Özdeşleşme ve Çatışma: Sevgi Yitiminden Duyulan Korku ve Bireyleşmeden Vazgeçiş
Özet:Yazar, bir vaka taslağından yola çıkarak “özdeşleşme” kavramı aracılığıyla mevcut özdeşleşme kavramlarına gelişim psikolojisi bağlamında bir alternatif önerir. Ödipus öncesi çocuk, anneyle olan ilişkisinde “henüz az farklılaşmış nesne imgesinin çatışmalı yönleriyle bütünüyle özdeşleşerek” nesne yitimine dair tehditle bağlantılı kaygısını azaltabilir; ancak bunun bedeli, bu çatışmalı ilişki unsurlarının ruhsal yaşantının dışında kalmasıdır. Bu bastırılmış çatışma unsurlarının aktarımda yeniden çatışmalı hale gelmesi ise zahmetli bir süreçtir.
1.Psikanalitik Kuramda Özdeşleşme Kavramı
“İçselleştirme”, “içe atım” (introjektion) ve “özdeşleşme”, psikanalizin merkezi kavramlarıdır. İnsanların sevdikleri, nefret ettikleri ve özellikle de kaybettikleri ya da vazgeçmek zorunda kaldıkları nesnelerin niteliklerini, özelliklerini ve davranış biçimlerini nasıl ve hangi yollarla edindikleri sorusu, psikanalistlerin kuşaklar boyunca ilgisini çekmiştir. Bu konuyu ilk olarak Freud (1917e, 1921c, 1923b) ele almış, Ferenczi’nin içe atım (introjektion) üzerine düşünceleri (1909, 1912) ve Fenichel’in, Freud’un özdeşleşme kavrayışını “dürtü kaderi” (Triebschicksal) olarak yorumlama çabaları (1926, 1935) örnek teşkil etmiştir.
Özdeşleşmenin daha derin bir biçimde anlaşılmasına Greenson (1954a, 1954b, 1968), Edith Jacobson (1954, 1964) ve Sandler (1962, 1964) gibi yazarlar hem zengin klinik deneyimlerine hem de yüksek kavramsal yetkinliklerine dayanarak önemli katkılarda bulunmuşlardır. Jacobson’un Das Selbst und die Welt der Objekte (Benlik ve Nesneler Dünyası) adlı eseri, psikanalitik literatürde temel bir yapıt haline gelmiştir. Özdeşleşme konusuna ilişkin ayrıntılı bir literatür değerlendirmesi burada tekrar verilmeyecek, çünkü bu tür bir değerlendirme W. W. Meissner’in (1970, 1971, 1972) çalışmalarında zaten bulunabilir.
Özdeşleşme, kişilik gelişiminin ve benlik ile üstbenliğin örgütlenmesinin tüm yönlerine, aynı zamanda empatik algıya ve savunma süreçlerine de temas eder. Meissner’e göre, bu kavramın önemi büyük olmasına rağmen, özdeşleşme, psikanaliz tarihinin en eksik tanımlanmış ve en az anlaşılmış kavramlarından biridir. Metapsikolojik düzeyde bu durum artık tamamen geçerli olmayabilir; hatta teorik tanımlama açısından psikanalizde nadir rastlanan bir fikir birliği söz konusudur. Artık kimse Laplanche ve Pontalis’in (1967, s. 219) tanımını sorgulamaz:
Psikanalizde özdeşleşme, “bir öznenin bir başkasının bir yönünü, bir özelliğini ya da bir niteliğini özümseyip kendisini bütünüyle ya da kısmen o başkasının örneğine göre dönüştürmesi” sürecidir. Metapsikolojik terimlerle ifade edilirse: Özdeşleşme, bir özne temsilinin bir nesne temsilinin örneğine göre değişime uğraması anlamına gelir.
Bu tanımın teorik geçerliliği ve klinik-teknik kullanışlılığı tartışmasızdır. Ancak tanım o kadar genel bir çerçeve sunar ki, somut klinik ve teknik sorunlarla karşılaşıldığında sınırlarına hızla ulaşılır. Psikanalizin bu kadar merkezi ve metapsikolojik olarak incelikli bir kavramının, klinik ve teknik düzeyde beklenen pratik karşılığı bulamaması bir paradokstur.
Bu durum kısmen anlaşılabilir: Dürtülerin ve nesne ilişkilerinin kaderleri, aktarım, direnç ve karşı-aktarım süreçlerinde, özellikle de preödipal döneme ait özdeşleşmeler söz konusu olduğunda, özdeşleşmelerin kaderlerinden daha kolay izlenebilir. Ancak bu durum aynı zamanda düşündürücüdür. Psikanalizin onlarca yıl boyunca çeşitli nesne ilişkileri kuramları ve narsisizm anlayışlarıyla şekillenmiş olmasına rağmen, özdeşleşme konusundaki pratik soruların bu kadar az ilgi görmesi şaşırtıcıdır.
Loewald’ın daha 1951’de, özdeşleşme süreçlerine dair ayrıntılı bir kavrayış olmaksızın “benlik”ten söz etmenin metapsikolojik bir saçmalık olduğunu açıkça belirtmiş olması neredeyse tamamen görmezden gelinmiştir. Kernberg’in “özdeşleşme sistemleri” kavramı birçok bakımdan tatmin edici değildir. Kohut ise, en azından son yapıtı The Restoration of the Self’te (1977), özdeşleşme kavramını tümüyle dışarıda bırakır. Onun için “dönüştürücü içselleştirme” (transforming internalization) gibi oldukça belirsiz ve açıklayıcı gücü sınırlı bir kavram yeterli olmuştur.
Burada bu birkaç genel gözlemle yetineceğim. Aşağıda, metapsikolojik, klinik ve teknik açılardan olabildiğince kapsamlı bir biçimde, özdeşleşmenin çok özel ve dar bir biçimini, ayrıca bu özdeşleşmenin çatışma ve aktarım süreçlerindeki görünümünü ele alacağım.
2. Özdeşleşme ve Savunma
Özdeşleşmenin farklı çatışma düzlemlerinde bir savunma olarak kullanılabileceği, kuşkusuz uzun zamandır bilinen bir psikanalitik olgudur. Anna Freud (1936, s. 85) çok erken bir tarihte “saldırganla özdeşleşmeyi”, “dış dünyanın kaygı uyandıran nesneleriyle baş etmenin en önemli araçlarından biri” olarak tanımlamıştı. O zamandan bu yana psikanaliz, preödipal alanın incelenmesinde önemli bir yol katetmiştir. Preödipal ve ödipal süreçlerin ve işlevlerin açık biçimde birbirinden ayrılması, bugün artık özdeşleşme yoluyla savunmayı daha ayrıntılı biçimde farklılaştırmamızı da olanaklı kılmaktadır.
Jacobson’un (1971) tanımladığı “psikotik özdeşleşme”yi burada bir kenara bırakırsak, analitik çalışmadan bize çok tanıdık iki durum vardır; bu durumlar, bizi özdeşleşmeleri işleme ve bunlarla bağlantılı teknik sorularla karşı karşıya getirir. Her analist, kendisine her aktarım nevrozunda, burada kavramı teknik anlamıyla kullanıyorum, karşısına çıkan özdeşleşmeleri çalışmaktan elbette haberdardır. Ödipal durumun üstesinden gelmede özdeşleşmenin önemine burada özellikle değinmem gerekmez. Tanımı gereği ödipal düzeyde örgütlenmiş olan her nevrotik bozukluk, nevrotik özdeşleşmelerin tarihini de içerir. Bu, preödipal özdeşleşmelerin nevrotik bozuklukta hiç bulunmadığı anlamına gelmez. Her klasik histeri bunun tersini kanıtlar. Ancak nevrozda preödipal özdeşleşmeler adeta Ödipus’un içinden geçmiştir; “nevrotikleştirilmiş”tir, öyle ki bunlar ödipal düzeyde ortaya çıkar ve ödipal bir aktarım içinde çalışılabilir hale gelirler. Ve her şeyden önemlisi, nevrotik özdeşleşmeler nesne yatırımlarının yerini almazlar. Histeri burada yine örnek olarak kullanılabilir.
Gerçekten de Freud (1900, s. 154), Düşlerin Yorumu’nda histerik özdeşleşmeyi ilk özdeşleşme tipi olarak tanımlamıştır. Freud, bazı histerik belirtilerin, bastırılması gereken dürtüsel itkilerin yöneldiği nesneyle özdeşleşme yoluyla ortaya çıktığını göstermiştir. Daha sonra (1917) Freud, nesne yatırımı yerine geçen narsisistik bir özdeşleşme biçimini nevrotik olandan ayırmıştır. Bunun prototipi melankolidir.
Nevrotik özdeşleşmeler elbette çok çeşitli biçimlerde ve farklı yoğunluklarda nevrozlardaki aktarım süreçlerini biçimlendirir. Ancak çatışma dinamiği bakımından bunlar her zaman bastırma ve onun ikincil savunma mekanizmalarına hizmet eder, onların yerini almaz. Özdeşleşmelerin görevi, bastırmayı ve onun ikincil savunma biçimlerini desteklemektir. Özdeşleşmeler zaman zaman aktarım sürecini belirlese de bize tanıdık gelen nevrotik aktarımın nesneye dayalı temel yapısı varlığını korur. Özdeşleşme hangi biçimde ifade edilirse edilsin ya da aktarım içinde nasıl sahnelenirse sahnelensin, analizanttan beklenen şey analisti özdeşleşilen nesnenin rolüne itmeye çalışmaktır. Analizantın, kimi zaman yalnızca kısmi ve geçici, ama bazen oldukça inatçı biçimde analistle özdeşleşmesi de aktarım içinde sahnelenmiş bir durumdur ve erken özdeşleşme figürleriyle ilişkilerine dair fantazilerin dışavurumudur.
Günümüzde bize oldukça tanıdık gelen bir diğer durum da genellikle “sınırda kişilik bozuklukları” başlığı altında topladığımız preödipal ruhsal bozukluklardır. Erken dönem özdeşleşme ve yansıtma süreçlerinin çocuğun sağlıklı ve patolojik ruhsal gelişimi açısından taşıdığı önemin giderek daha iyi anlaşılması, psikanalizin hastalık kavrayışını ve teknik olanaklarını belirleyici biçimde genişletmiştir.
Eğer ödipal kompleks tarafından yakalanmamış ve onun aracılığıyla geliştirilememiş bir preödipal patoloji baskınsa, o zaman özdeşleşme yoluyla savunma artık karşı-yatırım (Gegenbesetzung) yoluyla savunmaya hizmet etmez, onun yerine geçer. Karşı-yatırım çözülür. Onun yerine “yatırım savunması” (Besetzungsabwehr) geçer (Moser, 1964, 1967). Temel mekanizma artık bastırma değil, bölmedir (Spaltung); bunu her zaman özdeşleşme ve yansıtma (Projektion) izler. Bu da nesne ilişkilerinin ikircikli (değerlik) öncesi (preambivalente) bir durumunun yeniden canlanması anlamına gelir.
Sonuçta hem libidinal hem saldırgan biçimde yatırılmış bütünsel benlik ve nesne imgeleri, başlıca libidinal olarak “iyi” ve saldırgan olarak “kötü” kısmi nesnelere, buna denk düşen biçimde de parçalanmış benlik imgelerine ayrılır. Bu, nevrozlarda bildiğimiz aktarım türlerinden oldukça farklı bir aktarım durumuna yol açar. Kernberg buna “ilkel aktarım” (primitive Übertragung) der ve bununla, bu tür kısmi nesne ilişkilerinin aktarım içinde yeniden etkinleşmesini kasteder. Bu bozukluklarda gerçeklik sınaması kısmen bozulmuştur. Özellikle de nesne imgelerinin farklılaşması ile geçmişteki ve şimdiki nesnelerin ayırt edilmesi yetersizdir (bkz. Kernberg, 1976, s. 161). Böylece nevrotik aktarımı belirleyen “mış gibi” (Als-ob) niteliği kaybolur. Analizant zaman zaman analisti ne asıl nesneden ne de kendi benliğinden yeterince ayırt edebilir. Asıl çatışma aktarımın burada ve şimdi’sinde yaşanır. Zaman aralığı ortadan kalkmıştır; erken yansıtma ve özdeşleşmeler alanı ele geçirir ve analist bu sürecin doğrudan bir etkeni haline gelir.
Zamanla, özdeşleşmenin savunma olarak kullanılabileceği bir başka olasılığın farkına vardım: Yani çocuk, arzularla belirlenen benlik ve nesne imgelerinin kuruluşundaki çok erken ve ağır bir bozulmayı, henüz az farklılaşmış nesne imgesinin çatışmalı yönleriyle özdeşleşerek aşabilir. Bu şekilde, gelişiminin tümünü tehlikeye atmamak için, özdeşleşme yoluyla bazı temel arzuları ve yönelimleri, dürtüler ve nesneler dünyasından, iletişimden ve dolayısıyla ruhsal örgütlenmeden dışlar. Daha sonraki bozukluklar nevrotik düzeyde yerleşse de erken dönemde dışlanmış bu alan dışlanmış olarak kalır. Bir nesne yatırımı sonsuza dek bir özdeşleşmeyle yer değiştirmiştir ve benliğin bir bileşeni haline gelmiştir. İlgili nesne ilişkisi hiçbir zaman ödipal çatışmanın içine “alınmamış”, her türlü gelişmeden yoksun kalmış ve daha sonra ortaya çıkan nevrozda ya da aktarım sürecinde haritadaki beyaz bir nokta gibi görünür hale gelmiştir.
Bu tür nevrozların tedavisinde er ya da geç duygusal olarak uzun süre yaklaşamadığımız bir çekirdeğe rastlarız. Aktarım süreci içinde bir yabancı cisim gibi işleyen, bizi çaresiz bırakan bir sorun ortaya çıkar; analitik olanakların ötesinde gibi görünen bir sorun. Çatışmada, başlangıçta çatışma yapısına sahip olmayan bir çekirdek belirir. Her halükarda, tanıdık nevrotik çatışmadan farklı bir dinamik izleyen bir süreçtir bu ve buna bağlı olarak çok farklı bir aktarım dinamiğini biçimlendirir. Bu nedenle, bu deneyimleri “travma” kavramıyla ilişkilendirmeye çalıştım ve nevrotik çatışma dinamiği içinde kendisini çatışmalı biçimde örgütleyememiş bir alan bulunduğunu varsaydım (Müller-Pozzi, 1982). Bu tartışmalı, en azından yetersiz bir kavramdır, çünkü çatışmanın kökenini çatışmanın kendisinin dışına iter. Oysa benim asıl hedeflediğim şey, belki de tam olarak başaramadığım şey, travma ile çatışmanın, “travma kuramı” ile “çatışma kuramı”nın karşıtlıklar değil, her ruhsal bozukluğun ve her psikanalitik çalışmanın iki odak noktası olduğunu göstermektir.
3. Özdeşleşme yerine bireyleşme
Aşağıda sözü edilecek nevrotik bozukluklar, erken ayrılma, bireyleşme ve üçlü ilişki (triangulasyon) süreçlerinin (bkz. Mahler, 1975; Abelin, 1971; Rotmann, 1978) çok belirli bir kaderine işaret eder. Borderline patolojilerde olduğu gibi, bunların kökeni çocuğun kendine ait, bağımsız bir benlik olarak gerçekleşmeye başladığı, benlik ve nesne imgelerinin birbirinden ayrıldığı döneme dayanır. Ancak borderline vakalardan farklı olarak bu bozukluk, benlik ile nesnenin ayrışmasını değil, bireyleşmeyi, yani arzularla belirlenen, bireyselleşmiş benlik imgelerinin inşasını, etkiler. Gerçekten de bu hastalar, sonraki çocukluk dönemlerinde bile, annelerinin bağımsız etkinliklerini ve kendi başlarına girişimlerini sevinçle karşıladığını ya da desteklediğini neredeyse hiç yaşamamış gibidirler. Bu annelere, çocuğun gereksinimlerine uyum sağlamak zor gelir. Benlik ile nesnenin ayrılması, çocuğun çok yönlü ve doğası gereği hızla değişen libidinal, saldırgan ve narsisistik talepleri/arzuları doğrultusunda değil, annenin katılaşmış ve doyurulamaz gereksinimlerinin sarsılmaz egemenliği altında gerçekleşir.
Bu bozuklukların çekirdeği, çocuğun bireyleşme gereksinimlerinin derin bir biçimde zedelenmesinde yatar. Bu zedelenme, somut tekil vakalarda elbette ruhsal gelişimin farklı ve az ya da çok geniş alanlarını etkileyebilir. Örneğin hastalarımdan biri yoğun duygularını uygun biçimde dışa vurmakta olağanüstü güçlük çekiyordu. Bunun ardında, annesi tarafından kişisel duygularında daima yalnız bırakılmış, hatta hor görülmüş bir kız çocuğunun deneyimi yatıyordu. Neşelendiğinde annesi ona “aşırı tepkili” diyordu; üzüldüğünde, örneğin bir topunu kaybettiğinde, annesi onun üzüntüsünü anlayamıyor, yalnızca şu yorumu yapıyordu: “Sen bir aptalsın!”
Ya da Reto A., analizinden daha sonra anlatacağım bir sahnenin kahramanı, annesi tarafından bir kız gibi muamele gördüğünü ve “fallik-erkeksi bireyleşmesinin” engellendiğini hissediyordu.
Bu çeşitli kaderlerin ortak noktası, çocuğun, ondan ayrışmaya başladığı anda, annesini tam da kendi libidinal dileklerine, narsisistik gereksinimlerine ve saldırgan özerklik çabalarına karşı son derece yoksun bırakıcı olarak deneyimlemesidir; oysa bu arzuların/taleplerin gerçekleşmesi, onun “gerçek benliğinin” gelişimi açısından yaşamsal önem taşır. Anneyle çocuk arasındaki “yaşayan bir diyalog” koşullarında annenin saldırgan biçimde yatırım nesnesi haline getirilmesi ve böylelikle benlik ile nesnenin sağlıklı biçimde ayrışması teşvik edilirdi. Ancak “raydan çıkmış diyalog” (Spitz, 1963 ve 1964) koşullarında bu, çocuk veya anne açısından bir yaşam tehdidine dönüşür. Güçlü olan anne galip gelir.
Çocuk “yoksun bırakan anne” imgesini içselleştirir. Buna karşılık gelen bilinçdışı fanteziler şu şekilde dile getirilebilir: “Annem beni, ondan farklı olduğumda sevmiyor. Kendi arzularıma/isteklerime sahip olmak iyi değil. Bunlar tehlikelidir.” Bunun sonucu olarak bir yandan yoğun bir ayrılma kaygısı, yani annenin sevgisini kaybetme kaygısı, diğer yandan da bağımlılık kaygısı ortaya çıkar. Çocuk, kendi itkileriyle annenin ya da içselleştirilmiş yoksun bırakan anne imgesinin talepleri arasında çok erken bir çatışmaya yakalanma tehdidi altındadır. Bu kaygılarını bir ölçüde denetim altına alabilmek için, çocuk istekleri/arzuları/talepleri, ilgileri ve çabaları, annenin içsel imgesiyle çelişen yönlerini bir şekilde bastırmak zorundadır.
Peki çocuk bu görevin üstesinden nasıl gelir? Bu tür hastaların tedavisinde çarpıcı bir özellik, yaşantılarında ve gelişimlerinde genellikle bilinçli olarak belirgin bir kırılma tarif etmeleridir. Bu kırılmayı çoğunlukla gizil döneme, en geç ergenliğe tarihliyorlardır; görünürde dışsal hiçbir neden olmaksızın yaşanan bir kırılmadır bu. Ancak bu kırılmadan sonra benlik imgeleri, umutsuzca anneleri hakkında yavaş yavaş oluşturdukları imgeye benzemektedir. Yukarıda sözü edilen hasta, neşeli, hayat dolu, zeki ve yaramaz bir kızken gizil dönemde silik, çekingen bir “duvar çiçeğine” dönüşmüştü, çünkü bilinçdışı düzeyde, neşeli varoluşunun depresif annesini derinden tehdit ettiğini fark etmeye başlamıştı.
Reto A. ise saldırgan, etkin, girişken bir çocukken sessiz, uysal bir “ev çocuğu”na ve hatta “anne kuzusu”na dönüşmüş, gün içinde sık sık kendini “sevimli bir küçük melek” olarak hayal etmişti, çünkü yine bilinçdışı bir düzeyde, annesinin “içindeki erkek çocuğu öldürmek istediğini” sezmişti. Sonradan ortaya çıktı ki, anne-babası aslında bir kız çocuğu bekliyormuş; doğduğunda onun için bir isim bile hazırlamamışlar. Böylece rastlantı sonucu bir “Regula” yerine “Reto” olmuş.
Bunlar, gelişimin görece geç bir dönemine ait anılardır. Ancak bunlar, eğer önceki yaşantıların örtü anıları olarak, erken nesne ilişkilerine ve hatta onların kökenine dair bilinçdışı fantezilerin dışavurumları olarak anlaşılırsa, bize ne anlatır? Daha önce de belirttiğim gibi, tehdit edici olan ayrılma değil, çocuğun bireyleşmesidir. Bu hastaların anneleri, çocuklarını kendilerine narsisistik-simbiyotik biçimde bağlamazlar; tam tersine, ayrılığı teşvik ederler ama bireyleşmeyi engellerler, çünkü çocuğa, kendi savunmalarını ve bu savunmalardan doğan yaşam duygularını destekleyecek bağımsız bir nesne olarak ihtiyaç duyarlar.
Ancak anne, çocuğu ayrı bir nesne olarak kabul ettiği ölçüde, gelişimin doğal süreçlerini ayrılma ve üçlü ilişki (triangülasyon) yönünde teşvik eder. Zira üçlüleşme olmaksızın ayrılma mümkün değildir. Böylece anne, çocuğun gerileme yolunu, en kötü durumda bir psikozla sonuçlanabilecek olan yolu, tıkar ve çocuğa erken bireyleşme yoksunluğunu telafi etme yönünde ilerleyici bir tepki geliştirme olanağı tanır: çocuk, erken ama belirli bir biçimde üçlüleşme yoluna gidebilir. Hatta anneyle karışık ve kafa karıştırıcı ikili ilişkiden üçlü ilişki alanına adeta kaçar ve böylece nesne ilişkilerinin yapısal çatışmalarının mümkün hale geldiği bir düzeye ulaşır.
Böylelikle, ödipal öncesi babayla ilişki neredeyse çözülemez bir görevle yüklenir. Baba, bir yandan birincil nesneyle (anneyle) ilişkideki eksiklikleri telafi etmeli, öte yandan da bu nesneden açıkça farklı, çocuğa bütünüyle sunulmuş üçüncü kişi olmalıdır. “Ödipal öncesi anneyle total (global) özdeşleşme” tablosunun özgül yanlarından biri, babanın bu ikilemi aşamamasıdır. Çocuk babayı, anneden yeterince farklı olarak algılar; bu sayede içsel üçlü bir dünya kurmak mümkün hale gelir. Bu da dış gerçeklikle temel bir ilişkiyi güvence altına alır. İlk aktif özdeşleşmeler, yani idealleştirilmiş üçüncü nesne olan ödipal öncesi babayla özdeşleşmeler mümkün olur (bkz. Freud, 1921c, s.115; Loewald, 1951, s.781). Bu, bu hastaların kaderi açısından belirleyicidir: onların şansıdır ama aynı zamanda deneyim dünyalarının sınırlarını da belirler. Çünkü tam da kendi girişkenlik alanlarında, kendi zevk verici gerçekliklerini kurma ve sürdürme konularında baba, çocuk için anneden ayrışamaz. Baba çocuğa asgari düzeyde gelişimsel destek sunar, ama anneyle yaşanan patojenik durumu aşmasına yardım etmez.
Çocuğun üçüncü nesneye yönelimi bu nedenle gelişimsel bir çözüm değil, bir savunma biçimidir: özdeşleşme. Çocuk, üçüncü, simbiyotik olmayan nesneyle ilişkisinde “ikincil özdeşleşme” tarzını edinmiş ve şimdi bunu, ayrılık getiren “kötü” annenin imgesine karşı bir savunma aracı olarak kullanmaktadır. Bu zorlanmış üçlüleşme, “yeniden yakınlaşma”ya (Mahler, 1975), yani anneye libidinal yatırımın yeniden yapıldığı bir nesne ilişkisinin düzeyine dönüşmez; aksine, yoksun bırakan anneyle total bir özdeşleşmeye, daha doğrusu, annenin hayal kırıklığına uğratıcı yönleriyle farklılaşmamış, patolojik bir özdeşleşmeye yol açar; bu da çocuğun annenin gereksinimlerine boyun eğmesiyle eşdeğerdir.
Erken bireyleşme gereksinimlerinin yoksun bırakılmasıyla oluşan bu durum, annenin sevgisini kaybetmeme ve onun sevgisizliğini yeniden yaşamama zorunluluğu altında çocuğun gerçek bireyleşmesini engeller ve annesiyle doyurucu bir nesne ilişkisi kurmasını zorlaştırır. Ancak bu savunma biçimi, yani özdeşleşme, çocuğa yalnızca anneyle ayrılığın ve ilişkisinin en azından belli bir ölçüde güvence altına alınabildiği durumda açıktır; aksi takdirde, bu özdeşleşme “birincil özdeşleşme”ye, yani benlik ve nesne temsillerinin yeniden kaynaşmasına, dönüşme tehlikesi taşır. Bu koşullar altında özdeşleşme, gerçekten de “bir özdeşleşme süreci olarak, benlik temsilinin bir nesne temsilinin örneğine göre değişimi” karakterini korur.
Özdeşleşmenin biçimi ve nesnesi farklı gelişim evrelerine aittir: süreç “ikincil” ve “kısmi özdeşleşme” özellikleri taşır, yani göreli olarak olgun bir işlevdir; ancak özdeşleşmenin nesnesi erken, az farklılaşmış bir anne imgesidir. Bu özdeşleşmeyi “küresel” diye adlandırmam, sonucunun, benliği yapılandıran seçici özdeşleşmelerin damgasını taşımadığını vurgulamak içindir.
Annenin bilinçli tutumundan ve dışsal davranışından bağımsız olarak, idealize edilmiş anne imgesi bilinçdışı düzeyde belirleyici kalır. Bu koşullar altında, her şeye gücü yeten anneyle ilgili aşamalı düş kırıklığı süreci uygun biçimde ilerleyemez. Gerçek bir nesne ilişkisi yerine, özdeşleşme aracılığıyla anneyle bir birlik “mış gibi” yaşanır. Bu da hem anneye bağımlı olma hem de onun için sorumlu olma duygusunu sürekli kılar. Yalnızca bu derin uyum, çocuğa anne tarafından terk edilmeme konusunda en azından asgari bir güvenlik sağlar ve dışarıda kalan alanlar dışında, ona mümkün olan en geniş özerk gelişim olanağını tanır. Bu koşullar altında anneyle özdeşleşme, annenin sevgisini kaybetme kaygısıyla baş etmenin en iyi yolunu oluşturur.
Ancak idealize edilmiş baba imgesinin giderek daha gerçekçi bir biçime dönüşmesi zorlaşır, çünkü ideal baba ile gerçek yaşantı arasındaki uçurum çok büyüktür. Bununla birlikte, bu aşırı idealizasyon çocuğa, idealize edilmiş babayla ilişkisi içinde birtakım sağlam yapılar geliştirme fırsatı verir. İdealize edilmiş ebeveyn imgelerine çaresizce tutunma, ki bu da elbette kısmi bir gerçeklik inkarını içerir, çocuğa bir ölçüde ödipal gelişim olanağı sağlar. Duygusal ödipal yaşantı sığ ve zayıf kalır, ama çocuk yine de ödipal yapılar ve işlevler, yani bastırma yetisi, gerçeklik sınaması, göreli olarak özerk bir benlik ve üstbenlik yapısı, edinebilir. Böylelikle, içsel ve kişilerarası çatışmalarla “karşı-yatırım”ın nevrotik düzeyinde baş edebilmesi mümkün olur.
Gerçek baba hem erken hem de ödipal üçlü ilişki döneminde ne kadar yetersiz ve “zayıf” olursa olsun, yine de yapısal gelişim açısından paha biçilmez bir öneme sahiptir. Ancak hem preödipal-narsisistik hem de ödipal arzulara/taleplere/isteklere ilişkin bir nesne olarak onun hatları belirsiz kalır. Bunun bir nedeni, çocuğun başlangıçta babaya, birincil nesnenin (annenin) özelliklerini kazandırmaya çalışmasıdır. Diğer nedeni ise, ve bu, bu özgül gelişimin özel trajedisine dahildir, çocuğun anneyle kurduğu total (global) özdeşleşmenin, annenin baba hakkındaki imgesini de içermesidir. Bu nedenle çocuğun anneye bağımlı olmayan, baba ile kendi duygusal deneyimlerini edinmesi zorlaşır.
Bu kadar erken yaşta zorlanarak gerçekleştirilen üçlüleşme (triangülasyon) ve benlik gelişimi, yapısal bakımdan erken bir çatışmaya en uygun çözümü temsil etse de bunun bedeli, zengin bir iç dünyanın ve dolayısıyla duygusal yaşantının gelişiminde ciddi bir daralmadır. Çocuk, libidinal gelişimin evrelerini uygun biçimde geçip yaşayamaz. Özellikle anal ve fallik-ödipal dönemde, daha sonraki içsel zenginliğin temeli ve önkoşulu olan libidinal, narsisistik ve saldırgan duygulanım niteliklerini geliştiremez.
Neşesizlik, duygusal kayıtsızlık, depresif görünümlü bir temel ruh hali, kendi bedeninden, eylemlerinden, düşüncelerinden, fantezilerinden ve duygularından haz duyamama; başkalarına kendiliğinden ve içtenlikle tepki verememe ya da başkalarının içtenliğini kabul edememe: bunlar böyle hastaların karakteristik özellikleridir. Dışarıdan ne kadar çok yönlü ve üretken görünürlerse görünsünler, yaptıkları her şeyde libidinal, saldırgan ve narsisistik yatırımların eksik olduğu izlenimini verirler. Winnicott’un kavramlarıyla söylersek, onlar “gerçek benliklerini” koruyabilmek için dışa dönük bir “sahte benlik” inşa etmişlerdir.
4. Total (Global) Özdeşleşme ve Aktarım
Peki, söz konusu olan bu preödipal çekirdeğe sahip bir nevroz, analitik durumda nasıl ortaya çıkar? Bu hastalar, annelerinin yoksun bırakan yönleriyle erken dönemde gerçekleştirdikleri özdeşleşme sayesinde kurtarabildikleri serbest alan içinde, iyi bildiğimiz ve uzun süre hem kişilik yapılarını hem de tedavi sürecini belirleyen bir aktarım nevrozu geliştirirler. Kişisel kaderleri, karakterleri ve patolojileri açısından büyük farklılıklar gösteriyor olsalar da, bastırma ve karşı-yatırım düzeyinde şaşırtıcı derecede iyi işleyen bir savunma yapısına sahiptirler. Bunlar aktif, çalışkan insanlardır, ancak kendi yaptıkları şeyi asla gerçekten değerli bulmazlar ve kesinlikle haz verici olarak yaşayamazlar. Çalışabilirler ama haz duyamazlar. Bu nedenle, çoğu zaman nesnel başarılarıyla öznel yaşantıları arasında keskin bir orantısızlık vardır. Gerçeklik duyguları yerindedir; nesnel, ödipal aktarım teklifleri analitik süreçte aktarım nevrozu biçiminde ortaya çıkar. Bu aktarım nevrozunun işlenmesi, uzun süre boyunca idealize edilmiş baba imgesine yönelir ve olumlu ya da olumsuz baba aktarımı aracılığıyla sürer.
Bu hastalarda düzenli olarak iki karşıt, ama birbirine sıkıca bağlı baba imgesi ortaya çıkar: Bir yanda, anne karşısında kendini gösteremeyen “zayıf baba”nın çoğunlukla bilinçdışı kalmış imgesi; diğer yanda ise çocukla ilişkisi bakımından özellikle idealize edilmiş “baba”nın derin bilinçdışı imgesidir. Daha önce önemsiz gibi görünen ama duygusal açıdan büyük değeri olan anılar, örneğin birlikte yapılan bir bisiklet gezisi veya sinemaya gitmek gibi, yeniden libidinal yatırım kazanır. Baba, analizant tarafından geriye dönük olarak “potansiyel olarak daha erişilebilir” bir figür olarak deneyimlenir.
Bu tür hastaların özgül savunma biçimi, sürekli olarak, geçmişte babanın yerine geçebilecek ya da onun işlevini daha iyi yerine getirebilecek “üçüncü kişi”leri aramalarıdır. “İdealize edilmiş aktarım” olarak karşılaştığımız şey, aslında bu önemli ama yetersiz üçüncü nesneyle kurulan ilişkinin bir yinelenmesi ya da yeniden düzenlenmesidir. Bu nesne, analizant’ın kendi yaşantı ve eylemlerine gerçeklik, anlam ve önem kazandıran kişidir.
Anneden yoksun bırakan yönleriyle yapılan total (global) özdeşleşmenin yeniden etkinleşmesi ilk olarak karşı-aktarımda hissedilir. Analiz dışarıdan bakıldığında hala gayet iyi ilerliyor gibi görünürken, analistte belirsiz bir hoşnutsuzluk duygusu belirir; tanımlanması zor olan bu duygu, bu yüzden de yorumlanması zordur. Bu belirsiz hoşnutsuzluk giderek somutlaşır: “Bir şey eksik kaldı, gerçekten önemli bir şey başarılmadı” hissi. Bu duygu aslında nedensiz, hatta mantıksız görünür; çünkü analizde ilerleme gözle görülür biçimdedir, doyurucu bir son bile yaklaşmış gibidir. Ancak analizant bu hoşnutsuzluğu paylaşmaya hiç yanaşmaz. Aksine, analizi bu noktada “başarılı” görüp sonlandırma eğilimindedir. Ve ne yazık ki, bizim istediğimizden daha sık olarak, analiz gerçekten de bu noktada son bulur. Örneğin Reto A.’nın analizinde de bu duruma benzer bir şey yaşandı. Analiz başlangıçta hızlı ilerliyor, görünürde hiçbir sorun yok gibiydi; ama ben içten içe bir tür sıkıntı, “bir şeyler yolunda gitmiyor” hissi taşıyordum. Bazı seanslarda Reto, üzerinde gerçekten çalıştığımız konular hakkında canlı bir şekilde konuşuyordu, ama anlattıkları bende sürekli bir “asıl mesele gizleniyor” duygusu uyandırıyordu. Bunu dile getirdiğimde, bana şaşkınlıkla baktı, “tatminsiz” olduğum için beni eleştirdi, bana “fazla hırslı” olduğumu söyledi, ne kadar memnun olduğunu ve ona ne kadar yardım ettiğimi vurguladı.
Analist bu noktada ortaya çıkan can sıkıcı belirsizliğe katlanabilirse, bu duygu yavaş yavaş analizanta da geçer. Böylece analiz, çocuğun preödipal anneyle yaşadığı özel deneyimlere yaklaşır ve aktarım süreci yeni bir biçim kazanmaya başlar. Alışıldık üçlü (triangüler) çatışma ve aktarım dinamiklerinin yanı sıra, şimdi daha derinde, henüz “üçüncü”nin bulunmadığı bir çatışmaya işaret eden başka bir dinamik hissedilmeye başlanır.
Karşı-aktarım bu aşamada çok karakteristiktir: Bazen birkaç dakika, bazen saatler sürebilen dönemlerde, hiçbir görünür neden yokken analist ile analizant arasındaki duygusal bağ aniden kopar. Analistte huzursuzluk, sinirli bir sıkılma hissi, içsel gerginlik, hatta sabırsızlık ortaya çıkar. Analizant ne anlatırsa anlatsın, her şey yüzeysel ve anlamsız gelir; üstelik içerik açısından son derece karmaşık materyaller bile olabilir bunlar. Alışılageldik biçimde aktarım direnci olarak yorumlama girişimleri başarısız olur. Ne söylenirse söylensin, analizant kendini “anlaşılmamış” hisseder ve haklıdır da, çünkü analist henüz fark edememiştir ki, analizant aktarım düzeyinde bambaşka bir şey ifade etmektedir; bu, diyalogun “içeriksel” ya da “analitik düzeyi”nden (Neyraut, 1974) farklı bir düzeydedir.
Bu dönemdeki aktarım sahneleri her hastada farklı biçimlerde görünse de her zaman aynı şeyi ifade eder: Şimdiye dek dışarıda bırakılmış bir şey vardır ve bu, eğer görünür hale gelirse, analizin mevcut çerçevesini zorunlu olarak sarsacaktır. Bu da hem analizant hem analist için kaygı vericidir. Analist, bu iletiye uygun biçimde tepki verebilirse, belirgin bir rahatlama yaşanır.
Dolayısıyla, anneyle yapılan erken özdeşleşme analizde uzun süre “negatif” biçimde kendini gösterir: bir şeyin dışarıda bırakılması ve analizant’ın aynı zamanda bu dışarıda bırakılmışlığı sahnelemesi yoluyla. Bu dışlama sayısız biçimde ortaya çıkabilir: Bir hasta yaşamının belirli alanlarından neredeyse hiç söz etmez. Bir diğeri, belirli olayların hayatında ne kadar etkili olduğunu rasyonel olarak kabul eder ama bunları uygun duygularla ilişkilendiremez. Bir başka hasta ise, daha önce anlaşılmaz kalan çok şeyi bir anda anlamlı hale getiren bir anısını anlatır, fakat analist bunu yorumladığında, hasta bu açık bağlantıyı görmez, kuşkuyla yaklaşır, yadsır veya tüm anlamını inkar eder.
Bir analizant, çocukken nehir kenarında oynarken bir girdaba kapılıp neredeyse boğulduğunu anlatır. Bu olayı canlı biçimde, ama hiçbir duygusal ton olmadan aktarır. Benim içimdeyse yoğun duygular yükselir ve şöyle derim: “Az daha ölüyormuşsunuz, ama bunu oyun sırasında olmuş küçük bir aksilik gibi anlatıyorsunuz.” Yanıtı şu olur: “Zaten öyleydi.” Bir süre sustuktan sonra, hiçbir ironik ton olmaksızın ekler: “Böylece masada bir boğaz daha eksilmiş olurdu.” Sarsılırım; bunu belli ederim ve bu sözün anlamını ona açmaya çalışırım. O ise tepkimi hiç anlamaz. Sesinde bu kez alay, küçümseme ve öfke vardır: “Yirmi yıl önce ekmek bir kuruş zamlanmış diye hala sinirlenen birine benziyorsunuz!”
Bu tür aktarım olgularında söz konusu olan şey, yalnızca bastırma, inkar, duygusal yalıtım ya da karşıtına dönüştürme gibi klasik savunma mekanizmaları mıdır? Kuşkusuz, analist bu durumlarda güçlü bir savunmayla karşı karşıyadır. Ancak aktarım direnci çok özgün bir biçim alır. Duygusal (Affektif) yaşantının bu denli bozulmuş olması, bazen neredeyse duygusuzluk olarak beliren bu tablo, örneğin obsesif nevrotiklerdeki “duygu yalıtımı”ndan tamamen farklı karşı-aktarım duyguları uyandırır. Artık bastırılmış duygulardan değil, hiç yaşanamamış duygulardan söz ediyoruz; bunlar, çocuk tarafından annesiyle özdeşleşme yoluyla “doğar doğmaz boğulmuş” duygulardır.
Analiz, bu duyguların analist ile ilişki içinde ilk kez canlı bir biçim aldıkları anda en zor sınavını verir, yani total (global) özdeşleşme aktarıma etkin biçimde hükmetmeye başladığında. Bu noktada yaşananlar, kimi zaman neredeyse sanrısal bir hal alabilir; analisti korkutabilir, hatta korkutmak zorundadır. Derin bir karışıklık durumu egemen olur; bu, analitik ilişkinin üçlü (triangüler) yapısını tehlikeye atabilir. Analist, kendini bir anda hasta ile preödipal özellikler taşıyan bir ikili ilişkiye çekilmiş halde bulur. Analist, hastanın karışıklığına kapılma tehlikesi altındadır. Bu aşamada, analitik çalışma ittifakının, gerçeklik bağının ve genel olarak üçlü yapının korunması bütünüyle analistin sorumluluğundadır. Eğer bunu başaramazsa, analizant en geç bu noktada analizi sonlandıracaktır ve bunu yapmakta da haklı olacaktır.
Vaka ne kadar farklı olursa olsun, karşı-aktarım duygularının özü hep aynıdır: Az ya da çok belirgin, tehdit edici bir “başarısızlık hissi”, kimi zaman sadece bir uyarı sinyali, kimi zaman çok gerçek bir duygu olarak. Analist, hastasına gerçekten ihtiyaç duyduğu “Asıl şeyi veremediğini ve ona borçlu kaldığını hisseder. Uzun süren analiz yüzünden suçluluk duyguları hissedebilir; şimdi, başlangıçta umut verici görünen bu sürecin başarısız olduğunu düşünebilir. Ayrıca analiz kesilmesin diye derin bir kaygı duyabilir. Bazen de hastaya “özellikle iyi davranma”, onu “kazanma”, kendini “nihayet bulunan iyi anne” olarak sunma dürtüsü belirir. En azından analist, hastası için “bir şey yapması gerektiğini” hisseder, ya da tam tersine, eylemsizlik ve uyuşukluğa sürüklenebilir.
Bu benzersiz aktarım durumunda, şimdiye dek başarılı olan tüm çatışma işleme tekniklerinin şimdilik başarısız olduğu ve analistin kendini çaresiz, teslim olmuş hissettiği bir durumda, tüm güç analizantın elindedir ve tüm güçsüzlük analisttedir; tıpkı çok erken bireyleşme başlangıcında her şeyin annede olduğu ve çocuğun güçsüz olduğu durumlarda olduğu gibi. Ve bu halin sunulması, aslında bu aşırı aktarım-karşı-aktarım durumlarının bilinçdışı anlamı ve içeriğidir. Analizant, pasif olandan aktif olana doğru bir dönüş aracılığıyla annesiyle yaptığı total (global) özdeşleşmeyi görünür kılar. Bu aktarım-oyunu, erken “travmatik” deneyimlere ilişkin, çatışma olarak yaşanmadan önce bastırılmak zorunda kalmış ve dolayısıyla hiçbir psikolojik temsile dönüşememiş duyguları ve imgeleri dile getirebilecek tek dildir. Bu noktaya varıldığında, analizant maruz kaldığı, en uçta hayal kırıklığına uğratıcı durumu yalnızca analisti çocukluğunda annesine karşı hissetmiş olacağı duyguları, eğer o duyguları çocukken gerçekten algılayabilmiş olsaydı, aktif biçimde hissettirerek canlandırabilir. Böylece analist, analizantın yalnızca total (global) özdeşleşme yoluyla kaçabildiği tehlikelerin bir kısmına dair sezgi edinir.
Analizant artık önceki evrelerde olduğu gibi analiste talepkar ya da duygusal açıdan ilgisiz anne imgesini aktarmaz. Aktarım sürecinde bir dönüşüm meydana gelir. Analizant artık talepkar, yasaklayıcı, başarısız, doyumsuz, depresif, hasta, zayıf ve bu yüzden de tiranvari anne rolündedir; analisti ise susturulmuş ama ısrarlı annesel taleplerin karşısında çaresiz bırakılmış, hayal kırıklığına uğramış bir çocuk rolüne sokar. Analist, burada, hastanın erken bir benlik-temsilini üstlenmek zorunda kaldığı bir aktarımla karşı karşıyadır; hasta ise erken özdeşleştiği nesnenin imgesini yeniden canlandırır ve somutlaştırır.
Aktarım-oyunu tek dil olduğunda, iş tamamen analistin bu dili anlayıp çevirmesine, ortak sözel anlayışa kavuşturmasına ve böylece yineleme zorlantısını kırmasına bağlıdır. Bu durumda analizattan fazla yardım beklenemez. Dolayısıyla analist yalnızca kendi karşı-aktarımını algılamaya ve onu anlamaya muhtaçtır. Analizantın dilini anlamak, başka bir deyişle karşı-aktarımı anlamak ve bunu yorum haline getirmek demektir. Eğer analist şimdi kendi hislerinden yola çıkarak, çocuğun bireysel ihtiyaçları nedeniyle zarar görmüş halindeki o hiç yaşanmamış duygularla bir köprü kurabilir; eğer karşı-aktarımını doğrudan çocuğun duyguları olarak ve hastanın davranışını annenin davranışı olarak yorumlayabilirse, analizant ilk kez analiz ortamının koruması altında, neden annesiyle özdeşleşmek zorunda kaldığını somut olarak görmeye ve bununla yüzleşmeye başlayabilecektir. Böylece ortaya çıkan kaygıyı tahammül edebilir hale gelir.
Bu her zaman analizde belirgin bir dönüm noktası demektir. Çok erken bir özdeşleşmenin işlenmesine yönelik yeni bir çalışma dönemi başlar; bu, aynı zamanda bir parça karakter analizi demektir. Bu, özdeşleşme yoluyla önlenmiş bir çatışmanın analitik işlenmesinin özel zorluğunu gösterir. Bir kez buna duyarlı hale gelince, preödipal annesiyle total (global) özdeşleşmeyi göreli olarak erken tespit etmek hiç de zor değildir. Ancak preödipal anneyle özdeşleşmenin aktarım içinde canlandırılmasına geçilmeden önce, analizant bu özdeşleşmeyi yorumlama çabalarına anlayışsızlıkla, hatta derin incinme ve reddetmeyle karşılık verecektir. Analist, aktarım durumunu öyle kurabilmelidir ki, özdeşleşme yoluyla ötelenmiş çatışmanın yeniden çatışmalaştırılması mümkün olsun. Aktarım olayı içinde, özdeşleşme olarak karşımıza çıkan ve “bırakılmış bir nesne yatırımı”nın çöküşü (Freud, 1923b, s.257) şeklinde görünen şey, bir nesne ilişkisine “geri dönüştürülür”. Bilindiği üzere, karakter oluşumlarına giren ve bilinçdışına yerleşmiş fantezileri yeniden canlandırmak ve bilinçli kılmak analitik çalışmanın en güç işlerinden biridir. Artık yalnızca bir içe alıntı (introjekt) veya sadece analizantın daha mesafeli ya da az mesafeli olarak karşı olduğu semptomatik öznel acı söz konusu değildir; karşımızda bazen analizantın kişilik özünün merkezi bir niteliği olarak gördüğü, ne kadar acı çekerse çeksin, bir duygu ve imge karmaşası durur. Özdeşleşmenin yeniden çatışmalaştırılmasıyla, anne, analiz sürecinde ilk kez kişisel çizgiler kazanır ve analizant ondan gelen tehdidi hissedebilir. Adım adım, onun uğruna bastırmak zorunda kaldığı arzular ortaya çıkar. Zaman içinde, her şeye kadir anneye ilişkin bastırılmış fantezi analitik diyaloğa ve dolayısıyla analizantın bilinç düzeyine erişir. Tüm bu süreç boyunca, her zaman anneye ilişkin yaşanmamış düş kırıklığı aktarımı etkin kalacaktır. Bu evrede, daha önce idealize edilmiş olan analist de derin biçimde de idealizasyondan arınmaya başlar. Artık ilk kez çocuğun annesine yönelik gerçek sevgisi yeniden canlanabilir. Pozitif ve negatif ödipal arzular alanı hakim kılmaya başlar. Analizantın tüm preödipal ve ödipal tarihçesi yeniden sahnelenir, ancak bu kez ilk analiz evresindekinden farklı olarak diğer nesne ve benlik imgeleri bağlamında. Bu evrede baskın duygular olarak depresyon ve giderek yas görülür. Adım adım analiz, yeni içeriklerle tanıdık aktarım-nevroz zeminine geri döner.
5.Analizden Bir Kesit
Reto A., boşanmış, üç yaşında bir erkek çocuğun babası, yirmili yaşlarının sonlarında, uzun boylu, yakışıklı ve sempatik bir adamdır. Duygusal olarak bütünüyle anne tarafından yönetilen bir ailede büyümüştür. Anne, aile üyelerinin rollerini açık biçimde tanımlamış ve görünüşte fark edilmeden, fakat bir o kadar sıkı bir biçimde yönetimi elinde tutmuştur. Kocasına yalnızca acıyan bir küçümsemeyle bakardı. En büyük oğulları hafif derecede zihinsel gerilik gösteriyordu ve “önemsiz bir nicelik” olarak görülüyordu. Ailenin “erkek figürü” Reto’nun kendisinden bir yaş büyük ağabeyiydi. Reto onu, fallik bağımsızlığını gösterebilen ve doyasıya yaşayabilen, anne tarafından bu nedenle hayranlık ve sevgiyle karşılanan “parlak kahraman” olarak deneyimledi.
Reto, annesinin isteğine göre aslında bir kız çocuğu olmalıydı; bu nedenle annesi ona, kendi kasvetli ve neşesiz yaşamını ve yalnızlığını paylaşma görevini verdi. Anne, onun fallikliğini bastırdı ve inkar etti; onu anal cinsellik düzeyinde kendine bağlamaya çalıştı. Bu düzeyde, aralarında sahte-ödipal bir ilişki oluştu: Reto bu ilişkiyi sık sık duygusal, neredeyse “aşırı duygusal bir taşra romanı” tarzında anlatırdı. Bu koşullar altında Reto’nun erkek kimliğini bulmakta zorlanmış olması elbette şaşırtıcı değildir.
Reto, boşanmasından sonra analize başvurdu. Artık ne kadar mutsuz yaşadığını ve bunun böyle olmak zorunda olmadığını inkar edemiyordu. Hukuk eğitimi almış, bir sulh hakimi olarak çalışan, mesleğinde başarılı ve çevresi tarafından sevilen biri olmasına karşın hem kadınlarla olan kişisel ilişkilerinde hem de erkek arkadaşlıklarında sürekli başarısızlığa uğruyordu. Benlik imgesi hala son derece kırılgandı; cinsel gücü ve kimliği de zayıf biçimde temellenmişti.
Analizin verimli bir süre ilerlemesinin ardından bende giderek bir durgunluk hissi oluşmaya başladı. Artık elde edilen tartışmasız ilerlemeleri görmekte zorlanıyor, hatta kendimi “aslında temelde hiçbir şey değişmedi” diye düşünürken yakalıyordum. Bu düşünce beni önce şaşırttı. Zamanla, son dönemdeki diyaloglarımızın ne kadar yüzeysel hale geldiğini fark ettim. Eskiden var olan duygusal katılım kaybolmuştu. Hasta, gerçek duyguların eksikliğini, Mentzos’un (1982, s. 64) entellektüalizasyona benzer biçimde “duygusallaştırma” olarak tanımladığı bir savunma mekanizmasıyla ustaca gizliyordu.
Başlangıçta bulanık bir karşı-aktarım olarak beliren bu durumun, şimdi hastanın hem ilettiği hem de inkar ettiği bir mesaj olduğunu anlayabiliyordum: “Temelde hiçbir şey değişmedi.” Bu gerçeği doğrudan yorumlayarak henüz ona ulaşamıyordum. Ancak edindiğim içgörü, teknik yaklaşımımı belirleyici biçimde etkiledi. Artık bana sunduğu materyalin içeriğini yorumlamaktan çok, onun sözlü ifadeleriyle, her zamanki gibi dolu ve canlı görünen, bu ifadelerle bağlantılı duyguların eksikliği veya yapaylığı arasındaki çelişkiyi ona göstermekle meşguldüm.
Ona, yorumlarımı saldırı olarak algıladığını, bunun onu öfkelendirdiğini, ancak öfkesini hemen inkar etmek ya da tepki oluşumuyla bastırmak zorunda kaldığını gösterdim. Kısacası, çalışma, analizin içerik düzeyinden aktarım düzeyine ve böylece henüz söze dökülemeyen bilinçdışı fantezilerin etkin olduğu alana kaymıştı.
Savunma yorumlarım onu rahatsız etti ve sonunda, önce benimle değil, kız arkadaşıyla ilişkisinde hissettiği bir dramatik gerilime yol açtı. Bir süredir birlikte yaşadığı bir kadındı bu. Birlikte, uzun süredir planladıkları bir taşınma kararını hayata geçirmeye çalışıyorlardı. Ancak son anda Reto hem taşınmayı hem de kız arkadaşıyla ilişkiyi sorgulamaya başladı. Şimdi iddia ediyordu ki, aslında yeni bir daire istememiş, sadece kız arkadaşının ısrarına boyun eğmişti; tıpkı geçmişte annesinin baskısına boyun eğdiği gibi.
Yeni eve taşınmayı, kendini tamamen kız arkadaşına teslim etmekle eşdeğer görüyordu. Şimdiki yaşam koşullarını idealleştiriyor, yenisini ise grotesk biçimde değersizleştiriyordu. Taşınma meselesini sanki yaşamını tehdit eden bir krizmiş gibi büyütüyordu. Ona, analizde de benzer bir krizin belirginleştiğini ve bunun erken dönemde yaşamını gerçekten tehdit etmiş olabilecek bir krizi yeniden canlandırabileceğini ima ettiğimde, öfkeyle karışık umutsuzlukla tepki verdi.
Benden ısrarla tavsiye ve yönlendirme istedi. Ne söylersem söyleyeyim, kendini anlaşılmamış hissediyor, beni suçluyor, onu ciddiye almadığımı ve yalnız bıraktığımı söylüyordu. Bütün bunlar abartılı, teatral ve histerik bir tarzdaydı: abartılı, içtenliği zor hissedilen “histerik sahneler” biçiminde.
Karşı aktarımım da dikkat çekiciydi. Kendimi giderek daha fazla utanç, öfke, huzursuzluk, suçluluk duygusu ve rahatsızlık içinde buluyordum. Duygusal mesafem hızla artıyordu. Kendisinden çok kendim için kaygılanıyor, teknik yaklaşımımdan kuşku duyuyor, kendimi yetersiz hissediyor ve bir meslektaşıma danışma dürtüsü duyuyordum. Ona adil davranamadığımı düşünüyor ve analizin sona ereceğinden kaygı duyuyordum.
Ancak kendime şu soruyu sormaya başladım: Ya onun sürekli tekrarladığı “Beni anlamıyorsunuz” sözleri bir suçlama değil de bir ileti olsaydı? Bu iletisini, önceki dönemin “temelde hiçbir şey değişmedi” mesajıyla birleştirdiğimde, Bay A.’nın aslında durmaksızın şunu söylediğini fark ettim: “Siz meselenin özünü anlamıyorsunuz!” Ve bu konuda haklıydı. Ancak bu, benim teknik yetersizliğimin değil, şu anda yüzeye çıkan çatışmaların göstergesiydi.
Bu çatışmalar o kadar kaygı vericiydi ki, bastırma açısından bakıldığında, gerçekten de “anlaşılmamaları” daha güvenliydi. Böyle bakıldığında, davranışsal taşmalar (acting out) ile içsel canlandırmalar (acting in) birleşiyor ve ortaya çıkan sahne anlam kazanıyordu: Kız arkadaşına, talepkar anne rolünü yüklemiş; kendini de yine o anneye karşı çaresiz bir çocuk olarak konumlamıştı. Analitik ilişkide ise roller tersine dönmüştü: Şimdi kendisi, ağlayan, yardım isteyen, depresif, sözde zayıflığıyla güç uygulayan anneydi; bana ise güçsüz çocuk rolünü veriyordu.
Bu, bilinçdışı bir umutla yapılıyordu: Benim bu “rol oyununu” sezmemi, onun çocukken annesine karşı hissettiklerini hissedebilmemi ve onun başaramadığı şeyi, yani anneye mesafe koyarken yine de ilişkiyi sürdürebilmeyi, başarabilmemi umuyordu. Ancak bu yöndeki dikkatli yorumlarımı reddediyor, şikayetlerini ve görünürdeki suçlamalarını artırıyordu.
Yine de vazgeçmedim. Onun “siz beni anlamıyorsunuz” mesajını kayda alıyor ve pekiştiriyordum: “Son haftalarda aramızdaki ilişki belirgin biçimde değişti. Sanırım burada henüz anlamadığım yeni bir şey kendini gösteriyor. Siz taşınsanız da taşınmasanız da aramızda olup bitenlerle yüzleşmek zorundayız.” Böyle seansların ardından öfkeli, söylenerek ya da ağlayarak ayrılıyordu.
Süreç böyle devam etti. Elbette taşındı ve kendini giderek daha kötü hissetmeye başladı. Davranışsal taşmaları tehlikeli boyutlara ulaştı. İntihar düşüncelerini dile getirdi. Bir psikiyatriste yönlendirilip ilaç yazılmasını talep etti. Bunu yapmayı reddetmem ve aktarım düzeyinde kalmamızda ısrar etmem, süreci doruk noktasına taşıdı.
Bir gün tamamen çökmüş halde geldi. Ağlamaya, hıçkırmaya, inlemeye başladı; divanda kıvranıyor, “Artık dayanamıyorum!” diye fısıldıyor, inliyor, bağırıyordu. Bu sahne sözcüklerle tam olarak anlatılamaz. Sadece karşı aktarımımı olabildiğince yalın biçimde ifade edebilirim: Önce şaşırdım, ardından rahatsız oldum, sonra giderek öfkelendim. Hiçbir sempati hissedemiyordum, aksine, içten içe tiksinti duyuyordum. Bedensel olarak tamamen kasılmış, gergindim ve içimden sürekli “Böyle değil! Benimle değil!” diye bağırıyordum.
Normalde çaresizlik ve gözyaşlarına uygun biçimde tepki verebilen biri olmama karşın, bu sahnede kendi duygusal sınırlarımı kaybettiğimi hissediyordum. Bu, şimdiye dek yaşamadığım türden bir duygusal aşırı durumdu.
Her ne kadar analizin nereye yöneldiğine dair genel bir fikrim olmasına karşın, karşı aktarımımı yeniden kontrol altına almak ve bunun “pasiften aktife dönüşümün” ve dolayısıyla annenin total (global) özdeşleşmesinin doğrudan yorumu için bir zorunluluk ve aynı zamanda bir olanak olduğunu kavramam biraz zaman aldı. “Şimdi ya da asla” düşüncesi, kasılmamın yerini almaya başladı.
Bu noktadan sonraki çeşitli müdahalelerim kabaca şöyle özetlenebilir: “Sizi orada öylece yatarken ve ‘Artık dayanamıyorum’ diye inlerken gördüğümde, son dönemde aramızda yeni ve korkutucu olanın ne olduğunu birden anlamaya başladım. O an hissettim ki, bu haliniz aslında siz değilsiniz: annenizdi, size ‘Artık dayanamıyorum’ diye sızlanan.”
Beni öfkeyle böldü: “Hayır, babamdı! Neden hep annemden söz ediyorsunuz?!” Ona şu yanıtı verdim: “Evet, babanızla da yeniden ilgilenmemiz gerektiğini, onunla ilgili birçok imgenizi şimdi daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Ama az önce bana gösterdiğiniz, hatta neredeyse sahnelediğiniz şey, annenizle ilgili belirli imgelerdi. Bana, annenizden hem tiksinip hem de ona karşı kendinizi ne kadar çaresiz hissettiğinizi ve bu nedenle ona nasıl öfke duyduğunuzu hissettirdiniz.”
Daha sonra meslek seçimi konusuna geri döndük; bu konu büyük ölçüde annesi tarafından belirlenmişti ve daha önce de birkaç kez konuşulmuştu. “Kendi mesleğinizi bile seçemediniz. Aslında ne istediğinizi bile tam olarak fark edemediniz; başından beri annenizin dileğini kendi dileğiniz gibi benimsemek zorunda kaldınız. Şimdi anlıyoruz ki, neden ‘hukuk’la uğraşmadığınızda kendinizi özgür hissedebileceğinizi düşündüğünüzü!.”
Kısa bir sessizlikten sonra yeniden ağlamaya başlar, ancak seansın başındakinden tamamen farklı bir biçimde: sarsılmış, üzgün, rahatlamış ve benim için de hissedilebilir bir biçimde. Artık onun acısını hissediyorum.
Sonra, annesiyle olan ilişkisinin bu özdeşleşmeci yönünü simgesel biçimde ifade edecek bir sözcük kullanır: “Annemin hizmetinde olmak zorundaydım.” Onu sürekli olarak, annesi için bir şey yapmak zorundaymış gibi hissetmek ve buna rağmen ona hep bir şey borçlu kalmak duygusu izlemiştir. “Hizmetinde olma zorunluluğu”nun, bugüne kadarki yaşamının tamamında kırmızı bir hat gibi geçtiğini ve birçok güçlüğünün temelinde yattığını fark etmeye başlar. Nasıl ki bir zamanlar annesine hizmet etmek zorundaysa, daha sonra sevdiği öğretmenlerine, eşine, ardından meslektaşlarına, öğrencilerine ve sevgilisine, ve nihayet bana, aynı biçimde hizmet etmek zorunda kalmıştır.
Burada, oldukça keyfi biçimde, yarım bıraktığım bu taslak, total (global) özdeşleşmenin sahnelenmesi ve yorumunun aktarım sürecinde tek seferlik bir olaymış izlenimini verebilir. Ancak durum, “psikobelletaristik” (psikolojik roman türü) edebiyatta belki öyle basitleştirilebilir, ama analitik uygulamada bu süreç uzun, zahmetli, iniş çıkışlarla dolu bir emek ister; içgörü ve yeniden savunma hızla birbirini izler. Bu tür sahneler, giderek hem analizant hem de analist için daha az tehditkar hale gelse de, bir süre daha çeşitli biçimlerde yinelenir. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü total (global) özdeşleşmenin çözülmesi, bu tür hastaların üstesinden gelmek zorunda oldukları en güç görevlerden biridir. Bu süreç, erken dönemde kurulmuş, oldukça yapılandırılmış ama bir o kadar da başarılı bir savunmayı temelden sorgular. “Yeniden çatışma haline getirme” (Rekonfliktualisierung) süreciyle birlikte erken dönemdeki “annesiyle ayrılık” meselesi olan ilişkinin yeniden yaşanması kaçınılmaz hale gelir.
Analizant, bir yanda sevgi kaybı kaygısının, diğer yanda total bağımlılık kaygısının tüm ağırlığıyla yüz yüze kalır. Bu kaygılar, eksik kalmış bireyleşme sürecinin yeniden işlenmesi bağlamında belirleyici hale gelir. Kendi yollarını ve hedeflerini izlemenin yalnızlık getirebileceği korkusu, kolayca ortadan kalkacak bir korku değildir.
Bir hasta, ancak preödipal ve ödipal üçgenleşme düzeyindeki çatışmaların uzun ve başarılı bir biçimde çalışılmasından sonra, bilinçdışı düzeyde şu güveni edinebildiğinde bu görevin üstesinden gelebilir: analitik süreç, ne olursa olsun, onu bir kez daha erken dönemdeki hayal kırıklığına uğratıcı anneyle karşı karşıya bırakmayacaktır.
Reto A.’nın tedavisinde, bu yeni çalışma evresinde, birbirine sıkı biçimde örülmüş üç farklı aktarım hattı ayırt edilebilir.
En yüzeysel olanı, Kohut’un (1971) tanımladığı biçimiyle, yansıtıcı kendilik nesnesi aktarımına karşılık gelir. Bay A., bağımsız etkinliğinin tanınmasını ve narsistik olarak onaylanmasını ister. Bu onayı yeterince almazsa, ki ona hiçbir zaman yeterli gelmez, ben, onun gözünde artık ikinci aktarım hattında olduğu gibi, preödipal anneyi temsil ederim: onun bağımsız isteklerini reddeden, sevgisini koruyabilmek için hizmet edilmesi gereken anneyi. Sevgi yitimi kaygısı, aktarımda açık biçimde yankılanır.
Yorumlarım onu hoşnutsuz etmeye başlar. Bunun nedeni, geçmişteki gibi kendini saldırıya uğramış hissetmesi ya da yorumlarımı yanlış bulması değildir; daha çok, tüm yorumlarımı “benim düşüncelerim üzerine düşünmesi gereken bir çağrı” olarak algılamasıdır. Eğer bunu yapmazsa, eğer yorumlarımı sorgulamadan kabul etmez ve onlarla özdeşleşmezse, benim hoşnutsuz olacağımdan ve ona artık bir şey “vermeyeceğimden” korkar.
Üçüncü hat ise bir “baba aktarımı”na karşılık gelir. Burada, preödipal ve ödipal üçüncü nesneyle ilişkisinde yaşadığı kaygı yansır. Sürekli şu soru gündeme gelir: bana ne ölçüde güvenebilir? Benim, anneden bağımsız bir nesne olarak güvenilirliğimden kuşku duyar. Anneyi eleştirip ondan uzaklaştığında, benim onu anlamayacağımdan korkar; tıpkı babasının bir zamanlar yaptığı gibi, “annenin tarafını tutacağımdan” ve onun bağımsızlık çabalarına anlayışsız, suçlayıcı ya da depresif biçimde tepki vereceğimden endişe eder. Bu nedenle, anneyi eleştirip ondan uzaklaşırken beni incitip incitmediğini ve benim ona hala “iyi baba” olarak destek olup olmayacağımı sürekli olarak denetleme ihtiyacı hisseder.
Reto A.’nın kısa süre içinde yukarıda sözü edilen sevgilisiyle ilişkisini bitirmesi ve ödipal arzuların yeniden çalışılmasıyla birlikte örtük eşcinselliğin geniş bir yer tutması şaşırtıcı değildir. Ancak bu noktada artık yeniden nevrotik çatışma çözümlemesinin tanıdık alanına dönülmüş olunur.
6. Özdeşleşme ve Nesne İlişkisi
Birçok soru açık kalmakta, yeni sorular ise kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Örneğin, preödipal anneyle total (global) özdeşleşmenin cinsiyete özgü farkları üzerine şimdiye dek hiçbir şey söylemedim. Ayrıca özdeşleşme ile bastırmanın bu kadar sıkı bir biçimde iç içe geçmesi, özdeşleşme ile içe atım (introjektion) arasındaki ilişkinin daha ayrıntılı bir biçimde belirlenmesini hak eder. Yine, bu hastada son derece belirgin biçimde gözlemlenen üstben sorunları hakkında da tek kelime etmedim.
Elbette, aynı ya da benzer bozukluklarla ilgilenen başka kavramsal yaklaşımlar da mevcuttur. Bu nevrozları içe atım ve üstben açısından ele almak, onların depresyonla yakın ilişkisini muhtemelen açıkça ortaya koyacaktır. Total (global) özdeşleşme, “temel bozukluğun” özgül bir biçimi; onun çatışmasallaşması ve aktarım sürecinde işlenmesi ise bir “yeniden başlangıç” olarak anlaşılabilir (Balint, 1932, 1968; Thomae, 1984). Total (global) özdeşleşmenin ağır olgularda, nevrozun “temel psikotik çekirdeği”ni oluşturan bir “bland psikoza (sönük/donuk psikoz)” (Green, 1975) dönüşüp dönüşemeyeceği sorusunu ise yalnızca bir olasılık olarak ortaya atmak istiyorum.
Benim kavramımın, Ogden’in (1979, 1982) tanımladığı biçimiyle yansıtmalı özdeşleşme (projektive Identifikation) kavramıyla nasıl bir ilişkisi olduğu da üzerinde durulmaya değer bir noktadır. Preödipal anneyle total (global) özdeşleşme üzerine kurulan benliğin, her zaman “sahte bir benlik” (false self) nitelikleri taşıdığı ve bu hastaların hem yaşamlarının hem de analizlerinin “gerçek benlik” uğruna bir mücadele olduğu açıktır (Winnicott, 1960). Ancak hangi ruhsal bozukluk için bu geçerli değildir ki!
Bu listeyi elbette uzatabilirim; ancak burada amacım neleri yapmadığımı göstermek değil, her analistin aşina olduğu deneyimleri belirli bir bakış açısından ele aldığımı açıkça belirtmektir. Bununla birlikte, kendi görüşlerimi fazla görelileştirmek istemiyorum; çünkü özgül bir özdeşleşmenin anlaşılması, anlatılan bozuklukların anlaşılmasına esaslı bir katkı sağlar. Tersinden de söylenebilir: bu bozukluklar, özdeşleşmenin insanın gelişiminde ve yaşamında taşıdığı önemi aydınlatır.
Bu durum, özdeşleşmenin farklı kaderlerini daha ayrıntılı biçimde betimleme gereğini doğurur. Her analist, zayıf ya da yetersiz bir üçüncü nesneyle kurulan patojenik bir özdeşleşme sonucu karakteristik biçim kazanmış bozukluklarla karşılaşmıştır. Ben de kendi “analitik mücadelemi” burada anımsıyorum: uzun süre boyunca ödipal babasıyla özdeşleşme yoluyla onu neredeyse seansa “beraberinde getiren” genç bir yetişkinle yürüttüğüm çalışmayı. Bu, yenilmemesi gereken ödipal baba figürüydü; dolayısıyla “Ödipus çatışmasının çözülmesi” engellenmiş veya sürekli askıda kalmıştı. Bu ödipal babayla verdiğim mücadele, Reto A.’nın preödipal annesiyle verdiğim mücadele kadar inatçı ve yıpratıcıydı, ancak aktarım süreci ve özellikle karşı-aktarım bu kez tamamen farklıydı.
Dürtü kaderlerinin, nesne ilişkilerinin ve benliğin incelenmesinin ardından, psikanalizin günümüzdeki özel ilgisinin, sağlıklı ve hastalıklı ruhsal yaşamda özdeşleşmenin kaderlerine yöneldiği görülmektedir. Örneğin, Kudüs İbrani Üniversitesi’ndeki Sigmund-Freud Merkezi’nin ilk konferansı “Yansıtma, Özdeşleşme ve Yansıtmalı Özdeşleşme” konusuna ayrılmıştı. 1985 Hamburg Uluslararası Psikanalitik Kongresi de tümüyle özdeşleşme ve onun kaderlerine adanmıştı.
Benim özdeşleşmenin savunma yönü üzerine yaptığım çalışmadan, genel geçer sayılabilecek iki sonuç çıkarılabilir: Birincisi, özdeşleşme yoluyla savunma, her zaman bir çatışmadan kaçınmaya hizmet eder. Bu nedenle özdeşleşme yoluyla savunma, aynı zamanda çatışmanın yeniden etkinleşmesinin de savunulması anlamına gelir. Bu da bastırma yoluyla savunma ile belirgin bir karşıtlık oluşturur. Moser (1964, 1967), özdeşleşme ve yansıtma yoluyla savunmayı, bastırma etrafında örgütlenen karşı-yatırım (Gegenbesetzung) biçimindeki daha yüksek düzeydeki savunmadan sistematik olarak ayırmış ve preödipal ya da pregenital nevroz kavramını geliştirmiştir. Ancak Moser, bu savunma modelini klinik olarak derinleştirip uygulayıcılara erişilebilir kılmak için pek bir katkıda bulunmamıştır; klinisyenler de bu modeli benimsemeye fazla çaba göstermemiştir.
İkincisi, ki bu, ilk sonucun bir belirginleştirilmesidir; özdeşleşmeyi bir savunma aracı olarak kullanan çocukta da yetişkinde de amaç, yaklaşan bir nesne kaybını ya da en azından bir sevgi kaybını önlemektir. Özdeşleşme yoluyla savunma, insanın aşırı sevgi kaybı kaygısıyla, “Özellikle çocuk, bir nesnenin sevgisine duyduğu gereksinimle o nesneye karşı düşmanca duyguları arasındaki çatışmayı çözmek zorunda kaldığında” (Sandler, 1960, s. 737), başa çıkmasının başlıca araçlarından biridir.
Özdeşleşme aracılığıyla savunmaya başvuran kişi, sevgi yoksunluğu tehdidini derinden ve varoluşsal biçimde yaşar. Artık “dürtü savunması”, yani arzu doyumundan vazgeçmek, nesnenin sevgisini sürdürmek için yeterli değildir. Nesne ilişkisinin kendisi değiştirilmeli, “uyarlanmalıdır”. Bu durum da yine karşı-yatırım yoluyla savunmanın karşıtıdır.
Her özdeşleşme, yalnızca benlik temsiline değil, aynı zamanda nesne ilişkisine de bir dönüşüm getirir. Böylece Freud’un özdeşleşmeden söz ettiği o uç ve merkezi noktaya yeniden geliriz: eğer arzu edilen bir nesne ilişkisi olanaksızsa, onun yerini bir özdeşleşme alabilir. Ancak burada göz önünde bulundurmamız gereken şey, bunun genellikle tüm nesneyle değil, yalnızca belirli nesne imgeleriyle ilgili olduğudur.
7.“Farkına Varmayacaksın!”
Klinik deneyimlerimi kuramsal olarak formüle etmeye çalışırken, Alice Miller’in çalışmalarının beni sürekli olarak meşgul ettiğini fark ettim. Yetenekli Çocuğun Dramı ve Farkına Varmayacaksın adlı yapıtlarında Miller, bana öyle geliyor ki, anneleriyle total (global) bir özdeşleşme içinde olan insanları betimler. Yetenekli çocuğun dramı, bağımlı olduğu insanlar tarafından sevilmemesidir. Sevdiği ve sevgisine gereksinim duyduğu insanların kendisine yaptıklarını fark etmesine izin verilmeyen, yani bunu “fark etmemesi gereken” istismar edilmiş ve incinmiş çocuk, bunu kuşkusuz nesneyi (sevileni) korumak için yapar; ama bu koruma, öncelikle nesnenin kendisi için değil, çocuğun kendi varlığını koruyabilmesi içindir! Çocuk, merkezi sevgi nesnesini ne pahasına olursa olsun muhafaza etmek zorundadır. Çünkü asgari bir sevgi düzeyinden bile yoksun kalmak, onun için toplumsal, ruhsal, hatta fiziksel ölümü anlamına gelir.
8.Sonuç Olarak: Yeniden Travma ve Çatışma Üzerine
Artık, total (global) özdeşleşmeyi preödipal anneyle birlikte öncelikle bir travma, yani çatışmasal olmayan, başka bir deyişle çatışma kapasitesi bulunmayan bir alan, olarak kavramsallaştırmama yol açan nedenin ne olduğu kolaylıkla anlaşılabilir: gözle görülür biçimde belirgin olan yön, yaşamdan ve yaşantıdan kaçınma eğilimidir. Kuşkusuz bu, birçok nedenden yalnızca biridir, ancak belirleyici bir nedendir. Bu alan için, Winnicott’un (1960) travma hakkında söyledikleri geçerlidir: travma yaşanamaz, yalnızca yinelenebilir. Hiç kuşku yok ki, anneyle total özdeşleşme travmatik deneyimlere işaret eder. Ne var ki, travmatik, çatışmasal olmayan bir alan kavramı, tam da en kritik noktada durur. Bu kavram, bu tür bozuklukların temel sorunsalının kuramsal karşılığı haline gelir: başka, aynı ölçüde önemli olan şeylerden kaçınma yoluyla ancak bir şeylerin kurtarılabileceği.
Tedavi sürecinde ise, total (global) özdeşleşmenin etkilediği bu alanın çatışmasallaştırılmasının, psikanalitik insan ve terapi anlayışına uygun biçimde, kritik bir an olduğu görülmüştür. Travmatik, çatışmasal olmayan bir alan varsayımı, eğer aynı zamanda şu da görünür kılınmazsa, yani “travmatik tepki”nin, her nasıl biçimlenirse biçimlensin, dayanılmaz çatışmalar karşısında başvurulan son çare (ultima ratio) olduğu, o zaman özsel olanı gizler.
Bu nedenle, “travma” kavramını ruhsal bozuklukların “dışsal” nedenleriyle sınırlamak daha anlamlı görünmektedir. Travma, iyi gerekçelerle, metapsikolojik bir kavram değildir. Ondan böyle bir kavram üretme çabaları zorunlu olarak yetersiz kalır. Yanlış anlamalar ve hatalı yorumlamalar tehlikesi fazlasıyla büyüktür; nitekim “travma kuramı” ile “çatışma kuramı”nı birbirine karşıt konumlara yerleştiren tartışma (Krüll, 1979; Miller, 1981; Masson, 1984) bunu açıkça göstermektedir. Oysa bu tür bir karşıtlık, psikanalitik düşüncenin hermenötik ve dinamik doğasına bütünüyle yabancıdır. Sonuçta “zarar verici ‘olaylar’ ile acı süreçleri arasındaki örgülenme” (Lorenzer, 1984, s. 206) psikanalitik çalışmanın özü ve çekirdeği olarak kalmaktadır.





