşundan bu yana biçimsel düzeyde dönüşümler geçirmiştir: haftalık seans sayısı, hasta ile analist arasındaki selamlaşma biçimi, ücretin miktarı ve ödeme koşulları gibi pek çok unsur değişmiştir. Bu değişimlerin ötesinde, daha içsel ve daha incelikli boyutlarda da dönüşümler saptanabilir. Örneğin, iletişim kipleri alanında.
Arjantin’de, eskiden zorunlu olan “Siz” (Sie) hitabının yerini yaygın biçimde “Sen” (Du) kullanımı almıştır. Öte yandan, analist ile hasta her zaman muayene odasında yalnız değildir; sıklıkla teknolojinin sunduğu unsurlar eşlik eder. Randevu değişikliği talep etmek, iptalleri bildirmek ya da “hemen geliyorum” demek için SMS, WhatsApp ve e-postalar kullanılmaktadır. Çok da uzun zaman önce olmayan bir tarihte, telefonla bir randevu talebi aldım. Karşı karşıya oturduğumuzda hastaya bana nasıl ulaştığını sorduğumda, hiç dolambaçsız şöyle yanıtladı: “Sizi Google’da arattım, doktor hanım.”
Başta vurguladığım gibi, bizi ilgilendiren dönüşümler üzerine düşünmek istediğimizde, yalnızca güncel özneliklerin dönüşümleri üzerine değil, aynı zamanda analistlerin çalışma koşulları üzerine de düşünmek zorundayız. Bu bağlamda, aynı zamanda bir eğilimin temsilcisi sayılabilecek kendi deneyimimi anabilirim: Buenos Aires’te yaşıyor ve çalışıyorum; bu kent, her ne kadar uzaktan bakıldığında kolayca fark edilmese de 1950’li ve 1960’lı yıllarda psikanalizin adeta altın çağını yaşadığı bir yer olmuştur. Kısa bir örnek bu dönemi canlandırabilir: 1970’lerin sonlarına doğru eğitim analizime başlamak istediğimde beş analisti aramıştım; hepsi de bana iki, üç ya da dört yıl sonra bir randevu verebileceklerini söylemişti. Bugün artık böyle bir durumun söz konusu olmadığı açıktır.
Öte yandan, içinde bulunduğumuz dönemde ve bu durum genel bir toplumsal ve kültürel süreçle de bağlantılı olarak, otorite, bilgi otoritesi de dahil olmak üzere, giderek daha fazla sorgulanmaktadır. Bu değişimlerden öğretmenler, profesörler ve genel olarak okul etkilenmektedir; analist de bundan muaf değildir. Otoritenin sorgulanması hem düzenekler alanında hem de psikanalistin kullandığı araçlar alanında gözlemlenebilen sonuçlar doğurur. Bu statü değişimine verilebilecek ilk tepkilerden biri, bu etkileri zorunlu olarak olumsuz saymak olabilir. Nitekim ruhsal acıyı hızla ortadan kaldırmayı vaat eden artan teklifler karşısında biz psikanalistler zemin kaybettik.
Buna karşılık, bana göre psikanalist hem çevresel koşullara hem de psikanalize yönelik kendi dirençlerine karşı daha duyarlı hale gelmiştir. Böylece kendi görevine yönelik tutumunu ve terapötik çekiniklik/nötürlük (abstinenz) içindeki kapanmasını eleştirel biçimde sorgulamasına izin vermiştir.
Psikanaliz dışarıdan sorgulanıyorsa, neden biz de onu içeriden sorgulamayalım? Neden kendi zanaat araçlarımız üzerine düşünmeyelim? Bunların geçerliliği ve anlamı üzerine mesela? Bu, geniş bir sorun alanı olduğu için, daha önce de duyurduğum gibi, burada yalnızca tek bir noktaya odaklanacağım: psikanalistin esas aracı olarak yorum. Bu yöndeki düşünce yürüyüşü sırasında, belki kendi pratiğimizi de eleştirel biçimde gözden geçirebiliriz.
Psikanalitik yorum: dün ve bugün
Yorumla ilgilenen psikanalitik literatür, psikanalizin başlangıcından bu yana hem kapsam hem de çeşitlilik bakımından oldukça zengindir. Konuya bir giriş yapmak için kısa bir genel çerçeve çizmek yerinde olacaktır. R. Horacio Etchegoyen ile başlayalım.
Etchegoyen (2014), konuya son derece ayrıntılı ve derinlikli bir biçimde eğilmiş olup, psikanalitik yorumu analistin etkinliği açısından en önemli araç olarak kavrar. Ona göre yorum, psikanalitik etkinliğin icrası için hem gerekli hem de yeterli bir koşul olması anlamında, araçların aracıdır. Los fundamentos de la tecnica psicoanalitica (Psikanalitik tekniğin temelleri, 2012 [1986]) ve dikkat çekici yayını Un ensayo sobre la interpretacion psicoanalitica (Psikanalitik yorum üzerine bir deneme, 1999) vazgeçilmez başvuru kaynaklarıdır. Anılan denemenin 5. bölümünde yazar, aktarım yorumunu “çalışmamızın en kendine özgü ve en özgül olanı” olarak tanımlar (1999, s. 53). Buna karşılık, tam yorum adım adım hem aktarım çatışmasını hem de doğrudan aktarımdan etkilenmeyen çatışmayı kapsar. Bu ikinci durumda söz konusu olan, güncel bir çatışma olabileceği gibi, tarihsel, yani çocukluk ya da hatta erken çocukluk dönemine ait ve söz-öncesi evreye uzanan deneyimleri de içeren bir çatışma olabilir.
Son olarak vurgulanmayı hak eden bir nokta daha vardır. Etchegoyen’e göre yorum, psikanalitik seansın seyri içinde sınanabilir; bu da “yorumlanan şey üzerine bir yargının analitik diyaloğa dahil edilmesi” anlamına gelir (1999, s. 66). Yazara göre burada söz konusu olan rasyonel bir yargı değil, bilinç-dışından kaynaklanan ve hastanın ne yaptığını bilmeden oluşan bir yargıdır.
Bu yaklaşım (psikanalizi bir bilim olarak ele alan yaklaşım), bazı başka yazarların (Bion, Meltzer, Ferro gibi) formüle ettiği bir varsayımdan ayrılır. Bu yazarlara göre analitik pratik, daha ziyade bir sanat ya da bir zanaate benzer. Bu anlayışta yorum, bilinç-dışı içeriklerin açıklanması, onlara anlam verilmesi ya da “keşfedilmesi”nden çok, analist ve analizant tarafından birlikte sürdürülen yorumlama çalışması sırasında ortaya çıkan imgesel betimlemeler ve varsayımlarla bağlantılı bir etkinliktir. Birçok bakımdan oldukça karmaşık olan bu ilişkiye daha sonra yeniden döneceğim.
Yorum kavramını bir kez daha ele alalım; bu kez, James Strachey’nin (1934) dönüştürücü yorum üzerine yazdığı ve psikanalizin klasik metinleri arasında yer alan makalesindeki anlamıyla. Etchegoyen’e göre Strachey’nin metni, yorum diyalektiğinin en isabetli betimlemesini sunar. Özetle Strachey, psikanalizin terapötik etkileri üzerine düşünür ve özellikle dönüştürücü yorumun, bizzat kendisinin ürettiği dinamik değişimlere bağlı olduğunu ileri sürer.
Bu çerçevede Strachey, dürtülerin ve arkaik nesnelerin analiste yansıtılmasından türeyen bir yardımcı üstbenin oluşturulmasını önerir. Analistin yardımcı üstben olarak varlığı, analiste yönelik itkiler üretir; ancak analist, özgün nesne gibi davranmadığı için, analizantın özgün nesne ile güncel nesne arasındaki mesafenin farkına varmasını sağlar. Öte yandan, Strachey’nin deyimiyle, bu yolla nevrotik kısır döngü kırılır. Bunun gerçekleşebilmesi için psikanalitik düzenlemenin kuşkusuz korunması ve yorum aracılığıyla müdahale edilmesi gerekir.
Strachey’ye göre dönüştürücü yorum yapısal bir değişim üretir; arkaik nesne değiştirilir ve böylece iyi bir nesne olarak yeniden içe-atılabilir hale gelir; bunun sonucunda üstbenin katı niteliği de dönüşüme uğrar.
Bugün, Strachey’nin makalesinin yayımlanmasının üzerinden 80 yıl geçmişken, ki psikanalizde en çok atıf yapılan ve farklı perspektiflerden ele alınmış makalelerden biridir, orada savunulan görüşlerin geçerliliği üzerine düşünmek yerinde görünmektedir. Öte yandan bu mesele, psikanalitik alanın psikopatolojik klinik tabloların tedavisine giderek daha fazla açılmış olmasıyla da ilişkilidir. Bu nedenle, yorum aracının kullanımına ilişkin genel geçer ifadelerde bulunmak, her bir analizantı ve kuramsal referanslarıyla birlikte analisti tek tek dikkate almaksızın artık pek mümkün değildir.
Erken ruhsal gelişim ve farklı kavramsal yönelimlere sahip bebek ya da erken çocukluk analizleri üzerine yapılan çalışmalarla birlikte, yoruma yaklaşımın içine tüm dil-dışı alan da dahil olmuştur (jestler, mimik, ses tonları, sessizlik).
Her halükarda, psikanalitik yorum biçimindeki terapötik eyleme ilişkin soru açık kalmaya devam etmekte ve üstelik psikanalizin, çalışma koşullarımızın güncel bağlamını tartışmaya açtığı ve teknolojik olanaklar sayesinde artık mümkün hale gelen telefon ve Skype/Zoom üzerinden analizi de kapsadığı bir anda, olası gelecekteki gelişmelerin çekirdeği olarak belirmektedir. Böylece araçlarımız gerçekten genişlemiş bir bağlamda uygulanabilir hale gelmektedir.
Etchegoyen ve Strachey’nin yorum kavramına ilişkin düşüncelerine bu bakıştan sonra, konuya başka bazı bilgi alanları üzerinden yaklaşmak istiyorum.
Zira yorum kavramının, psikanalizin ötesine uzanan uzun bir tarihi de vardır. Örneğin felsefede algı ile bilgi arasındaki ilişki, uzun süreli tartışmaların konusu olmuştur. Günümüzde bu tartışma doğa bilimleri tarafından da sürdürülmektedir; bu alanlarda yalnızca gözlemlenen nesnenin gözlemci olmadan var olamayacağı değil, gözlemenin bizzat gözlemlenen üzerinde etkileri olduğu da kabul edilmektedir.
Yorum, ayrıca sanatla ve onun tüm ifade biçimleriyle yakından bağlantılıdır. Susan Sontag, ünlü “Yoruma Karşı” (1982 [1964]) başlıklı denemesinde, eleştirinin tarihsel süreç içinde sanata atfettiği yorumlama, tercüme etme ve bir sanat eserinin ne ifade ettiğini açığa çıkarma rolünü sorgulamıştır. Sontag’ın temel savı, bu tür bir eleştirinin eseri içeriğiyle karıştırdığıdır. Ona göre bu durum, sanatın anlam iletmek zorunda kalmasına yol açar; bu da beraberinde onu yorumlama zorunluluğunu getirir. 1960’lı yılların tartışmalarını besleyen bu yön açıcı deneme, bugün hala sanatın yorumlanmasının mutlak değerini sorgulamış olması bakımından önem taşımaktadır.
Susan Sontag’a göre, bir sanat eserini yorumlama girişimlerinin ya da tekil bir metni ya da bütünlüklü bir yapıtı okunur kılma çabalarının ardında bir tersine çevirme girişimi yatar: mesele, metinsel (edebi ya da görsel sanatlara ait) bir bedeni “okumak” değil, onun anlamını, gizli içeriğini açığa çıkarmaktır.
Daha ayrıntılı biçimde ele alınmayı hak eden Sontag’ın bu denemesi, psikanalitik yorum alanına girildiğinde de uyarıcıdır; çünkü bizi kendi etkinliğimizi sorgulayıcı ve kuşku duyan bir tutumla yeniden düşünmeye davet eder. Sontag’ın eleştirisi, güncel dönüşümler ışığında kendi pratiğimizi yeniden düşünmenin yolunu açar. Böylece, 19. yüzyılın sonlarında geliştirilen klinik araçların bugün klinik alanda aynı biçimde kullanılıp kullanılamayacağı sorusu da mümkün hale gelir. Ne değişmiştir? Ne aynı kalmıştır? Bir araç hangi anlamda araç olmaktan çıkabilir?
Bu öz-eleştiriye açıklık bizden çok şey talep eder. Hatta bunun bizi, hastalarımız kadar zorladığını ileri sürmeye cüret edebilirim. Yine de analistin temel aracı olarak yorumun varlığını sürdürdüğü gözden kaçırılmamalıdır. Daha önce de belirtildiği gibi, çağımızın kültürel, toplumsal ve teknolojik dönüşümlerinin etkileri, tedavi odalarımızda güçlü biçimde hissedilmektedir. Psikopatolojik ifade biçimleri değişmiştir; aynı zamanda analitik çerçeve, sanal gerçeklikle de ilişki içinde olan yeni iletişim kiplerine olanak tanımakta ve bunlar analitik ilişkide temsil bulmaktadır.
Bakışımıza bir de büyüteç ekleyecek olursak, analitik diyalog anlayışında derin dönüşümleri ima eden değişimler ve kırılmalar fark ederiz. Tedavi odasında yoruma geri döndüğümüzde, “doğru yorum”a karşılık gelen bir şeyle karşılaşmayız. Analist, aktarım ilişkisinde olup bitenlere dair bir görüş oluşturmaya başladığında, giderek daha fazla karşı-aktarımla olan temasına bağımlı hale gelir; bu karşı-aktarım, Bion’u (1990 [1962]) izlersek, negatif yetiyi, yani kuşku ve belirsizlikleri taşıyabilme ve olgular ya da gerekçeler peşinde kafa karıştırıcı bir arayışa girmeme yetisini ortaya koyacaktır. Özetle, söz konusu olan, her zaman geçici, spekülatif ve olumsal kalan, işlemsel ve işlevsel bir inşadır.
Bu anlayış doğrultusunda ilerlemek için, iki teknik mesele üzerinde biraz daha ayrıntılı durmak uygun görünmektedir: yorumun içeriği ve yorumun biçimi. Çocuk, ergen ve yetişkin analizini kapsayan uzun yıllara dayanan kendi klinik deneyimim temelinde, yorum alanında bir dizi değişim saptayabiliyorum. Eğitim aldığım, Kleiniyen modele yaslanan gelenekte, yaşamın başlangıcında düşmanlığın baskın olduğu, yani ölüm dürtüsünün varlığı ve bunun daha sonra yok edilme kaygısına dönüşmesi varsayılır. Bu görüş, özellikle de çeşitli kaygı türlerinin yanı sıra esas olarak düşmancıllığa odaklanan bir yorumlama biçimi üzerinde, ki ayrıca Melanie Klein’ın yorumlama pratiğiyle bire bir örtüşmez, yorumlama tarzı üzerinde etkili olmuştur.
Meltzer’in (1988 [1984]) “teolojik” olarak nitelendirdiği bu model, doğduğumuz andan itibaren “cehennem” tarafından tehdit edildiğimizi ve gelişim yoluna ancak bölme ya da idealleştirme gibi zihinsel süreçler sayesinde girilebildiğimizi varsayar. Bu şizo-paranoid yapılanmada devreye giren kaygılar, özgül bir tedavi atmosferi oluşturur; bu atmosfer, Meltzer ile uyumlu biçimde, bir “cehenneme iniş” iklimi olarak adlandırılabilir. Bu iklim, öncelikle anlam aktarmaya yönelen analistin yorumlama çalışmasını doğal kılabilir. Belki de bu iklimde baskın olan karşı-aktarım duyguları karşısında, cehenneme argümanlarla girmek, onlarsız girmekten daha katlanılabilirdir.
Bu eğilim, bana göre, analitik etkileşim içinde paranoyak biçimlenişlere sahip kapalı döngülerin oluşumuna yol açmıştır. Kanımca burada, aktarım alanına giren itkilerin etkili olmasını engelleyen bir anlayış yaygınlık kazanmıştır. Bununla, negatif aktarımın var olmadığını iddia etmiyorum. Tam tersine, onun yorumlanmasını, ancak yalnızca, nihayetinde hastanın seansta bizimle konuşmasını ya da oynamasını mümkün kılan libidinal itkilere bir karşıt nokta olarak kavrandığında, son derece önemli buluyorum;.
Otuz yıldan daha eski ampirik malzemeye dayanan çalışmaları okuduğumuzda, o dönemde bugüne kıyasla çok daha fazla yorum yapıldığı açıkça görülür. Bu tür bir yorumlama coşkusunun, analistin savunma gereksiniminden kaynaklanıyor olması mümkündür; konuşma edimi içinde, erken dönem düşmanlıkla karşılaşmaya yönelik kendi kaygısını dile getiriyor olabilir. Şimdi, yorumun ifade bulduğu alana bakıp bunu, 2000 yılında önerdiğim estetik modelle (Ungar 2000a) karşılaştırırsak, benim kanaatime göre açıklamadan ziyade gözlem ve betimleme olanağına dayanan, farklı yönelimli bir yorumlama biçimi türetilebilir.
Ayrıca bu yorumlama tarzı, gözlemleyen, düşünen ve varsayan bir tutumu üst-iletişim düzeyinde iletir (metakomünike eder). Bu noktada, daha önce değinilen psikanalizin bir bilim mi yoksa bir sanat mı olduğu sorusuna geri dönmek istiyorum. Analist, yorum aracılığıyla hastasına varsayımlar sunar; hasta da bu varsayımlar üzerinde ruhsal olarak çalışmalıdır. Bu açıdan bakıldığında yorum, çalışmaya yönelik bir davettir. Katı ve buyurgan bir nitelik taşıyan bilimsel bir hipotezden farklı olarak, imgesel varsayım, bir belirsizlikten hareket eder ve bu da yorum anında daha ihtiyatlı bir tutumu beraberinde getirir. Bu anlamda “Bana öyle geliyor ki…”, “Sanırım…” ya da “Şöyle düşünebiliriz ki…” gibi ifadeler, analisti daha mütevazı gösteren basit diplomatik stratejiler değil; her şeyi bilemeyeceğimize dair temel yetersizliğimizi gözler önüne seren ifadelerdir.
Psikanalitik pratikte dün ve bugün
Kendi çalışma tarzımda da gerçekleşmiş olan değişimleri izlenebilir kılmak için, analiz hastalarıyla çalışmaya başladığım ilk dönemden klinik materyali ve daha yeni materyali gözden geçirdim; bunu yaparken gözlemci bir tutum benimsedim. Bu bir karşılaştırma deneyimiydi ve pratik alanında gerçekleşmiş dönüşümlerle son derece canlı bir biçimde karşılaşmamı sağladı.
Aşağıda, pratiğimin nasıl dönüştüğünü göstermek amacıyla çalışmalarımdan iki vaka sunumu aktaracağım. İlk sunum, otuz yıl önce gerçekleştirilmiş bir çocuk analizinden; ikincisi ise yakın zamanda, üniversite öğrencisi bir kadın analizantla yapılan bir seansa aittir. Bu karşılaştırma, yorum alanındaki derin dönüşümlere dair bir içgörü sağlayacaktır.
İlk örnek, Andres ile yapılan ilk analitik seansın kısa bir kesitidir. Çocuk beş yaşındaydı ve aşırı derecede kekelemesi ve kendi yaş grubundaki çocuklar için genellikle sorun oluşturmayan görsel temsillerle ilgili güçlükler yaşaması nedeniyle bana getirilmişti. Analiz haftada dört saatlik bir sıklıkla yürütülüyordu.
Odaya girer ve onu getiren annesinden sorunsuz biçimde ayrılır. Ağzında patlayan gazoz şekerlerini çiğnemektedir. Ağzını kocaman açar ve “Bak, nasıl patlıyorlar” der. Ona bakarım. Çok hızlı ve yüksek sesle konuşmaya başlar, şiddetle kekeler, öksürür ve hapşırır. Ona bir bisiklet hediye edildiğini ve bir gün önceki mangal partisinde “ebeveynlerin dışarıda yemek yediğini” anlatır.
Yorumlarım: Bu ilk seansın olduğu için heyecanlısın ve her şeyi sözcüklerle doldurmak istiyorsun; çünkü ağzında, tıpkı şeker gibi patladığını düşündüğün düşüncelerin var.
Andres ekler: “Ağzımda bomba gibi patlayanlar.”
Yorumlarım: İçinde bomba gibi hissettiklerin karşısında benim nasıl tepki vereceğimi bilmediğin için benden kaygı duyuyorsun.
Andres: Söylesene, ben burada ne yapıyorum? Aa doğru, buradayım çünkü sen bana buraya gelmemi söylüyorsun. Ama ben basketbol oynuyorum ve bugün antrenmana gitmedim.
Yorumlarım: Bir yandan, ağzındaki sözcükler patlayıp kesilip çıktığı ve kekelemen olduğu için bana gelmek istiyorsun; öte yandan kaygı duyuyorsun ve bildiğin şeyi yapmayı, yani basketbol oynamayı tercih ederdin.
Genç bir analist olarak uyguladığım yorum pratiğine dair bu kısa gözlem egzersizi benim için bir aydınlanma oldu. Andre’ye ilk seansında sunduğum yorumları okuduğumda, içerikleriyle hala büyük ölçüde hemfikirim; bana, Melanie Klein’ın gösterdiği biçimiyle, en temel kaygının çekirdeğine yönelmiş gibi görünüyorlar. Buna karşılık, o dönemdeki ifade tarzımı oldukça buyurgan buluyorum. Anlamı doğrudan dile getiriyor ve böylece yolu açmıyor. Yeni düşüncelere neredeyse hiç alan tanımayan hipotezler ortaya koyuyor.
Özellikle Meltzer’in yapıtı ve kendisiyle, estetik model biçiminde karşılaşmam (Meltzer ve Williams 2006 [1988]), psikanalizi kavrayışım ve çalışma tarzım üzerinde güçlü bir etki yarattı (Ungar 2000a,b). Estetik modele göre, analistin bilgisi her zaman analizantın aktardığı şey tarafından aşılır; tam ya da bütünlüklü bir bilmeye ulaşma olanağı yoktur, çünkü sözde psikanalitik nesnenin duyumsal yönünden, gözlemlenemeyen ögeler de türetilir. Böylece, esas olarak açıklamaya değil, gözlem ve betimleme seçeneğine dayanan bir psikanalitik yorum tarzı ortaya çıkar.
Beş yaşındaki çocukla yapılan ilk seansın kısa klinik örneğine geri dönersek: İlk yorumun çocuğa duygular, hatta niyetler atfettiğini fark ederiz. “Bu senin ilk seansın olduğu için heyecanlısın ve her şeyi sözcüklerle doldurmak istiyorsun; çünkü ağzında, şeker gibi patladığını düşündüğün düşüncelerin var.” Bu vaka sunumlarını bugün yeniden okuduğumda, kendimi genç, çok hevesli ama pek de tereddüt etmeyen bir analist olarak görüyorum. Bugün ise, yorum çalışmasının temelinde bir ardışıklık, bir diyalog, bir dizi varsayım bulunduğunu kabul eden daha betimleyici bir tutum benimserdim.
Eğer şimdi, bir tür alıştırma olarak, güncel müdahale tarzımı betimlemeye çalışacak olsaydım, bu yaklaşık olarak şöyle olurdu: Yoruma başladıktan hemen sonra tekrar dururdum. Ardından, Andres’le, neredeyse hiç tanımadığı biriyle yeni bir deneyim yaşamak zorunda olmanın onda yarattığı kaygıdan söz ederdim; bu sırada annesinin dışarıda oturduğunu da (bir gün önceki mangalda ebeveynlerin dışarıda yemek yemiş olmasına yaptığı göndermeyi) dikkate alırdım. “Ağızda patlayan düşünceler”i yorumlamak için bu kadar acele etmezdim; hatta bana göre buna dair bir fantezi henüz mevcut olmadığı için, bu yorumu hiç yapmazdım. Bununla birlikte, o zaman da bugün olduğu gibi, saldırganlık ile onun belirtisi (kesik kesik fırlayan sözcükler) arasında güçlü bir ilişki bulunduğu bana açık görünüyor. Yine de beklerdim; çocuğun, benim yardımımla ama kendi hareket noktasından çıkarak, buna bir şekilde kendisinin ulaşmasını beklerdim.
Öte yandan Andres o dönemde ağzında bir şeylerin patladığına ilişkin varsayımıma hemen karşılık verdi ve buna “ağzımda bombalar gibi patlıyor” diye ekledi. Bu durum onu daha da tahrik etti; manik-omnipotent (tüm-güçlü) bir savunma aracılığıyla daha fazla patlayıcı malzeme elde etmeye ve kullanmaya çalıştı. Benim, onun saldırganlığını tutamayacağıma dair olası kaygıya odaklanan ikinci yorumumdan sonra ise bir kafa karışıklığı ortaya çıktı. Ancak bu noktada ilk kez, nerede olduğunu ve kimin yanında bulunduğunu sorgulamaya başladı: “Söylesene, ben buraya ne diye geldim? Aa doğru, buraya geldim, çünkü sen bana buraya gelmemi söyleyecektin.”
Çocuk soruyu soruyor, ama yanıtı bekleyebilecek durumda görünmüyordu. Kendi kendine yatıştırıcı bir yanıt verdi: Analize neden gelmesi gerektiğini ona benim zaten söyleyeceğim. Bugün böyle bir çağrıya büyük olasılıkla artık karşılık vermezdim; dahası, ikimizin de kaygısını yatıştırmak için çok hızlı yanıt verme ayartısına kapılmazdım.
Andres’le yürütülen, yoğun ama çok da uzun sürmeyen tedavi sırasında düşmanlık defalarca eyleme döküldü; bunlar arasında bana çeşitli nesneler fırlatması ve isabet ettirmesi de vardı. Bazı seansları erken kesmek ve annenin onu beklediği bekleme odasına geçmek zorunda kaldık; çalışma orada sürdürülüyordu. Zamanla Andres’in resim yapabilmesi mümkün oldu ve bir süre sonra belirti azaldı. Bu analizant, tıpkı diğer bazı analizantlar gibi, bana çocuklarla çalışma tekniği hakkında çok şey öğretti; özellikle de onun, kaygısının çekirdeğine ve ruhsal (psişik) acısına yaklaşabilme olanaklarını izlemem gerektiğini gösterdi. Bu tutum, daha sonra her yaştan analizantla çalışırken bana çok yardımcı oldu.
Andres’in analizinden sunduğum kesitte değindiğim bu çağrı, yıllar sonra bambaşka bir seansta kendimi gözlemlememe olanak tanıdı:
Dördüncü analiz yılında olan genç bir analizant, bir pazartesi seansının hemen başında büyük bir heyecanla ve soru sorar bir tonla, iki ay sonra yapılacak üniversite mezuniyet törenine beni davet etmeye karar verdiğini söyler. Ardından susar.
Ne yanıt veririm ne de yanıt verme ihtiyacı hissederim. Bir süre sonra konuşmayı sürdürür ve beni davet etmeye karar vermesinin onun için ne kadar zor olduğunu açıklar. Bununla birlikte, benim oradaki varlığımın onun için önemli olabileceğini fark ettiğini söyler. Aslında beni hiçbir zaman bir kutlamaya, örneğin doğum günü partisine davet etmeyi düşünmediğini, ama bu durumda bunun farklı olduğunu belirtir.
Yeniden birkaç dakika susar. Ardından, konuyu erkek arkadaşıyla konuştuğunu ve birlikte, terapötik çerçevenin dışına çıkmak anlamına geleceği için daveti muhtemelen kabul etmeyeceğim sonucuna vardıklarını söyler. Bunu bu kez daha uzun bir sessizlik izler; sonra da ne kadar çok düşünürse, beni tedirgin etmemek için kaygıdan zaten törene gelmek istemeyeceğimi düşündüğünü ekler.
Bu anlatılan dizilimle seansın yarısından fazlası geçmiştir. Ancak bu noktada yorumumla söze girerim. Yorumumda, mezuniyet töreninde benim somut varlığıma belki de içsel olarak bana güvenebileceğinden emin olmadığı için ihtiyaç duyduğunu söylerim. Daha sonra, benim psikanalitik çerçevenin kurallarına tabi olduğum için gelmeyeceğim sonucuna kendiliğinden vardığını, ardından da analizi ve dolayısıyla kendisini korumak için gelmeyeceğimi düşünebildiğini belirtirim.
Seans ilerledikçe analizantta bir rahatlama duygusu belirir ve çok geçmeden, çocukluğundan beri farklı gruplardan tekrar tekrar dışlanmış olma deneyimini yaşadığı için, belki de bu nedenle beni davet etmekle yükümlü hissettiğini düşündüğünü ifade eder.
Bu aktarım durumu, Ödipus çatışmasının bazı yönlerini ele alabilmemizin yolunu açar. Sonunda, durumu kendisi hemen şu anıyla ilişkilendirir: Anne ve babasının ona anlattığına göre, kendisinden üç yaş küçük erkek kardeşinin doğduğu hastaneye ilk ziyaretinde düşmüş ve bu nedenle orada kendisinin de tıbbi bakıma alınması gerekmiştir.
Benim tarafımdan, o dönemde dışlanmış olmaktan duyduğu öfkenin kendisine yönelmiş olabileceğine işaret eden kısa bir müdahaleden sonra hasta konuşmasını sürdürdü ve toplam üç kardeşin ortancası olarak aile içinde kendine bir yer bulmanın onun için ne kadar zor olduğunu anlattı; bu durumun çocukluk döneminde kız gruplarında ve daha sonra erken ergenlik yıllarında da sürdüğünü açıkladı. Bu kısa seans kesiti ve yönlendirici bir odak noktası olarak yorum sorusundan sonra, hastanın daveti karşısında, analist olarak uzun mesleki yaşamım boyunca geliştirmiş olabileceğim başka olanaklarla ilgileniyorum. Kavrama bütünüyle uygun biçimde, analistin yanıtlaması gereken bir soru olmadığı düşüncesi doğrultusunda susabilirdim. Aynı şekilde, mezuniyet töreninde bulunmamın, çocuksu benliğinin ilksel sahneden bana yansıtılması anlamına gelebileceğini de hastaya yorumlayabilirdim. Gerçek olan şu ki, ona yanıt vermedim. Ne bir baskı ne de buna yönelik bir gereklilik hissettiğim için, karşı-aktarımımı bir gösterge olarak kullandığıma inanıyorum. O anda hiçbir şey söylemedim, çünkü bunu gerekli görmedim. Sanırım, sorusunu kabullenip üzerinde düşünmeyi seçtim. Özellikle de beni davet etme isteği üzerine düşünmeye devam edebilmesi için ona ne sunabileceğimi düşündüm. Bu, ancak daha uzun bir sessizlikten sonra, hastanın her şeyi bir kez daha kat etmesine olanak tanıyan bir yorum formüle ettiğimde mümkün oldu: beni davet etmeyi hayal ettiği noktadan, sonunda bunu yapmamaya tek başına karar verdiği noktaya kadar.
Klinik duruma, yorum sürecine odaklanan bu geçiş ne sahnemizin karmaşıklığını sentezlemeyi amaçlamaktadır ne de öznelik dönüşümleri ya da analistin etkinliği düzeyinde bir bütünleştirme hedefler. Buna rağmen, yorumun statüsü içinde temel bir değişimi düşünmemize yardımcı olduğu kanaatindeyim. Kendi analistlik öykümün de bir parçası olan iki klinik olguyu karşı karşıya getirdiğim bu anda, yorumlama anındaki değişimi fark etmemek mümkün değil. Bugünden geriye baktığımda, yalnızca benim değil, kuşkusuz başka analistlerin de konumunu tanımlayan farklılıklar görüyorum. Günümüzde yorumlarımı hastaya ve onun duygulanım durumuna daha yakın bir yerde yaptığımı düşünüyorum. Ortak çalışmayı fark ediyorum. Burada söz konusu olan, canlı kalabilmesi için sürekli olarak yeniden harekete geçirilmesi gereken bir düşünme sürecine davettir.
Son olarak, araç kutusuna ilişkin soru bir kez daha ele alınmalıdır: Psikanalist olarak çalışmaya devam edebilmek için klinik pratiğimizdeki hangi araçları sorgulamamız gerekir? Yorum, yani temel aracımız söz konusu olduğunda, bu soru son derece karmaşık bir nitelik kazanır. Çünkü mesele, bir zanaatkarın alet çantasına bakıp bir aracı başka bir araçla değiştirmesi gibi, bu aracı bir başkasıyla ikame etmek değildir; aksine, onun kullanımını güncel değişimlerin ışığında ve güç alanı içinde değerlendirmektir. Kuşkusuz bu kolay bir görev değildir. Yine de gereklidir ve kaçırmamamız gereken bir davet olarak anlaşılmalıdır.





