Paranoyanın Psikodinamik Yönleri
Girginer

Paranoyanın Psikodinamik Yönleri

Paranoyanın psikodinamik yönleri: Paranoid kişiliklerin anlaşılmasına yönelik psikanalitik bir katkı

Yazar: Hans-Peter Kapfhammer

Çeviren: Suzan Uğur Girginer

I. Tarihsel Bağlam, dürtü kuramsal ve benlik psikolojisiyle ilgili yönler

Giriş

“Paranoya” kavramının tarihsel olarak incelenmesi, sanrısal yaşantı biçimlerinin psikiyatri uygulaması ve kuramı açısından her zaman merkezi bir öneme sahip olduğunu vurgular (Lewis 1970). Kahlbaum’un (1863) psikiyatrik “hastalık birimlerini” nedenler, görünüşler, gidişatlar ve sonuçlar açısından ayıran temel yaklaşımına dayanan tanısal-sınıflandırıcı bir anlayış içinde, sanrı olgularının tüm yerleşik nozolojik gruplarda hem yaygın hem de aynı zamanda özgül olmayan bir biçimde bulunduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, bir hasta alt grubu da belirginleşmiştir: Bu hastalar bir sanrı geliştirir, ona sarsılmaz biçimde tutunurlar, fakat biçimsel düşünme, istem, dürtü, girişim gücü ve algı işlevlerinde psikopatolojik açıdan önemli bozulmalar göstermezler. Kişilikleri bütünlüklü görünür. Kraepelin (1892, 1896, 1912), bu alt grup için “paranoya” terimini ayırmıştır. Ancak o da bu sanrısal hastalığın nozolojik olarak bağımsız bir varlık olup olmadığına dair kuşkularını her zaman açıkça dile getirmiştir. Buna karşılık, özgün bir psikopatolojik yaklaşım, tanısal sınıflandırma sistemlerinin ötesinde sanrı olgusunun kendisini daha yakından belirlemeye çalışmıştır.

Jaspers’e (1910) göre sanrısal düşüncelerin karakteristik ölçütleri şunlardır: (1) Sanrının karşılaştırılamaz öznel kesinliği, (2) Deneyimle ve zorlayıcı mantıksal sonuçlarla etkilenemez oluşu ve (3) İçeriğinin olanaksızlığı. Ancak sanrının yüzey biçimine dayanan bu özellikler, daha derinde yer alan “birincil” bir sürece işaret eder. Bu süreç yalnızca betimlemenin ötesine geçen bir “fenomenolojik sezgi” yoluyla kavranabilir. Bu yöntem, psikopatoloji araştırmacısından sanrılı kişinin ruhsal süreçlerine empatik biçimde nüfuz etmeyi, içsel yaşantıya derinlemesine dalmayı gerektirir. Araştırmacı ancak bu şekilde, artık kendisi için izlenemez olan yabancı yaşantının sınırına ulaşır.

Sanrısal olguların bu “empatiyle kavranamaz çekirdeği”, uzun süre boyunca bilimsel sanrı araştırmalarının kuramsal çerçevesini oluşturmuştur. Bu çizgiyi, birçok yazar adına örnek olarak K. Schneider (1931) ve H. Gruhle (1932) sürdürmüştür (Huber 1982; Berner 1986). “Gerçek” ve “gerçek olmayan” sanrı düşünceleri, “birincil” ve “ikincil sanrı” ayrımları da bu “empatiyle kavranamazlık” ya da “anlaşılamazlık” ölçütüne dayanmıştır.

“Tübingen Okulu” sanrı araştırmalarında kendi vurgularını geliştirmiştir. Bir yandan ayrıntılı vaka incelemeleriyle “paranoyaklar” alt grubunu daha önce görülmemiş bir klinik açıklıkla ortaya koymuşlardır. Öte yandan, kişilik yapısı, özgül yaşantı durumu ve sanrı üretimi arasındaki sıkı iç içeliği çözümleyerek, sanrı oluşumunda genellikle çok erken konulan “empati sınırını” mümkün olduğunca geri çekmeye yönelik bir yöntemsel yaklaşım göstermişlerdir. Amaçları, belirli bir kişilikte sanrısal yaşantının tematik ve işlevsel bağlantılarını psikolojik olarak anlaşılabilir alanda çözümlemektir. Bu klinik-psikopatolojik yaklaşım, Friedmann’ın (1905) “hafif paranoya” olgularına ilişkin raporunda zaten belirmiştir. Gaupp’un (1914), Degerloch’lu paranoyak kitlesel katil, Kıdemli Öğretmen Wagner üzerine yaptığı inceleme ile ilk doruk noktasına ulaşmış, Kretschmer’in (1918) “duyarlı ilişki sanrısı” üzerine monografisiyle ise, belirli bir bireyin sanrı oluşumlarına biyografik olarak yönelen anlama yaklaşımı, dengeli bir “çok boyutlu tanı” içinde örnek biçimde belgelenmiştir. “Tübingen Okulu”nun paranoya konusundaki görüşleriyle yöntemsel ve klinik-kuramsal farklar açık olmasına rağmen, Kraepelin (1915) bile sonunda şöyle demiştir: Paranoya ile psikojen sanrı oluşumlarını, her türlü ara basamağın bulunduğu bir zincirin iki uç halkası gibi düşünebiliriz.

Onun öğrencisi J. Lange (1927) de “paranoya sorunu”na ilişkin eleştirel genel değerlendirmesinde, bu kişiliklerde tekrar tekrar görülen “birincil” paranoyak yanlış işlemenin “ağırlıklı olarak psikolojik bir sorun” olduğu yargısına varmıştır. Jaspers’in (1910) farklılaştırılmış psikopatolojik temel görüşleri karşısında paranoya sorunu kaçınılmaz olarak “karakterolojik gelişim” ile “şizofrenik süreç” arasındaki gerilim alanına girmiştir. Bir yanda psikolojik olarak anlaşılabilir sanrısal oluşum, öte yanda ise sanrısal yaşantının anlaşılmaz yabancılığı ve bunun sonucunda sanrılı bireyin yaşam öyküsünde “anlam sürekliliğinin” (K. Schneider) kesintiye uğraması kutupsal biçimde karşı karşıya durmuştur. Ancak Janzarik’in (1949) gelişim ve süreç olmak üzere bu iki yönü, herkesin ve dolayısıyla paranoyak insanın yaşamında “biyografik açıdan anlamlı ve biyolojik olarak etkili değişim anları” şeklinde diyalektik bir biçimde uzlaştırması, eski paranoya sorusuna modern bir yanıt getirmiştir. Kretschmer’in (1950) paranoya öğretisinin bir sınıflandırma alanı değil, kişiliklerin, onların içsel yapı kaymalarının ve dışsal yaşantı tepkilerinin incelenmesi için bir alan olduğu yönündeki kavrayışıyla birlikte düşünüldüğünde, Janzarik’in bakış açısı, psikodinamik bir yaklaşımın verimli biçimde açıklanabileceği klinik-teorik arka planı da oluşturur.

Psikanalitik kökenli psikodinamik bir anlama yaklaşımı hem bilinçli hem de bilinçdışı yaşantı katmanlarında dürtüsel, denetleyici ve düzenleyici kişilik ögelerinin çatışmalı etkileşimine odaklanır. Klasik psikanalizin dürtü kuramsal modelinin yanı sıra, benlik psikolojisi, nesne ilişkileri kuramı ve psikanalitik kendilik psikolojisinin getirdiği genişletmeler de tamamlayıcı biçimde geçerlilik kazanır.

Tarihsel perspektiften psikanalizin paranoya sorununa katkısı

Freud’un paranoya sorununa ilişkin açıklamaları başlangıçta Kraepelin öncesi dönemin klinik kavramlarına dayanıyordu. Daha sonra ise büyük ölçüde Kraepelin’in yazılarından etkilenmiştir. Freud’un psikotik hastalarla klinik deneyimi oldukça sınırlıydı. Bununla birlikte Freud (1950a), psikanalitik-psikopatolojik çalışmasının daha başlangıç evresinde paranoya düşüncesini tekrar tekrar ele almıştır.

Örneğin 1895 yılında Fliess ile yazışmalarında yer alan “Manuskript H”, bir yandan histeri ve obsesyonu, diğer yandan paranoyayı karşı karşıya koyar; burada hastalık biçimleri arasındaki temel ayrım, farklı savunma mekanizmalarının kullanımıyla belirlenir. Paranoyanın “entellektüel psikozu”, katlanılamaz bir kendini suçlama duygusunun, acı verici bir duygulanım durumunun zorunlu savunulmasıyla ortaya çıkar; bu durum dışarıya aktarılır. Paranoyanın patogenezi burada hala histerinin oluşumuna benzer biçimde formüle edilmiştir: Katlanılamaz bir tasarımın bastırılması, bastırılanın değiştirilmiş biçimde geri dönüşü ve yansıtma yoluyla yeniden bir savunma gereksinimi.

Freud, 1896’da yazdığı “Manuskript K”de bu düşünceleri daha da kesinleştirerek paranoyayı, görece normal bir duygulanım durumu olan aşağılanma ya da incinmenin patolojik bir varyantı olarak tanımlamıştır. Acı verici duygulanımın toplumsal çevreye yansıtılması, diğer insanlara karşı özel bir güvensizlik ya da olağanüstü bir duyarlılık doğurur.

Freud (1896b), “Savunma-Nöropsikozları Üzerine Ek Notlar” adlı çalışmasında, doğum sonrası paranoyak psikoz yaşayan genç bir kadının vaka örneğini tartışır. Bu hastanın belirtilerini, suçluluk taşıyan cinsel anılara karşı bir savunma olarak çözümler.

Obsesyonel nevrozda görülen benzer mekanizmalardan farklı olarak, burada özgün kendini suçlama bastırılır ve belirtiler örneğin kişinin kendisine yönelik bir güvensizlik biçiminde ortaya çıkar. Paranoyada ise yansıtmalı savunma süreci, diğer insanlara yönelik bir güvensizliğe yol açar.

Freud ayrıca, bu güvensizlikten türeyen sanrılı düşünceler karşısında benliğin kendi savunmasıyla çelişmemesi gerektiğini, tersine sanrıya uyum sağlaması gerektiğini ekler. Böylece sanrılı yaşantıda benlik yapısında zorunlu bir değişim olduğunu vurgulamış olur.

Schreber anıları üzerine temel çalışmasından (1911c) önceki yıllarda Freud’un yazılarında paranoya sorununa dair başka ilginç eklemeler de görülür. Örneğin 1899’da Fließ’e yazdığı bir mektupta, paranoyanın erken otoerotizm gelişim aşamasına gerileyici bir dönüş içerdiğini varsaymıştır. 1905’te, şefkatli duyguların düşmanca dürtülere dönüşmesini, yani sevginin nefrete dönüşümünü paranoyak mekanizmanın karakteristik bir özelliği olarak tanımlamıştır. 1908’de ise paranoyak oluşumların sıklıkla sadomazohistik biçimde yapılanmış fantezi ögelerine dayandığını belirtmiştir.

Freud’un paranoya tartışmasının temel çekirdeği (1911c), Daniel Paul Schreber’in (1903) anılarına ilişkin ayrıntılı bir psikanalitik yorumdan oluşur. Schreber, Dresden’de Yüksek Eyalet Mahkemesi’nde senato başkanı olarak görev yapmışken, hastalığının ikinci döneminde “Bir Sinir Hastasının Anıları” başlığı altında bu metni kaleme almıştır. Freud, çalışmasının yöntemsel koşullarını ele aldığı kısa bir girişten sonra Schreber’in hastalık öyküsüne genel bir bakış sunar; bu öykü burada ancak çok kabaca aktarılabilir. Çok katmanlı ve tuhaf biçimde kurulmuş sanrı sisteminin merkezinde Schreber’in şu inancı yer alıyordu: erkekliğinin elinden alınacağı ve giderek bir kadının bedenine dönüşeceği. Schreber bu cinsel dönüşümü başlangıçta kendisini tedavi eden psikiyatrist Dr. Flechsig’in cinsel istismarı olarak yaşantıladı. Daha sonra bu düşünceyi Tanrı’ya aktardı. En sonunda ise buradan, Tanrı ile evleneceği, Tanrı tarafından dölleneceği ve böylece bütün insanlığın kurtarıcısı olacağı yönünde görkemli bir sanrı geliştirdi.

Freud’un çözümlemesi, hem başlangıçta hayranlık duyulan ama sonra kuşkuyla kaçınılan Dr. Flechsig’in, hem de sanrı sürecinde bir yandan yüceltilen bir yandan aşağılanan Tanrı figürünün aslında Schreber’in ambivalent (çift-değerli/ikircikli) baba imgesini gizlediğini ikna edici biçimde ortaya koydu. Bu baba imgesine, erken çocukluk gelişiminde oğul tarafından aynı anda hem sevgi hem nefret duyguları yöneltilmişti. Freud buradan hareketle temel hipotezini formüle etti: Erkeklerde paranoya, bir erkeği sevmeye yönelik eşcinsel bir istek fantezisiyle tetiklenir. Ancak bu gizil eşcinsel dürtüler katlanılamaz olduğu için savunulmak zorundadır. Bu içsel savunma, ardışık aşamalar halinde gerçekleşir: Başlangıç cümlesi: Ben (bir erkek) onu (bir erkeği) seviyorum. Bu inkar edilir ve cümle şu hale dönüşür: Onu sevmiyorum, ondan nefret ediyorum. Fakat bu biçim de özne için kabul edilebilir değildir. Dolayısıyla nefret duyguları, başlangıçta sevilen nesneye yansıtılır. Böylece şu ifade ortaya çıkar: O benden nefret ediyor ve beni takip ediyor. Freud, Schreber çözümlemesinin “Paranoyak Mekanizma Üzerine” başlıklı kuramsal bölümünde, eşcinsel eğilimlerin savunulmasının başka belirtiler biçiminde de ortaya çıkabileceğini belirtir. Bu farklı savunma vurgularında, paranoyak psikozların temel biçimlerini anlamaya yönelik psikanalitik bir yaklaşım bulunabilir: Eğer takip edilme sanrısında, Schreber vakasında olduğu gibi, inkar cümlenin yüklemine yöneliyorsa (“Ben onu seviyorum” cümlesindeki sevme yüklemi inkar ediliyorsa), nesnenin inkarı da mümkündür: Ben onu sevmiyorum, ben onu (erkeği) değil, onu (kadını) seviyorum. Dışa yansıtılan duygular şu cümleye yol açar: O beni seviyor. Bu, erotomanik (aşk sanrısı) tablonun temel ifadesidir.

Eğer başlangıç cümlesinin öznesi inkar edilirse: Ben onu sevmiyorum, o onu seviyor. Bu durumda kıskançlık sanrısı ortaya çıkar. Eğer tüm cümlenin kendisi inkar edilirse: Ben hiç kimseyi sevmiyorum, yalnızca kendimi seviyorum. Bu da büyüklük sanrısının özünü oluşturur. Freud, inkar sürecinin hangi dinamik etkenlerle belirli bir biçime yöneldiğini ve böylece hangi paranoya türünün seçildiğini açık bırakmıştır. Her ne kadar Freud, kabul edilemez içsel duyguların, dürtülerin ya da tasarımların dış dünyadaki kişilere atfedilmesi anlamına gelen yansıtmayı paranoyanın merkezi mekanizması olarak görse de yansıtmanın farklı sanrı biçimlerinde değişen ölçülerde önemli olabileceğini kabul eder.

Schreber’in incelikle kurulmuş takip sanrısında Freud, yansıtmanın başka bir işlevini daha görür: Schreber’in dünyanın büyük bir yıkıma uğrayacağı inancı, aslında onun kendi içsel felaketini yansıtmaktadır. Dışa yansıtıldığında ise en azından kurtarıcı önlemler alma olanağı düşünülebilir. Schreber’in yansıtma yoluyla çevresiyle ilişkilerini yeniden kurma çabası, Freud’a göre sanrılı yaşantının önemli bir dengeleyici işlevini ifade eder. Sanrı inşası, ruhsal bir hayatta kalma şansı içerir. Paranoyanın çekirdek çatışması olarak eşcinsel istek fantezisi ve paranoyak belirti oluşumunun temel mekanizması olarak yansıtma, sonraki psikanalitik paranoya kuramlarının da temel taşını oluşturmuştur. Ancak Freud’un öğrencileri tarafından tartışılmaz bir gerçek gibi aktarılan bu görüş, Freud’un kendisinde hala ampirik olarak sınanmaya açık bir hipotez biçimindedir: Erkeği sevmeye yönelik eşcinsel istek fantezisini paranoyadaki çatışmanın çekirdeği sayıyorsak, yine de bu varsayımın ancak paranoyanın tüm biçimlerinin çok sayıda örnekle incelenmesiyle güvence altına alınabileceğini unutmamalıyız. Bu nedenle iddiamızı belki de yalnızca tek bir paranoya tipine sınırlamak zorunda kalabiliriz. Freud, Schreber çözümlemesinde kurduğu paranoya ve eşcinsellik bağlantısını, 1914’te “Narsisizme Giriş” adlı kuramsal çalışmasında dolaylı biçimde derinleştirmiştir. Narsisizm gelişim evresi, otoerotizm ile nesne sevgisi arasında bir aşamadır. Kişinin kendi bedenini sevgi nesnesi olarak seçmesi, küçük çocuğun başlangıçta koordine edilmemiş dürtü hareketlerini birleştirmesine olanak sağlar.

İlk tutarlı beden imgesinin kurulması, aynı zamanda ilkin bir Benlik (psikanalizin sonraki anlayışında bir Kendilik) yapısının temelini de işaret eder. Benliğin oluşumu açısından ayrıca şu nokta da belirleyicidir: Benlik, bir başka kişinin örneğine göre yapılandırılır (bkz. Lacan’ın [1966] “ayna evresi”). Bu narsisistik öz-sevginin eşcinsel çağrışımı da işte bu aynalama sürecinden kaynaklanır. Freud’un anlayışında erken narsisistik gelişim evresi, erken anne–çocuk etkileşimleri bağlamına yerleştirilmelidir. Büyüyen çocuk giderek dış gerçekliğin talepleri ve sınırlamalarıyla karşılaştıkça, ilk (birincil) narsisizminden sıyrılır. Bunun yerine kendi tümgüçlülük (omnipotens) duygularını anneye yansıtır; anne bu gelişim döneminde dışsal bir Ben-İdeali haline gelir. Çocuk bu annesel Ben-İdealiyle özdeşleşerek, kendisine dair ideal ama daha tutarlı bir imgeye ulaşır. Bu aynalama sürecine, narsisistik nesne seçiminin yanı sıra hem eşcinsel hem de annesel-ideal ilişki boyutları dahil olur. Paranoya konumuz açısından bu düşünceler önemlidir; çünkü Freud (1895c) çok erken dönemde paranoyak sanrı oluşumlarının her zaman “narsisistik düzeye” bir gerilemeyle birlikte gittiğini vurgulamıştır. Psikopatolojik açıdan ayrıca, Ben-İdealinin öz-eleştirel işlev parçaları ile, ki bunlar yansıtmalarda ebeveynsel, özellikle annesel yasaklar olarak görünür, klinikte sık bildirilen paranoyak izlenme duyguları arasındaki içsel bağlantı da önem taşır. Paranoya tartışması açısından Freud’un (1916–17g) aynı dönemde melankoliye yönelmesi de dikkate değerdir; Freud burada da önemli bir narsisistik gerileme olanağı görmüştür. Paranoyada sevgi, eşcinsel yönelimi nedeniyle kabul edilemezken; depresyonda sevgi, sonsuza dek kaybedilmiş olarak yaşandığı için kabul edilemez. Paranoyada aşağılanma duyguları dışsal suç yüklemeleriyle (başkasını suçlayarak) bertaraf edilirken, depresyonda bunlar hak edilmiş bir ceza olarak kabullenilir.

Freud, “Kıskançlık, Paranoya ve Eşcinsellik Üzerine Bazı Nevrotik Mekanizmalar” başlıklı makalesinde (1922b) paranoya temasına ilişkin önceki düşüncelerini yeniden ele almıştır. Burada eşcinselliğin oluşumu için bir dizi koşul faktörü formüle eder. Ona göre varsayılan organik bir etkenin yanı sıra, anneye aşırı bağlanma, onunla özdeşleşme ve narsisistik nesne seçimine eğilim belirleyici rol oynar. Bu yatkınlık, erkek cinsel organına aşırı değer verme ve sevilen nesnede penis eksikliğini kabullenememe ile savunmacı bir dizi içinde düşünülmelidir. Kadının heteroseksüel sevgi nesnesi olarak değersizleştirilmesi ve ondan uzaklaşma, ilk travmatize edici “anatomik fark” keşfinden türemektedir; bu durum potansiyel olarak hadım edici (kastrasyon) olarak yaşanan babaya dair korkuyu ifade ederken, aynı zamanda ona karşı ikircikli bir saygıyı da temellendirir. Baba ile rekabetten vazgeçiş, yani Ödipus kompleksinin sevgi dolu, başka bir deyişle “eşcinsel çözümü”, aşırı güçlü kastrasyon kaygısıyla kolaylaştırılır. Freud, anne bağlanması, narsisizm ve kastrasyon korkusunun yanına bir başka olası koşul faktörü daha ekler: annenin sevgisi için erken rakiplere, genellikle ağabeylere karşı yoğun kıskançlık dürtüleri. Bu kıskançlık çoğu zaman olağanüstü düşmanca duygulara yol açar ve bazen ölüm dilekleri yoğunluğuna ulaşabilir. Bu dürtüler bastırılmalı ve bir tepki oluşumu yoluyla sevgi dolu duygulara dönüştürülmelidir. Böylece eskiden nefret edilen rakipler ilk eşcinsel sevgi nesneleri haline gelir. Patolojik kıskançlık biçimlerinde, kişinin kendi sadakatsizlik dürtülerini yansıtmasının yanında özellikle bu rakibe yönelik gizil eşcinsellik devreye girer. Freud’un bu makalesinde daha genel bir önem taşıyan tespiti şudur: Paranoyak kişiler, çevrelerindeki insanların davranış ve tutumlarını kayıtsız bırakmayı başaramazlar; çünkü karşılarındakinde bilinçdışı düşmanca dürtüleri hassas biçimde algılarlar ve özellikle buna tepki verirler.

Freud (1931b, 1933a), kadın hastalarda paranoyak tasarımlarda gerçek ama çoğunlukla bilinçdışı bir düşmanlığın önemini tekrar tekrar saptamıştır. Bu hastalar şaşırtıcı sıklıkla anneleri tarafından öldürülecekleri ya da yutulacakları yönünde sanrısal korkular bildirmişlerdir. Freud (1937c), yaşamının sonlarına doğru da erken dönemde dile getirdiği bir görüşü yeniden düşünmüştür: takip sanrılarının, Benlik yapısındaki bir değişim yoluyla rasyonelleştirilmesi gerektiğini savunmuştur. Bunun yanında sanrının, hastanın nesne dünyası ve sosyal gerçekliğiyle ilişkisi içinde vazgeçilmez uyum sağlayıcı, yani onarıcı bir işlev taşıdığını yeniden vurgulamıştır.

Paranoyak düşünce oluşumunun katılığı ve çoğu zaman düzeltilemez oluşu için birçok açıklama olasılığı arasında Freud, sanrıda tarihsel bir hakikat ögesinin bulunmasını belirleyici görmüştür; bu öge bazen güncel deneyimler tarafından da doğrulanıyor gibi görünebilir. Paranoyak yaşantılarda saldırgan boyutlara dair pek çok işaret bulunmasına rağmen, Freud’un görüşleri esas olarak libido kuramına dayalı kalmıştır.

Freud’un konumuyla karşılaştırıldığında, psikanalitik bir paranoya öğretisinin saldırgan içerimleri Melanie Klein’ın (1932, 1946) yazılarında çok daha belirgin ve sivri biçimde ortaya çıkar. Karl Abraham (1924) ile birlikte Klein, paranoyanın içsel ruhsal düzeyde en yoğun sadizm evresine bir gerileme içerdiği düşüncesindeydi. Özellikle çocuk analizine dayanan gözlemleri, oral ve başlamış anal sadizm döneminde erken dönemde bozulmuş çocukların davranış görünümlerine odaklanıyordu. Gelişim psikolojisi modelinde Klein, “paranoid-şizoid konum” ile “depresif konum” arasında bir ayrım yaptı. Bu gelişim evrelerinin zamansal tarihlendirilmesine ve normal erken çocukluk gelişiminin psikopatolojikleştirilmesi eğilimine burada girmeksizin, söyledikleri konumuz açısından büyük önem taşır.

Klein’a göre, doğuştan itibaren libido ve saldırganlıktan oluşan yapısal bir dürtü ikiliği, çocuğun her ne kadar ilkel olsa da sevgi ve nefret kutupları içinde açık biçimde örgütlenmiş bir düşlem dünyasını belirler. Bu dünya, ilk içsel nesne imgeleriyle çatışmayı temel olarak harekete geçirir; aynı zamanda çocuğun annesiyle kurduğu birincil doğrudan etkileşimleri de yönlendirir. Saldırgan dürtü, nihayetinde yetersiz bırakan annesel nesnenin yıkımına yönelen, ama aynı zamanda kişinin kendi varlığını da tehlikeye atan kalıplaşmış düşlemler içinde görünür olur. Gelişim düzeyine uygun olarak, örneğin oral evrede bunlar annesel memeyi ısırma, yok etme ya da yutma biçimini alabilir. Küçük çocuk, bu dürtü gerilimlerinden ve bunlarla ilişkili düşlenen içsel nesne imgelerinden, anneye yansıtma yoluyla dışsallaştırarak kurtulmaya çalışır. Melanie Klein’a göre burada belirleyici olan, bu içsel ruhsal süreçlerin başlangıçta gerçek anneyle doğrudan etkileşim yaşantılarıyla harekete geçmemesidir. Süreçler adeta “endojen” biçimde gelişir. Anneye ya da annesel memeye yönelmiş içsel “kötü nesne imgeleri”, annenin hayal kırıklığı yaratan tepkileriyle yalnızca doğrulanır; gerçek bir doyum söz konusu olduğunda ise hafifleyebilir. Öte yandan, anneyle ilişkide yaşanan gerçek haz deneyimleri, benzer şekilde libidinal olarak belirlenmiş “iyi nesne imgelerini” destekler; bunlar içe-alıcı süreçler yoluyla çocuğun ruhsal yapısının kalıcı bir parçası haline gelir. Bu başlangıçtaki “paranoid-şizoid konum” sırasında hem “kötü” hem “iyi nesne imgelerinin” temelinde, nesne dünyası üzerinde tümgüçlü bir denetim kurulabileceği yanılsaması yatar. Bu da bu gelişim evresine özgü olan “yansıtmalı özdeşim” mekanizmasını tanımlar. Bu mekanizma aracılığıyla küçük çocuk, “kötü anne” içine taşınmış saldırgan yönleri kontrol altında tutmaya çalışır; özdeşim ise çözülmemiş bağın kişinin kendi varlığıyla bağlantısını vurgular. Ancak çocuk ancak yavaş yavaş, bu korkutucu, saldıran ve öç alan nesne imgelerinin kaynağının kendisi olduğunu fark eder; düşmanca eylemleriyle “iyi anne” ile ilişkiyi bile tehlikeye atmış olduğunu kavrar. Saldırganlığı karşısında umutsuzluğa kapılır ve onarma düşlemleri içinde bir suçluluğu telafi etmeye çalışır. Bu, örneğin ilk sadistik düşlemlerin geri çekilmesini içerir ve kişinin kendi yıkıcılığına dair acı verici duygularla yüzleşmesi anlamına gelir. Gerçek şükran ve cömertlik gibi daha olgun libidinal düşlem içerikleri ve anneyle çoğunlukla doyurucu bir gerçek etkileşim, bir yandan içe alınmış ve artık kişinin kendi varlığına yönelmiş saldırganlığın yoğunluğunu azaltır. Öte yandan annenin “iyi” ve “kötü nesne imgeleri” arasındaki ikircikliliği azaltır ve böylece bütünleşmiş nesne imgelerine doğru entegrasyonu destekler. “Depresif konum” içindeki bu gelişim süreçleri ayrıca, dış nesneleri içsel olarak sahiplenip kontrol edebilme yanılsamasının zorunlu olarak terk edilmesini içerir. Bunun yerine, kişi dış nesneler yokken bile özerklik kazanabilmek için içsel ilişkilerin sembollerini geliştirmeye yönelik bilişsel çabalara yönelir.

Melanie Klein, erken “paranoid-şizoid konuma” travmatik bir saplanmayı, daha sonraki paranoid psikopatolojilerin gelişimi için belirleyici ontogenetik yatkınlık olarak görmüştür. Paranoyanın patogenezine ilişkin geleneksel psikanalitik bakış içinde, ona göre bu erken gelişim evresi özellikle dayanılmaz suçluluk, utanç, değersizlik, güçsüzlük ve dış denetim kaybı duygularına karşı gerileyici bir savunma olanağı sunar (Ogden 1984). Paranoya böylece yalnızca “iyi” ve yalnızca “kötü” özne ve nesne imgeleri arasındaki ayrımı, yani bölmeyi sürdürerek belki de yaşamsal bir ayrışmayı güvence altına alır. Aynı zamanda, temel özne-nesne ayrımında bir karmaşaya düşmemek için umutsuz bir çabayı da destekleyebilir.

Psikanalitik temellere dayanan bir paranoya öğretisinin bir başka önemli, fakat sıklıkla ihmal edilen tarihsel kökü Jacques Lacan’ın çalışmalarıdır (Roudinesco 1993). Her ne kadar onun yapıtlarında kullandığı kendine özgü kavramlaştırma çoğu zaman düşüncelerine erişimi zorlaştırsa da, dilbilimsel ve yapısalcı temellere dayanan yaklaşımı, öncelikle “dinamik” biçimde tartışan Freud ve Klein’ın katkılarına anlamlı bir tamamlayıcıdır.

Lacan’ın paranoid psikozlarla ilgilenmesi “ön-psikanalitik dönemi”ne kadar uzanır; bunun belgesi, ilk büyük bilimsel çalışması olan tıp doktorası “De la psychose paranoiaque dans ses rapports avec la personnalite” (1932) adlı tezidir. Henüz psikiyatrist hocası de Clerambault’nun etkisi altındayken, Bühler ve Köhler’in Gestalt kuramına dayalı gelişim psikolojisi görüşlerine yaslanarak, Husserl’in yönelimsellik fenomenolojisinden etkilenerek, fakat aynı zamanda Freud’un Schreber çözümlemesindeki (1911c) hipotezlerden de esinlenerek Lacan, paranoid kişiliklerin ya da paranoid psikozdan muzdarip olanların ayrıntılı vaka öykülerinden oluşan bir derleme sundu. Bu derleme, Kretschmer’in (1918) “duyarlı ilişki hezeyanı” üzerine monografisiyle karşılaştırılmaktan çekinmeyecek düzeydedir.

Kretschmer ve “Tübingen Okulu”nun diğer temsilcileri için temel amaç, bir kişinin hezeyan oluşumunu psikopatik bir yapı ile belirli bir sosyal çevrede yaşanan karakteristik durum deneyiminin etkileşimi içinde, gelişimsel boyutuyla anlaşılır kılmaktı; yani “çok boyutlu bir tanı” çerçevesinde farklı kavram düzeylerinde tartışıyorlardı. Buna karşılık Lacan’ın bir kişinin hezeyan yaşantısına yaklaşımı görece çok daha tekil ve monolitikti.

Onun fenomenolojik hezeyan çözümlemesi, bir kişide paranoyanın en baştan itibaren kapalı bir sistem oluşturduğu inancına dayanıyordu. Paranoya, eklemeli ve ardışık biçimde gelişmez; tersine, bir kişiliğin içkin hezeyan veriliğinde semptomatik açılımın bütün olanakları zaten mevcuttur ve bunlar daha sonra ancak adeta “sonradan” güncellenir.

Bu ilk temel çalışmasında Lacan, psikotik olguların kendi içlerinde taşıdığı simgesel ifade ögelerini olabildiğince dikkatle gözlemlemek ve betimlemekle yetindi. Burada Lacan hala Husserl’in “fenomenolojik epokhe (bilincin deneyimlediği şeyi, varlık iddialarını askıya alarak, saf göründüğü haliyle inceleme yöntemi)” modeline, yani kuşku yöntemine açık biçimde bağlıydı. Bu yöntem, tarihsel belirleyenler dahil bütün kurucu yan unsurları paranteze alarak bir fenomenin “nesnel” özüne ulaşmayı amaçlar.

Husserl gibi Lacan da bir kişinin ben makamının/yapısının kendi içinde kapalı olduğunu, bir “bilincin ilksel alanı”nı temsil ettiğini ve kendine içkin yönelimsellik sayesinde “nesnel dünyanın” anlamını, yani paranoid biçimde yaşantılanan çevrenin anlamını da kurduğunu varsayıyordu (bkz. Gorsen 1980).

Lacan’a göre böylesi nesnelleştirilmiş bir hezeyan sürecinin çözümlemesi kolaylaşır; çünkü bir hezeyan, örneğin özünün ince bir düş çalışmasıyla örtüldüğü rüya oluşumunun tersine, bastırma mekanizmasının büyük ölçüde devre dışı kalması nedeniyle çok daha açık biçimde ortaya serilir. Bu, onun sıklıkla irrasyonel görünen anlatım biçimiyle çelişmez.

Hasta ve hekimin ilk karşılaşmada yaşadığı birçok hezeyan düşüncesindeki “anlaşılmazlık”, nevrotik hastalık tablolarına kıyasla temelden farklı içsel ruhsal mekanizmalarla, örneğin “dışlama” (aşağıda) ile bağlantılıdır. Ayrıca paranoid kişinin konuşmasında “anlam içerikleri” (signifies) ile “anlam taşıyıcılar”ın (signifiants) dilbilimsel olarak betimlenebilir bir çöküşünden kaynaklanır.

Hezeyana yapısalcı ve dilbilimsel temelli bir bakış, bir paranoyağın hezeyan ifadelerinin her zaman sabit kaldığı ya da ontogenetik gelişimde çözümlenebilir ön aşamalar taşımadığı anlamına gelmez; yalnızca güncel analitik ilginin ağırlık noktasını vurgular.

Lacan’ın (1932) erken dönem çalışmasındaki belki de en ünlü vaka öyküsü, hırslı yazar Aimee üzerine olan kasuistik ve Minotaure’da (1933) yayımlanan Papin kız kardeşlerin paranoid cinayet eylemine dair çözümleme, “ayna” sürecinin paranoid psikozun merkezi patogenetik ögesi olarak öne çıktığını göstermiştir.

Bu içsel ruhsal “ayna süreçleri”ne gönderme, bir nedensellik tartışması başlatmak için değil, özellikle paranoid psikozun ön alanında ve tetikleyici durumda, çoğu zaman tek başına ele alınan içsel ruhsal mekanizmaların, örneğin bölmenin ya da yansıtmanın, ancak bu yapısal zemin üzerinde anlamlı biçimde kavranabileceğini göstermek içindi.

Aimee vakası, daha önce hayranlıkla idealize ettiği, fakat sonunda kendisini izleyen bir düşman olarak tanımladığı bir aktrisi ve 1920’lerin Paris sosyetesinin tanınmış bir kadını bıçakla saldırarak, onun zarar verici etkisinden kurtulmaya çalışmasıyla dikkat çekmişti. Bu vaka birçok açıdan Freud’un paranoya modeliyle doğrulayıcı paralellikler taşır.

Aimee’nin kişilik betimlemesi, çelişkili asthenik (güçsüz, zayıf ve içe dönük) ve sthenik (güçlü, enerjik ve dışa dönük) yönlerin ince biçimde ortaya konması, bir yandan zengin düş gücü ve erotik erken olgunluk, öte yandan süregiden ahlaki sıkışmışlık, “utandırıcı yetersizlik” yaşantıları ve içsel ruhsal işlemenin aşırı kalıcılığıyla Kretschmer’in görüşlerine büyük benzerlik gösterir.

Vaka öyküsünün psikanalitik yorumunda özellikle şu noktalar belirleyici hale gelir: Aimee’nin Madame Z.’ye yönelik homoerotik renkte düşlemleri, incinmiş sevginin nefrete dönüşmesi ve (sözde) takipçinin özel niteliği. Bu figür simgesel olarak, çocuklukta idealize edilen fakat yetişkinlikte şiddetli bir rakip olarak yaşantılanan hastanın ablasını temsil eder.

Madame Z., Aimee için bir ideal-benlik konumunu almış ve hastanın sanatsal ve toplumsal özlemlerini yansıtmıştır. Ancak çocuklukta kurulmuş derin ve çatışmalı duygulanımsal benzerlikler içinde, yalnızca kendisine dair ideal bir imgeyi güncellemiştir; Madame Z.’nin bağımsız bir kişi olarak farklılığını tümüyle yadsımış, onu yalnızca kendi imgeleminin bir uzantısı olarak görmüştür. Aktrise yönelik ölümcül saldırıda, ablanın ideal imgesini ve bununla birlikte bir “kendini cezalandırma” içinde bizzat kendini yok etme girişimi dile gelmiştir.

Akut psikotik çözülme sırasında ortaya çıkan, kişinin kendisinden ayırt edemediği ideal bir nesneyle özdeşleşme mekanizmasını Lacan (1936), birkaç yıl sonra kaleme aldığı “Ben işlevinin kurucusu olarak ayna evresi” başlıklı makalesinde ayrıntılandırmıştır. Bu metinle Lacan ilk kez doğrudan psikanalitik topluluğa katılmıştır. Papin kız kardeşlerin törensel nitelikteki cinayetleri de bu bağlamda ele alınır; kız kardeşler hizmet ettikleri evde anne ile kızı, görünüşte önemsiz bir nedenle ve bilinçdışı düzeyde kendilerini özdeşleştirdiklerini düşündükleri bu kişilerle bağlantılı olarak, adeta orgiastik (yoğun, sınır tanımayan, kendinden geçercesine şiddetli) bir biçimde katletmişlerdir. Lacan bu örnekle, başkasında kendini tanımanın ve başkası aracılığıyla eyleme geçmenin paranoid yaşantı açısından taşıdığı patojenik önemi göstermektedir.

“Ayna evresi” başlıklı makalesinde Lacan (1936), küçük çocuğun ilk kez kendi ayna görüntüsüne ilgiyle yönelmesine ilişkin bilinen gelişim psikolojisi gözlemlerine dayanır. Yaklaşık altıncı aydan on sekizinci aya kadar süren bu ayna evresini üç ardışık aşamaya ayırır: Önce çocuk aynadaki görüntüyü başka gerçek bir varlık olarak algılar ve ona sevinçle yönelir; giderek bunun gerçek bir kişi değil yalnızca bir görüntü olduğunu öğrenir; sonunda ise bunun kendi görüntüsü olduğunu kavrar. Lacan başlangıçta çocuğun ayna görüntüsü karşısındaki sevinçli coşkusunu vurgulamış, daha sonra ise gözlemlenebilen hayal kırıklığı ya da hatta öfkeli geri çekilme anlarının altını çizmiştir.

Lacan’a göre çocuğun ayna görüntüsüyle giderek farklılaşan ilişkisi içinde ilk belirleyici özdeşleşme olanağı gerçekleşir. Ancak aynada görülen bedenin görsel bütünlüğü çocuğun özünü ya da özne olarak kendisini kurmaz; yalnızca ilk ben yapısının kökenlerini mümkün kılar. Bu yapının özelliği, çocuk tarafından dışsal olarak yaşanmasıdır. Gelişimsel önemi, aynadaki görüntünün çocuğun henüz özellikle motor ve iç organlara ilişkin olgunlaşmamışlığı açıkça sürerken, bütünlüklü ve tutarlı bir insan bedeni izlenimi vermesinden kaynaklanır. Lacan, çocuğun ayna görüntüsü karşısındaki coşkusunu, bedensel birliğin görsel olarak önceden üstlenilmesi şeklinde yorumlar; bu birliğin savunucu bir niteliği vardır ve tehdit edici biçimde yaşanan bedensel parçalanma duyumlarına karşı koruma işlevi görür.

Çocuk ile ayna görüntüsü arasındaki bu ilişkinin özü, duyusal algı düzeyinde kurulan yanıltıcı bir nokta-nokta örtüşme duygusudur; Lacan bunu imgesel olarak adlandırır. Aynayla ilişkide örneklenen bu eşitlik yanılsaması, bu gelişim döneminde diğer çocuklarla, özellikle de anneyle kurulan etkileşimleri de belirler. Düşünce, duygu ve davranışlar arasında doğal bir özdeşlik varsayan tüm kişilerarası ayna ilişkileri bu yapının uzantısıdır. Bu durum transitivizm (kişinin kendi duygu, düşünce ya da niyetlerini başkasına atfetmesi ve başkasının yaşantısını kendisininkiyle karıştırmasıdır) olgusunu açıklar: Örneğin çocuklar oyun sırasında kendi istek ve niyetlerini sık sık başka çocuklara atfeder ve onlara sanki dışsal ve nesnelleşmiş bir gerçeklikmiş gibi tepki verirler.

Ancak bu gelişim döneminde diyalektik bir gerilim vardır. Aynadaki görsel birlik, ancak bir tür yabancılaşma pahasına mümkündür; çünkü ayna görüntüsü dışsaldır. Dolayısıyla benliğin kuruluşu son derece kırılgan ve geçicidir. Çocuğun önceden sezilen birlik karşısındaki sevinçli coşkusunun yanında, bu dışsal ve kolayca sarsılabilir algı düzenine bağımlılığın fark edilmesiyle birlikte saldırgan bir gerilim eğilimi de ortaya çıkar.

Psikopatolojik bir sonuç olarak, yalnızca imgesel ilişki düzeyinde kalmak, yani karşıdakinde yalnızca kendinin tekrarını kabul etmek ve temel kişisel farklılıkları dışlamak, sonunda karşıdaki kişinin öznel kimliğinin silinmesine yol açar. Ancak bu Öteki, kendi kimliğinin aynası olarak gerekli olduğundan, imgesel ilişki biçimi kaçınılmaz biçimde benlik bütünlüğünün sarsılmasına neden olur.

Lacan (1966), yalnızca aynalanmış kimliğe dayanan bir kişinin çözülme belirtilerini, psikanalitik tedaviler sırasında sıkça ortaya çıkan “parçalanmış beden” imgeleri fantazilerinde saptamıştır. Lacan’ın “ayna evresi”ne ilişkin açıklamalarını, Freud’un (1914c) narsisizm üzerine daha önce kısaca özetlenen düşünceleriyle paralelleştirmek zor değildir. Ancak Gorsen’in (1980) haklı olarak belirttiği gibi, Lacan’ın “ayna evresi” kurgusu, Freud’un “nesnesiz” olarak tasarladığı narsisizm anlayışından önemli ölçüde ayrılır; çünkü Lacan, benliğin “öznelerarası, ikili, transitif ya da ‘paranoyak yapısını’” kavrar: Ben, bir başkası olarak ve başkası da bir alter ego olarak kurulur.

Alter ego bir yandan kurmaca bir aynalanma ögesini içerirken, öte yandan dışsal belirlenmişlik momentini vurgular. Bu nedenle Lacan’a göre tipik aynalanma fenomenlerinde aldatma, ikiye katlanma, eşcinsellik, saldırgan çözülme, hadım edilme ve parçalanma kaygısı gibi yapısal benzerlikler aynı anda ortaya çıkar. Narsisistik özdeşleşme süreci, bu bakımdan hem benliği yıkma potansiyeli taşıyan hem de benliği istikrara kavuşturan güçleri birlikte barındırır. Bu içsel yönelim, paranoyak bir sürecin karşıt saldırgan ve erotik dürtülerini bütünleştirmeye en elverişli içsel-ruhsal (intrapşisik) yapıya işaret eder.

Lacan’a (1966) göre gelişim sürecinde “İmgesel” ilişki düzlemi, “Simgesel” düzlem tarafından aşılır. Bu geçiş, annenin narsisistik özdeşleşme nesnesi olarak terk edilmesini ve aynı zamanda babanın kişiliği aracılığıyla iletilen toplumsal normların, kuralların ve ilişki örüntülerinin tanınmasını gerektirir. Bu düzenin bütünü, dilsel olarak yapılandırılmış simgesel bir sistem olarak ortaya çıkar. Çocuk, önceden var olan bu düzen içinde kendisine ait konumu üstlenmek zorundadır.

Freud’un Ödipus kompleksi olarak tanımladığı aile içindeki gerçek üçlü etkileşim yapısı, yani çocuğun annenin arzusunu tek başına doyurabileceği yönündeki imgesel düşünceden vazgeçmesi, ebeveynler arasındaki ayrıcalıklı cinsel ilişkiyi kabul etmesi ve kendi varoluşu ile kimliğini bu ilişkiye borçlu olduğunu kavraması, Lacan’a göre “simgesel baba”yı, yani bireyüstü bir “Babanın Adı Yasası”nı kurar. Ödipal evrede narsisistik aynalanmanın ikili yapısı, üçlü bir yapıyla yer değiştirir.

Ayna evresine ait içerikler, yani idealize edilmiş anne nesnesiyle arzulanan birlik, basitçe ortadan kaybolmaz; bastırılır ve bilinçdışı hale gelir. Çocuğun öznesi, simgesel yasanın etkisi altında bölündüğünden ve bilinçdışı böylece kurulduğundan, bilinçdışının bir dil gibi yapılandığı da anlaşılır hale gelir. Öznenin bilinçli bilgi ile bilinçdışı hakikat arasında bölünmesi, anlam taşıyıcılarının (gösterenlerin) özerk alanlarını oluşturur. Bunlar, örneğin psikanalitik bir etkileşim sırasında hastanın güncel konuşmasına müdahale eden, semptomatik sapmalar biçiminde kendini gösterir. Bu sapmalar, metafor ve metonimi gibi dilsel mekanizmalar aracılığıyla, ki bunların ardında Freud’un birincil süreç mekanizmaları olan yoğunlaştırma ve yer değiştirme bulunur, bilinçdışının başka bir dili olarak çözümlenebilir. Ancak simgesel düzen, ayna evresinin ve onun baskın ilişki biçimi olan imgeselin aşılması başarısız olduğunda, yani “Babanın Adı Yasası” ve bunun çocuğun dilsel olarak kurulmuş üçlü özne yapısı üzerindeki etkileri tesis edilemediğinde, temelden bozulur.

Böylece çocuğun simgeleştirme yetisi, duygusal ve dürtüsel yaşamının geniş alanlarında, bağımsız anlam taşıyıcıları (gösterenler) ile anlam içerikleri (gösterilenler) arasında güvenilir bir ayrım yapma kapasitesini yitirir. Bunun sonucunda, örneğin “simgesel hadım edilme”nin, yani yani ödipal babanın iktidarının kabulünün, birçok göstereni bilinçdışının “simgesel zincirinden” dışarı atılır. Bu temel simgesel içerikler, yapıyı kuran bir bastırma sürecinden geçmediği için, kişi ileride benzer yaşam durumlarıyla karşılaştığında bunları simgesel anlamları içinde kavrayamaz. Bu yüzden bu içerikler onun için anlamlandırılmış, yerli yerine oturmuş şeyler olarak değil; her an ortaya çıkabilecek, belirsiz ama tehdit edici bir tehlike olarak kalır. Bu tehdit artık örneğin bir baba figürüne simgesel boyun eğme talebi biçimini taşımaz; bunun yerine gerçek, fiilen yaşantılanan bir hadım edilme tehdidi olarak ortaya çıkar. Bu tehdit artık nevrotik bir belirti oluşumu aracılığıyla savunulamaz; yalnızca gerileyici bir biçimde bir psikoz içinde yaşantılanabilir ve bu psikoz da ancak yansıtılmış bir “takip eden / zulmeden figür”e izin verir. Lacan (1957), bu genel yapısalcı düşünceleri Freud’un Schreber vakası çözümlemesine yazdığı son derece ufuk açıcı yorumunda ayrıntılandırmıştır.

Paranoyaya ilişkin betimleyici çalışmaların, psikodinamik düşünceler için bir çıkış noktası olarak ele alınması

Psikanalitik yönelimli paranoya kuramının burada anılan üç tarihsel kaynağı açısından şunu söylemek mümkündür: Sanrılı bir bireyin içsel-ruhsal süreçleri ve psikodinamik mekanizmaları, mevcut paranoid hastalığın tanısal ve sınıflandırıcı değerlendirmesinden daha öncelikli bir ilgi odağı haline gelmiştir. Bu temel tutum, günümüze kadar psikanalitik paranoya çalışmalarının ayırt edici özelliği olarak kabul edilebilir. Örneğin Meissner’in (1978) “paranoid süreç” üzerine yaptığı kapsamlı çalışma da bunu göstermektedir.

Paranoyanın tanısal olarak kesin biçimde nereye yerleştirileceği sorunu, psikiyatri tarihindeki tartışmaların büyük bir bölümünü belirlemiştir. Paranoid hastalık seyirlerinin çok farklı mizaç yapıları ve kişilik tipleriyle sıkı biçimde iç içe geçtiğini en çarpıcı biçimde J. Lange (1927) göstermiştir. Ancak o da belirli kişiliklerde tekrar tekrar görülen paranoid yanlış işleme biçiminde yapısal sabitler bulmaya çalışmıştır. Paranoyaya doğru giden anormal gelişimin merkezinde düzenli olarak şu özellikleri saptamıştır: aşırı bir kendini biçimlendirme eğilimi, duygular tarafından yönlendirilen bir düşünme tarzı (“neoplastisite”) ve özellikle eşcinsel eğilimler gibi belirgin anomaliler içeren bozulmuş bir cinsellik.

Paranoyanın psikodinamik açıdan incelenmesi için de önce paranoid kişiliklerin daha genel özelliklerinden yola çıkmak, ardından bu kişilik profillerinin derinlik psikolojisi boyutunu ortaya koymak yararlıdır. Böylece belirli psikososyal koşullar altında ortaya çıkan bir psikotik çözülme psikodinamik olarak daha iyi anlamak mümkün olur.

Lange gibi Bleuler (1906) de “Affektivitaet, Suggestibilitaet, Paranoia” adlı çalışmasında, paranoid kişilerde bazı düşünce komplekslerinin güçlü duygular tarafından nasıl yönlendirildiğini ve mantıksal kurallar tarafından ne kadar az değiştirilebildiğini vurgulamıştır. Bu bağlamda “otistik düşünme” kavramını kullanmış ve özellikle birçok paranoidin düşünme tarzındaki aşırı öznel, kendine dönük yapıya dikkat çekmiştir.

Kretschmer (1918), “duyarlı kişilik” için sthenik ve asthenik kişilik özelliklerinin klasik birleşimini tanımlamıştır. Yumuşak huyluluk, zayıflık, ince kırılganlık; ama aynı zamanda inatçılık, artmış benlik duygusu, büyük hırs ve çalışkanlık bu kişiliğin baskın özellikleridir. Kretschmer bu gözle görülen özellikleri daha temel yatkınlıklarla ilişkilendirmiştir. Aşırı duyarlılık ve kırılganlığı genel bir duygusal ve duyusal etkilenebilirlikten; yaşantılarla sürekli meşgul olma ve onları güçlükle işleyebilme durumunu artmış bir tutma kapasitesinden ve artmış içsel-ruhsal etkinlikten; içsel gerilimi uygun biçimde boşaltamama durumunu ise düşük bir iletme kapasitesinden türetmiştir. Hırs ve atılganlık, temelde asthenik olan bir kişiliğin, içerik bakımından sthenik bir bileşenle desteklenmesinden kaynaklanır. Yüksek etik talepler ise artmış tutma kapasitesi ile asthenik ve sthenik özellikler arasındaki gerilimden doğar.

Schultz (1955), paranoid tutumun genel özelliklerini fenomenolojik bir çözümleme ile ortaya koymuştur. Sosyal dış dünyadaki her olaya karşı anormal bir uyanıklık hali tanımlar ve bu sürekli içsel hazırlık durumunun ancak ağır biçimde bozulmuş bir duygulanım gelişimiyle açıklanabileceğini ileri sürer. Bu durum belirtiler düzeyinde bir yandan kuşkuculuk, alınganlık, aşırı duyarlılık ve kırılganlık; diğer yandan benliğe aşırı vurgu, kendini abartma, haklı çıkma ısrarı ve kavgacılık şeklinde ortaya çıkar.

Dürtüsel ve duygusal dışavurumlar güçlü bir denetim ihtiyacıyla bastırılır; ancak zaman zaman beklenmedik duygulanım patlamaları görülür ve bunların ardından yeniden artmış bir kontrol gelir. Anankastik ve şizoid özellikler düzenli olarak gözlenir.

Bu duygusal yatkınlıklar kişilerarası ilişkileri de derinden etkiler. Yoğun çaba ve büyük özleme rağmen gerçek ve derin insan ilişkileri nadirdir. Kurulan ilişkiler ise her zaman yüksek bir kendini tehlikeye atma potansiyeli taşır. Paranoid kişilik, “temas engeli içinde çaresiz bir temas girişimi” olarak tanımlanabilir. Kretschmer’in ifadesiyle bir “erotik içgüdü yetersizliği” söz konusudur; bu nedenle sapkın bir cinsel gelişim sık görülen bir sonuçtur.

Teknik ve pratik alanlarda davranışları çoğu zaman dikkat çekmez. Ancak duygusal olarak yoğun yüklenmiş yaşam alanlarında güçlü bir fantezi etkinliği görülür ve bu durum gerçeklik yargısının gevşemesine katkıda bulunur. “Hakikat”, “adalet”, “onur”, “erdem”, “sağlık” gibi temalar sık sık ideal konular olarak ortaya çıkar. Benlik ve benlik değeri duygusunun baskın konumu belirgindir; bu hem kişinin kendisine yönelik aşırı taleplerini hem de çevreye yönelik iddialı beklentilerini açıklar.

Çoğu paranoid kişi bu nedenle toplumsal olarak “zor” kabul edilir; dar bir içselleştirilmiş “biz” alanına dayanır, fakat dışa dönük bir performans çabasını uzun süre sürdürebilir. Paranoid tutum, kaçınılmaz olarak paranoid dünyanın belirgin bir merkez çarpıtmasına yol açar; dünya katı biçimde bir “içerisi” ve bir “dışarısı” olarak ikiye bölünür. Ancak Schultz, paranoid temel tutumun bile kişilik gelişiminde önemli aşamaların yaşanmış olmasını gerektirdiğini vurgulamıştır.

Niederland (1974), paranoid kişinin genel olarak baskın olan kuşkuculuğundan, kolayca küçümsendiğini düşünme eğiliminden ve bununla birlikte ortaya çıkan yoğun huzursuzluk ile depresif çökkünlük duygularından söz eder. Ancak aynı zamanda, çevrenin gerçek ya da yalnızca varsayılan kötü niyetine karşı saldırgan biçimde kendini savunma konusundaki büyük hazır oluşunu da vurgular. Bu karakter yapısının önemli toplumsal-psikolojik sonuçlarından biri, birçok paranoidin siyasal liderlik konumlarına yükselebilme yeteneğidir. Belirli koşullar altında güç, büyüklük duygusu, yalıtılmışlık, gizlilik, temkinlilik, içsel güvensizlik ve acımasız bir gerilim birleştiğinde, daha önce kırılgan kişilerde gizli kalmış paranoid eğilimlerin harekete geçebileceği belirtilir. Paranoid kişinin dinsel hareketlerdeki benzer görünümü ise coşkulu, misyonerci ve mezhepçi özelliklerde kendini gösterir. Tehdit altındaki cinsel kimlik, paranoid kişinin merkez teması olarak tekrar tekrar geri döner.

Adorno ve arkadaşları (1950), otoriter karakter üzerine çalışmalarında, profili büyük ölçüde klinik-psikopatolojik paranoid tanımıyla paralellik gösteren bir kişilik tipinin toplumsal-psikolojik ve sosyolojik taslağını sunmuşlardır. Buna göre otoriter karakteri belirleyen başlıca özellikler şunlardır: Toplumsal referans grubunun idealize edilmiş otorite figürlerine boyun eğme; bu otoritelere ve onların temsil ettiği kurallara karşı çıkan kişilere yönelik saldırganlık; öz eleştirel düşünceden, açık duyarlılıktan ve hayal gücünden kaçınma; batıl inançlara eğilim; egemenlik ve boyun eğme, güçlü ve zayıf, iyi ve ahlaken kötü gibi kutuplaştırıcı kategoriler içinde kalıplaşmış düşünme; insan küçümseme ve sinizm; kimi zaman sanrısal boyutlara ulaşan komplo ve tehdit algısı; cinsel temalara saplantılı bir odaklanma.

Yazarlar, psikanalitik düşünce modellerine dayanarak, dışsallaştırılmış bir üstben, zayıf bir ben yapısı ve benliğe yabancı bir altbenin otoriter karakterin yapısal önkoşulları olduğunu ileri sürerler. Zayıf ben yapısı, tutarlı ve istikrarlı bir ahlaki değerler sistemi, yani özerk bir vicdan geliştiremez. Bu nedenle dürtü ve duygulanım gereksinimleri için olgun doyum yolları bulmakta ve eleştiri ile çatışma kapasitesi geliştirmekte başarısız olur. Bunun yerine, güçlü bir dış örgüte uyum sağlayarak, bağlayıcı kabul edilen kurallara ve normlara tutunarak istikrar arar; kendi dürtüsel itkilerini ise onları marjinal gruplara yansıtarak savunur ve böylece meşrulaştırılmış biçimde yaşar. Yazarlar, savaş sonrası Amerikan toplumunun orta sınıfında otoriter karakter özelliklerinin özel bir yoğunluk gösterdiğini saptamışlardır. Büyük ölçüde paranoid bir yapıya sahip bu otoriter karakterin, klinik öneminin ötesinde, tarihsel olarak belirli bir toplumsal uyum işlevi de gördüğünü belirtirler.

Meissner (1978, 1986a) de paranoid süreç üzerine iki kapsamlı çalışmasında benzer bir yaklaşım benimser. O da başlangıçta belirli bir kişiliğe özgü daha genel bir paranoid yaşam tarzından yola çıkar. Bu yaşam tarzı, bir yandan bireyin öznel deneyimlerini en azından kısmen doğrulayabilmesine olanak tanıyan bir yaşam deneyimi ve gerçeklik algısı örgütlenmesini içerir; öte yandan gerçeklik yargısındaki tipik çarpıklıkları da beraberinde getirir. Paranoid yaşam tarzının hem önemli psikososyal uyum hedefleri hem de öznel savunma amaçları açısından işlevsel olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu yaklaşım, paranoid tepki biçimleri, paranoid psikozlar ve şizofrenik hastalıklardaki sanrı oluşumları gibi klinik durumların değerlendirilmesinde de yararlıdır.

Bu nedenle, başlangıçta fenomenolojik düzeyde elde edilen paranoid kişilik özelliklerinin psikodinamik olarak derinleştirilmesi, öncelikle cinsel kimliğin özgüllüklerine daha yakından bakmayı gerektirir. Paranoya, eşcinsellik ve narsisizm arasındaki daha önce değinilmiş bağlantı yeniden ele alınmalıdır. Ayrıca saldırgan yaşantı ve davranış biçimlerinin özellikleriyle olan kesişimler gösterilmelidir. Psikoseksüel ve saldırgan gelişim çizgilerinin özelliklerinin yanı sıra, algı, düşünme, savunma mekanizmaları ve belirli duygulanım durumlarına ilişkin ben işlevlerinin yapılanışı da ayrı bir dikkat gerektirir. Son olarak, patojenik nesne ilişkilerinin ve tehdit altındaki benlik yaşantısının dinamiği ortaya konmalıdır. Bu bulgular, her seferinde psikogenetik bir bakış açısıyla özetlenmelidir.

Paranoyanın dürtü kuramı modeli içinde ele alınışı

Freud’un (1911c) libidinal kurama dayanan formülasyonu, özellikle erkeklerde çoğunlukla gizil kalan fakat sonradan etkinleşen eşcinsel bir arzu fantezisinin paranoid bir gelişimin çıkış noktasını oluşturduğunu ileri sürer. Bu görüş, psikanalitik paranoya kuramının tarihsel çekirdeğini oluşturur. Ancak burada bazı sorular yanıtsız kalmıştır: Eşcinselliğin sanrı oluşumundaki patojenik momenti tam olarak nedir? Varsayılan bu eşcinsel moment paranoid psikozlarda ne kadar yaygındır? Burada hangi ağırlığa sahiptir? Ve en önemlisi, paranoid kişilerde genellikle bozulmuş olan cinselliğin temel özellikleri gerçekten bununla açıklanabilir mi?

Klein ve Horowitz (1949), hastanede yatan hastalarda farklı paranoid oluşumlar içinde eşcinsel içeriklerin sıklığını araştırmışlardır. Yalnızca homoerotik gereksinim, duygu ve çatışmaları değil; eşcinsel olarak değerlendirilme korkusu, eşcinsel olma ya da olacağına ilişkin kaygılar ve eşcinsel saldırılardan duyulan korkuları da kaydetmişlerdir. Seksen hastalık toplam grupta, hastaların yaklaşık beşte birinde anlamlı eşcinsel içerikler saptanmıştır. Gardner (1931), paranoid şizofreni ya da paranoid psikoz tanısı almış hastaların yaklaşık yüzde 45’inde bastırılmış eşcinsellik belirtileri bulmuştur. Miller (1941) ise dört yüz hastanın yalnızca on ikisinde benzer bulgulara rastlamıştır. Klein ve Davis (1960), paranoid hastalarda eşcinsel korku ya da geçmiş yaşantıların kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek olduğunu bildirmiştir. Aronson (1964), Rorschach incelemesinde paranoyada eşcinsel temaların önemine ilişkin bazı doğrulayıcı bulgular elde etmiştir. Buna karşılık Planansky ve Johnston (1962) bu bağlantıyı açık biçimde doğrulayamamış, paranoid hastalarda hem homo- hem de heteroseksüel güçlüklerin görece yüksek sıklıkta görüldüğünü bildirmiştir.

Bu ampirik çalışmalar, eşcinsel korku ve/veya arzuların paranoid ve şizofrenik psikozlarda önemli içerikler olabildiğini göstermektedir. Ancak paranoyadaki patojenik anlamları, çok etkenli bir yaklaşım lehine göreli olarak sınırlandırılmalıdır.

Ovesey (1954, 1955), “sözde/psödo eşcinsellik” kavramıyla bu bulguları bütünleştirmeye yönelik ilginç bir öneri geliştirmiştir. Ona göre paranoyada belirleyici olan şey, eşcinsel tema kendi başına değil; acı verici bir toplumsal aşağılanma yaşantısına ilişkin yakınmadır. Açık eşcinsel güvensizlikler ve korkular da bu bağlamda anlaşılmalıdır. Ovesey’e göre toplumsal aşağılanma, başarısız toplumsal uyum süreçlerinden doğar. Toplumsal ölçütler erkek performansını tanımlar; buna bağlı olarak cinsel davranış biçimlerini ve normları da belirler. Öz yeterliliği eksik ya da ketlenmiş olduğu için bu beklentileri karşılayamayan erkekler, “sözde eşcinsel” çatışmalar geliştirebilirler. Bu sözde eşcinsellikte belirleyici olan, eşcinsel nesne seçimine yönelik cinsel haz arayışı değildir. Burada daha çok güç ve bağımlılık gereksinimleri öne çıkar.

Güç güdüsüyle hareket eden erkekler, kendilerindeki zayıflık belirtilerini sürekli bir mücadele içinde telafi etmeye çalışır ve kronik bir eşcinsel kaygı geliştirirler. Onlar için şu simgesel eşitlik geçerlidir: “Toplumsal olarak başarısızım = erkek değilim = hadım edilmişim = kadınım = eşcinselim.” Bu simgesel denklem, kendini bağımlı ilişkiler içinde yaşayan erkeklerde de, özellikle kişisel zayıflıklarına çözümü her şeye kadir bir baba figürüne yaklaşmakta aradıklarında, etkili olabilir. Bu kişiler sık sık daha güçlü bir erkeğin penisini oral ya da anal yoldan içe alma yönünde büyüsel bir fantezi geliştirirler. Bu fantezi, yüzeyde eşcinsel bir güdü gibi yanlış anlaşılabilir; oysa altında yatan esas motif güç ve bağımlılık dinamiğidir.

Bu sözde eşcinsel çatışmada hem güç hem de bağımlılık güdüsü, egemenlik ve boyun eğme bağlamında, diğer erkekler karşısında yenilgiye uğrama olasılığına ilişkin toplumsal bir değer yargısını içerir. Ovesey, sözde eşcinsel çatışmaların hem nevrotik hem de psikotik düzeyde bütünleştirilebileceğini ileri sürer. Ancak psikotik bütünleştirme paranoya için karakteristiktir. Güç güdüsü, saldırgan itkilerin bir dışavurumu olarak, sözde eşcinsel kaygı eşlik etmese bile paranoid durumların sürekli özelliğidir. Paranoya, sözde eşcinsel aşağılık ve zayıflık inancını sanrısal biçimde inkar etmenin ve böylece telafi edici bir benlik değeri kazanmanın yoludur.

Eğer eşcinsel haz arayışı boyutunu, Ovesey’in (1955) psikososyal uyum kavrayışının yüzeysel olarak ima ediyor görünebileceği gibi, sözde eşcinsel güç ve bağımlılık güdülerinin yanına doğrudan koyarsak, Freud’un düşünce çizgisini gereksiz yere indirgemiş oluruz. Burada söz konusu olan güç ve boyun eğme arasındaki etkileşimsel bağlam, yoğun libidinal ve saldırgan dürtü arzularının birbirine düğümlenmiş yapısı, Freud’un (1905d) etkileyici biçimde betimlediği belirleyici gelişim evrelerine işaret eder.

Freud’a göre erken çocukluk gelişimindeki en önemli başarı, Ödipus kompleksinin hem olumlu hem de olumsuz yanlarının başarıyla çözümlenmesidir. Bu çözüm, üstbenin içsel-ruhsal yapısının kalıcı biçimde kurulmasına ve böylece çocuğun, toplumsal normlar, değerler ve idealler tarafından güvenilir biçimde belirlenmiş bir aile sistemi içine yerleşmesine yol açar.

Ancak bu toplumsallaşma başarısı, çocuğun anne ve babasına yönelik libidinal ve saldırgan eğilimleri karşısında sürdürülebilir uzlaşmalar geliştirebilmesine bağlıdır. İdeal durumda ödipal durum, çocuğun önce annesini arzulayabilmesine ve babasıyla rekabet edebilmesine izin verir. Aile içindeki hoşgörü, kuşak sınırında, ensest yasağında ve babasal otoriteye karşı saldırganlıktan vazgeçme gerekliliğinde açık bir sınır bulmalıdır. Bu normatif yapı içinde yer alan narsisistik utanç ve hadım edilme tehdidine ilişkin kaygılar, çocuk için katlanılabilir olmalıdır.

Bu acı verici duyguların aşılmasında, babaya sevgi ve hayranlıkla yaklaşma ile anneden saldırgan bir uzaklaşma yardımcı olur; her ikisi de “olumsuz” Ödipus kompleksinin göstergeleridir. Baba, katı ama sevilebilir ve idealize edilebilir bir özdeşim figürü sunuyorsa ve anne ilkesel olarak arzulanabilir bir sevgi nesnesi olarak kendini bırakılabiliyorsa, olgun bir psikoseksüel kimliğin temel taşları atılmış olur.

Ovesey’in paranoyadaki iki sözde eşcinsel güdü boyutuna ilişkin çözümlemesinde, özellikle Ödipus kompleksinin bu “olumsuz” biçiminde önemli ipuçları bulmak zor değildir; bu durumda “sözde” nitelemesi bile gereksiz hale gelebilir. Böylece Freud’un paranoya konusundaki daha incelikli yaklaşımıyla yeniden bir bağ kurulmuş olur.

Olumsuz Ödipus kompleksi, paranoid bir yatkınlık için iki açıdan patojenik önem kazanır. Baba figürü ne kadar despotik ve otoriter olarak yaşantılanırsa, ödipal hadım edilme tehdidi ve narsisistik aşağılanma da çocuk üzerinde o kadar gerçek bir etki yaratır. Aile içindeki gerilim alanı, babanın buyruğuyla öyle yapılandırılmıştır ki, annenin ilgisi için onunla rekabet etmek düşünülemez, hatta denenemez hale gelir. Rekabet duygularının ve buna eşlik eden, geçici de olsa narsisistik yanılsamaların yokluğu, fallik narsisizmin gelişiminde hassas bir boşluk bırakır. Ödipal kendini ortaya koyma, babasal otoriteye koşulsuz boyun eğme uğruna terk edilir ya da baştan hiç gerçekleşmez.

Bu aile içi güç dengesizliği, çocuğu annesel konumlara daha fazla yaklaştırır ve olumsuz Ödipus kompleksinin normatif biçiminde tehlikeli bir kadınsı boyun eğme rolünü üstlenmesine yol açar; çocuk kendini babaya uysal bir eşcinsel nesne olarak sunar. Bu çıkmazdan tek çıkış yolu, babanın saldırgan kişilik yanlarını öncelikli olarak benimsemek, yani saldırganla özdeşim kurmaktır.

Bu içsel-ruhsal savunmanın ruhsal yapı oluşumu üzerindeki sonuçları şunlardır: Aşırı katı bir üstbenin kurulması; bu üstben, babanın sevgi dolu yanlarının içselleştirilmesiyle yeterince libidinal biçimde yoğrulmadığı için, benliğe yabancı olarak yaşantılanmaya devam eder. Ayrıca savunmacı biçimde benimsenmiş bir erkeklik ideali oluşur; bu ideal kendini yalnızca kadınsı boyun eğme rolü karşısında kurulan bir güç hiyerarşisi üzerinden tanımlar.

Buna bağlı olarak en önemli içsel-ruhsal tehlike durumları şunlardır: Bir yandan simgesel baba figürleriyle erkekçe rekabet ya da karşıtlık anları; öte yandan “kadınsı” olarak etiketlenen ve küçümsenen duygulanımlar karşısında denetimin gevşediği anlar. Çünkü bu durumlarda çoğu zaman bilinçdışı düzeyde tutulan hadım edilme kaygıları yeniden etkinleşir ve yoğun suçluluk duyguları ile depresif çökkünlük biçiminde belirti verebilir. Aynı şekilde, aniden ortaya çıkan eşcinsel bir yumuşama korkusu da gündeme gelebilir.

Olumsuz Ödipus kompleksinin bu ilk patojenik yönü Ovesey’in sözünü ettiği güç güdüsünü içerebilir; ikinci patojenik yön ise bağımlılık güdüsünün dinamiğini açıklar. Psikoseksüel gelişimin ardışık evreleri birbirinden yalıtılmış biçimde ortaya çıkmaz. Daha sonraki evreler, önceki dönemlerin çatışmalarıyla yeniden yüzleşmeyi gerektirir. Bu durum güncel gelişim görevlerini zorlaştırır; ancak aynı zamanda, daha önceki çatışmaların çözülmesini ya da yeni kazanılmış bilişsel ve duygusal yetiler aracılığıyla daha etkili biçimde savunulmasını da ilkesel olarak mümkün kılar.

Bu bağlamda, ödipal evredeki çözüm olanakları özellikle anal ve geç oral evreye ait önemli pregenital çatışmaların üstesinden gelmede rol oynar. Pregenital çatışmalar öncelikle anneyle yaşanan belirleyici etkileşimlere ilişkindir. Bunlar, her şeyi denetleyen ve her şeye kadir bir anneye karşı verilen umutsuz özerklik mücadeleleri olarak ağırlık kazanır. Bu durumda baba, annenin yaklaşmalarına ve müdahalelerine karşı bir güvence sağlayan figür olarak yaşantılanabilir.

Kişinin kendini babaya eşcinsel biçimde tabi kılması, savunmacı bir işlev taşır: Babasının gücünü, yani penisini fantaziyel olarak içe alarak anneye karşı güvenilir bir koruma duvarı kurma girişimidir. Burada ödipal babaya yönelik saldırgan-rekabetçi yaşantılar, savunma amacıyla kullanılan libidinal eğilimler lehine geri çekilmiş görünür.

Baba, oğul için kendisine atfedilen koruyucu işlevi yerine getiremezse, ona yönelen saldırganlık denetimsiz bir nitelik kazanır. Bu saldırganlığın yoğunluğu, çocuğun anal düzeyde denetleyici anneye karşı verdiği umutsuz kendini ortaya koyma çabalarından beslenir. Bu olumsuz-ödipal koruma kalkanı çöktüğünde, içsel-ruhsal tehlikeler yalnızca serbest kalan pregenital saldırganlıktan değil; öncelikle yeniden kaçınılmaz hale gelen, her şeye kadir bir anneyle yüzleşmeden doğar.

Ovesey’in iki sözde eşcinsel boyutunun psikodinamik açıdan karşılaştırılması, bağımlılık kutbunun, söz konusu psikogenetik koşullar nedeniyle, daha derin bir gerileme tehlikesi taşıdığını ve dolayısıyla psikotik çözülme riskinin daha yüksek olduğunu gösterir.

Erken çocukluk gelişimi boyunca babanın temel karakterinin birdenbire tümüyle değişmesi genellikle beklenmez. Örneğin erken üçgenleşme sürecinde hoşgörülü ve empatik bir nesne konumundayken birdenbire ulaşılamaz bir despota dönüşmesi olası değildir. Bu nedenle, çocuğun içsel-ruhsal gelişimi üzerindeki etkisinde belirli bir süreklilik varsayılmalıdır. Dolayısıyla olumsuz Ödipus kompleksinin ilk biçimi de daha erken gelişim evrelerinde önemli öncüllere işaret eder. Bu nedenle paranoya konusunun incelenmesi tutarlı biçimde anal evredeki sadomazohistik yapıdaki etkileşimlere odaklanır.

Freud (1908a), paranoid kişinin sanrılarının temelde sadomazohistik ögeler içeren fantezileri temsil ettiğini belirtmiştir. “Kurt Adam” vakasının çözümlemesinde Freud (1918b), hastasının paranoid korkularını, gerileyerek dönüşmüş eşcinsel itkiler ve bunların temelindeki dayak fantezileriyle ilişkilendirmiştir. Aynı hastanın psikanalitik tedavisinin sürdürülmesinde Brunswick (1928), Freud’un ulaştığı bu içgörüyü genişletmiş; “Kurt Adam”ın mazohistik eğilimini, babaya yönelik eşcinsel arzusunun ve birincil sahnede anneyle özdeşiminin bir örtüsü olarak çözümlemiştir.

Bak (1946) da paranoid yaşantı durumlarının ortaya çıkışında sadomazohistik itkilerin önemli rolünü tartışmıştır. Ona göre paranoid tepki, sanrısal bir mazohizm biçimidir; burada mazohistik konuma bir gerileme, libidinal geri çekilme, önceki sevgi nesnesine karşı artmış düşmanlık ve sadistik fanteziler söz konusudur.

Nydes (1963), Niederland’ın düzenlediği Schreber vakasına ilişkin sempozyumdaki katkısında, paranoya ile mazohizm arasındaki bu bağı vurgulamıştır. Ancak o, paranoid ve mazohistik kişilik arasında belirleyici bir kutuplaşmaya da dikkat çeker: ““Mazohistik karakter sevgi uğruna güçten vazgeçiyor gibi görünür; buna karşılık paranoid karakter güç uğruna sevgiden vazgeçiyor gibi görünür” (Nydes 1963, 216). Paranoid kişi için güç, incinmezlik ile eşdeğerdir. Onun açısından sevgi istemek, bir zayıflık itirafı ve boyun eğmeyi kabullenmek anlamına gelir. Bu, onun için kendini hadım edilme tehdidine ve eşcinsel bir aşağılanmaya maruz bırakmak demektir (a.g.e., 223).

Mazohistik konumda ise paranoid kişi, çevresinden geldiğini varsaydığı saldırgan ihlallere inanılmaz bir inatçılıkla katlanır; ancak bu süreçte kendi kışkırtıcı payının farkına varmaz. Nydes, paranoid kişinin cezalandırıcı ve olgunlaşmamış üstbeninin etkisi altında, aslında olumlu olabilecek bir toplumsal tepkinin olumsuz yönlerini seçtiğini anlaşılır kılmıştır. Başarı karşısında ödül beklemek yerine cezalandırılmayı bekler. Her türlü eleştirel kendini ortaya koyma girişimi, bilinçdışı düzeyde, büyüsel bir her şeye kadirliğe sahip olduğu varsayılan otorite figürüne karşı bir başkaldırı anlamına gelir; bu figürün yıkıcı bir şiddetle intikam alabileceği düşünülür.

Paranoid yaşantı durumlarında baskın olan yoğun saldırganlık potansiyeli, psikogenetik ortaklıklara rağmen dar anlamda sadomazohistik bir sapkınlıktan ayrılır. Sapkınlık, libidinal ve saldırgan yaşantı ögelerinin kaynaşmasıyla tanımlanır; ancak daha ileri bir gerileme söz konusu olduğunda paranoid bir tepkiye dönüşebilir. Blum (1981, 1994), acı yaşantısında sevgi arayan mazohistik isteğin, narsisistik bir yaralanmaya karşı öfke ve intikam duygularıyla birleşerek sadistik bir zorlamaya hızla dönüşebileceğini ileri sürmüştür. Aşırı biçiminde ve yoğun yansıtımlar eşliğinde, bu tepkiler dışsal bir kovuşturma ve intikam temaları kazanabilir. Her şeye kadirlik ve incinmezlik iddiası, travmatik çaresizlik ve yeni narsisistik yaralanmalara karşı korunmak; aynı zamanda tehlikeli itkiler ve nesneler üzerinde denetimi sürdürmek amacıyla ortaya konur.

Paranoid kişiliklerin yaşam öyküsü sıklıkla mazohistik bir boyun eğme ile zorba bir dayatma tutumunun birlikte varlığını açığa çıkarır. Buna karşılık gelen nesne ilişkileri, her şeye kadir ve güçlü olan ile aşağılanmış ve güçten düşmüş olan kutupları arasında bölünmüştür.

Saldırganlık boyutu ayrıca anal evreyle psikogenetik bağından dolayı önemlidir. Anal evre, daha elverişli gelişim koşullarında bile yüksek düzeyde ikirciklilik ve saldırgan kendini ortaya koyma potansiyeli taşır. Melanie Klein (1932), paranoid-şizoid konum kavrayışını geç oral ve erken anal evredeki en yoğun sadizm dönemiyle ilişkilendirmiştir. Ona göre çocuk, henüz kendisinden ayrışmamış olarak yaşantıladığı anne bedeninin, kendi bedeninden çıkan güçlü ama zehirli boşaltımlar tarafından saldırıya uğradığını fantaziyel olarak kurgular. Çocuk, kendi yıkıcılığının tehlikeli içe alınmış nesneler ve düşmanca dış nesneler biçiminde geri döneceğinden korkar. Klein, kovuşturucu nesneler ve yeniden içe alınmış kovuşturucu nesneler tanımında, Freud’un (1914c) şu görüşüne dayanır: Kovuşturma sanrısında ve vicdanın suçlayıcı seslerinde cezalandırıcı üstben dışsallaştırılmış olarak görünür.

Çocuğun katlanmak zorunda olduğu zorunlu toplumsallaşma süreci, bu bebeksi saldırgan eğilimlerin güvenli biçimde denetlenmesini gerektirir. Özellikle anneyle erken etkileşimlerde ölçülü inat tepkilerine tolerans gösterilen bir alan varsa, özerklik çabası, güvenli özdenetim duygusu ve motor olarak dışa açılan kendini ortaya koymanın temeli güçlenir; çocuğun narsisizmi kabul edilebilir sınırlar içinde desteklenir.

Ancak hem anne hem de aile içi iklimi belirleyen baba tarafından çocuğun her irade ifadesi, her bireyleşme çabası ve dolayısıyla her saldırgan dışavurum katı bir disipline tabi tutulursa, evreye özgü ikirciklilik çözümsüz kalır; içkin saldırganlık yumuşamaz ve benliğe yabancı kalır; kurulan üstben öncülleri ise acımasız ve sadistik biçimde kovuşturucu nitelik kazanır.

Schreber vakasına ilişkin tarihsel çalışmalar, özellikle babanın kişiliği ve çocuğun iradesini bütünüyle boyun eğdirmeyi ve bedenini mutlak disipline etmeyi amaçlayan katı eğitim uygulamaları üzerinden, daha sonraki sanrısal hastalığın psikogenetik temeline dair uç bir örnek sunar. Bu çalışmalar, eşcinselliğin paranoya için varsayılan patojenik önemini de göreli hale getirir.

Söz konusu saldırganlık yapısal olarak bağlı kalırsa, birey gelecekteki saldırgan kendini ortaya koyma girişimlerinde yoğun üstben suçlamalarına ve buna bağlı ağır depresif duygulara maruz kalır. Grotstein (1984/85) bu bağlamda melankoliyi “içsel bir paranoya” olarak adlandırmıştır. Utanç ve çökkünlük duyguları bireysel dayanma sınırını aşarsa, geriye yalnızca yansıtma yoluyla boşalma olanağı kalır.

Bu içsel-ruhsal işleyiş biçimi, sonraki toplumsallaşma sürecinde babasal saldırganın davranış normlarıyla özdeşim kurulması ve “otoriter karakter” yapısının pekişmesiyle kalıcı hale gelir. Ancak bu savunmacı karakter yapılanması, istikrarlı bir kimlik geliştirme olanağı sunmaz; tersine, olası kişisel zayıflık belirtilerine karşı sürekli bir savunma hazır oluşu gerektirir. Otorite ve yeterlilik iddiasının abartılı ve uzlaşmasız biçimde sürdürülmesini buyurur; üstelik tümü, hiçbir öz eleştirel değerlendirmeye ya da görecelileştirmeye izin vermeyen katı bir otoriter hiyerarşi içinde gerçekleşir.

Bu savunma amacıyla inşa edilmiş karakter yapısı arka planında, paranoid kişinin bozulmuş cinselliğinin diğer özellikleri de anlaşılır hale gelir. Cinsellik, kontrol edilemeyen dürtüsel ve duygulanımsal yaşantı tonlarıyla birlikte, yatkın birey için ilkesel olarak her zaman tehlikeli görünmek zorundadır. Çünkü bu duyusal boyutlar her zaman kendini bırakma, tehlikeli bir kontrol kaybı fırsatını barındırır; ayrıca sıklıkla, her türlü duygusal teslimiyete yüklenen eşcinsel baştan çıkarılma korkusuyla otomatik olarak ilişkilidir.

(Pseudo-)eşcinsel kaygı olgun libidinal yaşantı biçimlerinin gelişimini engelliyorsa, saldırgan dürtü bileşenlerinin yalnızca gevşek bir alaşım halinde bulunması nedeniyle aynı zamanda kontrolsüz yıkıcılık korkusu da ortaya çıkar; arzulanan sevgi nesnesini hatta yok edebileceği korkusu belirir. Bana göre bu iki çarpıtılmış dürtü yönü, Kretschmer’in birçok paranoid kişide saptadığı “erotik içgüdü yoksunluğu”nu temellendirir.

Diğer psikanalitik yazarların cinsel fenomenlerin, örneğin burada yine eşcinsel fantezi öğelerinin eşlik ettiği mastürbasyonun (Katan 1953, 1969), paranoid semptom oluşumundaki önemine ilişkin bulguları da bu bakış açısına uymaktadır. Ancak Blum’a (1980) katılmak gerekir: Açık ya da örtük eşcinselliğin tek yanlı vurgulanması, paranoid kişinin körelmiş ve çarpıtılmış nesne sevgisine gönderme yapılmadıkça yeterli bir açıklama değeri taşımaz.

Gaupp (1914), öğretmen Wagner üzerine vakasında buna çarpıcı bir örnek sunmuştur: Toplumsal olarak dürüst, yüksek ahlaki ideallere bağlı Wagner’in sodomitik eylemi, onun paranoid ilişki ve zarar görme düşüncelerinin kristalleşme çekirdeği olarak betimlenmiştir.

Buraya kadar betimlenen paranoid psikanalitik anlayışın, argümanlarını büyük ölçüde tek yanlı, erkek merkezli bir psikoseksüel gelişim çizgisinden türetmiş olması şaşırtıcı değildir. Psikanalitik paranoya kuramındaki bu “ataerkil yanlılık”, özellikle MacAlpine ve Hunter (1953) ile Breger (1981) tarafından vurgulanmıştır (bkz. Glass 1988). Breger (1981), Freud’un (1905) insan cinselliğine dair görüşlerinin, Viyana toplumunda yerleşik olan erkek ve kadın cinsiyet rollerinin ideolojik olarak temellenmiş ayrım şemasına açıkça dayandığını ikna edici biçimde göstermiştir.

Erkeklik ile kadınlık arasındaki sınır, biyolojik olarak temellendirilmiş bir hat izliyormuş gibi görünmekte; “aktif – pasif” karşıtlığı içinde bütünüyle çözülebilmekte ve sadizm ile mazohizmin “doğal” gelişim evreleri olarak kutuplaştırılmasıyla kolayca ilişkilendirilebilmekteydi. Schreber’i erkek özdenetiminin cisimleşmiş hali olarak, onun ahlaki, lekesiz, dürüst ve görev bilincine dayalı temel inançlarını; Tanrı’nın şehvet düşkünü bir fahişesine dönüşme biçimindeki hezeyansal metamorfozla karşı karşıya koyduğumuzda, iki cinsiyet rolü Schreber’in hezeyan yaşantısında aşırı katılıklarıyla yeniden ortaya çıkar. Erkek ve kadın cinselliğine ilişkin daha yeni psikanalitik çalışmalar, açıkça toplumbilimlerin ve feminizmin etkisi altında, ideolojik nedenlerle “biyolojik” olarak temellendirilmiş bu görüşlerin önemli ölçüde görecelileştirilmesine yol açmıştır (Sulloway 1979; Person 1983; Mertens 1992, 1994). Bununla birlikte, cinsiyet rollerinin Freud dönemindeki kadar normatif biçimde aktarıldığı bir toplumda bile şu soru sorulmalıdır: Neden bazı kişilerde ortaya çıkan eşcinsel dürtüler, örneğin Schreber vakasında olduğu gibi, ruhsal sağlık açısından yıkıcı sonuçlara yol açarken; başkaları bu dürtüleri sorunsuz biçimde bastırabilmektedir (Knight 1940)? Burada varsayılması gereken temel bozukluk, açıkça yalnızca toplumsal kabul hedefleyen erkek rolünü kapsamaz; yani yalnızca babaya yönelik özgül bir sevgi-nefret çatışmasını ima etmez. Aynı zamanda, erkek söz konusu olduğunda bile, kadınlığa ilişkin duygusal ve bilişsel kavramın analojik, çoğu zaman daha da derin bir bozukluğunu içerir. White (1961) ve Stoller (1973), Schreber’in paranoid hastalığının nihayetinde kadınlığın küçümseyici biçimde reddine dayandığını savunmuşlardır; çünkü onun nefreti, babasal vahşetin uygulayıcısı olan ya da oğlunu buna karşı etkili biçimde koruyamayan annesine de yönelmiştir. Chasseguet-Smirgel (1975) ise tutarlı biçimde göstermiştir ki Schreber’in hezeyan yapıları yalnızca babayla değil, aynı zamanda anneyle de birleşme olanağını içinde barındırmaktadır.

“Psikanalitik paranoya öğretisinin ‘feminist sonradan düzeltmesi’ bile öncelikle erkeğin paranoyasına odaklanmaktadır. Aynı patojenik kavramların kadınlardaki paranoid durumlarda da klinik geçerliliğe sahip olup olmadığı sorusu ise açık kalmaktadır. Ulaşılabilir literatüre genel bir bakış, burada da psikanaliz ya da dinamik psikiyatri açısından belirgin bir araştırma eksikliğini ortaya koymaktadır. Paranoid durumlarda her iki cinsiyette de bozulmuş cinsel ve saldırgan dürtü gelişiminin semptomatik açıdan önemli olduğu (Kretschmer 1951) varsayılır ve ayrıca buna patojenik bir rol atfedilirse (Schultz 1955), şu noktalar göz önünde bulundurulabilir:

Erkeklerde patojenik açıdan abartılı biçimde önem atfedilen eşcinselliğin, cinsel kimliğin daha derin ve daha kapsamlı bir bozukluğuna işaret ettiği düşünülüyorsa, her iki cinsiyet için kendi özgül cinsel gelişim süreçlerindeki farklı güçlükler dikkate alınmalıdır. Erkek çocuk için erken çocukluk dönemindeki bağlanma ve bakımın birincil nesnesi ile ilk cinsel sevgi nesnesi aynı heteroseksüel nesnedir, yani annedir. Buna karşılık kız çocuk, birincil eşcinsel nesne olan anneyi, ilk heteroseksüel sevgi nesnesi olan baba lehine terk eder. Freud (1905d), burada ilkesel olarak daha az bozulmuş bir erkek cinselliği için belirleyici bir avantaj görmüştür. Cinsel gelişim çizgisine yönelik bu “androsentrik” bakış açısı ise çok geçmeden güçlü bir karşı çıkışla karşılaşmıştır; örneğin Horney’ın (1926) erken eleştirel yorumları bunu göstermektedir. Horney’a benzer şekilde Mead (1949), Lynn (1961) ve Block Lewis (1985) de şu görüşü savunmuşlardır: İlk bakım veren kişinin anne olması ve onun heteroseksüel bir nesne oluşu, erkek çocuğun en erken etkileşimlerinde öğrendiği şefkat, yakınlık ve bağlanma duygularının, daha sonraki gelişim sürecinde erkek cinselliği bağlamında güçlü biçimde göreli hale getirilmesini, hatta öncelikle “erkek” değer ve normların belirlediği bir toplumda tamamen terk edilmesini gerektirdiğinden, asıl daha büyük handikap erkek çocuk için söz konusudur.

Lewis (1979), erkek çocukların erkek cinselliğine giden yolda, yoğun suçluluk duygularının ortaya çıkması açısından belirgin biçimde daha büyük bir risk üstlendiklerini ve bu duyguların güçlü biçimde savunmalarla bastırılması gerektiğini belirtmiştir. Erkek çocuğun anneyle kurduğu anaklitik özdeşleşmeler, (saldırgan) baba ile savunma belirlenimli özdeşleşmeler tarafından örtülmektedir; erken özdeşleşmelerden vazgeçiş, erkekleri kadınlara ve onlarla ilişkili duygu komplekslerine yönelik erken bir saldırganlıkla iç içe geçirir; böylece daha erken suçluluk çatışmalarıyla yüzleşmek zorunda kalırlar. Öte yandan erkekler, rekabetçi bir toplumda geçim sorumluluğunu yerine getirmeleri beklendiğinden, daha güçlü bir saldırgan öz-yeterlilik göstermeye zorlanmaktadır. Bu toplumsal arka plan karşısında yukarıda sözü edilen “feminen” duygusal yatkınlıklar daha da tehlikeli olarak değerlendirilmelidir. “Sahte (pseudo) eşcinsellik” (Ovesey 1955) tartışmasıyla bağlantı açıktır.

Gerçekten de erkeklerin cinsel kimlik bozukluklarına, parafililere ya da cinsel şiddet suçlarına daha yüksek yatkınlığı, belirgin biçimde daha yüksek yeni vaka oranlarında yansımaktadır (bkz. Stoller 1968; Sigusch 1980). Lewis (1981), erkeklerde eşcinsel yönelimin kadınlara kıyasla daha sık olarak utanç, nefret, suçluluk duyguları ve bunların paranoid tasarımlara yansıtılmasıyla bağlantılı olduğunu ileri sürmüştür. Kadınlar için ise eşcinsel nesnelerde daha fazla kadınsı şefkat arayışı, onların toplumsal olarak desteklenen bakım verici rolleriyle örtüşmektedir. Bu durum ayrıca erkek keyfiliğine karşı bir protesto anlamı da taşıyabilir. Dolayısıyla bu, kadınlar için paranoyaya doğru çok daha az bir ilerleme anlamına gelir. Ayrıca paranoid kadınlarda zulmeden figürler çoğunlukla erkektir, yani eşcinsel değildir (Modlin 1963; Fisher ve Greenberg 1977). Kadınların cinsel ve saldırgan gelişimine yönelik özgül toplumsallaşma taleplerinin, belirli paranoya biçimlerine, örneğin erotomaniye (aşk hezeyanı), ya da zulüm hezeyanının belirli içerik vurgularına, örneğin zehirlenme ya da bedensel bütünlüğün bozulacağına dair paranoid korkulara, daha yüksek bir yatkınlıkla ilişkili olup olmadığı speküle edilebilir (bkz. Freud 1931b; Green 1972). Ancak bu spekülasyonların da ampirik olarak doğrulanması gerekmektedir.”

Paranoyanın Benlik Psikolojisi Modelinde Ele Alınışı

Sigmund Freud (1896b), paranoya konusundaki ilk yayımlanmış düşüncelerinde, paranoid inançların oluşumu ve sürdürülmesinin benlikte (Ich) bir değişimle birlikte gittiğini belirtmiştir. Son eserlerinden birinde (1937c) bu görüşünü yinelemiştir. Bu arada (1923b) benliği, altben (Es) ve üstben (Über-Ich) ile birlikte ruhsal aygıtın merkezi düzenleyici ögelerinden biri olarak tanımlamıştır.

Anna Freud’un (1936) savunma mekanizmaları üzerine çalışmasıyla, ruhsal yaşamın bu yapısal incelenişi psikanalitik kuramın sonraki gelişimi açısından yön belirleyici olmuştur. Son olarak Heinz Hartmann’ın (1939) “Benlik Psikolojisi ve Uyum Sorunu” başlıklı çalışmasıyla, psikanalizin klasik dürtü kuramına dayalı temeli benlik psikolojisine doğru dönüşmüştür.

Benlik artık, çok sayıda özerk (yani doğrudan dürtü etkileri tarafından yönetilmeyen) işleve sahip, içsel-psişik bir yapı olarak tanımlanmıştır. Benliğin iç ve dış dünya ile hesaplaşması psikanalitik ilginin odağına yerleşmiş ve bu nedenle paranoya tartışmasında da merkezi bir önem kazanmıştır. Bu bağlamda, bireyin iç ve dış gerçeklikle baş etme tarzını karakterize eden ve birçok etkileşim halindeki benlik işlevini birlikte ele alan bütüncül bir betimleme, tek tek yalıtılmış benlik işlevlerini incelemekten daha avantajlı görünmektedir.

Burada açıkça gösterilmek istenen nokta şudur: Benlik psikolojisi açısından “paranoid stil”in birincil bozukluğu, algı süreçlerinin kendisinde değil, algı verilerinin yorumlanmasındadır. Dürtü kuramı çerçevesinde daha önce ortaya konmuş içeriksel özelliklere ek olarak, burada belirli biçimsel özellikler de öne çıkar. Tipik bir bilişsel tarz, belirli savunma işlemleriyle bağlantılıdır; gerçeklik yargısındaki çarpıklıkları açıklar ve aynı zamanda duygulanımsal yaşantıda da belirgin özelliklerle birlikte seyreder. Ancak vurgulanmalıdır ki bu “paranoid stil” yalnızca psikotik bireyi tanımlamaz; aksine olası bir psikotik bozulma/çöküş öncesinde, kişilikte yerleşmiş bir işleme tarzına işaret eder.

David Shapiro (1965), “nevrotik stiller” üzerine temel benlik psikolojisi çalışmasında özgül bir “paranoid stil” tanımlamıştır. Bu stilde güvensizlik boyutunu, “gizli-kısıtlı-kaygılı güvensiz” ile “katı-kibirli-megaloman-saldırgan güvensiz” şeklinde iki uçlu niteliklerle betimlemiştir. Shapiro’ya göre güvensizlik, bireyin toplumsal çevresine yönelik temel tutumu olarak başlangıçta belirli duygulanım durumlarından dinamik biçimde kaynaklanır; ancak aynı zamanda kalıcı bir algısal-bilişsel tarzı gösteren biçimsel özellikler de taşır.

Güvensizlik tarafından belirlenen bu algılama ve düşünme tarzının biçimsel özellikleri şunlardır: (1) bireyin çevresine karşı sürekli tetikte oluşundaki olağanüstü katılık ve (2) zaten içsel olarak hazırlanmış olduğu dış tehditlere ilişkin anlamlı ipuçlarını etkin ve kasıtlı biçimde araması. Serbest, rahat ve zorlanmamış bir dışa yönelim artık mümkün değildir. Bunun yerine birey, aşırı tetikte olma (hipervijilans) ve aşırı duyarlılıkla, sürpriz ve dolayısıyla tehlikeli olayları önceden kestirerek hafifletmeye ve kontrol etmeye çalışır. Çünkü korktuğu şey somut tehlike değil, sürprizdir.

Bu yüksek önyargı (bias) yüklü algılama edimi, algı süreçlerini doğrudan bozmaz; ancak duyusal verilerin yorumunu kendine özgü biçimde çarpıtır. Paranoyak kişi, kişisel anlam yapısını dünyaya adeta giydirir. Nesnel verileri kullanır, fakat kendi dünya ile ilişkisini artık yansıtıcı biçimde sorgulamaz. Jean Piaget’nin (1936) anlayışıyla, tamamen “egosantrik” bir algı konumu alır. Bu konumda içsel durumlar, dış olayların anlamını belirleyici biçimde etkiler; ancak refleksif (kendi üzerine düşünebilen) bir düzeltme mümkün değildir.

Genellikle baskın olan ve dış tehditleri hızla açığa çıkarmaya yönelmiş algı yanlılığı, dünyayı bu tehditlere işaret eden belirli ipuçları açısından tarar; buradan, içsel ama artık bilinçli olarak fark edilmeyen dünyayla orantılı öznel bir dış dünya inşa eder. Bu durum çoğu zaman, belirleyici bağlam dikkate alınmaksızın anahtar uyaranların ezici bir açıklıkla “tanınmasına” yol açar. En uç düzeyde ise algı sürecinde apaçık olan ile olasılık dışı olan arasındaki ilişki tersine döner; hatta sonunda, görünüşte tarafsız bir cephenin ardında saklı olduğu varsayılan gizli olana doğru kayar.

Yazara göre paranoid birey, anahtar uyaranları olası bir tehlikenin göstergeleri olarak nitelendirme ve onları eleştirel biçimde değerlendirme yetisini kaybeder. Ancak örtük gerçeklik kaybı, bireyin bakış açısından aynı zamanda büyük bir dinamik avantaj da içerir. İçsel bir tehdit, daha kolay denetim altında tutulabilecek dışsal bir tehlikeye dönüştürülür; bu da yalnızca sürekli bir savunma hazırlığı gerektirir. Ancak bu yolla güvenlik, özerklik ve kontrol duyguları elde edilebilir. “Katı güvensiz tutum, kişisel egemenliğe ilişkin belli bir yanılsama, abartılı ve zaman zaman görkemli bir kapsamlı ve nüfuz edici anlama duygusu içerebilir” (Shapiro 1985, 171).

David Shapiro (1965, 1985, 1994), paranoid kişiliğin betimlenen biçimsel algı ve düşünme özelliklerini daha temel bir güvensiz özerklik duygusuyla içsel olarak ilişkilendirmiştir. Söz konusu olan yalnızca algı süreçleri, biçimsel düşünme işlemleri ve katı dikkat odaklanması değildir; aynı zamanda bedensel duruş ve tüm yönelimsellik de özerk bir temel duygunun güvence altına alınmasının hizmetine sokulmuştur. Bunlar yetkinlik, başarı, gurur ve özsaygının, yani benlik örgütlenmesinin merkezi duygusal eğilimlerinin, sürdürülmesini destekler.

Sürekli tehdit altında hissedilen özerkliğe ilişkin kırılgan benlik duygusu, görünüşte “nötür” durumlarda bile tüm kişiliğin kolayca seferber edilmesine yol açabilir. Bu durum saldırgan bir temel tonu artırır; aşırı dikkat, katı beden duruşu ve gerginliğe katkıda bulunur. Aşırı yönelimsellik her türlü kendiliğindenliği dışlar ve olası duygulanımsal deneyimlerin genişliğini önemli ölçüde daraltır. Duyusallık ve cinsellik, kontrol kaybı tehlikesi nedeniyle özerkliği tehdit altında olan birey için özellikle kuşku uyandırıcıdır. Kişinin kendi eylemi, çoğu zaman önceden varsayılan dışsal denetim ve belirlenime karşı sürekli güvence altına alınmalıdır. Kişisel yönelimsellik ve irade, başkalarının gücü, kudreti ve egemenliğiyle sürekli bir karşılaştırma içindedir.

Bu şekilde betimlenen paranoid kişilik kuşkusuz obsesif yapı ile büyük benzerlikler taşır; zira burada da psikogenez açısından önemli anal çatışmalar söz konusudur. Ancak Shapiro (1965, 1994), benlik psikolojisi temelli yaklaşımına uygun olarak, paranoid kişiliğin inatçılığının ve sık görülen olumsuzlamacılığının yalnızca tipik anal dürtü gelişimi deneyimlerinden değil, özellikle bu gelişim evresinde yaşanan irade ve öz-belirlenim artışının özgül deneyiminden kaynaklandığını vurgulamıştır.

Paranoid kişilik örgütlenmesinde etkinlik, bağımsızlık ve öz-belirlenim anları; sürekli kolayca incinebilen, tehdit altındaki bir özerklik duygusu, buna eşlik eden edilginlik, çaresizlik ve dışsal bir otoriteye boyun eğme hisleriyle çarpıcı bir karşıtlık oluşturur. Benzer özerklik tehditlerine ilişkin kaygılarını titiz bir “içsel” çatışma olarak çözmeye çalışan anankastik (obsesif-kompulsif) bireyin aksine, paranoid kişilik bu çatışmayı katı biçimde “dışsallaştırmak” zorundadır. Olası aşağılanmalara karşı sürekli tetikte olma şeklinde belirgin bir duyarlılık tarafından belirlenir. Bu dışsallaştırıcı tutum her an şiddetle etkinleşebilir. Öznel olarak utanç ve değersizlik duyguları ortaya çıkma tehdidi gösterdiğinde, yoğun bir nefret dışarıya yöneltilir.

Shapiro’da öncelikle “biçimsel”, benlik psikolojisi açısından kavramsallaştırılmış kişisel özerkliğin zayıflığı ve istikrarsızlığı olarak görünen durum, dürtü dinamikleri açısından yeniden (sözde/pseudo) eşcinsel teslimiyete yönelik bir ayartı olarak değerlendirilebilir. Ancak burada tekrar sorulmalıdır: Paranoid insanın bu eşcinsel duygulara ilişkin yoğun korkularını belirleyen şey nedir? Dışsallaştırılmış tehdit, yalnızca nefret edilen duygu ve dürtülerin yeniden üretimi değildir; aynı zamanda kişiliğinin merkezi değer ve yönelim ölçütlerine doğrudan bir saldırı olarak yaşanır. “Eşcinsel dehşet”, belirli bir cinsel nesne seçiminden çok, katı biçimde sürdürülmüş erkeksi özerkliğin kaybedilebileceğine dair dışsal olarak algılanan tehditten kaynaklanır. Kişi, örneğin Daniel Paul Schreber’in hezeyanlarında görüldüğü gibi, “şehvet düşkünü bir kadın”ın mahkum edilen cinsel kimliğini üstlenmeye zorlanabileceği korkusunu yaşayabilir.

Shapiro’nun “paranoid stil”de öncelikle ilgisini çeken şey, mevcut algısal-bilişsel tarzın özellikleridir. Ancak o, her şeyi belirleyen güvensizliğin duygulanımsal-dinamik temelini de vurgulamıştır. Bu temel duygusal tutumun bağımsız bir çözümlemesine fazla yönelmemiştir; yine de onu farklı türdeki önceki duygusal yaşantıların dinamik bir sonucu olarak tanımlayarak karmaşıklığını ortaya koymuştur. Bu duygulanım durumlarını ayrıntılı biçimde tartışmaksızın, güvensizliğin çok katmanlı bir duygusal bileşke olarak tipik biçimde bir yandan bireyin dünya deneyimini katılaştırdığını, öte yandan bu zorunlu dışa yönelim içinde onu önemli öznel iç yaşantılardan yabancılaştırdığını belirtmiştir. Paranoid bir insanın duygusal yaşantı olanaklarının katılığı ve daralması, güvensizlik ve onunla akraba, fakat tematik olarak farklı vurgular taşıyan kıskançlık, haset, aşağılık duygusu ve utanç gibi duygulanım durumlarını daha yakından ele aldığımızda daha anlaşılır hale gelir.

Benlik psikolojisinde özellikle Erikson (1959), güvensizliği temel güvenin karşı kutbu olarak tasvir etmeye çalışmıştır. Ona göre her iki duygusal yönelim de en erken anne-çocuk etkileşimlerinin, kriz niteliğinde yoğunlaşan oral-pasif ve oral-agresif yaşantı ve ilişki biçimlerinin olası sonuçlarıdır. Temel güven de temel güvensizlik de kişilik gelişiminin temelini oluşturur ve sonraki epigenez sürecinde ortaya çıkan psikoseksüel çatışmaların ve psikososyal krizlerin çözümünü belirleyici biçimde etkiler. Bu nedenle temel duygusal eğilimler olarak diğer duygusal gelişim olanaklarıyla sıkı biçimde bağlantılıdırlar.

Erikson burada öncelikle temel güvenin tanımlanmasına odaklanmıştır. Bu, bir yandan annesel birincil bakımda güvenilir bir süreklilik ve tutarlılığa ilişkin öğrenme deneyimlerini, öte yandan çocuğun kendisinin sevilen biri olduğu ve anneye yönelik saldırgan yöneliminde bile nihayetinde güvenilir bir partner olduğu güvencesini içerir. Güven durumu, karşılıklı olarak başarılmış bir uzlaşmaya dayanır; erken çocukluk yaşantı dünyasındaki olası aktarım ve etkileşimlerin yüksek düzeyde güvenli ve öngörülebilir olmasını sağlar. “Anne” modeli üzerinden edinilen bu temel deneyim, diğer toplumsal ve maddi çevrenin de iyimser, büyük ölçüde kaygısız ve meraklı biçimde keşfedilmesini ve sahiplenilmesini mümkün kılar. Yeni nesneler de başlangıçta tehlikesiz, ilkesel olarak davetkar ve uyarıcı olarak yaşantılanabilir.

İçsel-ruhsal bir bakış açısından ise, nesneye yönelmiş bu temel güvenin özellikle kendilikle ilişkili duygusal nitelikleri daha açık biçimde belirginleşir. Bunlar kendilik duygusunun belirleyici boyutlarını, yani öz-güvenin, öz-saygının ve öz-sevginin kazanımını temellendirir.

Bağlamımız açısından öncelikle ilgi konusu olan güvensizlik, Erikson tarafından kutupsal ve eşdeğer bir duygulanım niteliği olarak ortaya konulsa da bağımsız biçimde ayrıntılı olarak ele alınmamıştır. Bunun yalnızca güvenin azlığı ya da yokluğu olmadığı ise, “paranoid stil”in kapsamlı tasvirinde (Shapiro 1965) zaten açıkça görülmektedir.

Erikson’un gelişim psikolojisi yaklaşımında güvensizliğin özü, onun anal, ödipal ve latent dönemlerde ortaya çıkan sonraki psikososyal krizler üzerindeki etkisi dikkate alındığında daha somut hale gelir. Bu krizlerin kutupsal sonuçları sırasıyla “özerklik karşısında utanç ve kuşku”, “girişim karşısında suçluluk” ve “başarı karşısında aşağılık duygusu”dur. Epigenetik modelde böylece temel güvensizliğin telafi olanakları; aynı zamanda her an yeniden etkinleşebilecek döneme özgü çatışmalar, burada gizli duran kriz potansiyeli ve savunma nedenleriyle ardışık gelişim evrelerinde mümkün olan yeni ama aynı zamanda tehlikeli duygusal deneyimlerin daraltılması belirginleşir.

“Güvensizlik” artık yalnızca başarısız erken etkileşimlerin sonucu ya da bir duygusal yetersizlik olarak değil, aynı zamanda önemli bir koruyucu işlev olarak da görünür hale gelir. Bu işlev, gelişimsel mantık içinde başarı, kontrol ve güce dayalı irade gibi merkezi yetilerle bağlantı kurulmasına olanak tanır; ancak tam da bunun için yukarıda betimlenen “paranoid stil”in etkinliğini varsayar. Haset ve kıskançlık duyguları da güvensizlikle benzer bir etkileşim zemini üzerinde ortaya çıkar; güvensizlik, bu duygu komplekslerinin sürekli bir parçası olan temel duygusal tonu oluşturur.

Freud’a göre (1905d) haset, küçük kız çocuğunun iki cinsiyet arasındaki anatomik farkı algılamasına verdiği belirleyici duygusal tepkidir. Bu, sözde “hasarlı” bir cinsel bedene yönelik normatif bir duygu tepkisini temsil eder; değer bakımından yüksek görülen ama kendisinde bulunmayan bir penise ilişkin eksiklik duygusunu ve buna bağlı yetersiz bir kendilik değerlendirmesini içerir. Bu durum, söz konusu penis üzerinde hak iddia eden öfkeli bir tutumu temellendirir ve penisin simgesel olarak elde edilmesine yönelik arzu güdümlü fanteziler aracılığıyla kız çocuğunun babaya yönelen ödipal yönelimini başlatır.

Altta yatan narsisistik kendilik yetersizliği duygusunun aşırı biçimlerinde penis hasedi, önemli inkar süreçlerini harekete geçirebilir; özellikle başarı ve rekabet alanında nevrotik telafi mekanizmalarını başlatabilir; ayrıca kadın cinsel kimliğinde bozulmaya da katkıda bulunabilir. Abraham (1924), haset duyguları ile saldırgan eğilimler arasındaki özel iç içeliğe dikkat çekmiştir. Haset eden birey kendisini değerli bir mülkiyetten yoksun bırakılmış hisseder; bu mülkiyete sahip olduğunu düşündüğü yakın çevresindeki bir kişiye saldırgan dürtüler yöneltir ve onu bu mülkiyetten mahrum etmek ister. Saldırgan dışa yönelim ya da depresif bir temel ruh hali, bu erken yoksunluk hissinden kaynaklanabilir.

M. Klein’a (1957) göre haset, en erken oral-sadistik dürtülerle özdeşleştirilir. Temel öfkeli duygu, erken fantezilerde “kötü” anne memesine yönelir; onu yok etmeyi ya da haset edilen içeriklerini bozmayı amaçlar. Haset duygusu, yansıtma (projeksiyon) ve yeniden içe alma (reintrojeksiyon) gibi belirleyici savunma süreçlerinin temelini oluşturur. Joffe (1969), erken anne-çocuk etkileşimlerindeki bozulmaların saldırganlığın henüz çok kırılgan ve yeni oluşmakta olan kendiliğe aşırı biçimde yönelmesine yol açabileceğini belirtmiştir. Bunun sonucunda depresif, kendine zarar verici ve mazohistik yatkınlıklar ortaya çıkar; buna eşlik eden biçimde erken üstben yapısında ağır bozulmalar görülebilir. İçsel çatışma gerilimini düzenleme kapasitesi azalır; bu da gerilim duygularının daha fazla dışsallaştırılmasına ve kırılgan özdeğer duygusunun dış kaynaklara daha bağımlı hale gelmesine yol açar. Kişisel yetersizlik ve aşağılık duygusunun köklü bir hissi kolayca haset duygularını tetikleyebilir. Alışılmış duygusal tepkiler olarak haset çoğunlukla, bireyin hayranlık duyduğu ya da güçlü bulduğu kişilerle kendisini bilinçli ya da kısmen bilinçdışı biçimde karşılaştırmasının sonucudur. Günlük yaşamda her yerde ortaya çıkan sıradan haset kıpırtılarından ziyade, kimi zaman obsesif biçimde sürdürülen karşılaştırmalardan kaynaklanan haset eğilimleri bizi ilgilendiren paranoya temasının sınırına yaklaşır.

Joffe (1969), hasedin karmaşık ve nesneye yönelmiş bir duygusal tutum olduğunu vurgulamıştır. Bu tutum, Kleiniyen anlamda önemli bir saldırgan dürtü bileşeni içermekle birlikte, ek olarak açık bir özne-nesne ayrımını (dolayısıyla Klein’ın varsaydığı gibi yaşamın en erken döneminde ortaya çıkamayacak bir gelişim düzeyini), idealize edilen nesnede algılanan arzu edilen bir hedef duruma ilişkin bir fanteziyi ve dürtüsel güdülerin ikincil süreçler aracılığıyla sürekli işlenmesini gerektirir. Ancak bu koşullar altında, büyük ölçüde bilinçli yaşantıya yerleşmiş olan o hasetli temel tutum ortaya çıkabilir.

Meissner (1978) bu görüşe tutarlı biçimde şunu eklemiştir: Haset, özdeğer ve özsaygı kaybıyla yakından ilişkili, acı verici bir benlik durumunu tanımlar. Haset çeşitli kaynaklardan uyarılabilir; her durumda özdeğer duygusunda bir sarsılma söz konusudur. Bu sarsılma, dürtü hayal kırıklıklarından ya da üstben cezalandırmalarından, gerçek ve ideal benlik imgeleri arasındaki farkın algılanmasından veya toplumsal engellenmelerden kaynaklanabilir. Bu öznel zedelenmeden depresif bir çökkünlük doğabilir; ancak haset daha avantajlı bir yaşam yönü de içerir. Saldırgan ögeleri harekete geçirir, fakat aynı zamanda umut ve hayranlık ögeleriyle de iç içedir. Hasetli insan hayal kırıklıkları karşısında teslim olmaz. Haset, tehdit altındaki ve önemli yönleriyle yoksun yaşantılanan özerkliğe ilişkin acı verici duygulara karşı etkili bir koruma işlevi görür. Bununla birlikte Meissner, bu hasedin kolayca düşmanca ve paranoid bir nitelik kazanabileceğini de eklemiştir. Böylece haset iki yönlü değerlendirilmelidir: Dinamik açıdan paranoid konuma büyük bir yakınlık taşır; ancak savunma perspektifinden bakıldığında, tehdit altındaki kendilik duygusuyla etkili biçimde başa çıkma yoluyla olası bir paranoid sapmaya karşı koruyucu bir işlev de görebilir.

Kıskançlık baskın bir duygusal eğilim olarak, haset gibi paranoyak yaşantıya sınırdaş bir konumdadır (Kapfhammer 1995).

Sigmund Freud (1922b) bu klinik olguyu kapsamlı bir çalışmada ayrıntılı biçimde ele almıştır. Freud, normal psikolojik ya da nevrotik kıskançlık ile sanrısal kıskançlık arasında ayrım yapar. İlki, yaşam partnerine yansıtılan gerçek ya da yalnızca fantezi edilmiş bir sadakatsizlikten türetilirken, ikincisini özellikle bilinçdışı eşcinsel dürtülere bağlar. Bununla birlikte Freud, bu kıskançlığın çok daha karmaşık bir yapısı olduğunu da vurgular; yas, narsisistik incinme, rakibe yönelik düşmanlık ve öz-eleştiri gibi ögeleri de tabloya ekler.

Ernest Jones (1929), kıskançlığın kişisel değersizlik, hoşnutsuzluk ve öz-eleştiri duygularıyla ilişkisini özellikle vurgulamış ve bunun çözümlenmemiş ödipal suçluluk duygularıyla bağlantısına işaret etmiştir. Otto Fenichel (1945) de kıskançlık eğiliminin çok katmanlı yapısını vurgulamış; nesne ilişkilerindeki ikirciklik (ambivalans), depresif yatkınlık, dışa yönelmiş saldırganlık ve güçlü bir haset gibi önemli ögeleri çözümlemiştir. Özellikle bu kişiliklerin sevgi kaybına karşı olağanüstü bir tahammülsüzlük gösterdiğini, çünkü bunun aynı zamanda özdeğer kaybı anlamına geldiğini belirtmiştir.

Melanie Klein (1957) daha radikal bir adım atarak kıskançlığın genetik olarak erken kökenlerini ele alır. Ona göre kıskançlık, önceki haset kompleksi olmadan anlaşılamaz. Üçlü bir ilişki durumunda hissedilen kıskançlığın yoğunluğu, çocuğun annenin “iyi” memesine yönelik haset duygularının gücüne bağlıdır. Bu duygu, söz konusu memenin baba tarafından çalınmış olabileceğine dair kuşkucu bir şüpheden kaynaklanır. Klein’a göre kıskançlık, yoğunlaşmış bir haset duygusudur; içkin saldırganlığı, ilişki ikilisinden çıkarılarak babaya yöneltilir ya da bir kardeşe kaydırılır. Böylece anneyle kurulan özgün ilişki daha korunaklı kalır. Penis hasedinde de (Lafarge 1993) buna benzer, muhtemelen öncü bir duygulanım dinamiği görülür. Bu perspektifte kıskançlık, daha tehlikeli sayılan haset duygularını denetleyen ve onlara karşı savunma işlevi gören bir yapı kazanır (Riviere 1932). Her ne kadar üçlü bir ilişki bağlamında yaşansa da burada olgun ve tam bir üçlü ilişki varsayımı henüz yeterince temellendirilmiş değildir.

Freeman (1990), patolojik kıskançlık gösteren kadınlara ilişkin ayrıntılı olgu çözümlemelerinde, öncelikle fallik olarak örgütlenmiş, yani temel olarak penis hasedi tarafından belirlenen bir cinselliğin önemini ortaya koyar. Mastürbasyon fantezilerinin merkezi rolünü vurgular; bu fantezilerde, eksik olarak yaşantılanan kadın cinselliğine ilişkin incinme savunulur. Bir yandan aynalayıcı bir anne ilişkisine yönelik haset dolu bir özlem, diğer yandan heteroseksüel partnere yönelik sadistik-rekabetçi bir ilişki biçimi belirir. Benzer biçimde Seeman (1979), kadın hastalar üzerine yaptığı çalışmada, kıskançlık yaşantısında gerçek cinsel uyarılmanın büyük önemini vurgular; bu uyarılma mastürbasyon ya da heteroseksüel temaslar yoluyla şekillenir. Patolojik kıskançlık burada açıkça zedelenmiş bir özdeğer duygusunu onarmayı amaçlar: Bir yandan öfke ve kızgınlığı meşrulaştırır, diğer yandan fantezi düzleminde rakiple özdeşleşmeye izin verir.

Pierloot (1988), patolojik kıskançlık durumlarında önemli bir ayrıntıya dikkat çeker: Kıskanç kişi, partnerin sadakatsizliğinin tartışılmaz kanıtı olarak iç çamaşırı gibi cansız nesnelere olağanüstü bir anlam yükler. Pierloot bu nesnelerde fetişistik bir nitelik görür. Kalıcı geçiş nesneleri gibi işlev görerek, partnerle kurulan ve libidinal ile saldırgan yönleri bakımından sapkınlığa yaklaşan kırılgan duygusal teması düzenlemeye olanak tanırlar.

Coen (1987) de patolojik kıskançlık analizinde özellikle bu yönü öne çıkarır. Ona göre burada söz konusu olan, artık ruhsal gerilim içinde tutulamayan bir duygulanım durumu olmaktan çok, sapkınlıkta tipik olduğu üzere zorunlu olarak sahnelenen bir eylem biçimidir. Tekrarlayan edimlerle, preödipal ve ödipal kaynaklardan gelen cinsel ve saldırgan tehlikeler savuşturulmaya çalışılır. Hem bir kadınla hem de bir erkekle kurulan dışlayıcı bir yakınlığın tehlikesi söz konusudur; yıkıcı dürtüler ve katlanılamaz suçluluk da buna eşlik eder. Ayrıca özdeğer duygusunu bağımsız biçimde düzenleyememe sorunu belirgindir. Patolojik kıskançlığın merkezinde, birincil sahneden acı verici biçimde dışlanmış olma fantezisi yer alır. Kıskançlık, bunu katlanılabilir kılar; çünkü mazohistik bir biçimde geriye bağlanma sağlar.

Spielman (1971), haset ile kıskançlık arasındaki önemli farkı ortaya koyar. Ona göre haset, başka bir kişiye duyulan hayranlık temelinde gelişir; kişi o hayran olunan kişiyi alt etmeye çalışır. Bu durum bir rekabet içerir ve eşlik eden, narsisistik bir incinmeden kaynaklanan acı verici özduygularla, örneğin değersizlik, küçüklük, hayal kırıklığı ve aşağılanma gibi, beslenir. Haset, hayran olunan bir özelliğe ya da değerli bir sahiplik nesnesine özlemle yönelir; fakat aynı zamanda buna karşı öfke de içerir. Bu saldırgan bileşen, hayal kırıklığından hınç ve kötücüllüğe, hatta paranoyak bir biçimde zarar verme ya da yok etme isteğine kadar uzanabilir.

Kıskançlık ise hasedin çoğu ögesini içermekle birlikte, yöneldiği kişiye ya da rakibe karşı rekabetçi niteliği çoğu zaman daha az bilinçlidir. Narsisistik sarsıntı her iki duyguda da benzerdir. Ancak rakibe yönelik çoğu zaman açığa çıkarılabilen eşcinsel temel gerilim hasette tamamen yoktur. Haset daha çok ikili ilişkilerde dile gelirken, kıskançlık düzenli olarak üçlü bir etkileşime işaret eder. Bir diğer önemli ayrım, kıskançlıkta belirgin ve bilinçli biçimde yaşanan kuşkunun varlığıdır; oysa hasette bu neredeyse tamamen yoktur.

Paranoya ile ilişkili duygulanım durumlarına yönelik bir psikanalitik tartışma, zorunlu olarak depresif ya da utanç yüklü duygular gibi merkezi yaşantı biçimlerini de hesaba katmak zorundadır. Her ne kadar bu iki duygu kompleksi, ben psikolojisini vurgulayan her yaklaşımın ayrılmaz bir parçası olsa da kanımca Paranoya temasını anlamak açısından bunlar nesne ilişkileri kuramı ya da kendilik psikolojisi perspektifi içinde daha elverişli biçimde kavranabilir. Bu durum, bireyin paranoyak sürecini dinamik olarak belirleyen ve bununla yakından bağlantılı olan ruhsal savunma işlemlerinin sunumunu da doğrudan ilgilendirir.

II. Nesne İlişkileri Kuramı ve Kendilik Psikolojisi Açısından Açıklamalar

Paranoyayı nesne ilişkileri kuramı çerçevesinde ele alan model, özellikle Fairbairn, Winnicott ve Guntrip gibi Britanya okulunun temsilcileri tarafından geliştirilmiş ve büyük ölçüde Melanie Klein’in yazılarından etkilenmiştir. Bu model, bireyin birincil ögeleriyle olan ilişkilerini, içsel-ruhsal (intrapsişik) süreçler için belirleyici bir temel olarak görür. Bu ilişki matrisi, endojen dürtü etkileri ve yapısal (konstitüsyonel) olarak kökleşmiş altben ve üstben aygıtlarından önce, motivasyonel çerçeveyi oluşturur; burada dürtü ve ben psikolojisiyle ilgili unsurlar asıl önemlerini kazanır.

Saf bir etkileşim psikolojisinden farklı olarak, psikanalitik nesne ilişkileri kuramı öncelikle bu somut nesne ilişkilerinden doğan içsel sonuçlara ve bunların içsel-ruhsal temsillerine odaklanır. Psikogenetik açıdan, büyüyen bireyin ebeveyn figürleriyle, özellikle annesiyle kurduğu en erken etkileşim deneyimlerinin ve burada yavaş yavaş farklılaşan ilk benlik ve nesne imgelerinin duygusal kutuplarına özel bir önem verilir. Mahler, Pine ve Bergmann’in erken çocuklukta ayrılma ve bireyleşme süreçlerini gösteren gelişimsel çerçevesi, klinik olarak ağır psikopatolojik durumların, özellikle paranoyak yaşantı biçimlerinin incelenmesinde de avantajlı bir organizasyon çerçevesi sunar.

Paranoyak kişilikler, nesne ilişkileri bağlamında ele alındığında, öncelikle sınırlı ve kısa ömürlü yakın kişilerarası bağlantılar sergiler. Kişisel yaşam temaları, özel ve öznel konular, genellikle sosyal kurallara göre düzenlenmiş ilişkilerin dışında kalmış görünür. Daha yaygın olarak sosyal çekilme ve izolasyon eğilimi görülür. Partnerle temas sağlandığında, aşırı katı duygusal kontrol, duygusal sertlik, kurallara bağlılık, espri yoksunluğu, tetikte kuşku, sürekli tetiklenebilir sinirlilik ve saldırgan incinebilirlik, ilişkinin tonunu belirler (Schultz 1955). Paranoyak bireyin, ilişkilerde duygusal ince nüansları ve sözsüz mesajları algılama yeteneği zayıftır; empati kapasitesi daralmıştır, sosyal becerisi sınırlı ve tekdüzedir; bu nedenle kişisel çevreyle olan ilişkilerinde sürekli yanlış anlamalar ve hatalı yorumlarla karşılaşır (Cameron 1959). Partnerlerinin bilinçdışı olumsuz duygularını aşırı hassasiyetle algılama yeteneği, kendi dürtü ve duygusal eğilimlerine karşı duyarsızlığıyla keskin bir tezat oluşturur (Meissner 1978). Sosyal çevrede ihanet ve düşmanca öngörülemezlik temaları sürekli tetiklenebilir; birey, kişilerarası uyumsuzlukta kendi payını reddetmek zorunda kalır (Schwartz 1963).

Fairbairn (1952), paranoyak kişiliklerde aşırı bağımlılık ihtiyacı ve yüksek öz-savunmasızlık özelliklerini vurgulayarak, kişilerarası ilişkilerde savunmacı taktiklerin öne çıktığını belirtmiştir. Benzer şekilde Guntrip (1969), sevilen ya da hayran olunan bir nesne yokluğunda şizoid bireyin temel bir güvensizlik ve kaybolmuşluk yaşadığını; varlığında ise sürekli hayal kırıklığı, ihanet veya saldırgan tehdit korkusu taşıdığını tanımlar. Sıklıkla belirtilen kişilik özellikleri, mesela içe dönüklük, çekilme, narsisistik kendi kendine yetme, üstünlük duygusu, duygusal kayıp, yalnızlık, depersonalizasyon ve regresyon eğilimi gibi, bu kırılgan ilişki yapılarına doğrudan, savunmacı amaçlarla bağlantılıdır.

Akhtar, şizoid ve paranoyak kişiliklerin temel psikodinamik özelliklerini birleştirerek, “kişilerarası ilişkiler” boyutunda, birbirine referans veren kutupsal konfigürasyonlar geliştirmiştir: “Çekilmiş, boş, sadece birkaç yakın arkadaşı olan, başkalarının duygularına duyarsız, mahremiyetten korkan” vs. “Aşırı hassas, başkalarına karşı çok meraklı, başkalarının spontane davranışlarına kıskanç, sevgiye aç, dikkatli seçilmiş partnerlerle duygusal bağ kurabilen.” “Sevgi ve cinsellik” boyutunda benzer bir kutupsallık gözlenir: “Cinsel olarak ilgisiz, bazen bekarlık içinde yaşayan, romantik ilgi duymayan, cinsel etkileşimlere mesafeli” vs. “Gizli voyöristik veya pornografik ilgi, erotomaniye açık, zorlayıcı mastürbasyon veya sapkın davranışlar.” Akhtar’a göre, bu kutupsal konfigürasyonların her iki boyutu, bireyin gözlemlenen davranış ve yaşantısında sırayla öne çıkabilir. Fenomenolojik olarak ayrı veya çelişkili görünse de bunlar aslında savunmacı biçimde bölünmüş yaşantı ve davranış eğilimleri ile karakterize edilen, psikodinamik açıdan tek bir kişilik organizasyonuna işaret eder.

Meissner (1978), paranoyak kişilikte bozulmuş ilişki kurabilme yeteneğinin yarattığı ikilemi ele aldı. İdeal koşullar altında seçilmiş bir nesneyle sevgi dolu bir temas kurma olasılığının bulunduğunu varsaymasına rağmen, bu ilişkideki yıkılma ve kişisel çözülme korkusunu, genellikle bilinçdışı olan çözümsüz ikiliği ve gizli nefreti temel motivasyon güçleri olarak vurguladı. Bu durum, bireyin arzulanan nesneyle tam bir özdeşleşme yaşamasını engeller. İkiliğin derecesi, gerekli savunma mekanizmalarının yapısını ve bunun üzerinden sosyal yaşamda görülen açık davranış biçimini belirler.

Blum (1981) benzer şekilde, paranoyak bireyin dinamik temeli olarak eksik tamamlanmış ayrılma ve bireyleşme sürecini gördü. Bununla birlikte, psikoz öncesi veya sonrası dönemler dışında, paranoyak kişilik organizasyonunun bazı borderline hastalara kıyasla daha yüksek bir farklılaşma ve yapısallık gösterebileceğine dikkat çekti. Paranoyak kişilerin nesne ilişkilerinde baskın olan çatışmalar, bir nesneye tamamen kapılma veya temel nesne sınırlandırması yerine, bir nesne tarafından boyun eğdirilme, kontrol ve egemenlik altına alınma temalarıdır; bu nesne aşırı saldırgan olarak deneyimlenir. Bu nedenle, psikoseksüel açıdan oral yerine anal yapılı bir çatışma teması söz konusudur.

İçsel psikolojik düzeyde bu nesne hem takip edici hem de idealize edilmiş narsisistik özelliklerle donatılmıştır. Sadece olumlu duygusal yönleri ile sadece olumsuz yönleri arasında katı bir ayrım vardır. Paranoyak kişilik için karakteristik olan, bu yüksek derecede ikili ilişkisini içsel olarak bırakamamasıdır; dışarıdan görünür bir temas olmasa bile bu ilişki devam eder. Bazen içsel ilişki sadomazohistik özellikler taşıyabilir.

Paranoyak bireyin içsel nesne oluşum sürecinde, nesne, henüz nesne sürekliliğine ulaşmadan önceki bir aşamada yer alır (A. Freud 1965). Bu aşamada nesne kendi bağımsız varlığına sahip değildir. Sürekli terk edilme tehlikesi, nesne tarafından tamamen güveni sarsan bir aldatma tehdidi mevcuttur. Bunun tetiklediği saldırganlık, kırılgan ilişki yapısını daha da tehdit eder. Savunmacı bir çıkış yolu, nesneyi bu yıkıcılıkla donatarak onu dışsal bir tehdit olarak deneyimlemektir. Paranoyak birey için tipik olan, tamamen içsel yalnızlığa düşmemek için bu dışsal tehditkar nesneye sıkı sıkıya tutunmayı tercih etmesidir. Tehdit korkusu, içsel nesnesizliğin yarattığı dehşetten daha kolay tolere edilir; çünkü içsel nesnesizlik, aynı zamanda kontrolsüz bir kendini yok etme tehdidiyle karşı karşıya kalınmasını gerektirir.

Blum (1981, 1994), bu sürekli düşmanca takip durumunun, “libidinal nesne sürekliliği” ile ters orantılı olduğunu savundu; bu süreklilik, temel ikiliği aşmayı ve libidinal ile agresif tonlu nesne imgelerinin başarılı entegrasyonunu temsil eder (Mahler et al. 1975). Sürekli “takip eden nesne sürekliliği”, böylece bozulmuş, çarpık bir yapı ve gerçek libidinal nesne sürekliliğinin yerine geçen bir mekanizmadır. Blum, bunun paranoyak bireyin kayıp ve ihanet korkuları sırasında illüzyonel bir sürekli nesneyi koruma çabası olduğunu değerlendirdi.

Blum’un bu görüşünü devam ettiren Auchincloss ve Weiss (1994), paranoyak kişilerin sıklıkla takipçileriyle büyülü bağlanma fantezileri gösterdiğini vurguladılar. Bu kişiler, düşmanca deneyimledikleri nesnelere zihinsel ve entelektüel olarak yaklaşmaya çalışır ve onları özel bir bilgi ile kontrol etmek isterler. Bu tam bağlılık, klinik olarak ilişki fikirleri, kendilerinin başkalarının düşünce dünyasında sürekli merkezde olduğuna inanma veya kendi deneyimlerinde adeta işgal edilmiş hissetme olarak kendini gösterir. Bununla ilişkili olarak, başkalarının zihninde özel bir rol oynamadıklarını düşünme fikrine karşı belirgin bir tahammülsüzlük görülür.

Meissner (1978, 1981, 1986a), “paranoyak süreç” modelinde, yansıtma (projeksiyon) ve içe atım (introjeksiyon) mekanizmalarını ayrıntılı şekilde tanımladı. Bu mekanizmalar, normalde her bireyin içselleştirme süreçlerini belirler ve birincil gelişim psikolojisi açısından önem taşır, ancak paranoyak patolojilerde özellikle baskındır ve burada ekonomik içsel mekanizmalar olarak işlev görür. Erken içselleştirmeler, her zaman büyüyen bireyin somut etkileşim alanına dayanır ve birincil bakım verenlerle olan temel duygusal deneyimlerin yoğunlaşmalarını temsil eder. Böylece oluşan ilk nesne imgeleri aracılığıyla gerçek nesneler, dolaylı olarak bireyin giderek artan kendi kendini düzenleme yeteneklerini etkiler.

Bu yolla, daha önce ulaşılmış olan özne-nesne farklılaşması derecesine bağlı olarak çeşitli seviyeler ayırt edilebilir. Meissner’e (1979) göre içe-atma/yutma (inkorporasyon), çok erken bir içselleştirme sürecini, özne-nesne farklılaşmasının henüz yavaş yavaş belirmeye başladığı bir aşamayı tanımlar; buna karşılık içe alım (introjeksyon) çok daha olgun bir nesne ilişkisi bağlamında gerçekleşir. Önceden oluşturulmuş nesne imgeleri, zaten belirgin bir algısal ve bilişsel süreklilik gösterir, ancak hala kayda değer bir duygusal ikilem barındırır ve önemli libidinal, agresif veya narsisistik çatışmalar nedeniyle hala dengesizleşebilir. Sürekli agresif bir temel gerginlik hakimse, çok erken bölünme eğilimleri başlar.

Bu düzeyde, içe alımlar ve ilişkili yansıtmalar, normal gelişim koşullarında, özne ve nesne boyutlarının ilerleyen farklılaşmasına, iç ve dışın ayrılmasına ve ebeveyn figürlerinin temel kişilik ve etkileşim özelliklerinin bireyin kendi benlik sistemine alınmasına önemli katkı sağlar. Böyle elde edilen “içe alınmış nesneler” hala benlik organizasyonunun tam mülkiyeti değildir. Duygusal çekirdeklerini öznel benlik duygusundan nesneleştirme ve mesafe koyma yeteneğini hala korurlar; bu, duygusal farklılık ne kadar büyükse o kadar geçerlidir. Normal gelişim süreçlerinde bu durum kademeli olarak aşılır; içe alım yoluyla yapılan içselleştirmeler, net bilişsel ve duygusal nesne sürekliliğine sahip daha olgun özdeşleşme süreçleri ile yer değiştirir ve nesne ilişkilerindeki temel ikilikler aşılmış olur.

İçe alımdan farkı olarak, özdeşleşme merkezi nesne özelliklerini benlik sistemine doğrudan dahil etmez. Dolayısıyla yeniden dışsallaştırma eğilimi burada belirgin şekilde azalır. Nesneye temel olarak olumlu bağlanma, özneyi, nesneyi takdir ettiği veya değer verdiği özelliklere göre davranış ve içsel değer eğilimlerini şekillendirmeye motive eder (Meissner 1979).

Ancak patojenik içe alınmış nesneler durumunda, örneğin paranoyak durumlarda, içe alım-projeksiyon ilişkisi belirleyici olmaya devam eder. Bu durumda kazanılmış içe alınmış nesneler hala güçlü bir agresif temel gerginlik barındırır ve içsel farklılıkların olgun entegrasyonunu engeller. İçsel nesneler tipik bir kutupsallık gösterir; agresyon açısından saldırgan ve mağdur, narsisizm açısından üstünlük ve değersizlik kutupları olarak tanımlanabilir. Bu kutuplaşmış içe alınmış nesneler, çevredeki duygusal açıdan önemli kişilere yönelik sürekli yansıtma süreçlerinin dinamik temelini oluşturur; bu kişiler sıklıkla güçlü saldırgan konumuna yerleştirilirken, paranoyak birey içsel olarak yalnızca kötü muamele görmüş ve tehdit altında olan mağdur rolünü üstlenir.

Bu içe alınmış nesnelerin doğrudan davranışı düzenleyici etkisi, ister içsel olarak ister savunma amaçlı somut temas kişilerinde deneyimlenen dışa yansıtılmış nesne boyutları aracılığıyla olsun, daha net anlaşılır; çünkü bu içe alınmış nesnelere Üstben veya İdeal-ben öncül nitelikleri atfedilir (Kernberg 1975). Dışa yansıtılmış “kötü” nesne parçaları sıklıkla cezalandırıcı, olumsuz değerlendiren, aşırı durumlarda takip edici etkiler taşır ve birey bunlardan kaçamaz. Bu nesneler, doğrudan bireyin ahlaki bilincini ve benlik değerini etkiler; suçluluk ve utanç duygularını tetikler ve özerklik ihtiyacını tehdit eder.

Bu dinamik yönelim, paranoyak bireyin somut sosyal ilişkilerde olumsuz değerlendirici ve cezalandırıcı niteliklere sahip kişiler karşısında sürekli bir dikkat ve gerginlik halinde olmasına yol açar. Olağanüstü bir hassasiyetle, gerçek veya olası bir ahlaki onaylamama ya da kişisel değersizleştirme işaretlerini algılar ve bunlara karşı agresif bir kararlılıkla savunma geliştirir. Bu hassasiyetin boyutu, büyük ölçüde bireyin kendi içsel fantezileri, duygusal ve dürtüsel ihtiyaçları tarafından belirlenir. Böylece, ihtiyaç gerginliği ile ters orantılı olarak gerçeklik kontrolü yeteneği azalabilir. Suçluluk, değersizlik ve utanç duygularına karşı aşırı duyarlılık, paranoyak kişiliklerde sıkça atıfta bulunulan “asteni” ögesini oluşturur.

Bununla birlikte, belirgin agresif bir öz-savunma ve bir ölçüde isyankar özerklik duygusu sağlayabilen bu asteni kutbu, kişilik organizasyonunda onunla sıkı ilişkili bir “stenik” kutup ile birlikte ele alınmalıdır. İçsel nesne imgelerinin kutupsal yönelimi ve sosyal partnerlerle somut etkileşimlerde sahnelenen yapısı, kesin ve değişmez değildir. Merkezi ilişki figürlerine ilişkin içsel deneyim ve onlarla gerçek etkileşimler, çoğunlukla çok ani değişimler gösterir. İdealize edilmiş niteliklere sahip bir nesne, en ufak bir hayal kırıklığı veya ince bir sosyal dikkatsizlik işareti sonrası ani bir şekilde acımasız bir nesneye dönüşebilir ve paranoyak bireyi sözde dayanılmaz bir şekilde küçük düşürebilir. Tersine, dışarıdan bakıldığında, birey acı çeken mağdur konumundan, yetkin ve zafer kazanmış bir intikamcı rolüne geçebilir ve aşırı agresif eylemlerle sosyal olarak taşkınlık gösterebilir. Blum’a (1981) katılmak gerekir; bu psikopatolojik açıdan kritik durumlarda, nefret edilen nesne ve nefret dolu özne arasındaki ilişki, tamamlanmamış bir ayrışma/bireyleşme döngüsüne ne kadar sıkı bağlı olduğunu açıkça gösterir.

İçsel-ruhsal düzeyde, yansıtma savunma mekanizmasının ayrıntılı incelenmesi, bu kişiler arası sıkışmanın daha iyi anlaşılmasına katkı sağlar. Yansıtma mekanizması, yapısal düzeyden bağımsız olarak, kabul edilemez duygu veya dürtülerin içsel deneyimden dış nesnelere kaydırılması yoluyla bilinç dışı bir savunma süreci olarak tanımlanır; bu da öznel bir rahatlama sağlar. Bu süreç, normal, nevrotik ve psikotik deneyimlerin farklı düzeylerinde önemli bir rol oynar. Ancak bağlamımızda, özellikle yansıtılmış işlem modunun erken ön aşamalarına dikkat çekilmelidir (Meissner 1979).

Yansıtma, daha olgun bir savunma formasyonu olarak, dayanılmaz bir duygusal deneyimi bastırıp bunu dış nesneye kaydırmayı ve ardından içsel olarak ondan mümkün olduğunca uzaklaşmayı hedefler. Buna karşılık, gelişimsel ön aşama olan “yansıtmalı özdeşim” (M. Klein 1946), paranoyak deneyim biçimlerinin incelenmesinde daha uygun bir etkileşim tarzını işaret eder.

Kleiniyen yaklaşımın açıklamasında Kernberg (1987), “yansıtmalı özdeşim”in temelde ontogenetik olarak çok erken bir savunma mekanizması olduğunu vurgular. Buna göre, özne tolere edilemez duyguları ve dürtüleri dışsal bir ögeye yansıtır, fakat yansıtılan deneyimlerle empatik bir temasını sürdürür. Özne, sürekli bir savunma tutumu içinde bu deneyimleri öge üzerinden kontrol etmek zorundadır; bunun için bilinçdışı olarak, etkileşim sırasında ögede yansıttığı duyguları ve dürtüleri tetikler. Örneğin, bu ögenin gerçekten saldırgan, değersizleştirici, aşağılayıcı vb. tepki vermesini sağlar; buna karşı paranoyak birey, sanki haklı olarak, tüm şiddetiyle kendini korumak zorunda hisseder. Kernberg’in bu görüşü, Meissner’in (1979) yukarıda anlattığı, paranoyak kişiliklerde patojenik içe alımların ögeye bağlı sıkışması tezini destekler.

Bu bağlamda, yansıtmanın savunma işlevi, ulaşılan yapı düzeyine göre değerlendirilmelidir. Paranoyak bir bireyde, yüzeyde bu, çevreyi kendi temel duygusal durumu ve bilişsel yönelimine göre anlamaya yönelik gelişimsel olarak anlaşılabilir bir çaba gibi görünebilir. Ancak içsel savunma bağlamında, yansıtmanın amacı ve niyeti, benlik (öz)-imgeleri ve nesne/öge imgeleri arasında biçimlenen sınırların stabilitesine bağlıdır. Öz(benlik) ve öge(nesne) hala birbirinden stabil olarak ayrılmamışsa, yansıtma sonrasında bile içsel bir tehdit varlığını sürdürür; çünkü saldırganlık özle ilişkili öge imgelerine yansıtılmıştır ve hala, hala dengesiz ya da değişken olan benlik sistemini tehdit etmektedir (Quint 1987).

Kernberg (1986), bu erken yapı düzeyinde yansıtmanın (yani yansıtmalı özdeşimin) temel öz (ben) ve öge (nesne) imgeleriyle ilgili içsel karışıklığa düşmemek için çaresiz bir çaba olabileceğini vurgular. Benzer şekilde Blatt ve Wild (1976), paranoyak mekanizmaların, ilkel korkuları ve aynı zamanda simbiyotik bir ögeyle kaynaşma isteğini bastırmak için kullanıldığını belirtirler. Yansıtma sürecinin temelini oluşturan izolasyon ve bölme mekanizmaları, bireyin diğerlerinden farklı ve ayrı bir biçimde ilkel bir ben tanımı sürdürmesini, “ben’e karşı ben olmayan” ve “iyi’ye karşı kötü” duygularını korumasını sağlar. Bu paranoyak savunma, acı verici içsel deneyimler olan öz eleştirisi ve depresif suçluluk duygusundan başkalarına başarısızlık, eksiklik ve saldırganlık atfederek kurtulma girişiminden açıkça ayrılmalıdır. Bu mekanizma bir öz-meşrulaştırma sağlar ve özsaygı ve kendinde değer kaybına karşı bir savunma olarak anlaşılmalıdır (Blatt & Shichman 1983).

Paranoya’nın kendilik psikolojisi perspektifinden incelenmesi

Freudiyen dönemde benlik ve kendilik kavramları çoğunlukla birbirine karışık iken, H. Hartmann (1939, 1964) önemli bir ayrım yaptı. Ona göre, “kendilik”, benlik tasarımlarının organizasyonu olarak, benlik yapısı içinde bağımsız bir alt yapı oluşturur. Her iki kavramın klinik önemi ise farklı metapsikolojik bağlamlarda ortaya çıkar.

Benlik, kendine özgü fonksiyonlarıyla öne çıkar ve içsel-ruhsal olarak, sürekli çatışmalı ve uzlaşma arayan etkileşimler yoluyla, üstben ve altben ile ilişki içinde oluşur.

Kendiliğin metapsikolojik bağlamı ise içsel-ruhsal yapı değil, bireyin iç ve dış nesnelerle olan deneyim ve ilişki alanıdır.

Psikanalizin daha sonraki teorik gelişiminde, “kendilik” giderek daha önemli bir yer kazandı; hem yapısal yönü, yani genel kişilik organizasyonu, hem de doğrudan içgörü (introspeksiyon) yoluyla deneyimlenebilen öznel kendilik deneyimi farklılaştırıldı (Meissner 1986b). Özellikle kendilik, duygu ve davranışların öznel olarak deneyimlendiği bir merkez olarak, paranoya hastalarının mazohistik ve narsisistik bozukluklarını analiz etmek için uygun bir çerçeve sundu.

Bu kendilik psikolojisi modeli, diğer modellerde yalnızca bazı özellikleri belirtilmiş olan paranoid kişiliklerin temel niteliklerini yeniden değerlendirme olanağı sağlar. “Kendilik psikolojisi” kavramı, elbette, Kohut ve öğrencilerinin yazılarıyla sıkı bir biçimde bağlantılıdır. Bu çalışmada ise, Kohut ve Kernberg’in yaklaşımları arasındaki teorik tartışmalardan bağımsız olarak, paranoya eğilimli bireylerin kendilik deneyimlerindeki fenomenolojik ve dinamik özellikleri açıklayan bir çerçeve olarak kullanılmıştır.

Bunlar özellikle şunları kapsar:

Tehdit altındaki narsisistik kendilik değerinin önemi

Bunun sonucu ortaya çıkan artmış agresif tepki eğilimi

Tipik savunma ve dengeleme çabaları

Önceki bölümlerde de bu narsisistik boyut tekrar tekrar vurgulanmıştır. Freudiyen çalışmalar (1896b) sosyal aşağılanma ve küçük düşürülmenin paranoya konusundaki önemine dikkat çekmiştir. Ovesey (1954, 1955), “sözde (psödo) eşcinsellik” kavramıyla benzer acılı duygusal deneyimleri açıklamış ve paranoya eğilimli erkeklerdeki güç ve bağımlılık motiflerinin arkasında utanç ve kendilik güvensizliğini tanımlamıştır. Kretschmer (1918), utanç verici yetersizlik ve kırılmış onur veya adalet duygusunun tipik paranoya gelişimindeki merkezi noktalar olduğunu göstermiştir.

Shapiro’nun (1965) “paranoya stili”, sosyal çevredeki değişimlere karşı sürekli hiper-hassasiyet ve aşırı duyarlılık ile karakterizedir. Bu kişiler, tehlikeli sürprizlere, kontrol kaybına, utanç verici aşağılanmalara ve prestij kayıplarına karşı olağanüstü savunma mekanizmaları geliştirir. Paranoya ve şizoid kişiliklerin nesne ilişkilerindeki belirgin iki kutupluluk, sosyal geri çekilme ve narsisistik kendi kendine yeterlilik ile birlikte, karşıt olarak kişilerarası acımasızlık, küçümseme ve büyüklenmeciliği gösterir; bu da kendilik organizasyonunun narsisistik bir güvensizliğini yansıtır.

Lacan (1936), paranoyak yaşam durumunu açıklamak için öznenin aynadaki yansımasına veya hayali bir nesneye olan diyalektiğini paradigmatik olarak ortaya koymuştur. Öznenin içsel-ruhsal varlığını sürdürebilmek için bu nesneye mutlak bağımlılığını vurgulamıştır. Ancak, özne bu dış belirlenimi fark ettiğinde, tehlikeli bir saldırganlık potansiyelinin açığa çıkabileceğini belirtmiştir. Ayrıca, bu illüzyonel nesne ilişkisini kaybetme durumunda psikolojik parçalanma riski olduğunu vurgulamış ve öznenin ikircikli bir şekilde deneyimlediği nesneyi kontrol etme gereksiniminin hayati önem taşıdığını belirtmiştir. Kleiniyen yaklaşımda (M. Klein 1932), paranoid ve depresif pozisyonlar arasındaki temel fark, paranoid durumda benliğin katı savunması, depresif pozisyonda ise nesnenin zorunlu olarak korunmasıdır.

Kohut (1971, 1977), narsisistik kendilik kuramı çerçevesinde, narsisistik kendilik değer sistemi gelişiminde ardışık aşamaları tanımlamış ve bunların paranoya tartışmamız açısından temel olduğunu belirtmiştir. Kohut’a göre, birincil anne-çocuk ilişkilerindeki kaçınılmaz eksiklikler, varsayımsal bir narsisistik ilksel uyumu tehlikeye atar ve iki karşılıklı ilişkili narsisistik yapının ikame biçimde oluşmasına yol açar; bu yapılar, artık kendilik değerinin düzenlenmesini belirler.

Bir “büyüklenmeci” veya “gösterişçi” kendilik ya da bir “arkaik idealize edilmiş ebeveyn imgesi”, bu görevi üstlenir ve en azından kısmen, narsisistik bütünlük deneyiminin devamına katkıda bulunur. Bu bipolar narsisistik ön yapılar, çocuğun erken travmalardan görece bağımsız olarak annenin veya ebeveynin bakımında gelişirse, zamanla olgun bir kendilik organizasyonuna dönüşür. Bu olgun kendilik de bir yandan sağlıklı bir kendilik değeri, diğer yandan kişisel ideallere ve yükümlülük veren değerlere yönelik içsel bir yönelim şeklinde bipolar bir yapı sergiler.

Her iki narsisistik ön yapı, Kohut anlayışında normal psikolojik aşamalar olarak kabul edilse de yalnızca belirli bir nesne ilişki bağlamı içinde gelişir. Çocuğun içsel-ruhsal deneyiminde, annelik nesnesi algısal-kognitif bir bağımsızlığa ulaşsa da, çocuğun kendilik nesnesi olarak algıladığı bu nesne, duygusal yönelimi, sevgi dolu hayranlığı ve çocuğun kendi iyilik hali, kendini sunma ve büyüklenmeci deneyimlerini narsisistik bir şekilde yansıtması yoluyla hala tamamen çocuğun deneyimine atanır.

Eğer anne, bu hassas erken çocukluk narsisistik onaylama görevinde başarısız olursa: Orta dereceli bir travma durumunda, büyüklenmeci kendilik yapısından idealize edilmiş ebeveyn imgesine telafi edici bir kayma mümkün olabilir. Bu, kendilik değerinin diğerlerinin hayranlık ve onayı ile belirlenmesine dayalı bir hassas bağımlılığı doğurur.

Ancak, eğer kendilik nesnesi matrisi ani bir şekilde annenin empati eksikliği veya çocuğun aşırı duyarlılıkları nedeniyle bozulursa; bu gelişim aşamasında anne, kendilik nesnesi olarak birdenbire tamamen farklı bir şekilde deneyimlenirse: Bu, narsisistik gelişim hattında duraklamaya yol açar ve çocuğun kendilik değer sistemi düzenlemesini ciddi biçimde etkiler. Çocuğun narsisistik onayı aniden engellenirse, bu durum arkaik büyüklenmeci kendilik yapısının terk edilmesine veya bastırılmasına değil, yapısının değişmemiş biçimde ayrılmasına yol açar.

Bilinçli deneyimde, etkilenen birey artık zaman zaman büyüklenmeci kendiliğin sert taleplerinden, zaman zaman ise ilişkili fakat bütünleşmemiş negatif kendilik parçasının yönlendirmesinden etkilenir. Gerçek dışı kendine odaklanma, kibirli öz-değerlendirme ve abartılı kendini gösterme durumları, aniden kişisel değersizlik, içsel boşluk ve kişilerarası aşağılanma halleri ile değişir. Benzer bir ayrışma, kendilik değer sisteminin diğer kutbunda, ulaşılmaz idealize edilmiş bir ebeveyn imgesi ile soğuk, reddedici ve düşmanca kırıcı bir ebeveyn imgesi arasında gerçekleşir. Dışsal onay arayışı ve idealize edilmiş bir partnerle illüzyonel uyum, ani hayal kırıklığı ve aşağılayıcı ilgisizlik ile izlenir.

Kohut (1971, 1977), tipik narsisistik aktarım kalıplarını şöyle açıklamıştır:

“Yansıtma”: Arkaik büyüklenmeci kendiliğini birleştirmeyi amaçlayan genişleme, illüzyonel bir özdeşleşme veya güçlendiren duygusal ve bilişsel yankı arayışıyla kişilerarası ilişkide ortaya çıkar.

“İdealizasyon”: Güçlü ve mükemmel deneyimlenen nesnelerin, eksik algılanan kendi kişiliğini tamamlaması için kullanılması.

Bu aktarım kalıpları genellikle, narsisistik kişilik analizlerinde açığa çıkar; ancak aynı zamanda günlük yaşamda ilişkilerde de görülebilir. Dengede oturmamış kendilik değerini korumak için bireyler sürekli olarak seçilmiş referans kişilerin onayına ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç asla doygunluk yaşamaz; temel niyetinde, şiddetli hayal kırıklığı ve narsisistik yeniden travmatizasyon olasılığını içerir.

Kohut’a göre (1971), bu deneyimler, zor kazanılmış bütünleşik/tutarlı kendilik organizasyonunu sürekli tehdit eder. İçsel-ruhsal parçalanma tehlikesi, boş depresyon, hipokondriyak kaygı, kaybolan canlılık ve kendine şüphe ile kendinden şüphe duyarak sürekli düşünme gibi belirtilerle ortaya çıkar. Hayal kırıklığı yaratan kendilik nesnesine yönelik öfke patlamaları, agresif karşı-mobilizasyon ile dengeye oturmamış narsisistik dengeyi yeniden kurmayı amaçlar (Kohut 1972).

Kohut (1971, 1977), narsisistik kendilik değer sistemi gelişiminde ardışık aşamaları, paranoya tartışmamız açısından temel olacak şekilde tanımladı. Kohut’a göre, anne-çocuk ilişkisindeki kaçınılmaz eksiklikler, varsayılan narsisistik temel uyumu tehdit eder ve bu durum, kendilik değerinin düzenlenmesini yönetecek şekilde birbirine bağlı iki narsisistik yapının ikame/vekil olarak gelişmesine yol açar.

Artık “büyüklenmeci” veya “gösterişçi” bir kendilik ya da “arkaik idealize edilmiş ebeveyn imgesi”, bu işlevi üstlenir ve en azından kısmen, orijinal narsisistik mükemmellik deneyimine katkıda bulunur. Bu bipolar narsisistik ön yapılar, erken çocukluk travmalarından görece bağımsız koşullarda, anne veya ebeveyn bakımında olgun bir kendilik organizasyonuna yavaş yavaş dönüşebilir. Bu olgun kendilik de bir yandan sağlıklı bir kendilik değer deneyimi diğer yandan kişisel idealler ve bağlayıcı değerler doğrultusunda içsel bir yönelimi temsil eden bipolar bir yapı gösterir.

Her iki narsisistik ön yapı, Kohut anlayışında normal psikolojik aşamalar olarak görünse de yalnızca belirli bir nesne ilişki bağlamında gelişir. Çocuğun içsel deneyiminde anne nesnesi, algısal ve bilişsel olarak kademeli bir bağımsızlığa sahiptir. Ancak duygusal yakınlığı, sevgi dolu hayranlığı ve çocuğun iyi olma durumu, kendini gösterme ihtiyacı ve büyüklenmeci deneyiminin narsisistik yansıması açısından hala koşulsuz olarak kendi deneyimine atfedilir; yani bir kendilik nesnesi olarak algılanır.

Orta dereceli bir travma durumunda, büyüklenmeci kendiliği yapısından idealize edilmiş ebeveyn imgesine dengeleyici bir kayma mümkündür. Bu, kendilik değerinin, başkalarının hayranlığı yoluyla onaylanmasına bağımlı bir gelişme sağlar, ancak bu bağımlılık kırılgandır. Anne, empati eksikliği veya çocuğun olağanüstü hassasiyetleri nedeniyle kendilik nesnesi olarak algılanamazsa, narsisistik gelişim hattı durur ve çocuğun kendilik değer sistemi düzenlemesi ciddi şekilde etkilenir.

Çocuk, kendiliğinin büyüklenmeci yapısından ani olarak mahrum bırakılırsa, bu yapının terk edilmesi veya bastırılması söz konusu olmaz; bunun yerine, bu yapı değişmeden ayrışır. Bilinçli deneyimde, çocuk artık büyüklenmeci kendiliğin sert talepleriyle, aynı zamanda bu yapıyla ilişkili ama bütünleşmemiş negatif bir kendilik deneyimiyle yönlendirilir. Gerçekçi olmayan benmerkezcilik, kibirli kendini aşma ve abartılı kendini gösterme, kişisel değersizlik, içsel boşluk ve kişilerarası aşağılanma durumlarıyla ani bir şekilde değişir. Kendilik değer sisteminin diğer ucu, erişilemez idealize edilmiş ve soğuk, düşmanca kırıcı bir ebeveyn imgesi ile bölünür. Dışsal onay arayışı ve idealize edilmiş partnerle illüzyonel uyum, ani hayal kırıklığı ve aşağılayıcı sevgisizlikle izlenir.

Kohut (1971, 1977), narsisistik kişiliklerde tipik aktarım örüntülerini şöyle ayırt etti: “Yansıtma” (mirror) (arkaik büyüklenmeci kendilik yapısının eriyen genişlemesi, illüzyonel özdeşleşme (alter-ego) ve dar anlamda yansıtma, kişilerarası ilişkide güçlendirici duygusal ve bilişsel yankı arayışı; “İdealleştirme”) güçlü ve mükemmel algılanan nesnelerin, kendi eksik deneyimlenmiş kişiliğini tamamlaması. Bu aktarım örüntüleri genellikle yalnızca narsisistik kişiliklerin analiz sürecinde açığa çıkar, ancak günlük ilişkilerdeki tutumlarını da belirleyebilir.

Dengesiz kendilik sistemini sürdürmek için, kişiler seçilmiş nesnelerden sürekli dışsal onay ister. Bu arzu hiçbir zaman doygunluk bulmaz; temel niyetinde sürekli hayal kırıklığı ve narsisistik yeniden travmatizasyon riskini barındırır. Kohut’a göre, bu deneyimler sürekli olarak güçlükle korunan bütünlüksel kendilik organizasyonunu tehdit eder. İçsel parçalanma tehdidi, boş depresyon, hipokondriyak endişe, kaybolmuş canlılık ve kendinden şüphe etme ile kendini gösterir. Kendilik nesnesine öfke patlamaları, agresif karşı mobilizasyon yoluyla dengesiz narsisistik dengeyi yeniden kurmayı hedefler (Kohut 1972).

Hall (1984/85), Kohut’un teorisine atıfta bulunarak, idealize edilmiş benlik nesnesi ile paranoyak takipçi nesne arasındaki karşıtlıkları ve aynı zamanda şaşırtıcı benzerlikleri vurguladı. İnce, teorik olarak sağlam temellere dayanan vaka analizleri çerçevesinde, her iki nesneye de içsel olarak her şeye kadirlik, her yerde bulunma ve her şeyi bilme nitelikleri atfedildiği gösterildi.

İdealize edilmiş benlik nesnesi, yapıcı gücünü tatmin ederek ve güçlendirerek gösterir. Takipçi nesne ise yıkıcı gücüyle benliği tehdit eder ve boşaltır. Benlik nesnesi, birey için yokluğunda acı verici şekilde fark edilirken, takipçi nesne yalnızca varlığında tehlike oluşturur. Birey, benlik nesnesiyle mutlu bir birliktelik içinde olduğunda, takipçi nesneyle ilişkisi keskin bir yabancılık ve tehditkar bir ötekilik ile karakterize edilir.

Gelişimsel bir süreklilik açısından, erken travmatik hayal kırıklıkları veya kayıp deneyimleri, benlik nesnesinin bir anda farklı, acı verici bir şekilde yoksun bırakıcı olarak deneyimlenmesine yol açabilir. Bu durumda nesne hem samimi hem de tehditkar yabancı nitelikler taşır. Benlik deneyim alanından daha uzaklaştığında, ideal niteliklerini koruyabilir ancak aynı zamanda kötü etki veya aşırı durumlarda düşmanca takipçilik niteliği kazanabilir.

Hall’a göre, ideal benlik nesnesinin takipçi nesneye dönüşümü, kırılgan benlik organizasyonunun daha fazla parçalanmasını önler. İçsel olarak var olan takipçi nesne, hayal kırıklığı yaratan benlik nesnesinin olumsuz yanını ifade eder, ancak total bir çözülme korkusunu engeller ve ruhsal işlevlerin daha fazla gerilemesini önler. Paranoyak bireyin takipçi nesneyle mücadelesinde her zaman kaybedilen benlik nesnesini yeniden bulma umudu gizlidir. Aynı zamanda bu arzu, yeniden tehlikeli bir hayal kırıklığına uğrama korkusuyla katı bir şekilde bastırılmak zorundadır.

Bu dönüşüm ve yansıtma etkileşimi, Freud’un (1911c) daha önce tanımladığı, paranoyak deneyimde sevgi duygularının nefrete dönüşmesi olgusunu, bir psikanaliz perspektifinden anlaşılır kılar. Ayrıca, dışsal gerçekliğin savunmaya dayalı bir biçimde çarpıtılmasıyla birlikte restorasyon çabasını da gösterir. Benlik açısından ne kadar hassas bir birey varsa, idealize edilmiş benlik nesnesini arayışı o kadar yoğun olur; bu arayış ne kadar zorlayıcı ise, yeniden travmatizasyon riski de o kadar büyüktür; risk ne kadar yüksekse, takipçiye yönelik öfke ve korku da o kadar artar.

Meissner’in (1986a) zıt kutuplu, narsisistik üstünlük veya narsisistik aşağılık yönlü, içe alınmış nesnelerinin, paranoyak kişiliklerin bilinç deneyiminde dönüşümlü olarak baskın olabileceğini göstermesi, erken benlik organizasyonundaki bölünmüş narsisistik yapılarla ilgili Kohut’un (1971) temel görüşleriyle uyumludur. Kernberg’in (1976) tipik üstben ve üstben-ideal patolojilerinin analiziyle birleştiğinde, paranoyak kişiliklerdeki agresif deneyim ve davranış biçimlerinin anlaşılmasını daha da netleştirir ve tamamlar.

Meissner ve Kernberg’e göre, erken anne-çocuk etkileşimlerinde ortaya çıkan ciddi hayal kırıklıkları, teorik olarak çocuğun olağanüstü endojen oral agresif donanımı ile birleştiğinde, yalnızca iyi ve yalnızca kötü benlik ve nesne imgelerinin bölünmesine ve kötü parçaların dışsal nesnelere yansıtılmasına yol açabilir. Bu bağlamda ortaya çıkan ilkel idealizasyonlar, çocuğun narsisistik gelişiminde norm varyantları olarak değil, temel bir bölmeyi pekiştiren savunma önlemleri olarak anlaşılmalıdır. Savunmayla yaratılmış güçlü, ideal nesneler, tehlikeli, eşit derecede güçlü olarak deneyimlenen kötü nesnelere karşı bir koruma duvarı işlevi görür. Bu teorik anlayışta, büyüklenmeci benlik de tarif edilen bölme süreçlerinin patolojik bir sonucu olarak görünür. Çocukluk gelişiminin içe alma ve yansıtma düzeyinde takılması, erken üstben öncüllerinin bütünleşmemiş olmasına (genellikle ilkel sadomazohistik karakter gösterir) ve benlik-ideal öncüllerinin acımasız, agresif mükemmeliyet talepleriyle tehlikeli bir şekilde kirlenmesine yol açar.

Kernberg (1984), paranoyak regresyon eğilimi ile kötü huylu narsisistik temel yapı arasındaki ilişkiyi tipik bir içsel-ruhsal senaryo çerçevesinde tasvir etti: Etkilenen birey, dışsal nesneleri genellikle yalnızca güçlü ve zalim olarak deneyimleyebilir, çünkü biyografik gelişimi boyunca her iyi, sevgi dolu ve karşılıklı doyurucu ilişkiyi bir nesneyle acı verici biçimde kırılgan, kolayca yok edilebilir ve içinde nesnenin bir saldırı tohumunu barındıran bir deneyim olarak yaşadı. Birey, hayatta kalmanın yalnızca tam bir teslimiyet veya mutlak bir baskınlıkla mümkün olduğuna inanmıştır.

Kendini sadomazohistik nesneyle özdeşleştirirse, buradan güç duygusu, canlılık artışı ve korku ile acılı duygulardan özgürlük doğar. Böylece saldırganlık hem kendi perspektifinden hem de başkalarının yansıtma yoluyla varsayılan perspektifinden hareketle diğer kişilerle kurulan tek ilişki modu haline gelir. Paranoyak regresyonlarda, nesneye benzeyen sadomazohistik üstben öncülleriyle özdeşleşme çabaları ve bununla birlikte ortaya çıkan, sözde kötü dış nesnelere yönelik düşmanca yönelim, bireyin işkence gören duygularına, örneğin kendinin saldırıya uğradığı, küçük düşürüldüğü, sömürüldüğü, yok edildiği duygularına, tek alternatif olarak görünür.

Şimdiye kadar paranoya konusuna klinik-teorik düzeyde sunulmuş olan psikanalitik argümanlar, dinamik-fenomenolojik düzeyde özellikle tipik duygu durumlarının analiziyle somutlaştırılabilir. Kohut (1971) çoktan, narsisistik bozuklukları belirleyen, kişisel önem ve kişilerarası itibar duygularıyla öznel değersizlik ve kişilerarası utanç duygularının polarizasyonunu ortaya koymuştu. Özellikle utanç deneyiminin, suçluluk deneyiminden fenomenolojik olarak ayrıştırılarak tartışılmasının konumuza katkı sağlayabileceği öne sürülebilir (Kapfhammer 1995).

Lewis (1971, 1987), utanç ve suçluluk duygularının oldukça özneye bağlı deneyimler olarak kaydedildiğini, ancak klinik açıdan belirgin biçimde farklılaştıklarını gösterdi. Utanç, bireyin kendisinin farkına daha yoğun şekilde varmasını tetikler; başkalarının olumsuz eleştirisi yoluyla doğrudan ve acılı bir benlik deneyimi sağlar. Bu süreçte diğer kişiler, genellikle hayranlık duyulan daha güçlü bir konumda deneyimlenir. Utanç, benliğin özel bir savunmasızlığını işaret eder ve kendi deneyimlenen tehdit altındaki sınırlarını değer yargısı içeren sosyal çevreye karşı vurgulayarak bedensel bir yön taşır. Çünkü kendilikle ilgili utanç verici bir yargı, adeta başkalarının gözünde ortaya çıkar, birey tarafından “dışarıdan” gelen, genellikle ilkel, irrasyonel, yani kendi bilişsel kontrolünün ötesinde olarak algılanır.

Oysa suçluluk, bir nesneye yönelik eylemi değerlendirir; kişinin kendi davranışının başkasına zarar verdiği veya bir başkasının kendi nedeniyle acı çektiği varsayımına veya algısına dayanır. Suçluluk, öznenin kendisine nesneye yönelik bir eylem ya da duygusal niyet bağlamında aktif bir tutumunu içerir. Her iki duygu durumu karmaşık biçimde iç içe geçebilir. Utanç hem ahlaki bir yanlış hem de kişisel bir başarısızlıktan kaynaklanabilir; suçluluk ise bir normun ihlal edildiğinin farkındalığından doğar. Her iki duygu durumunda düşmanlık söz konusudur, ancak farklı biçimlerde işlenir.

Utançta, özne düşmanlığın kendisine yöneltildiğini deneyimler, buna pasif biçimde katlanmak zorunda kalır ve başkalarının olumsuz yargısı üzerinde kontrol sahibi olamaz. Bunun üzerine utanç öfkesi ile yanıt verebilir, fakat bu aynı zamanda nesnelerin kendi saldırganlığına misilleme yoluyla karşılık verebileceğine dair fantezileri de tetikler. Diğerleri hala seviliyor ve saygı duyuluyorsa, öfkesi uygunsuz olarak susturulur ve genellikle bir sıkıntı, utanç ya da suçluluk duygusu biçiminde bilinçli deneyime geri döner.

Suçluluk deneyiminde ise düşmanlık, öznenin kendisine ve başkalarına yönelik sorumluluğunu aktif ve uygun biçimde değerlendirmesini motive eder. Kişisel sorumluluk kabul edildiğinde, nesne üzerinde telafi etme ve böylece ahlaki yükseliş olanağı doğar. Ancak bu sorumluluk savunmacı bir şekilde reddedilmek zorunda kalırsa, acılı duygu durumunu hafifletme çabası aktif bir şekilde başlar. Suçluluk deneyimi, obsesif düşüncelere dönüşebilir veya yansıtma yoluyla suç atfı yapılarak dışsal nesneler üzerinde anlık rahatlama ve kendini haklı çıkarma sağlayabilir.

Her iki duygu durumu, yani utanç ve suçluluk, genellikle paranoyak deneyim durumunun içine dahil edilmiştir. Ancak özne tarafından bilinçli olarak kabul edilmeleri ve daha ileri psikososyal tepkilerin motoru olmaları açısından birbirlerinden belirgin şekilde ayrıldıkları görülmektedir. Fenomenolojik olarak, yanlış bir şey yaptığına dair his ile kişisel önemsizlik duygusu arasında önemli bir fark vardır. Sullivan (1956) zaten paranoyak deneyim dinamiğinde kişisel değersizlik bilinci ile dışsal kişileri suçlama eğilimi arasındaki tipik ilişkiye dikkat çekmişti.

Birey olarak önemsiz, güçsüz veya aşağılanmış hissetmek dayanılmazdır ve inkar edilmek zorundadır. Bu düşünce, bilerek başına kötü bir şey geldiğine dair inançla yer değiştirir; yani kişisel utanç duyguları, sözde haklı bir suç atfı duygusuna dışa dönüştürülür. Freud (1911c) bu patolojinin aşırı boyutunu, doğrudan düşmanca duygular yerine, diğerlerinin ilgisizliği veya kayıtsızlığını paranoyak birey için narsisistik bir kırılmanın tohumu olarak vurgulayarak göstermiştir. Bu durum, öznenin çevresinin duygu kayıtsızlığını kendisine karşı bir düşmanlık olarak yorumlamasını gerektirir.

Duygusal durumların bu şekilde tersine dönmesi, yalnızca narsisistik üstünlük ve aşağılık içe alma yapısının iki kutuplu düzenini dikkate aldığımızda anlaşılabilir. Patolojik büyüklenmeci benlik, tehdit altındaki bir benlik sisteminin korunması amacıyla her an savunmacı olarak kullanılabilir, yani agresif karşı hareketlerle devreye sokulabilir. Cameron (1959) ve Salzmann (1960), klinik perspektiften, aşırı beklentiler ve büyüklük fantezilerini, temel önemsizlik ve değersizlik duygusuna karşı narsisistik savunma önlemleri olarak tanımladılar. Paranoyak hastalarında “patolojik yansıtma” ihtiyacını tanımladılar ve diğerlerinin bu ihtiyacı karşılayamaması durumunda hissedilen aşağılanmayı, yansıtma yoluyla dışsal nesnelere yönelik takip ve tehdit duygularının başlangıcı olarak değerlendirdiler.

Schwartz (1963), yukarıda açıklanan mekanizma yoluyla harekete geçen takip duygularının, sonuçta paranoyak bireyin kendi saldırgan duygu çabaları ve davranışlarının sonuçları için sorumluluk almasını engellediğini benzer şekilde ileri sürdü. Haksız yere takip edilen konumu, mağdur rolünün üstlenilmesi, temel utanç duygularının olumsuz bir tersine çevrilmesi yoluyla, en azından kısmen tutarlı bir kişisel kimlik duygusu sağlar ve başka şekilde ulaşılamayan sosyal ilgi odağında bulunduğu inancını güçlendirir. Kendi eylemlerinin sonuçları için sorumluluk üstlenmeyi, yani kişisel saldırganlığının sonuçlarını kabul etmeyi, paranoyak birey açısından bu nedenle de zorlaştıran bir faktör vardır: Çünkü kendi suçunu kabul etmek, her zaman eleştirel bir kamuoyunun gözü önünde sunulmuş olur ve bu da sadece zor kontrol edilen utanç çatışmalarını her an tetikleyebilir. Kişisel suçun kabulü, dolayısıyla her zaman benlik sisteminde temel bir güvensizlik yaratır.

Morrison (1987) ile klinik olarak, bu utanç dilemmasıyla başa çıkmaya uygun iki temel kişilik yapısı tanımlanabilir. Her iki kişilik tipi de kendilerini mutlak olarak ayrı olarak sunmaz; bir birey içinde tetikleyici duruma göre değişim mümkündür. Öncelikli olarak “şizoid” yapı parçalarına sahip kişiler de genellikle olağanüstü bir utanç hassasiyeti ile acı çeker. Bu duruma karşı savunmacı yanıtları, potansiyel utandırıcı zorluklar karşısında birincil geri çekilme, psikososyal pasiflik ve hayal ile fantezi dünyasına kaçışı içerir. Kendi benlik kimlikleri, tehdit olarak algıladıkları sosyal gerçeklikte herhangi bir iddiada bulunmadan önce, telafi edici büyüklük fantezileriyle tanımlanır; bu fantezilerde seçilmiş idealize nesnelere, kendilerini mutlu edecek bir benlik onayı sağlama rolü verilir. Günlük somut etkileşimlerden giderek uzaklaşmak, ikincil olarak doğrudan temas arzusunu artırır ve eşzamanlı olarak zihinde acı verici şekilde öngörülen somut utanç korkusunu güçlendirir. Burada, “arzu paranoyası” veya sık sık hassas bir kuruntu oluşumunu başlatan “utanç verici yetersizlik” (Kretschmer 1918) gibi kritik deneyimlerin dinamik arka planını görmek zor değildir.

Morrison ayrıca, dar anlamda “paranoyak” kişilik örgütlenmesine sahip bir bireyin, bu utanç çatışmalarıyla tamamen farklı bir şekilde başa çıktığını belirtir. Bu bireyde de içsel temsiller dünyası büyük ölçüde yalnızca “iyi” ve yalnızca “kötü” nesne imgelerine ve bunlara karşılık gelen benlik yönlerine bölünmüştür. “Kötü” temsiller, benlik örgütlenmesinin bir parçası olarak inkar edilmeli ve dışsal nesnelere yansıtma olarak kalmalıdır. Daha şizoid yapılı kişilerde bu bölme, büyük ölçüde sosyal geri çekilme ile pekiştirilirken, paranoyak kişilerde yansıtılan parçalar dinamik olarak sürekli etkili olur ve dış algıyı aşırıya taşır. Asla kontrol edilemeyen utanç duyguları, dıştan gelen saldırgan takip ve kötü niyetli aşağılamalar şeklinde sürekli geri döner ve etkilenen bireyi kesintisiz bir savunmaya yönlendirir. Birey kendini sürekli acı verici şekilde açığa çıkmış olarak deneyimler ve buna açık öfkeyle yanıt verir. Şizoid kişilikten farklı olarak, bu utanç kızgınlığı karşısında sadece toleranslı kalmaz, hatta buna haklı olarak tepki verdiğini hisseder. Kendisine yapılan adaletsizlik ve haksızlıktan şikayet eder ve katı bir şekilde telafi talep eder. Miller (1979), utanç kızgınlığında bu kadar açık bir intikam bileşeninin bulunduğuna dikkat çekmişti.

Wurmser (1987, 1988), paranoid kişiliğinin bu dilemmasını, ayrılma suçu ve bağımlılık utancı arasında neredeyse çözülemez bir içsel dolanıklık olarak açıkladı. Bu kişilik tipinin çok özel biyografik geçmişi, bağımsız bir bireyleşmenin her türünü tehlikeli bir girişim haline getirir; çünkü bu, içselleştirilmiş katı ebeveyn imgelerine karşı acımasızca cezalandırılması gereken bir ihlal ve ihanet olarak değerlendirilir ve neredeyse kontrol edilemeyen bir ayrılma suçu duygusu ile birlikte gelir. Öte yandan, buradan kaynaklanan özerklik kaybı, sürekli bir bağımlılık utancıyla karşı karşıya bırakır. Bu hassas deneyimler, üstben organizasyonunda derin bir bölünme yaratır ve bireyi onur ve adalet duygularında aşırı duyarlı hale getirir.

Küçük ihlaller veya istemeden yapılan hatalar bile en derin utanç ve son derece incinmiş bir onur duygusunu tetikleyebilir. Birey, kendi içsel katı adalet taleplerinden de kurtulamadığından, çevresinden de aynı davranışı bekler. Çevresi bu ahlaki kodlara aynı ölçüde uymadığında, birey sadakatinin ihlal edildiğini hisseder ve böylece kendini düzenleyici bir sosyal bağlılıktan da kurtulmuş görür. Kendi içinde, bir intikam aracılığıyla adalet ve benlik değer dengesini yeniden kurma hakkına sahip olduğunu düşünür. Burada agresif karşı-mobilizasyonun şiddeti, paranoya kişiliğinin rahatsız olmuş benlik değer deneyiminin ne kadar kırılgan olduğuna bağlı olarak artar.

Daha hafif durumlarda, “adalet talebi – ihanet edilmiş sadakat – kişisel utanç – kin oluşumu – intikam arzusu” motif zinciri, sosyal olarak rahatsız edici tartışmalara yol açabilir. Bu motif dizisinde potansiyel olarak yer alan “mücadele paranoyası” eğilimi (Kretschmer 1918), aşırı durumlarda ciddi saldırganlık suçlarına bile yol açabilir; örneğin Öğretmen Wagner’in vaka hikayesi bunu korkutucu şekilde belgelemektedir (Gaupp 1914).

Betimlenen kırılganlık ve olası kişilerarası ilgisizlik veya psikososyal dezavantajlara karşı duyarlılık, utanç duygusunun verildiği bir nesneye dönüştürülmesi ve büyüklenmeci benliğin telafi edici, kibirli kendine odaklanışı, aynı zamanda tipik bir bilişsel tarzla eşlik eder. Lewis (1971), derin utanç deneyimlerinin genellikle bir ilkel süreç mantığını tetiklediğine ve bunun “her şey ya da hiç” yasasına göre işlediğine dikkat çekti; bu, eylemlere bağlı agresif eğilimlerin abartılmasına yol açar ve eşzamanlı olarak çağrılan intikam fantezilerine karşı büyük bir savunma gerektirir.

Kendi ve başkalarının yıkıcılığının boyutu aşırı ve geri dönüşü olmayan sonuçlarla deneyimlenir; böylece yalnızca bölme süreçlerini yoğunlaştırmak mümkün olur, kendi payı reddedilir, sosyal çevredeki pay ise aşırıya taşınır. Bu bölmeyi aşmak, bireyi yalnızca acı veren agresif benlik parçaları ve bununla ilişkili ağır suçluluk duygularıyla değil, aynı zamanda çoğu zaman temel olarak benlik sistemini ciddi şekilde sarsan utanç, değersizlik, görmezden gelinmişlik, çaresiz terk edilmişlik ve olası yokluk duygularıyla da yüzleştirir.

Meissner (1986a), onlarca yıl önce M. Klein (1932) tarafından da öne sürüldüğü gibi, paranoyak pozisyonun birey için düzenli olarak ciddi bir depresif duygu durumu pahasına elde edildiğini savundu. Lorenzer (1959a, b), hasta Rhein’ın vaka çalışmasıyla sadece paranoyak çöküş ve olası depresif hastalık arasındaki bu teorik bağlantıyı somutlaştırmakla kalmadı; aynı zamanda daha hassas ya da yaralanmış onur duygusunu telafi etmeye yönelik paranoyak işleme tarzlarının, aynı kişilik içinde güncel içsel çatışmalara ve belirli psikososyal kritik deneyimlere bağlı olarak dönüşümlü olarak ortaya çıkabileceğini de gösterdi. Bu vaka çalışması, Lacan’ın (1932) birçok paranoyak gelişimde temel benlik cezalandırma eğilimiyle ilgili düşünceleriyle de verimli bir paralellik oluşturur.

Özet

Paranoya üzerine psikanalitik teori, başlangıcında üç önemli yaklaşımı barındırır; bunlar Sigmund Freud, Melanie Klein ve Jacques Lacan’ın düşüncelerine dayanmaktadır. Paranoyak deneyim tarzlarının psikodinamiğine ilişkin varsayımlar, şizofrenik bir hezeyan hastasının incelikli vaka tanımı, çocuk analizleri ve gelişim psikolojisi gözlemleri ile fenomenolojik analizler aracılığıyla elde edilmiştir.

Teorik ve klinik bağlamdan bağımsız olarak, başlangıçta yansıtılmış homoseksüel arzular ve sevgi duygularının nefrete dönüşümü, paranoyak takip düşüncelerinin dinamik motoru olarak çözülmüş ve bunlar sosyal aşağılanma ve kişisel utanç bağlamına yerleştirilmiştir. Paranoyak deneyim pozisyonu, öncelikle tehdit altındaki bir benlik organizasyonunun korunmasına yönelik bir varoluş biçimi olarak ortaya çıkar; nesnenin çıkarları bu bağlamda katı bir şekilde ikincil konumdadır. Kontrolsüz agresif dürtüler böylece yapısal ve etkileşimsel bir yön bulur.

Paranoyak ve depresif pozisyonlar, gelişimsel bir süreklilik içinde ardışık aşamaları temsil eder; içsel deneyimlerde ise bipolar (iki uçlu) bir biçimde deneyimlenir. Bu durum, paranoyak bir insanın hem psikopatolojik ikilemini hem de gelecekteki potansiyelini gösterir. Gerçek nesneye yönelik özen ve sevgi duygusu talebi, onu sürekli olarak tehdit eden bir kendini yok etme, kendi zayıflık ve aşağılık duygusunun utanç verici bir şekilde açığa çıkmasıyla karşı karşıya bırakır.

Aynalama ilişkisi, derin bağımlılık gereksinimlerini, ancak aynı zamanda bu ihtiyaçtan kaynaklanan olağanüstü tehdit duygusunu vurgular. Bireyin, başka birinin duygusal ve bilişsel yankısında kendini yeniden bulma konusundaki doyumsuz arzusunu açığa çıkarır. Aynı zamanda, bu illüzyonlu uyumda hayal kırıklığı, aldatılma ve ihanet riskini de gösterir. Bu süreçte ortaya çıkan öfke, intikam amaçlı gibi görünse de esasen benliği kurtarmaya yönelik umutsuz bir çabayı temsil eder.

Aynalama ilişkisi modu, paranoyada örtük olan homoseksüellikteki narsisistik boyut, diğer yandan içsel regresyonu önleyen önemli bir kaledir. Paranoya, psikolojik parçalanmaya karşı anlamlı bir koruma olarak ortaya çıkar. Bu durum, Freud’un özgün paranoya formülünün belirli bir tersine dönüşünü işaret eder.

Çalışmamızda bir araya getirilen psikanalitik paranoya tartışması, psikotik, özellikle şizofrenik deneyim durumlarını açıklamayı amaçlamaz. Daha çok, belirli bir kişilik organizasyonunun özelliklerini anlamayı hedefler; bu kişilik, psikotik hastalık açısından özel bir risk barındırsa da günlük yaşamda şaşırtıcı derecede sınırlı bir uyum gösterebilir. Paranoyak kişiliğin psikodinamik merkezinde, benlik tanımı ve kontrolü, benlik değeri ve kişisel kimlik ile ilgili çatışmalı sorular belirgindir. Bu sorulara yanıtlar, psikanalizin temel dürtü teorisi, benlik psikolojisi, nesne ilişkileri ve kendilik psikolojisi modellerinde bulunabilir. Çeşitli teorik yaklaşımlar birbirine referans veren ve tamamlayıcı sonuçlar sunar; bu özellikle kendilik psikolojisi ve nesne ilişkileri modelleri için geçerlidir.

Genellikle paranoyak birey, erken biyografik gelişiminde, içsel olarak birincil referans nesnelerinden net bir şekilde ayrışmayı başarmıştır. Çoğu zaman ebeveynin yetersizlikleri, narsisistik kırılmalar veya istismar, bireyin ilk benlik ve nesne imgelerinin erken farklılaşmasını zorlamıştır. Çocuk olarak, duygusal ihmal ve sömürü pozisyonunu erken yaşta deneyimlemek, ihmal edilme, terk edilme ve yokluk dehşetiyle çaresiz bir şekilde karşı karşıya kalmak zorunda kalmıştır. Güvenilir bir duygusal referans kaynağının kaybı, bireyin daha ileri bireyleşmesini engellemiş ve erken ayrılmasına rağmen, birincil nesnelere karşı ölümcül bir bağımlılık yaratmıştır.

İçsel hayatta kalma nedenleriyle çocuk, kendi benlik ve nesne deneyimindeki iyi ve kötü parçaları aceleyle ayırt etmek, dünyayı iyi ve kötü olarak bölmek ve her iki deneyim alanını güçlü bir savunmacı enerjiyle ayrı tutmak zorunda kalmıştır. Onun içselleştirme süreçleri, görece olgunlaşmamış bir içe alma (introjeksyon) ve yansıtma (projeksiyon) düzeyinde takılı kalmıştır.

Daha sonraki paranoyak deneyim açısından belirleyici olan patolojik içe almalar, içsel düzeyde birincil nesnelerle yaşanan gerçek ve travmatize edici deneyimleri yansıtmıştır. Tehdit edici bir farkındalıkla, herhangi bir dış destek olmadan yaşamaya maruz kalmamak için, çocuk bu travmatize edici deneyimleri öncelikle kendine mal etmek, onları kendi kişiliğinin bir niteliği olarak anlamak zorunda kalmıştır. Bu şekilde kazanılan içe almalar, sadistik kontrol edici veya narsisistik olarak değersizleştirici nesne niteliklerini muhafaza etmiştir.

Bu öğrenme deneyimlerinin içsel ikircikli doğası ve cezalandırma ile değersizleştirmedeki yumuşamayan saldırganlık, bunların kohezif (bütünleşmiş) bir benlik organizasyonuna asimile edilmesini imkansız kılmıştır. Bu patolojik içe almaların özelliği, gelecekte kolayca yeniden yansıtılabilmeleri ve savunma gerekçesiyle bu aracılığıyla ortaya çıkan acı verici benlik duygularının yeniden dış nesnelere atfedilmesidir. Bu nesneler, bu patolojik içe almaların orijinal olarak ortaya çıktığı birincil referans nesneleri olmak zorunda değildir. Negatif duygular ve dürtüler, bunun yerine özel karakter özellikleri bakımından benzer olan ve içsel rahatlama için uygun yedek nesneler olarak hizmet edebilecek kişilere yansıtılır.

Psikogenetik perspektiften bakıldığında, paranoyak birey, tehdit altındaki özerklik çabası ile aşırı bağımlılık gereksinimleri arasındaki gerilim alanında özel bir hassasiyet geliştirmiştir. Bundan sonra, istikrarsız bir benlik değeri deneyimi ile hem kendi benliği hem de nesne deneyimi açısından tehlikeli bir yıkıcılık çatışmaları baskın olur. Gelecekteki çözüm yolları açısından belirleyici olan, agresif benlik savunmasının tehdit altındaki narsisistik benlik değer sisteminin düzenlenmesinde özel bir rol oynayabileceği deneyimidir. Ancak bunun, ağır suçluluk duygularıyla karşılaşılmaması için tipik bir nesne ilişki konstelasyonu gerektirdiği de unutulmamalıdır.

Paranoyak bireyin benlik değer deneyimi, bir yandan arkaik büyüklenmeci benliğin taleplerini açığa çıkarır. Öte yandan, aşağılık olarak deneyimlenen yapısal parçalar tarafından da yönlendirilebilir. Bu durumla ilişkili nesne ilişki nitelikleri, koşulsuz hayranlık ve idealizasyon arayışına odaklanırken, aynı zamanda sözde utanç ve değersizleştirmeler tarafından da şekillendirilebilir. Sürekli güncellenen agresyon sorunu, Takip Edici’ye karşı Kurban içe alınmış nesne imgesi polar olarak düzenlenmiş dinamiğine göre dışa vurulur.

Bu gerilim alanında, paranoyak birey öncelikle, önemli kişileri idealize eden bir manevra yoluyla onların güç ve kudretini özdeşleşme yoluyla kendi büyüklenmeci benliğine katmak suretiyle güvence altına alma olanağına sahiptir. Dışsal kabul, hayranlık ve kendilik nesnesi üzerinden yansıtma aracılığıyla, ancak yalnızca uygun kendilik nesneleri koşulsuz olarak buna sunulduğu sürece, sarsılmış benlik değeri deneyiminin telafisi sağlanabilir. Birey ne kadar narsisistik olarak hassassa, bu ilişki düzenlemesinde eski benlik kuşkuları o kadar kolay ortaya çıkar ve utanç ile aşağılık duyguları yeniden canlanabilir.

Birey, güçlü nesnelerin aslında özneyi kontrol ettiğini, onun yerine kendisinin nesneleri kontrol etmediğini, pasif bağımlılık içinde tutulduğunu ve bilinçdışı eşcinsel yakınlaşmasında, kişisel zayıflığında utançla açığa çıkarıldığını fark edebilir. Bu utancı yalnızca öfkeyle savunabilir; fakat bu, hayatta kalması için gerekli ilişkileri tehlikeye atabilir.

Erken çocukluk etkileri göz önüne alındığında, paranoyak bireyin bu telafi çabası, en fazla, açık otoritelere dayalı, düzenli yapılandırılmış bir psikososyal alanın sakin zamanlarında başarılı olabilir. Uygun koşullarda bu, istikrarsız bir denge sağlar; ancak en ufak hayal kırıklığında veya önemsiz eleştiride bu denge bozulma riski taşır. Duygusal olarak kontrollü, soğukkanlı kural bilinci ve itaatkarlık üzerinden yürütülen yaşam biçimi, daha derin kişilerarası yakınlık ve içgüdüsel dürtülerle çatışmalı bir şekilde tetiklendiğinde, varoluşsal bir kriz haline dönüşebilir.

Bu duygu kompleksleri, yıkıcı bir ikilik taşır ve neredeyse kontrolsüz agresyonla birleşir; bu nedenle deneyimlerin temel düzenini yeniden kurmak için ilkel savunma mekanizmaları olan bölme ve yansıtma kullanılmak zorundadır.

Paranoyak regresyonda, birey sıklıkla kendisi için Kurban nesne imgesinin konumunu seçer ve diğer kişilere yansıtma yoluyla Takip Edici rolünü atar. Olağanüstü ve bazen mazohistik bir ısrarla, olası tüm agresif saldırılara dayanmayı göze alır. Böylece en azından kendisi için bir ahlaki üstünlük konumu kazanmaya çalışır.

Daha çok şizoide dönük bir yaşam tarzı, tanımlanan bu benlik organizasyonu polaritesini dengede tutmak, tipik utanç çatışmalarından kaçınmak ve büyüklük fantezilerinde illüzyonel bir narsisistik kendine yeterlik izlenimi yaratmak için uygun görünür. Ancak bu çözüm, narsisistik güvenlik kazancının, ciddi bir gerçeklik kontrolü kaybıyla ödendiği anlamına gelir. Sosyal yaşamın temel gereklilikleri bile, bu narsisistik denge durumunun düşmanca sarsılmasına yol açtığında veya bastırılmış dürtü ihtiyaçları fanteziler yoluyla artık telafi edilemediğinde, psikoz riskinde artış olur. Ortaya çıkan bu hassasiyet, paranoyak istek dünyasında veya hassas bir gelişim yolunda bir çıkış arayışına yönelir.

Paranoyak kişilikler için psiko-sosyal uyum, büyüklenmeciliklerini katı bir güç kullanımıyla sürdürmeyi başaranlar için daha elverişlidir. Bu pozisyon, onlara, belirlenmiş hiyerarşik yapılar içinde, alt konumdaki bireylere, kendi kişilikleri adına temsilci olarak, tehdit eden aşağılık ve utanç duygularını, düşük düzeyli duyguları ve dürtüleri atfetme imkanı verir ve bunları yansıtma yoluyla kontrol altında tutmalarını sağlar. Bu pozisyon ayrıca temsilci nesnelere karşı küçümseme, aşağılamayı ve sadistik kontrolü meşrulaştırır ve karşılıklı olarak kendi kendini yüceltme duygusunu artırır.

Yüzeyde başarılı ve belirgin psikopatolojik semptomlardan arınmış görünmelerine rağmen, bu yaşam biçimi kronik güvensizlik, aşırı tetikte olma ve kişilerarası mesafe ile karakterize edilen paranoyak bir tarz taşır. Sosyal güç ve bağımlılık düzeni değişmediği sürece, bu paranoyak kişilik semptomatik çöküşten korunmuş olabilir. Ancak sosyal çerçeve sarsıldığında, kişi, parçalanmış ve yansıtılmış duyguların şiddetiyle yüzleşir. Depresif boşalma veya intihar riski ortaya çıkabilir ve bu aynı zamanda bir paranoyak regresyonu başlatabilir.

Patolojik büyüklenmecilik benliğine sıkı sıkıya bağlı kalmak, aynı zamanda kişinin, kendisine direnmeyen nesnelere karşı agresif karşı koyma ve kin dolu intikam duygusuyla hareket etme hakkına sahip olduğu inancını güçlendirir. Farklı derecede vurgulanmış paranoyak kişiliklerde psikotik çöküş, her zaman mağdur ve takipçi benlik nesneleri üzerinden tipik bir senaryo içinde gerçekleşir. Bu pozisyonlar beklenmedik şekilde değiştirilebilir, ancak her durumda narsisistik aşağılık ve büyüklenmecilik arasındaki gerilimi dengelemek, öznenin lehine olacak şekilde hedeflenir.

Psikodinamik süreçte, benlik-organizasyonunu tehdit eden duyguların savunması, nesne ilişkisini tehdit eden duyguların savunmasından daha önceliklidir. Benlik sisteminin korunması, nesnenin sürdürülmesi aracılığıyla sağlanır. Başta bahsedilen nozolojik tartışma bağlamında, anlatılan paranoyak pozisyonun temel bir antropolojik varoluş biçimi olarak anlaşılması gerektiği kanısındayım. Bu pozisyon, kendi başına, tıpkı paranoyak kişiliklerde veya paranoyada olduğu gibi, bağımsız bir yaşam pratiğini garanti edebilir.

Ancak bu durum, farklı etyolojilere sahip akut psikozlarda görüldüğü gibi, psikolojik işlevlerin tehdit edici şekilde değiştiği durumlarda, daha ileri psikolojik dezorganizasyona karşı son bir koruyucu sığınak olarak da işlev görebilir. Bu pozisyonda, benlik ve benlik-dışı, iyi ve kötü, iç ve dış boyutlarında temel bir yönelim imkanı açığa çıkar. Bu durum özellikle şizofrenik hastalıklarda çarpıcı bir şekilde görülür; bu hastalıklar, endojen kırılganlığın yanı sıra farklı psikolojik işlev sistemlerinde bağımsız ve kendi yasalarına sahip bir psikodinamik süreç ortaya koyar.

Klinik perspektifin ötesinde, gelecekteki psikanalitik paranoya çalışmalarında, bir yandan gerçek şiddet, takip ve travmatizasyon boyutları, diğer yandan modern sosyal topluluklarda yapısal değişim, değerlerin çözülmesi ve kişisel yönelim kaybı gibi toplumsal bağlamların, paranoyak deneyim ve davranışların oluşumunda bağımsız bir etiyopatogenetik öneme sahip olduğu vurgulanmalıdır (Berke ve ark. 1999).

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar