Direnç, Aktarım ve Ruhsal (Psişik) Dengenin Tehlikeye Girmesi
Girginer

Direnç, Aktarım ve Ruhsal (Psişik) Dengenin Tehlikeye Girmesi

Genel Bakış:

Analizler ne kadar uzun sürerse, hasta ile analist arasında bilinç-dışı düzeyde o denli fazla uyumlaşmalar meydana gelir; bunlar çoğu zaman dikkatten kaçar ve ruhsal (psişik) bir değişime karşı bir engel oluşturur. Direnç, şimdi ve burada’da işleyen dinamik bir koruma süreci olarak ele alınır: benliğin, o anda yaşanabilecek bir altüst oluşa karşı korunmak için uzlaşma biçimleri yaratan bilinç-dışı etkinliğidir. Bu anlamda dinamik biçimde işleyen bir direnç, iç dünyanın anlaşılmasını sağlayan aktarım/karşı-aktarım ilişkisini yaratır. Ancak aynı zamanda aktarım ve karşı-aktarım da direncin hizmetindedir; böylece açık (manifest) ve gizil (latente) ilişki düzeyleri arasındaki ayrımı engeller. Direncin bazı işleyiş biçimleri, bir analizden alınan iki seans protokolü üzerinde incelenmektedir. Aktarım süreçleri hem güncel duruma hem de çocukluk çağı çatışmalarıyla onların çözümleri düzeyine bağlanmakta ve özneler arası (intersubjektif) boyutlarıyla ele alınmaktadır. Bu bağlamda “güncelleme (Aktualisierung)” kavramı açıklayıcı bir çerçeve olarak kullanılmaktadır. Yazarın görüşüne göre analitik değişim yalnızca, bilinç-dışı çatışma çözümlerinin çarpıtıcı biçimde yerleşmesinin hasta ile analist arasındaki ilişkide tamamen başarılı olamaması ve analistin kendi işlevini yeniden kazanabilmesi durumunda mümkündür. Metinde ayrıca, analist tarafında ortaya çıkabilecek bazı engeller de tanımlanmaktadır.

I. Giriş

Şimdiki yaşantılar, önceki yaşantıların etkisi altında deneyimlenir. Bu durum, algımıza, duygularımıza ve düşüncelerimize anlam ve canlılık kazandırır; aynı zamanda yeni ve bunaltıcı yaşantılara karşı bir uyarım koruması işlevi de görebilir. Alışıldık çatışma çözümleri ve doyum biçimleri koruyucu bir nitelik taşır ve kişiliğin işleyişini ve örgütlenmesini belirler. Çocuksu doyumlar ve hoşnutsuzluktan kaçınmalar, bilinçsizce bir algısal özdeşlik (Freud 1900a) kurarak benliğe ve bilince erişmeden şimdi ve burada etkin olabilirler.

Deneyimim arttıkça analizlerim de daha uzun sürer hale geldi. Bu, iç dünyayla küçük adımlarla çalışmak için daha fazla alan ve zaman sağlar. Bir analizant daha çok şeyi riske edebilir; bir analist de gizil (latent) iletilere daha iyi uyum sağlayabilir. Bununla birlikte, bir analizin başlangıç aşamalarında analitik dinlemenin bana daha kolay geldiğini fark ediyorum; nasıl kullanıldığımı ve buna nasıl tepki verdiğimi daha açık biçimde fark edebiliyorum. Zamanla, analizantın bakış açısı bana daha tanıdık hale geliyor. Ortak bir dilin yanı sıra, incelikle ayarlanmış bir anlayış biçimi de gelişiyor. İçimde fark edilmeden gerçekleşen bir değişim, her analizde beni biraz farklı bir analist kılıyor. Bu süreçler, içsel nesne ilişkilerini daha derinlemesine anlamak için kullanılabilir. Ancak etkileşime dışarıdan bakmak gitgide zorlaşır. Olgu tartışmalarında ya da süpervizyonlarda, analist ile analizantın birbirlerine ne ölçüde uyum sağladıkları sıkça hissedilir. Yeni bakış açıları, terapist tarafından, hatta bunlar açıklayıcı ve yardımcı olsa bile, genellikle şaşkınlık ve belli bir ürküntüyle karşılanır. Çoğu kez önce bir savunma gelir. Gözlemci ve yansıtıcı bir konum kazanmak için belirgin bir içsel çabanın gerektiği açıktır.

Kendimi taze bir gayretle etkileşimdeki bilinçdışı anlamların izini sürmeye zorlarken, süpervizyonlardan sonra kısa süreliğine yeniden bir açıklıkla dinleyebildiğimde veya yeniden analizlerde biraz mesafe kazandığımda ve tekrarlama/yineleme kalıplarına karşı daha dayanıklı olduğuma inandığımda bile, fark edilmeden aynı ilişki durumları ve tanıdık bir denge yeniden ortaya çıkar. Böyle bir dengede kendimi rahatsız hissetmem gerekmeyebilir. Bir analizantın dış yaşam koşulları da olumlu yönde gelişebilir ve ulaşılan noktadan büyük bir memnuniyet duyduğunu dile getirebilir. Analizde olmak çoğu zaman belirli bir doyumla da ilişkilidir (Bergmann 1998). Bu süreçler, Feldman’ın (1999) yansıtmalı özdeşleşmenin algılanışı için tanımladığı, kişinin kendini biraz yabancı bir konuma itilmiş hissetmesiyle karakterize durumlardan belirgin biçimde farklı olarak, doğrudan algıya açık değildir.

Freud, “Sonlu ve sonsuz analiz” adlı metninde analitik süreçteki engellerle ilgilenmişti:

“Belirleyici gerçek şu ki, bir zamanlar tehlikelere karşı işleyen savunma düzenekleri, tedavi sürecinde iyileşmeye karşı direnç olarak geri dönerler. Bunun anlamı, iyileşmenin benlik tarafından yeni bir tehlike olarak ele alınmasıdır.” (1937c, s. 84).

Bu “yeni tehlike” aslında tanınmamış eski bir tehlikedir. Yeniden belirmesinden korkulan şey, çocuksu istekler ve kaygılardır. İlk nesnelerle erken dönem tutumların, duyguların ve deneyimlerin yeniden canlanması, içsel nesneler dünyası hakkında bilgi kaynağı haline gelir ve bir (yeniden) kurulum olanağı sağlar. Bu canlanma, yeni bir işleme süreci için önkoşulları yaratır ve yeniden biçimlendirici bir sürecin olasılığını açar. Ancak çocuksu, haz yüklü, hoşnutsuzluk veren, utançla ya da yasakla ilişkili düşünce, anı ve duyguların bilinçli algısına karşı, benliğin bilinçdışı bir savunma etkinliği olarak işleyen bir güç ortaya çıkar: bu güç dirençtir. Direnç, ruhsal (psişik) değişimlere karşı yönelmiştir. Analitik bir süreç, dışsallaştırılmış bir içsel nesne ilişkisinin fark edilmeden kaldığı alanlarda başarılı olamaz.

Direnç kavramı, tıbbi müdahale girişimlerine karşı bir direnç olarak ortaya çıkan klinik bir kavramdı; psikanalizin tarihinin en başında yer alır ve anlamında birçok dönüşüm geçirmiştir. Histerik hastanın “bilmeme” halinden, “bilmek istememe”ye geçişle, çağrışım dizisine karşı ortaya çıkan tıkanma ya da atlamalar biçiminde beliren bir direnç anlaşılmıştır (Freud 1895d, s. 268 vd.). Bir sonraki adımda, gizli istek ve kaygıların analiste aktarımı olarak ortaya çıkan aktarım, başlangıçta bir engel olarak görülmüştür (Freud 1905e). Bu anlayışa göre, aktarım, acı verici gerçek deneyimlere ilişkin anıların bilince gelmesi anında, bunları fark etmemek için ortaya çıkmaktaydı. Aktarımın bu direnç karakteri, psikanalizin sonraki gelişiminde giderek geri planda kalmıştır; çünkü aktarım ve karşı-aktarımın analizi (Heimann 1996 [1950], 1964 [1960]) iç dünyanın yapısı üzerine olağanüstü içgörüler sunma olanağı vermekteydi.

İngiliz psikanalizinde, oradaki ekoller içinde, içsel nesne kuramları çerçevesinde düşünme biçimi yerleşti. Bununla birlikte, bu durum, yapısal modeli ve dolayısıyla direnç kavramını arka plana itti. Bunun yerine aynı klinik olgular, “ruhsal (psişik) denge”nin (“psychic equilibrium”) nasıl sürdürüldüğü ve duygulanım durumlarının nasıl düzenlendiği açısından, değişim kaygısı olarak tanımlanmaya başlandı (Joseph 1994; Sandler & Sandler 1999). Bu yaklaşım, güncel klinik durumu anlamak açısından verimli oldu; ancak şu unutulmamalıdır: aktarım, çoğu kez görünür etkileşimde göründüğü şey değildir. Algılanan nesne ilişkisi, bilinçdışı bir ilişkinin çarpıtılmış bir türevidir; çok sayıda bilinçdışı savunma aracılığıyla çarpıtılmıştır ve analist de bu savunmalara maruz kalır. Analist, kendi gözlemlerine, düşüncelerine ve duygusal tepkilerine de sorgusuz güvenemez. Çünkü aktarımın algılanışına karşı bir (ortak) direnç vardır (Gill 1996). Bu direnç, şimdi ve burada her anda işler ve tüm savunma yollarını kullanır; yansıtmalı ve içe alıcı özdeşleşmelerin yanı sıra bastırma, yer değiştirme, benlik bölünmeleri, duygulanımın tersine çevrilmesi, yok sayma, tepki oluşturma gibi mekanizmaları da içerir. Bunların tümü, yapısal modelin bilinçdışı benlik etkinlikleri olarak anlaşılmalıdır.

Aktarımın kendisi de alışılmış doyum biçimlerini ve koruyucu mekanizmaları fark edilmeden sürdürmeye hizmet eden dirençli bir unsur içerir. Bu, hem aktarımın içsel nesneler dünyasının bir yansıması olarak ruhsal (psişik) dengeyi sürdürme çabası biçiminde ortaya çıkması durumunda, hem de aktarım ilişkisinin, (çarpıtılmış) bir çözüm arayışının yinelenmesi olarak, dolayısıyla analitik sürecin itici gücü biçiminde anlaşılması durumunda geçerlidir. Aktarım ve karşı-aktarım, bu bağlamda, değişime karşı bir direncin kurucu unsurları olarak işlev görür; yineleme zorlantısının etkisi altındadır ve çözülmelerine karşı koyarlar.

Aktarım ilişkisi, örtük bir bellek biçimi olarak, daha önce hiç temsil edilmemiş ya da düşünülmemiş bir şeyin bildirimi olarak anlaşılsa bile (Sandler & Sandler 1985; Fonagy & Target 2007), ortaya çıkan görünür malzemedeki çok yönlü çarpıtmaları göz ardı etmemek gerekir.

Bir aktarım yorumu, doğal olarak, alışıldık bir dengeyi sarsar; çünkü aynı zamanda bir direnç yorumunu da içerir. Böylece çocuksu benliği, onun istek ve kaygılarını da dile getirir. Oysa benlik, bunaltıdan korkar ve kontrolü kaybetmekten çekinir. Bu nedenle psikanalitik durum, yardım umudunu taşısa da analizantı potansiyel olarak tehdit edici bir duruma da sokar.

II. Direnç, Aktarım ve Analitik Çiftin Etkileşimi

Şimdi, analitik çiftin görünür etkileşimi içinde gizli olan direnç ile aktarımın bağlantısını daha ayrıntılı biçimde ele almak istiyorum. Bir ruhsal (psişik) dengenin nasıl oluştuğunu, nasıl kurulduğunu ve neden sürdürüldüğünü inceleyeceğim. Bunun için, yedinci yılından iki analiz seansını ele alacağım; bu seanslar, tedavide bir dönüm noktasını ya da krizi temsil etmez ve analitik ilişkinin dramatik bir biçimde yönlendirilmesiyle karakterize değildir. Aksine, bunlar, çalışmanın derinlemesine sürdürülmesi süreci içinde yer alan sıradan seanslardır; bu seanslarda, bilinçdışı bir uyumlanmanın fark edilmeden nasıl geliştiği izlenebilecektir.

Söz konusu olan, kavramların sistematik bir sunumu değil, bizzat tedavi sürecinden türetilmiş bir klinik kuramın geliştirilmesidir (Sandler 1983).

Vaka Raporu

Bay Fuchs, güvenlik duygusunda ağır bir sarsıntı yaşadıktan sonra analize geldi. Başlangıçta fark edilmeyen orta kulak hastalığı tek taraflı işitme kaybına yol açmıştı. Ayrıca, genellikle göz ardı edebildiği bazı otonom fonksiyon bozuklukları bildirdi. Son zamanlarda geceleri uyanıyor ve iş yerinde hata yapma olasılığı nedeniyle kaygı duyuyordu. O zamana kadar yaşamını başarılı bir şekilde düzenlemişti. Almanca konuşulan İsviçre’de yerleşik, aydınlanmacı ve dindar bir ailenin en büyük çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Çocukluğunu neredeyse tamamen unutmuştu.

İletişiminde çekingen ve alçakgönüllüydü, karşısındakine uyum sağlıyordu. Aslında en zor yaşam durumlarıyla bile başa çıkabileceğini hissediyordu. Bunu öz-disiplinine ve aklına borçlu olduğunu düşünüyordu. Öz-denetim düzeyi bana yavaş yavaş anlaşılır gelmeye başladı; çünkü çekingen olmasına karşın duygusuz değildi. Kendi güvenliğini, tamamen duygulardan ve kişisel çıkarlarından bağımsız işleyebileceğine dair bir benlik imajından alıyordu. Kendini teslim olmuş hissettiğinde beden kontrolünü kaybettiği bazı utanç verici durumları, etkiden izole ederek bir benlik bölünmesinde dışlayabiliyor ve bu durumlar ancak belirli bir süre sonra analizimizde ortaya çıkıyordu.

Dolayısıyla onun için analiz sürecinde bulunmak kolay değildi. Zamanla, bana oldukça soğuk görünen ebeveynlerinden ayrılıklara dair bazı bağlantılar kurabildik; bu ayrılıklar onu erken yaşta büyük anne-baba, teyze ve çocuk bakım yurtlarına yönlendirmişti. İki küçük kardeşinin doğumu ile oluşan çatışmaları izledik ve öfkesi, kıskançlığı, korku ve kontrol kaybı duygularını erken yaşta kontrol etmeyi öğrenmiş çekingen ve içine kapanık çocukla temas kurduk.

Alttan alta, güç ve kendini ifade etme konularındaki çatışmaların ima edildiğini hissettim; onun eleştirilme, azarlanma veya küçümsenme kaygısı üzerine konuştuk. Bunu, baskın ve akılcı bir babayla olan ilişkisinden kaynaklanan bir deneyimle ilişkilendirdi. Ancak, benim müdahalelerimi hafife almasının bir nedeni de manipülasyon korkusuydu. Bu korkunun, idealize ettiği annesiyle ilişkisine dayandığını düşünüyorum; anne, çocukları kendi tarafında tutmayı başarmıştı. Olumsuz durumları yeniden yorumlama biçimi, analiz sürecinde geç fark edildi; anne, ona acı veren bir ayrılığı kendi gönlünün arzusuymuş gibi gösterme yeteneğine sahipti.

Zamanla, başlangıçta gizli kalan bir olgu ortaya çıktı: seanslar onun için nadiren rahatlama sağlıyordu. Otomatik olarak sürekli tetikte olmalı, iç dünyasında bir şeyleri savunmalı ve kimseyi yaklaştırmadığı bir çekirdek alanı korumalıydı. Gizli bir çift yaşam yavaş yavaş görünür hale geldi. Bu çözümle oldukça memnundu çünkü üstünlük duygusu ile bağlantılıydı. Sadece seanslarda kendi gözünden kaçan bir şey ortaya çıktığında, şaşkına dönüyor ve huzursuz oluyordu. Yeni beliren bir düşünce aniden kaybolabiliyor ve başı dönebiliyordu. Uzun süren kafa karışıklıkları ise rahatsız edici ve endişe vericiydi; alışılmış düşünce netliği ve kendiliğindenliği kayboluyordu. O zaman korkuyor ve hatta deli olacağından endişe ediyordu.

Analizin ilk yıllarında tatillerini tamamen kendi takvimine göre ayarlıyor ve gerekli ücretleri sözleşmeye uygun şekilde tereddüt etmeden ödüyordu. Ayrılıklarla başa çıkma konusundaki yorumlarım onu derinlemesine etkilememişti. Zamanla, bağımsızlığı ve kendi başına olma durumu, terk edilme kaygılarına ve bağımlılıktan korkuya karşı bir koruma olarak anlaşılabilir hale geldi. Artık analiz sürecinin sonu somut bir konu olarak ortaya çıkıyordu ve sadece rahatlatıcı bir güvence olarak “zaten istediğim zaman gidebilirim” düşüncesi olmaktan çıkmıştı.

Tedavi Seansları

Pazartesi günü, Ocak ayı başında gerçekleşen bir seansı aktaracağım; Bay Fuchs Pazartesi’den Perşembe’ye, her gün aynı saatte geliyor:

Bay Fuchs, selamlaşırken bana bu yılki tatil tarihlerini içeren bir not veriyor. Bu, bu analizde ilk kez gerçekleşiyor. Ben henüz kendi takvimimi bildirmemiştim. Yatar pozisyonda, kendisine şaşırmış bir şekilde şöyle diyor: “Buraya gelirken fark ettim ki, bir şekilde öfkeliydim.”

Ardından, görünüşe göre konuyu değiştirerek devam ediyor: “Buraya gelmek uzun zamandır devam ediyor gibi geliyor. Bu tarihler beni o kadar bağlıyor ki! Aslında hoşuma gitmiyor.”

Ben, iki ifadeyi birbirine bağlamamasına ve bu kadar ilgisiz konuşmasına şaşırıyorum ve şöyle diyorum: “Bunu fark ettiniz ve bunun sizi öfkelendirdiğine şaşırıyorsunuz, öyle mi?”

Benim müdahalemi geçerek, artık tatil yapmayı ne kadar sevdiğini, hatta uzun süreli tatilleri de sevdiğini anlatıyor. Bu, analiz süresince çok olumlu bir şekilde değişmiş. Sonra işyerindeki bürokrasi ve kontrol artışıyla gelen kısıtlamaları düşünüyor; bu durumlara karşı giderek isyan ediyor ve bu ona önemli kaygılar yaşatıyor. Kontrolü kaybetmemeye dikkat etmek zorunda. Kendi yıllık planlarını bu kadar erken bitirmiş olmasına şaşırıyor; aslında karar vermesi, özellikle uzun vadeli plan yapması zor. Daha sonra, randevuları meslektaşlarıyla uyumlaştırma sorunlarından bahsediyor. Bana dönerek, iyi niyetli ve kibar ama biraz küçümser bir tavırla belirtiyor: “Biliyorum, sizin beklentiniz benim sizinle uyum sağlamam. Ama umurumda değil, tersine, kendi kararımı vermeyi severim.”

Ben diyorum ki: “Uyum sağlamak belki de burada yaptığımız işe fazla değer verdiğinizi gösteriyor?” Bay Fuchs kararlı bir şekilde karşı çıkıyor: “Hayır, tamamen farklı bir durum! Bu kesinlikle doğru değil.” Bir duraklamadan sonra: “Her zaman itaat etmek zorunda olmaktan ve kalıplara sokulmaktan nefret ettim.”

Babası ve mesleki kurallar, zorunluluklar üzerine konuşuyor. Her şeyi kontrol altında tutmanın, bağımsız ve egemen hissetmenin ne kadar önemli olduğunu hatırlıyor ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadığından gurur duyuyor; mottosu: “Her şeyi tek başıma yapabilirim.”. “Ancak korkarım ki, sizin kurallarınıza uymalıyım, yoksa sizi kırarım.”

Ben: “Hiçbir dikkate ihtiyaç duymamak yüksek bir değer olabilir.”

Bay Fuchs başlangıçta inançla yanıtlıyor: “Evet, tamamen özgür olmak!” Duraklama. “Ama bu korkunç bencilce!”. Duraklama. “Şimdi fark ediyorum, doğru bakmıyorum. Şimdilik fark etmiyorum.”

Seans öncesi öfke ve her zaman mevcut olan kendini savunma durumunu fark etmesi, hareket alanını genişletiyor ve bunları bana açabilmesi ilerleme anlamına geliyor. Ancak, “Öfkeliydim fark ettim” ifadesinden sonra konuyu değiştiriyor ve kendi sonraki düşünceleriyle bağlantı kurmuyor; ben bunu karşı-aktarım üzerine ima olarak anlıyorum. Açıkça, Bay Fuchs özgürlüğünü vurguluyor ve buna karşılık benim gereksinimlerimi belirtiyor.

İlk müdahalemle (“Fark ettiniz ve bunun sizi öfkelendirdiğine şaşırıyorsunuz, öyle mi?”) tatiline ilişkin uyum sağlama beklentisi ile öfkesi arasında olası bir bağlantıya işaret etmeye çalıştım. Yanıtında, bu bağlantıyı işleyen fikirler bulunuyor. Onun vurgusu, benim beklentimin onun üzerindeki etkisiyle ilgili; topu benim sahama atıyor.

İkinci müdahalemde (“Buradaki çalışmamıza değer vermek”), onun perspektifinden nesneyle ilgili bir çatışmayı işaret ettim; bu çatışma nesne fazla değerli veya kıymetli algılandığında ortaya çıkabilir. Bay Fuchs bunu reddediyor ve bağımsızlık tasavvuruna bağlı kalıyor. Karar verme ihtiyacı ve belli bir hassasiyet bana aktarılıyor.

Üçüncü yorumum, yine onun perspektifinden, hiçbir dikkate ihtiyaç duymamanın yüksek değeri üzerineydi; bu, savunmasının bir motifini yakalamayı amaçlıyordu, ancak bir üst-ben müdahalesi olarak etkili oldu (“Ama bu korkunç bencilce”).

Bu seansta bir çatışma yorumu yapmadım; yalnızca açık müdahalelerle sınırlı kaldım. Bir yandan tatil planlamasıyla ortaya çıkabilecek çatışmanın artık oldukça bilince yakın olabileceğini düşündüm, diğer yandan hızlı bir rasyonelleştirmeye katkıda bulunmaktan korktum. Açık etkileşim yanıtlanmadı; yorumlarım şaşırtıcı bir unsur taşıdı ve ortak iç çalışma sürecinin bir parçası oldu, ancak bir içgörüye varılmış gibi görünmüyordu.

Salı günü yapılan bir sonraki seansta, Bay Fuchs ilerlemelerinden bahsediyor; birçok hoş olmayan görevi tamamladığını ve bunun analizle ilgili olabileceğini söylüyor. Anlatımındaki tarzından, tanıdık bir bağımsızlığa geri çekilmeyi duyuyorum ve diyorum ki: “Her şey bu kadar iyi giderken, neden hala analize geliyorsunuz diye soruyorsunuz? Hele ki bunlar sizi kısıtlayan ve bağlayan şeylerse, ki bundan hoşlanmazsınız. Dün geldiğinizde öfkelendiğinizi fark ettiniz. Belki de gitmekte özgür olamamak sizi rahatsız ediyor. Ve daha da kötüsü, talimat almak zorunda hissetmek.”

Bay Fuchs yanıtlıyor: “İlk olarak şunu söyleyeyim, uzun bir analize öylesine girdim. Sonra düşünüyorum, geliyorum çünkü çok meraklıyım ve hala yeni bir şeyler oluyor. Geçen yıl da oldukça yoğundu.”. Duraklama. “İlk geldiğimde iyi hissetmiyordum. Artık kendi çözümlerim yoktu, düşünceler içinde sıkışmıştım ve önce korku hissedebileceğimi keşfetmem gerekiyordu. Buraya gelmek bir fırsattı.”. Duraklama. “Bu zaten aşırı bir lüks. Kendime sunduğum en büyük lüks.”. Duraklama. “Bunu küçümseyici olarak söylemiyorum.”. Uzun bir duraklamadan sonra ben: “Bunu böyle de anlayabilir miyim?”. Bay Fuchs duraksıyor: “Çok şeyle karşılaşıyorsunuz.”

Daha sonra genel temas korkularından ve bağımlılıklardan, ailedeki yalnızlığından, eskiden ideal aile olarak gördüğü durumdan ve 1,5 yaş küçük kız kardeşini tamamen unutmuş gibi hissetmesine değiniyor. Devam ediyor: “Artık işte molalar vermeyi seviyorum. Analiz molasından sonra yazın bir veya iki hafta daha tatil yapmayı da seviyorum. O zaman diyorum ki, bak bakalım ne çıkacak. Bu olumlu. İlginç ve iyi hissettiriyor. O zaman biliyorum, analiz olmasam da istediğim zaman bırakabilirim.”

Ben: “İstediğiniz zaman bırakabileceğinizi bilmek ve neyi başarabildiğinizi güvenceye almak iyi hissettiriyor.”. Duraklama. “Ve hiçbir şeyi kaçırmak zorunda olmamanın avantajı var.”. Bay Fuchs: “Evet, şimdi bırakacak olsam, bir adaptasyon süreci olur. Ama bunu atlatırım ve devam ederim. Tekrar bağımsız olabilirim. Her zaman mümkün.”

Ben düşünerek ekliyorum: “Belki de içinde şunu da barındırıyor: Bir şeyi kaçırırsanız, tamamen kendinizi vermekten korkarsınız. O zaman korkarsınız. Ama bir şey kaybetmek, mutlaka bağımsızlığı ortadan kaldırmaz.”

Bay Fuchs yanıtlıyor: “Söylediklerinizi anlamak zor. Bunu hissetmiyorum. Burada bırakacak olsam, kendime söyleyebilmeliyim: Tek başına başarabilirsin!”

Önceki seansta öfke olarak ayrılmış bir etki, bu ikinci seansta ağırlıklı olarak analizimiz hakkında olumlu ve değerli yorumlarla yer değiştiriyor. Arkada, bir çatışma ve kaçınma olduğunu tahmin ediyorum. Rasyonelleştirilmiş yorumların ardında, Bay Fuchs’un fark ettiği ancak reddettiği bir öfke ve değersizleştirme duygusunu algılıyorum.

Bunu yakaladığımda (“Bunu böyle de anlayabilir miyim”), yeniden reddedici bir tepki geliyor. Bay Fuchs, yorumumu kendi perspektifinden değil, benim ona yüklemeye çalıştığım kendi duygum olarak algılıyor. Bu bağlamda, ailedeki yalnızlığından bahsetmesi, bir anı içeriyor ama aynı zamanda o anda düşmanca bir duygu ortaya çıkma tehdidine karşı bir geri çekilmeyi gösteriyor. Bu durumda, kendi içimde herhangi bir öfke gözlemlemedim; ancak yorumlarımın çoğunlukla bastırılmış olana odaklandığını, çatışmayı çözme girişimine değil, bu durumu fark ettirmeye yönelik olduğunu sonradan fark ediyorum. Bu, belli bir provokasyon içeriyor olabilir.

Sonradan değerlendirdiğimde bir diğer nokta ortaya çıkıyor. Şimdi okuduğunuz metin, seans sırasında duyduğumdan daha az düşmanca görünüyor. Açık etkileşim alanında, konuşma tarzına güçlü tepki veriyoruz. Bay Fuchs minnettarlık ve güveninden bahsederken, söylediklerini göz ardı ediyor ve daha çok tonlamaya tepki veriyorum. Bu, duygusal alışverişin, sevgi dolu duyguların algılanmasına karşı bir direnç işlevi görüp görmediği sorusunu gündeme getiriyor.

Ben daha sonra onun yerine, ilişkimizin paranoyak yönünü vurguluyorum: “Bunu böyle de anlayabilirim.”

Bu yönelim zorluğu, ilerleyen bölümlerde daha fazla ele alınacak.

Ayrıca, benim müdahalem: “Bir şeyi kaçırmak, mutlaka bağımsızlığı ortadan kaldırmaz” oldukça belirsiz, genel ve dolambaçlı duruyor. Bunu, dil kullanımında istemsiz bir karşılıklı uyum olarak değerlendiriyorum.

Haftanın üçüncü seansında, çarşamba günü, Bay Fuchs bir derealizasyon benzeri bir rahatsızlıktan, tanıdık dengeden ve hareket alanının genişlemesinden bahsediyor: “Yeniden hissettim: İç uyumsuzluk anları var, bazı şeyler uymuyor. Aslında yeni olan, rahatsızlığımın gerçekten korku anlamına gelmesi. Kendimi sandığım kadar güçlü hissetmemem tuhaf. Fransa’da küçük bir çocuk gibi düşünüyorum: ‘Bunu tek başına başarabilirsin!’ Evden arayıp alınmayı istemek aklıma hiç gelmedi.” Duraklama. “Dün seans sonunda garipti, aslında tehdit edici değildi. Koruma kalkanım yoktu. Karın bölgesinde garip hissettim. Siz, hareket alanımın genişlediğini, her zaman aynı yolu takip etmek zorunda olmadığımı söylediniz; bunu akılda anlayabilirim. Dün burada bazen başımın döndüğü, asılı hissettiğim bir durum olmadı. Daha çok, kırılgan olduğumu hissettim ve dedim ki: Bırak ve nasıl hissettiğine bak.”

Çalışmamız açısından büyük bir ilerleme, belirli bir sarsıntıya katlanabilmek ve olumsuz duygular için hareket alanının genişlemesidir.

Uzun süre anlamaya çalıştım ki, Bay Fuchs aslında kaybetme veya ayrılma riski olan bir nesneyle meşgul değildi. Bu çok fazla korku uyandırırdı. Bunun yerine, bu ayrılığı zaten bir içselleştirme pahasına gerçekleştirmişti. Üst-benliğiyle özdeşleşmiş olarak, artık kendi benliğinin zayıflıkları üzerinde her şeyi kontrol edebilir hale gelmiş ve çocukluk köklerini inkar ediyordu.

Bu çözüm, ani ve beklenmedik durumlar ve kendi duyguları tarafından tehdit edilmekteydi ve sürekli bir savunma hazırlığı gerektiriyordu; bu da bizim çalışmamıza yansıyordu. Nesneye yönelik “değer verme” yorumuna dikkat çektiğimde, dengesi tehlikeye giriyor ve ayrılmalarla ilgili bir sorun bana yansıtılıyor. Hatta bana veda etmek onun için zor olsaydı, hala ayrılmayan bir nesne olacaktı. Bunun yerine, açıklama, yorumlarımı psikanalitik düşünce tarzının dayatması olarak buluyor. Ben de onun gibi, mantıksal kurallar sistemine uyan biri gibi davranıyorum, içten etkilenmeden.

Böylece aktarım, pasiften aktife dönerek ve bir yansıtma ile, “o (analist) ve ben değilim” şeklinde ortaya çıkıyor. Bu, nötr ve işlevsel hale getiriliyor ve ardından aktarımın algılanmasına karşı bir direnç olarak hizmet ediyor. Sonuç olarak, hastanın tüm sorunları, aktarımdaki savunmasıyla bütünleşmiş ve görünmez hale gelmiş oluyor.

Bu seansların üzerinden geçerken dikkatimi çeken bir başka detay var; sonradan buna bir anlam atfediyorum. Bay Fuchs, seansa gelirken öfkesinden bahsetmişti; ben bunu doğal bir şekilde seansla ve ayrılmalarla mücadelesiyle ilişkilendirmiş, saatleri bir savunma boyutu üzerinden ele almıştım. Sonuçta, bu aynı zamanda Noel tatilinden iki hafta sonraki bir Pazartesi saatiydi. Ancak farkında değildim ki güçlü duygular çoğunlukla seansların dışında yaşanıyor. Bu gözlem, bazen farkına vardığım belirsiz bir duygu ile bağlantılı: Kendimi tuhaf bir şekilde dışarıda hissediyorum ve her şeyi öğrenmemem gerektiği düşünülüyor. Ve bana sık sık bir değersizlik gibi gelen şey, aynı zamanda dışlanmışlık duygusunu da içeriyor; buna bazen karşı çıkmak istiyorum.

Güvensizlik ve öfke düzeyinin altında, bir zamanlar vazgeçtiği bir bağlılık arzusu yatıyor. Uzun bir analiz sürecinde bu arzular zaten dokunulmuş, yoksa artık gelmezdi. Bunlar sessiz ama gizil bir tatmin buluyor. Benim müdahalem olan “Bunu böyle de anlayabilir miyim?” ifadesi, onun bir değersizlik ve saldırı olarak algıladığı, bana doğru bir hareketi dikkate almayan bir yaklaşımı hedefliyor olabilir; dolayısıyla bu, sevgi dolu duyguların farkına varılmasına karşı yönelmiş ortak bir karşı-aktarım (Direnç/Widerstand) olarak da görülebilir.

Dolayısıyla bu seanslarda, bilinçli olarak algılanan ve dolaylı olarak çıkarılabilen etkileşimlerin karmaşık bir katmanını tanımlıyorum. Ön planda, kendini savunma ve uyum sağlamak zorunda kalmanın yol açtığı ayrılmış öfke yer alıyor. Bu unsurlar, onun çağrışımlarında örtük biçimde ortaya çıkıyor. Bunu takip edersek, nesnenin çok güçlü olduğu ve değeri bu yüzden küçümsendiği müdahaleci bir ilişki canlanıyor. Benim müdahalelerim, nesnenin gizil yüksek değerine dikkat çekerek, değersizlik duygusuyla başa çıkmamı gösteriyor. Bunu hastamın bakış açısından tanımlama çabam başarısız oluyor ve bir üstben (Über-Ich) ifadesi olarak algılanıyor.

Tehditkar ve müdahaleci bir nesneyle ilişki kurmaktan kaçınmak, değerli bir nesneyle ilişkiyi algılamaya karşı bir savunma olarak işlev görebilir; bu savunmanın altında, başka bir savunma düzeyinde pasif olarak yaşanan bir duygu gizlenmiş olur.

Direncin Hizmetinde Bilinçli Etkileşim

Hastam bana bugün neden bu yaşantılardan, bu çatışmalardan söz ediyor? Neden bunu bu biçimde yapıyor, benden ne duymayı bekliyor, benim nasıl davranmamı istiyor? Bu tür bir algılayış biçimi, aktarımın ima edildiği noktaları dikkatle dinler ve böylelikle anlatılan şimdiki hikayeye belli bir mesafe koyar. Bu tutum, şimdi ve burada’daki aktarım ilişkisinin anlaşılmasını analitik sürecin merkezine yerleştirir ve onu asıl inceleme konusu haline getirir.

Şimdi açık (manifest) etkileşimi ve onun yer değiştirme süreçlerini, bilinç-dışı etkileşimlerin türevleri olarak anlayabilmek için Freud’un “Aktarımın Dinamiği Üzerine” (1912b, s. 163) adlı çalışmasına başvuruyorum. Freud burada dinamik bir biçimde şöyle der: “Önce kompleksin aktarım yapmaya elverişli olan kısmı bilinç alanına doğru itilir ve en inatçı biçimde savunulur.” Bilinç-dışı bir istek/arzu ya da bilinç-dışı bir kaygı, o anda orada bulunan kişiyi, yani analisti, nesne haline getirmekten başka bir şey yapamaz. “Aktarım yapmaya elverişli olan kısım”, çatışmayı düzenlemeye yönelik alışılmış stratejilere olduğu kadar analistin özelliklerine ve davranışlarına da bağlıdır: bu, Freud’un ilerletmediği bir bakış açısıdır.

Aynı çalışmada Freud, askeri bir benzetme içeren şu dipnota da (s. 369) yer verir: “Bir savaşta savunulan küçük bir kilise vardır; ancak bu kilisenin ulusal kutsal bir mekan olduğu düşünülmemelidir.” Açıkta görünen deformasyonlarla ilgilenen Racker (1978 [1959]) de, aktarımın çocukluk dönemindeki bir ilişkinin basit bir yeniden sahnelenmesi olarak değil, hem bir direnç olarak işlev gördüğü hem de kendi içinde bir direnci barındırdığı yönünde görüş bildirmiştir. Ona göre: “Ancak, ve işaret ettiğim yanlış anlamanın özü budur, bazen aktarımın kendisi direnç olarak yorumlanmıştır; oysa Freud’la uyumlu olarak, yalnızca bilince kadar zorlanarak çıkan aktarımın kısmı, direnç olarak görülmeliydi.”

Direncin hizmetinde olan açık ve bilinçli etkileşim düşüncesini, Bay Fuchs üzerine yaptığım düşüncelerde ele almak istiyorum. O “iyi” bir analizanttır; her zaman düzenli gelir ve düşüncelerine serbestçe akış tanımaya çalışır. Benim ifadelerime de ilgilidir. Ancak bazen müdahalelerimin onda hafif bir küçümseme iziyle karşılandığını fark ederim; bu anlarda kendisini üstün ve egemen bir konumdan hareketle ifade eder. Bunu onun özdeşleşmesinin özel bir kaderi olarak anlıyorum. O anlarda çözümü şudur: “Ben babayım,” ama “babam gibiyim” değil. Bu özdeşleşmenin kimi yönlerinin farkındadır, fakat bunları kendine saklar. Onun bir şeyleri gizlediğini ve rol yaptığını fark etmek tek başına yeni bir içgörü değildir; tanıdık bir gözlemdir ama yalıtılmış ve rasyonalize edilmiş bir biçimde kalır.

Bazen fark ederim ki, müdahalelerimde öğretici bir tını belirmekte ya da sözlerime daha fazla vurgu katma dürtüsü duymaktayım. Eğer bu konumdan, yani onu babasının davranışını hatırlatacak biçimde konuşursam, o bununla iyi baş edebilir. Hoşuna gitmese de bu onun beklenen nesne ilişkilerinin bir çeşitlemesidir. Bu biçim ona tanıdıktır ve nasıl tepki vereceğini bilir. Şimdiye kadar, onun çatışmalarına alışıldık çözüm alanı içinde bulunuyoruz.

Bu düşüncelerden sonra, aktarımın biçimlenişinde direncin işleyişine dair birkaç noktaya ulaşabiliyorum:

Aktarım ilişkisini, içsel bir nesne ilişkisinin ve onun içinde barındırdığı çatışmaların dışsallaştırılması olarak anlamak oldukça verimli olmuştur. Ancak bu, çocukluk çatışma durumlarının bire bir tekrarı değildir; birçok yeniden işlenme sürecine maruz kalır. Freud’un (1919e) belirttiği gibi, çocuklukta verilen savunma mücadelelerinin sonuçları, güncel duruma yansır ve aktarım ilişkisini belirler. Yani bir savunma aktarımı da dikkate alınmalıdır: “Hasta, sadece sansürsüz çocukça altben itkilerini bilinç alanına doğru aktarmaz; o itkileri, çocukluk yaşamında zaten biçimlenmiş olan bütün o çarpıtılmış şekilleriyle de aktarır.” (A. Freud, 1982 [1936], s. 18). Ayrıca erken çocukluk çözümleri de belli ölçüde yeniden işlenmeye devam eder; bu olgu ilk kez Nachtraeglichkeit (sonradanlık) kavramıyla açıklanmıştır. Bu yeniden işlenmeler günümüze dek sürer.

Aktarımlar, analizin mevcut koşulları altında içsel bir kalıbın yeniden biçimlenmesi olarak şimdi ve burada gerçekleşir. Aktarım, aktarım olarak tanınmak istemez; aksine, mevcut durumda uygun bir deneyim olarak yaşanmak ve analistin gerçek ya da öyle algılanan davranışıyla doğrulanmak ister (Gill 1996; Sandler & Sandler 1985). Aktarımlar, analitik durumun tüm özelliklerine, analistin davranışına, duygulanımına ve çalışma tarzına yayılır. Böylece analist, aktarım isteklerinin ve kaygılarının çarpıtılmış işlenişi için kullanılır ve aynı zamanda sürekli olarak aktarımın tetikleyicisidir. Bu nedenle hem kastedilen hem de kastedilmeyen bir figürdür. İçsel nesneler içsel klişeler niteliğindedir; analistle ilgili bu nesnelerden türeyen fanteziler rasyonelleştirilir, böylece çocukça nitelikleri gizlenir. Rasyonelleştirme yeterli olmadığında, algı çarpıtılır ve rahatsız edici ya da utandırıcı fanteziler çağrışım zincirinde (kısmen bilinçli biçimde de) atlanır. Özellikle analitik durumda bilinç-dışı çatışmalar etkinleştiğinde, bu isteklerin ve fantezilerin gerçekliğe demirlenme eğilimi artar. İkinci sansür (Freud 1900a; Sandler & Sandler 1985), bu bilinç-dışı fantezilerin inandırıcı görünmesini ve artık çocukça ya da saçma durmamasını sağlar; bu da direncin şimdi ve burada’daki işleyişinin bir tezahürüdür. Örneğin Herr Fuchs, analizi boyunca bana sunduğu biçimiyle duygulanımdan bu kadar yalıtılmış bir adam değildi; kendisini de öyle görmeyi tercih ediyordu.

İçsel bir nesne ilişkisinin analitik ilişki içinde temellenmesi, dışsallaştırma ve güncelleştirme (Sandler & Sandler 1999) olarak tanımlanabilecek karmaşık bir süreçtir. Bu süreçte hem benlik hem de nesne temsilleri, onlara ait çatışmalarla birlikte, yer değiştirir ve tanınmaz hale gelir. (Bilinç-dışı) aktarım yalnızca bilinç düzeyine çıkan bilinç-dışı eğilimlerin türevlerinden çıkarılabilir. Bunlar serbest çağrışımların içeriği ve sıralanışında (Morgenthaler, 1978), anlatısal türevlerde (Ferro, 2007), düşlerde ve dil sürçmelerinde kendini gösterir. Bu aktarım kavramı, psikanalitik sürecin katılımcılarının bilinçli etkileşimine, gizil rüya düşüncelerinin açık rüya içeriğine oranı gibi bir biçimde karşılık gelir.

Analist, analitik ilişkinin biçimlenişinde etkin rol oynar. Analitik durumu ele alış biçimi ve kendi kişiliği, hastayı sorunlarla karşı karşıya bırakır ve içsel dünyanın dışsallaştırılması için bir zemin oluşturur. Buna ileride yeniden döneceğim.

Herr Fuchs ile benim, karmaşık bir karşılıklı etkileşim içinde analitik ilişkinin biçimlenişine nasıl katkıda bulunduğumuzu ve değişim kaygısının ikimizi de nasıl kuşatabildiğini göstermeye çalıştım. Bu durum yalnızca yukarıda açıklanan biçimde bir dirence hizmet etmez; aynı zamanda, önceki istek/arzu doyumları ve hoşnutsuzluklardan kaçınmalarla bilinç-dışı bir algısal özdeşliği de yaratır. Bu süreç, birincil nesnenin varlığının yeniden canlandırılmasıyla güvenlik hissine (Sandler 1961/62) yol açar. Bu, klinik deneyimlerde sık rastlanan bir olguyu açıklar: tatmin edici olmayan deneyimlere sadece tutunulmaz, aynı zamanda bunlar ısrarla yeniden canlandırılmaya çalışılır.

Bunu örneklemek için J. Sandler (Sandler & Sandler 1999, s. 25), psikojenik işitme kaybı olan bir hastasıyla farkında olmadan sürekli bağırarak konuştuğunu aktarır. Daha sonra bunu, hastanın çocukluğundaki bir deneyimle, sinirli büyükannesinin küçük çocuğa sürekli bağırmasıyla ilişkilendirir. Sandler, analitik ilişkideki bu durumu A. Freud’un (Sandler & Freud 1989, s. 27) ileri sürdüğü gibi mazohistik bir doyumun tekrarı olarak değil, eskiden destek sağlayan bir durumun yeniden kurulumu olarak yorumlar. Bu durum rahatsız edici olsa da aynı zamanda hastanın iç dünyasındaki tek sürekli ilişki figürünün varlığını çağrıştırır. Böylelikle, benlik ile nesne arasında iç dünyada saklanan bir alışverişin, güvenlik duygusunun düzenlenmesine yardımcı olacak biçimde şimdi ve burada’da yeniden etkinleştiği görülür. Kaygının arkasında, Ben’i tehdit eden tehlike, terk edilme tehlikesi, hatta bazen bir dağılma (dezentegrasyon) tehlikesidir (Focke 2004; Schneider 2005). İstek/arzu doyumları her zaman bir nesne ilişkisi içinde gerçekleşir. Bunlar dürtüsel istek/arzulardır, ama aynı zamanda güvenlik, denge, korunmuşluk arzularını ve özellikle de hoşnutsuzluk verici yaşantılardan kaçınma isteğini içerir.

Direnç kavramı, direncin (Reich 1970 [1933]) ve onun kullandığı araçların yorumlanması yönünde bir eğilim taşır. “Benim eleştirilerimden, öfkeden korkuyorsunuz…” türü müdahaleler, özellikle de bastırılanın ne olabileceğine dair yorumlar (“Sarsıntıdan, acıdan, üzüntüden kaçınıyorsunuz…”) yapıldığında, kolayca bir eksiklik ya da hata iması olarak algılanabilir. Bu tür yorumlar Üstben’e çok yaklaşır, özellikle de analist farkında olmadan “Size bilmediğinizi söylüyorum” konumundan konuştuğunda. Bir hasta zaten analistinin gizli görüşlerini ve özellikle değer yargılarını her zaman dikkatle dinler ve o zaman ya da öyle zanneder ki, “Zaten bunu çoktan biliyor olmanız gerekirdi.” Bu olasılık gözden kaçarsa, farkına varmadan bir Üstben-aktarım ilişkisi yerleşebilir.

Bir direnç kavramı, ruhsal (psişik) dengenin korunmasına hizmet eden savunma süreçlerinin dinamik gelişimini anlamada elbette yardımcı olur; ancak yukarıda belirtildiği anlamda, yorumlama açısından yalnızca sınırlı bir biçimde kullanılabilir. Direncin “aşılması” yönündeki bir dürtüyü ise, ben daha çok aktarım sürecinin bir parçası olarak anlıyorum. Ancak bir direnç hem bir karşı güç hem de içsel düzenlenme hakkında bilgi veren bir unsur olarak görüldüğünde, o zaman mevcut rahatsız edici çatışma ele alınabilir.

Aktarım ile direncin birbirine bağlanmasından şu da ortaya çıkar: aktarımın yorumlanmasında olduğu gibi, bir direncin yorumlanmasında da savunmanın derecesi, Ben’le (Ich) ve benlik temsilleriyle olan bağlantısı göz önünde bulundurulmalıdır. Aktarım ilişkisindeki mevcut uzlaşma, içsel koşullar altında ulaşılabilen en iyi çözümün bir ifadesi olarak anlaşılmalıdır. Daha önce açıklandığı gibi, bu uzlaşma analisti de kapsar.

Karşı-aktarımın Direnç Olarak Ele Alınması

Burada sunulan tedavi dizilerini yorumlamaya çalışırken, bu malzemeden ne kadar zor uzaklaşabildiğimi fark ettim. Zaten bu yüzden onları bu çalışma için seçmiştim. Oysa bir süpervizyon çerçevesinde, bir meslektaşın yürüttüğü bir tedaviyi dinlediğimde ya da olgu tartışmalarında bir tedavi durumuna bakmak bana çok daha kolay gelir. Bu durumda söz konusu olan karışıklığın doğası nedir? Söz konusu tedavide canlı hale gelen duygularım, elbette kendi yaşamımda da bir rol oynayabilir; ama nasıl ve neden özellikle bu tedavide böylesine canlı hale gelirler?

Bir analistin ruhsal (psişik) dengesi, yansıtmalı özdeşimlerden (Feldman 1999; Weiß 2007) ya da burada tarif ettiğim biçimiyle, içsel nesne ilişkilerinin güncelleştirilmesiyle bağlantılı basınçtan ötürü tehdit altındadır. Analist, Racker’ın (1978 [1959]) belirttiği gibi, uyumlu (konkordant) ve tamamlayıcı (komplementer) biçimlerde, ayrıca özdeşleyici biçimde de oyunun bir parçası haline gelir ve yönünü bulmakta sık sık zorlanır. Bundan dolayı, bir analistin kaydettiği duygular, düşünceler ve fanteziler karşı-aktarımın kendisi olarak değil, yalnızca onun bilinçli yansımaları olarak görülebilir; tıpkı aktarımda olduğu gibi. Dolayısıyla, dirençler aynı zamanda karşı-aktarımı da kurarlar.

Bu çalışmada düşüncelerim özellikle ortak bir direncin oluşumuna ve onun özneler arası niteliğine ilişkindir. Kendi karışıklığımı daha iyi anlayabilmek için iki tür özdeşleşmeye başvuruyorum.

Birinci özdeşleşme biçiminde, analist yansıtmaları(projeksiyonları) alır ve bunlara tepki verir. Bu yolla onun içinde canlı hale gelen şey, hastanın yansıttığı benlik parçalarını ya da onun çeşitli içsel nesnelerinin parçalarını hissetmeye ve anlamaya yardımcı olabilir. Analistin içinde bu yansıtmaların işlenmesi, analitik çalışmanın temel bir parçasıdır ve “kapsayan/kapsanan (container/contained)” modelinde tarif edildiği üzere bir dönüşüm sürecinin parçasıdır.

Yansıtmaları almak ve onları kendi içinde işleyebilmek için gereken kapasite, bu yansıtmaların türüne ve yoğunluğuna, analistin deneyimine ve kendi savunmasının gerekliliklerine bağlıdır.

Karşı-aktarım olarak direnç

Burada sunduğum tedavi dizilerini yorumlamaya çalışırken, bu materyale — hatta geriye dönük olarak bile — mesafe koymanın benim için ne kadar zor olduğunu fark ettim. Zaten bu yüzden onları bu çalışma için seçmiştim. Bir süpervizyon çerçevesinde bir meslektaşın tedavi sürecini dinlerken ya da bir vaka tartışması konferansında bir tedavi durumu bana ne kadar daha kolay görünüyor. Bu dolaşıklığın/karışmanın niteliği nedir? Anlatılan tedavide benim içimde canlanan duygular kendi yaşamımda da bir rol oynayabilir; fakat o zaman bu duygular neden ve nasıl tam da bu tedavide canlanıyor?

Bir analistin ruhsal (psişik) dengesi, projektif özdeşleştirmeler (Feldman 1999; Weiß 2007) ya da burada açıkladığım üzere içsel nesne ilişkilerinin güncelleştirilmesiyle bağlantılı baskı tarafından tehdit edilir. Analist, Racker’ın (1978 [1959]) belirttiği gibi uyumlu (konkordant) ve tamamlayıcı (komplementer) biçimde ve aynı zamanda özdeşleşerek bir oyun arkadaşı hâline gelir; yönünü bulmakta tekrar tekrar güçlük çeker. Buradan şu sonuç çıkar: Bir analistin kaydettiği duygular, düşünceler ve fantaziler —tıpkı aktarımda olduğu gibi— karşı-aktarım olarak değil, yalnızca onun bilince ulaşmış ziyaretçileri/örnekleri olarak anlaşılabilir. Bu nedenle dirençler aynı zamanda karşı-aktarımı da kurarlar. Bu çalışmada düşüncelerim daha çok ortak bir direncin oluşumuna ve onun özneler arası niteliğine yöneliktir. Kendi dolaşıklığımı daha iyi anlayabilmek için iki tür özdeşleşmeden yararlanıyorum.

Birinci özdeşleşme biçiminde bir analist, projeksiyonları alır ve bunlara tepki verir. Onun içinde canlı hâle gelen bu şeyler, bir hastanın projekte edilmiş benlik parçalarını ya da çeşitli içsel nesnelerinin parçalarını hissetmeye ve anlamaya yardımcı olabilir. Analistin bu projeksiyonları işlemesi, analitik çalışmanın temel bir bileşenidir ve “kap/kaplanan (container/contained)” modeliyle açıklanan bir dönüşüm sürecinin parçasıdır. Projeksiyonları almak ve kendi içinde işleyebilmek için gereken kapasite, bu projeksiyonların niteliğine ve yoğunluğuna, analistin deneyimine ve onun kendi savunma gereksinimlerine bağlıdır.

Analistin hastasının iç dünyasına kendini bırakma isteği, J. Sandler (1976) tarafından “serbestçe-yüzen rol-duyarlılığı (free-floating-role-responsiveness)” olarak tanımlanmıştır; bu, bir hastanın iç dünyasına kendisini sunmaya ve ona kendini bırakmaya yönelik bir istekliliktir. Bu tutum —terimin çağrıştırabileceği gibi— bir rol oynama ya da bilinçli bir rol üstlenme değildir. Bu kavram, J. Sandler tarafından Klein’cı bir tutuma yönelik eleştirel bir tartışma bağlamında geliştirilmiştir; bu tutumda analist kendisini bilinç-dışı süreçlerin karşılıklılığının dışında konumlandırır ve projektif özdeşleştirmeyi yalnızca hastadan gelen bir süreç olarak düşünür. “Rol-duyarlılığı” kavramı, ince karşılıklı konumlanışlara yönelik duyarlılığı keskinleştirir; zira her analist, her tedavide yalnızca bir başkası olarak algılanmadığını, aynı zamanda kendi alışıldık düşünme, hissetme ve çalışma biçiminden fark edilmeden uzaklaştığını —hatta kendi dilini kullanış tarzının bile değiştiğini— deneyimler. Bu sapmaların gözlemlenmesi, iç ve dış arasındaki, bir-kişi ve iki-kişi perspektifi arasındaki geçiş mümkün olabildiğinde, bilinç-dışı bir içsel nesne ilişkisine dair çıkarımlara izin verir. Bu düşünüm bir karşıtlık yaratır ve Fonagy & Target’ın (2007) formülasyonunda, “ben (self)” ile “Öteki (other)” arasındaki ayrım için gerekli bir önkoşuldur; bu ayrım hem içpsişik hem özneler arası düzlemde dönüştürücü bir içgörü için gereklidir.

Bunu suçluluk duygularının kaderi üzerinden örnekleyebilirim: Hastamın belirgin, sert öz-kınaması, onu doğrudan ele almaya itilmiş hissetmeme yol açabilir. Bu ise dolaylı biçimde “kendinize bu kadar sert davranmayın” demem anlamına gelir. Oysa gizli kalan şudur: Hasta kendisini öyle suçlamaktadır ki benim onu suçlamamı engellemekte ve böylece beni yatıştırıcı ve şefkatli bir nesne hâline getirmektedir.

Öte yandan hastam kendisini öyle bir biçimde sunabilir ki, benim onaylamamam, hatta onu kınamamdan başka bir seçenek bırakmaz. Nesneye bu yolla belirli bir tutum atfedilir; bir kınama aktif biçimde kışkırtılır ve böylece pasifçe çekilmez; böylece tüm bunların kendi suçluluk duygusuyla baş etme yolu olduğu bilinç-dışında kalabilir.

Bay Fuchs’ta ayrıca kendi üstbenliğiyle bir özdeşleşme vardı; buradan hareketle başkalarına karşı tepeden bakan, lütufkâr ve onaylamayan bir tutum geliştirebiliyordu. Ancak bu, onun kendi benliğinin hareket alanı pahasına gerçekleşiyordu. Bu benlikle özdeşleştiğimde, bazen ona şu dürtüyü hissettiğimi fark ediyordum: Bu konumdan düşünme ve davranma biçiminin yalnızca görünürde egemen ve bağımsız olduğunu ona göstermek. Bu şekilde özdeşleşmeler ile benlik ya da nesne projeksiyonları birbirini izliyordu.

Tüm bu kişiler arası savunma düzenekleri bir iç çatışmayı gizler ve savunmanın doğrulanıp gerçeklikte sabitlenebileceği bir direnç işlevi görür. Bilinçli etkileşim düzeyinde kalırsam, bilinç-dışı çatışmayı gözden kaçırırım. Kendimi belirli ve beklenen bir biçimde tepki vermeye zorlayan baskıdan kurtulmaya çalışıp bilinçli olarak karşıt bir konum alırsam da yine analitik bir çözüme ulaşamam. Her iki durumda da davranışım, istemeden de olsa hastanın içsel kanaatlerini doğrulamış olur (Strachey 1934). Buna karşılık, tepkilerimin fark edilmeden yorumlarıma ya da davranışıma sızdığı anlarda, bir içsel nesne ilişkisi başarıyla kurulmuş olur; bu ilişki dirence ve böylece içsel bir dengenin sürdürülmesine hizmet eder. Bu noktada bir değişim mümkün değildir. Hastalarımız isterler ki biz onların içsel nesneleri gibi olalım veya öyle olalım; bizi o noktaya getirecek yolları vardır ve bizim özgünlüklerimizi de bu amaçla kullanırlar. Söz konusu tedavide ise, Bay Fuchs’un kendisini geri çekebileceği bir nesne hâline gelme tehlikesiyle karşı karşıyayım; ya fazla tehditkâr hâle geldiğim için ya da ona verecek önemli hiçbir şeyim olmadığı için. Bu yolla analitik ilişkide içsel dünyanın fark edilmeden tekrarlanması ve sabitlenmesi gerçekleşir; ruhsal (psişik) bir değişimin olanağı kapanır. Aynı zamanda, tanıdık ruhsal (psişik) dengenin sarsılmasına yönelik kaygı da yatıştırılmış olur.

Bir başka özdeşleşme biçimi, hastaya verdiğim tepkilerin nasıl şekillendiğini anlamama engel oluşturabilir. Bir hastanın duygu denetimi ve soğukluğu, analistte de belirli bir duygu denetimi ve soğukluğa yol açar. Bunu sık sık düşünürüm; çünkü zaman zaman benim de tıpkı Bay Fuchs gibi mantıklı, akılcı ve mesafeli hâle geldiğimi fark ederim. Bazen reddedici, dokunulmamış ve soğuk bir nesne olarak algılanmanın benim için ne kadar zor olduğunu da hissedebilirim. İçinde mühürlü duran bir felaketten onun gibi ben de bazen kaygılanıyor olabileceğimi düşünürüm. Benzer tutuklukları ve kaçınmaları kaydederim, ancak meslektaşlarımla yaptığım görüşmelerde kendi kör noktalarımın farkına varabilirim. Bu özdeşleşme türü, daha taklit edici ve ilksel bir tutum ya da duyumsama biçimi içerir; sanki ben Öteki olur ve dünyayı onun gözlükleriyle görürdüm. Bu, benlik ve nesne tasarımlarının daha kararlı ayrımından önceki bir zamandan kalma, süreklilik taşıyan bir ilksel özdeşleşmeye karşılık gelir. Bu tepki imkânı, yetişkinlikte bile erken duygusal ve bilişsel gelişimin özneler arası niteliğine dayanır (Fonagy ve Target 2007). Empatik bir tutumun önkoşullarından biridir ve bir tür yankı (rezonans) olarak tanımlanabilir. Meslektaş sunumlarında da bunu gözlemleyebiliriz; örneğin bir meslektaş, hastasının zor yaşamını anlatırken —kendisi de şaşırarak— gözyaşlarına boğulabilir; sanki gruba kendisini tanıtan kişi o değil de hastanın kendisidir. Uzun analizlerde bu özdeşleşme süreci daha da desteklenir; çünkü bir analist, hastasının perspektifini tekrar tekrar anlamaya çalışır.

Dolayısıyla, bir hastaya kendini sunmanın iki biçimini ayırt etmeye çalışıyorum: Birincisi, hastanın içsel nesne dünyasının bazı yönlerine kendini açma isteği. Bu, güncelleştirme (aktüelleştirme) kavramıyla açıklanabilir. İkincisinde ise Öteki’nin iç dünyasına, sanki kendi iç dünyasıymış gibi, geçici olarak dalma isteğini buluruz. Bu özdeşleşme, bir analistin tutumsal hazır oluşundan kaynaklanır ve hastanın istemediği benlik ve nesne yönlerini analiste yansıtmasıyla (projeksiyon) ve analistin bunlarla bilinç-dışı özdeşleşmesiyle karıştırılmamalıdır. Burada sunduğum analizde benim de hastam gibi özdeşleşerek kaygı yaşadığım ve bunu kendime de itiraf etmek istemediğim anlarda, onun kullandığına benzer savunma mekanizmalarına başvururum.

Analistin ayırt etme kapasitesi, bu süreçte kendi (çocuksu) çatışmalarının güncelleştirilmesiyle de sınırlanır. Bir analist, söz konusu sorunu kendi sorunuymuş gibi yaşar ve bu nedenle çatışmaya kendisi dayanamadığı için hastası adına çözümler aramak zorunda kalırsa, artık hastasına uyum sağlayamaz.

Kişinin kendi tüm tepkilerini özeleştirel olarak işlemesi, çağrışım sürecine özenli bir şekilde yeniden kulak verebilmesini sağlar. Bay Fuchs ile burada sunulan saatlerde, onun çağrışımlarında ve benim müdahalelerimde, aramızdaki alışverişe dair yoğunlaştırılmış ve yer değiştirmiş bir yorum —ikinci bir senaryo gibi— bulunmaktadır. Bu metin, açık ilişkide gizli kalmış olan bastırılmış malzemenin (anlatısal) türevlerinden oluşur. Bu nedenlerle, karşı-aktarıma yönelme ve özellikle de hastaya verilen açık tepkilere odaklanma, ancak diğer bilgi kaynaklarından biri olabilir. Çünkü karşı-aktarım iyi bir hizmetkâr olsa da kötü bir efendidir (Segal 1992).

Şimdi’leştirmenin Önemi

Bay Fuchs’un iç dünyasına dair burada açıklanan içgörüler, altı yıllık analiz sonunda tamamen yeni değildir; ancak çalışma koşullarındaki değişiklikler karşısında etkilerini daha güçlü bir şekilde gösterirler. Bana olan yakınlığının artması ve ayrılık konusundaki meşguliyeti, çatışmalarının şimdi ve burada aktive olmasına yol açar. Önceki çalışmalarımız belli bir güvenin gelişmesini sağlamıştı. Bu güven, onun tüm güvensizlik boyutlarıyla yüzleşebilmesi için gerekli ön koşulu oluşturdu. Belirli bir güven düzeyi olmadan, yeni veya düşünülemez olan bir şey kabul edilemez; bu, benlik için bu sarsıntıya maruz kalma ve onu aşma umuduyla karşılaşabilmenin ön koşuludur.

Benim dikkatim, seansta şu andaki ana yöneliktir. Çünkü bana göre, bir direncin ortaya çıktığı anda beliren aktarım ilişkisi, anlaşılabilir ve dönüştürücü bir yorum için erişilebilir hâle gelir; bu, ancak bir iç nesnenin ve bir çatışmanın güncellenmesi ile bir çocukluk döneminden kalma nesne temsili ve şu anda bulunan analistin örtüşmesi durumunda geçerlidir. Bu anda, düşünmek için yeni bir olasılık doğar, çünkü üzerine düşünülen şey o anda gerçekleşmektedir. Analistin yanıtı, yorumu veya bazen yorum yapmaması (örtük bir yorum olarak) böyle bir anda bakış açısının kaydırılabilmesine imkân tanır. Nesne, tanıdık ve beklenen rol dağılımlarıyla yanıt vermez; analist, hastası ve kendisi üzerine düşünür. İç nesne, yalnızca beklenenin gerçekleşmemesi karşısında görünür hâle gelir. Ancak bu şekilde tarihsel olarak fark edilir.

Ancak bu deneyim şaşırtıcı ve kafa karıştırıcıdır. “Dünya, düşündüğüm gibi değil. Demek ki tüm hayatım boyunca kendimi aldatmışım!” Bu noktada Bay Fuchs şaşkına döner, düşüncesi dağılır, başı döner, göğsündeki deri kızarır ve elleri terler. Onun sarsıntısı gerçek ve yoğundur; tanıdık benlik ve dünya görüşü sarsılır ve çocukken hissettiği korkuyu yeniden yaşar. Analitik bir içgörü, daha önce fark edilmemiş bir aldatmacanın farkına varılmasıyla birlikte gelir. Bu süreç belli bir sarsıntıyı içerir ve iç nesneden kademeli bir ayrışmanın mümkün olabilmesinin ön koşuludur. Bu şekilde ayrımlar yapılabilir ve farklılıklar tanınabilir.

Hasta bu süreçte, analistin aktarım içindeki çatışmalarla başa çıkmaya çalışırken nasıl işlediğini deneyimler. Bu, analistin hastası için başka veya daha iyi bir nesne olmaya çalışması girişiminden ayrılmalıdır; zira bu benim bakış açıma göre, aktarımda tekrarın bir çeşitlemesi olur.

Benim düşüncelerim, savunmanın özneler arası boyutuna yöneliktir; bu boyut, analitik durumla karşılaşmada açığa çıkar; analist kendi çalışmasıyla görünür olur, aksi takdirde saklı kalır. Bu, hastayla analist arasındaki açık duygusal düzenlemeleri aktarım olarak anlayan ve hastaların analistin duygusal tepkilerine katılmasını sağlayan özneler arası bakış açısından temelden farklıdır. Aslında bu bakış açısı, burada sunulan kavramsallaştırmaya tamamen ters düşer; çünkü bu kavram asimetrik tasarlanmıştır ve “yanlış bağlantı” gibi bir kavram olmadan işleyemez. 1999 yılında Psyche dergisinde “yanlış mı doğru mu bağlantı” tartışması yürütülmüştür (Thomä 1999). Bunu ya/ya da sorusu olarak görmek, karmaşık süreçlere haksızlık eder. Yanlış bağlantı kavramı olmadan, aktarım kavramı öznellik içinde çözülür ve anlamını yitirir.

Analitik durumda, mevcut bir an yoksa, güncelleme belirtileri bulunmuyorsa ve iç çatışmalarla ilgili karakterolojik davranışlar benlik-uyumlu kalıyorsa, bunlar yorumlanamaz; görünür olsalar bile. Karakterin koruma önlemlerinin erken yorumu, analistin üst-benlik ifadesi olarak algılanır; bu, gözden kaçabilecek masoşistik teslimiyet ve uyumlara veya çocukluk boyutu bilinçdışı kalan açık çatışmalara yol açabilir. Ancak karakter stratejileri, iç dengeleri özellikle ısrarcı şekilde sürdürür ve uzun analizlerde, savunma amacıyla analistle derin bir bağ kurar.

III. Sonuç

Ben, aktarımın her zaman dirence de hizmet ettiğini ve direncin analitik çiftin ikili ilişkisinde aktarımı ve karşı-aktarımı nasıl belirlediğini göstermeye çalıştım. Analizdeki nesneler arasındaki bilinçli ilişki, bilinç-dışı olanı çarpıtmakta ve gizlemektedir. Bir infantil nesne sürekli olarak analist içinde yaratılır, ancak bu, uzlaşmaların altında ve içinde gizli kalır. Bu durum, ruhsal (psişik) dengenin bozulmasını önler.

Uzun analizler, güvenin zayıf ve sarsıntı korkusunun yalnızca kademeli olarak aşılabileceği durumlarda uygun olabilir. Öte yandan, bu tür analizler, özellikle bir dengenin oluşmasına karşı hassastır. Analitik içgörüyü engelleyen şey, bilinç-dışı bir sahnenin bilinçli türevleri ve bunların sürekli rasyonalizasyonudur.

Direnç kavramı, dinamik bir koruma sürecini, benliğin (Ich) bilinç-dışı bir etkinliğini ve her zaman geçici bir ezilmeye karşı koruma amaçlı bir uzlaşmayı tanımlar. Bu kavram, hem doyum ve güvence hem de gizleme ve çarpıtma boyutunu içerir. Direncin ortadan kaldırılmasına karşı, benliğin hizmetinde olan ve üst-benliğin (Über-Ich) değil, aşılmayı bekleyen bir güç vardır.

Analistin, hastası ve kendi üzerinde düşünerek, beklenen rol dağılımlarına takılmadan, aksine bunları inceleyerek, hastanın çabasını algılaması ve işlemesi; tanıdık bir iç dünyayı güncellemesi ve bunu gerçeklikte sağlamlaştırması ancak bu perspektiften mümkündür. Analist, sürekli olarak bu konum için çabalar. Analist, beklenen nesne temsillerinden farklı davrandığında, denge bozulabilir. Bu durum, benliğin kısa süreli bir kontrol kaybı ile, birincil bir nesnenin yokluğuna eşdeğer bir sarsıntı ile bağlantılıdır.

Analitik süreç, aynı zamanda infantil nesne temsillerinden ayrılma adımları olan bu tür sarsıntıların sürekli bir ardışıklığı olarak anlaşılabilir. Bu sarsıntılar, ancak bir aktarım aktarım olarak anlaşılır ve etkileşim olarak yanlış yorumlanmazsa mümkün olur. Bununla bağlantılı olarak, infantil umutlardan ve hâlâ gerçekleşmelerinin beklendiği inancından vedalaşma da söz konusudur.

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar