Yorum Sorunu
Girginer

Yorum Sorunu

Analistin nasıl yorum yaptığına dair genel bir bakış sunarken, iyi bilinen olgulara yalnızca kısaca değinmekle yetinecek, bunun yerine henüz yeterince açık biçimde formüle edilmemiş ve daha derinlemesine araştırılması gereken sorunlara odaklanacağım. Öncelikle, psikanalitik teknikte yorum çalışmasının konumunu, özellikle de yorumlar aracılığıyla hastada ortaya çıkan dinamik değişimleri, bizim “içgörü” (Einsicht/Introspection)) olarak adlandırdığımız süreçleri, ele alacağım.

Öncelikle vurgulamak gerekir ki, analistin müdahaleleri yalnızca yorumlardan ibaret değildir. Analistin bazı müdahaleleri, yorumların amaçlanan dinamik etkisini mümkün kılar; diğer müdahaleler ise, psikanalitik sürecin işlemesi için zorunlu koşulları yaratır. Bu zorunlu müdahalelere, hastayı psikanalizin temel kuralına uymaya yönlendiren her şey dahildir. Bu kuralın amacı, normalde bilinçli ve bilinç-öncesi düşünce süreçleri arasında bulunan sansür engelini gevşetmektir. Bu gevşeme, dolaylı olarak, bilinç-öncesi ile bilinç-dışı süreçler arasındaki engelin de gevşemesine yol açar. Böylelikle hastanın çağrışımları, büyük ölçüde birincil süreç tarafından etkilenmeye başlar.

Hastanın temel kurala bağlı kalması, en azından psikanalize uygun olguların çoğunda, divan pozisyonuyla kolaylaştırılır. Bilindiği üzere bu pozisyon, çocukların, bazen de ergenlerin analizlerinde, ayrıca şizofreni ve bazı sınır (borderline) vakalarının tedavisinde uygun değildir. Deneyim, bu durumlarda divan pozisyonunun uygun olmadığını ya da zararlı olabileceğini göstermiştir. Dolayısıyla, divan pozisyonu yalnızca analistin rahatlığına hizmet etmez; aynı zamanda pozitif bir dinamik işlevi vardır.

Gerçekten de, Ernst Kris’in belirttiği gibi, divan pozisyonu, yansıtmalı süreçlerin payını nesnel algılara kıyasla artırma eğilimindedir. Ayrıca, bu pozisyon hastada, dikkat ve gerçeklik değerlendirmesinin dış dünyadan (analistten) çekilip içsel yaşantılara yönelmesini sağlar. Bununla birlikte, dışsal ve içsel gerçeklik değerlendirmesi arasında belli bir denge, bizim “farklılaşmış gerçeklik değerlendirmesi” dediğimiz yeti, analitik tedavinin önkoşuludur.

Gerçekliğin dış nesneden geri çekilmesi, geçmişe ait tepkilerin analiste aktarılmasını (Übertragung) kolaylaştırır. Öte yandan, dikkatin ve gerçeklik değerlendirmesinin hastanın iç yaşantılarına yönelmesi, en azından çoğu durumda, çağrışımların akışını ve içgörünün kazanılmasını destekler.

Bilindiği gibi, bazı analistler, analizin belirli aşamalarında veya belirli vakalarda hastayı oturur pozisyonda tutarlar; özellikle de yansıtmalı süreçlerin ve aktarımların nesnel algılara üstün geldiği, gerçeklikten kopuşun aşırılaştığı durumlarda, hastayı yeniden gerçeklikle karşı karşıya getirmek için bunu yaparlar. Buna karşılık, bu tür yansıtmalı kaymaların çok kolay veya çok zor gerçekleştiği durumlarda aktarımla çalışmak zorlaşır ya da imkansızlaşır. Bu nedenle, klasik psikanalitik yöntem en etkili biçimde yalnızca belirli “optimal koşullar” içinde işler. Bu koşul dizisinin iki ucunda, analiz ya tamamen imkansız hale gelir ya da teknik bir uyarlama gerektirir. Bu durum, analitik tekniğin uygulanabilirliğinin hem dürtülerin (Triebe) durumuna hem de hastanın benliğinin (Ich) durumuna bağlı olduğunu gösteren iyi bilinen olgunun bir örneğidir.

Analistin, yorumun yanı sıra, çağrışımların akışını kolaylaştırmak ve Ben’i yorumları kabule hazırlamak için başvurabileceği birçok başka müdahale biçimi vardır. Bunlardan bazıları “terapötik çekimserlik/nötürlük kuralı” (Abstinenzregel) kapsamına girer; bazıları ise “analitik atmosfer”in yaratılmasına yöneliktir. Örneğin, analistin iyi niyetli anlayışı ya da nesnelliği bu atmosferin parçalarıdır. Bu tür müdahalelerin, Ben’in çatışmasız alanını güçlendirdiği söylenebilir. Böylece Ben’in, patojenik çatışmalarda dürtülere veya onların türevlerine karşı geliştirdiği savunma yoğunluğu azalır; aynı zamanda aktarımın kurulması da kolaylaşır.

Diğer müdahaleler, analistin hastaya verdiği açıklamalar, onun yaşadığı gerçek durumlara ilişkin soruları veya analistin sessizliği gibi unsurları kapsar. Sessizlik, yalnızca serbest çağrışımların akışını teşvik etmekle kalmaz; belli anlarda hastada önemli bir dinamik etki de yaratabilir.

Analist, çoğu zaman çeşitli “örtük müdahaleler”de bulunur; bunlar farklı etkiler doğurabilir. Sonuçta, analitik durumun gerçekliği ve analistin genel tutumu, hastanın vicdanını rahatlatma ve dürtülerini sözel olarak ifade etme ihtiyacını destekler; buna karşılık, agresif ya da cinsel davranışların ya da cezalandırılma gereksiniminin analitik süreçte doğrudan doyumuna engel olur.

Son dönemlerde bazı analistler, analitik süreci kısaltmak ve basitleştirmek amacıyla, daha çok müdahalelerin doğrudan yarattığı dinamik değişimlerle yetinip, olabildiğince az yorum yapmayı tercih etmişlerdir. Onlara göre, analist belirli psikolojik durumlarda, hastanın geçmişindeki önemli bir figürün davranışının tam zıddı bir biçimde davrandığında, terapötik sonuçlar elde edilebilir. Bu yaklaşım, psikanalize özgü olan şeyi, yani yorum yoluyla kazanılan içgörüye bağlı dinamik değişimleri, değersizleştirir.

Elbette, sınırlı dinamik değişimler içgörü olmaksızın da ortaya çıkabilir; aynı şekilde, sınırlı içgörüler yorum olmadan veya hatta analiz yapılmadan da elde edilebilir. Analiz sırasında, açık konuşmanın kendisi bile belli bir ölçüde içgörü kazandırabilir. Ancak hasta yalnızca serbest çağrışımlarına bırakılır ve hiçbir yorum almazsa, içgörüsü sınırlı kalır.

Peki, yorum nedir ve diğer müdahalelerden nasıl ayrılır? Psikanalizde bu terim, analistin hastaya yaptığı ve onun bastırılmış kişilik yönlerini tanımasını sağlayan açıklamaları ifade eder. Analist bu bilgiyi, hastanın kendi düşüncelerinde, duygularında, sözlerinde ve davranışlarında dile getirdiği parçacıklardan elde eder. Bu tanımı özellikle geniş tutuyorum, çünkü yorumun tanımının katı olmaması gerektiği kanaatindeyim.

Bazı müdahaleler, yorumun doğrudan bir hazırlığı olarak değerlendirilebilir. Analizin başlangıcında hasta genellikle bir dizi olayı anlatır; analist bu olaylarda bazı benzerlikler fark eder. İlk adım, analistin hastaya bu olayların ortak özelliklerini göstermesidir. Sonraki adımda, hastanın bu durumların tümünde benzer biçimde davrandığına dikkat çekilir. Üçüncü adımda, bu davranışın her seferinde rekabet durumlarında ortaya çıktığı ve hastanın bu rekabeti bilinçsizce kaçınma davranışlarıyla ikame ettiği gösterilebilir. Analizin daha ileri bir aşamasında, bu davranışın geçmişteki kritik yaşantılardan kaynaklandığı ve örneğin Ödipal tepkilerle (Ödipuskomplex) bağlantılı olduğu hastaya gösterilir.

Yorum, analizin tüm sürecine yayılır; yalnızca son evrelerinde tamamlanır, çünkü o zaman Ben’in (Ich) ve Altben’in (Es) türevlerinin oluşumuna kadar uzanır. Hazırlıkla yorumun nerede birbirinden ayrıldığı konusunda fikir birliği olmayabilir; ancak bu fark önemsizdir. Çünkü asıl önemli olan, hazırlıktan yoruma doğru kademeli bir geçişin var olmasıdır.

Bir yorumun içgörüye yol açabilmesi için belirli önkoşulların bulunması gerekir. Yorum yapılırken dinamik, ekonomik ve yapısal bakış açıları birlikte dikkate alınmalıdır. Bu önkoşulları ayrıntılı biçimde sınıflandırmaya ve aynı zamanda Ben psikolojisinin psikanalitik teknikteki rolünü daha kapsamlı biçimde ortaya koymaya çalışacağım.

Yorumlar, bireyin kişisel yaşantılarıyla ilgilidir. Amaç, kişinin kendisi hakkındaki bilinç içeren bilgilerini (Selbsterkenntnis) derinleştirmektir; bu nedenle, insanın ruhsal gerçekliğiyle (psychische Realität) ilgilenmelidirler. Psikanalitik yorumlar, hastaya salt iç gözlemle ulaşabileceğinden daha genel bir içgörü kazandırır; ancak bilimsel açıklamalara göre çok daha az soyuttur. Bir psikanalitik tedavi sürecindeki yorumlar, örneğin “Ödipus karmaşasını açığa çıkarmayı” değil, bu karmaşanın o kişinin kişisel yaşantısındaki özel ifadesini ortaya koymayı amaçlar.

Yorumlar (deutungen), yüzeyden uzaklık dereceleriyle karakterize edilebilir. Hastanın getirdiği malzeme yüzeyden derinliklere doğru hareket edebilir ve analistin, yorumlarını bu gelişmeye uyarlaması önemlidir. Bir yorumun yüzeyden optimal uzaklığı şu anlama gelebilir: a) Bilinen: ikna edici olabilmesi için bir yorumun, iletmek istediği bilinmeyen unsurların yanı sıra, hastaya tanıdık gelen öğeleri de içermesi gerekir. b) Güncel: bazı yorumlar hastanın güncel yaşantılarına, bazıları ise geçmişine ilişkindir.

Bir insan yaşamındaki sayısız anı arasında, tedavi edici ve anlamlı anıların bulunmasını samanlıkta iğne aramaya benzetirsek, neyse ki bastırılmış bu tür anılar, mıknatısın demir tozlarını çekmesine benzer biçimde davranır. Bu benzetmede demir tozları, hastanın çağrışımlarıdır; bunlar geçmişteki patojen olaylardan belirli bir biçimde etkilenmiştir. Bu açıdan bakıldığında, hastanın geçmişinin şimdide bulunduğu söylenebilir.

Rivayete göre Ferenczi bir zamanlar şöyle demiştir: “Bir hasta şimdiden söz ediyorsa, analist geçmişten söz etmelidir ve tersi.” Bu öneriyle anlatmak istediği, analizin amacının hastanın şimdisiyle geçmişi arasındaki bağı açığa çıkarmak olduğudur. Bu öneri, analitik terapide yorumların geçmiş ile şimdi arasında bir köprü kurmaya yöneldiği ve bu bağlantının iki yönlü işlediği anlamına gelir. Dolayısıyla yorumlar, geçmişi şimdiye bağlayan şeyle ilgilenirler, ki bunun nedenlerinden biri de aktarım yorumlarının bu denli etkili olmasının sebebidir: çünkü aktarımda geçmiş yeniden şimdiye taşınır.

Bazı yorum özellikleri, yorumun en uygun alanı ya da hastanın güncel ilgilerinden uzaklık derecesiyle ilgilidir. Bilindiği gibi, hasta duygular tarafından taşkın biçimde sürüklenirken yorum yapmak uygun değildir. Hastanın tepkileri ancak, yorumlanmak istenen yaşantılardan duygusal olarak belli bir mesafeye ulaştığında yorumlanabilir. Örneğin akut yas tepkileri yorumlanmaz. Öte yandan, geçmiş çatışmalarla ilgili bir yorumun etkisi, mevcut durum ile o çatışmalar arasındaki mesafe çok fazlaysa oldukça az olur. Freud’un o anda belirti vermeyen çatışmaların analizinin mümkün olmadığını söylemesi buna örnek gösterilebilir.

Yorum için ayrıca “mesafe”nin, hastanın bir yoruma erişebilirliği anlamında da gerekli olduğu unutulmamalıdır. Bu durum kısmen yukarıdaki düşüncelerden, kısmen de başka etkenlerden kaynaklanır: örneğin analizin ne kadar ilerlemiş olduğu ya da yorumun “derinliği” gibi. Ayrıca yorumların hangi alana yöneldiği açısından da ayrım yapılabilir: a) Dirençler ya da tarihsel malzeme, b) Ben-olguları (Ich-Phänomene) ya da Altben-hedefleri/itkileri (Es-Strebungen), c) Aktarım ya da analistle doğrudan ilişkili olmayan malzeme.

Bilindiği gibi, yorumların belirli bir sırayla verilmesi uygundur, yani bir yorumlar hiyerarşisi vardır. Bu bağlamda yorum için hazırlık, altben-itkilerinden önce dirençlerin ve savunmaların yorumlanması, ayrıca aktarım yorumlarıyla analiste yönelmeyen materyal yorumları arasında seçim yapılması gibi kurallar yer alır.

Yorum sırasına ilişkin iki kural daha vardır: Birincisi, önemli bir nevrotik semptomu analiz sürecinin başında ele almaktan kaçınmak gerekir. İkincisi, Anna Freud’un, Wilhelm Reich’a karşıt olarak, önerdiği gibi, karaktere katı biçimde yerleşmiş savunma biçimlerinden önce, henüz esnek olan savunma özelliklerinin analiz edilmesi önerilir.

Çoğu kez, analiz sürecinin, kişilik yapısının katmanlı doğasına uygun biçimde, tabakalara ayrılarak ve ters kronolojik sırada ilerlediği söylenir. Heinz Hartmann ise bunun neredeyse hiç böyle olmadığını belirtmiştir. Kişiliğin yapısal açıdan anlaşılması, dürtü ve ben gelişiminin bilinen evrelerinin yaşam boyunca kesişip karıştığını açıkça göstermektedir. Hartmann ayrıca, analitik süreç boyunca yeni yeniden gruplaşmaların oluştuğunu, dolayısıyla analitik sürecin ruhsal ontogenezin bir yansıması olmadığını vurgulamıştır.

Bu bağlamda, doğru yorumların uzun süre etkisiz kalabildiği olgusunu da hatırlamalıyız. Örneğin, analistine yeterince ücret ödemediğini düşünen bazı hastalar, tedavinin başarısına karşı direnç gösterebilir. Uygun bir ücretin başlı başına terapötik bir değeri olmasa da bu tür bilinç-dışı etkenler, en doğru yorumlara karşı bile direnç yaratabilir. Aslında biliyoruz ki, bazı müdahaleler ve yorumlar, Kris’in “konumsal değeri” dediği şeye bağlı olarak etkili olurlar. Freud bunları, barış zamanında önemsiz görünen, ama savaşta bir ülkenin kaderini belirleyen bir tepe ya da köy için yapılan muharebelere benzetmiştir. Freud’un benzetmesini sürdürürsek, bazı yorumlar taktiksel, bazıları ise stratejik niteliktedir. Bu gözlemler, kısa süreli analitik tedavilerin başarılarını ve yetkin terapistlerce yürütülen psikoterapilerin etkililiğini anlamamıza yardımcı olabilir.

Yorumun sırası veya hiyerarşisi, bir başka önemli etkenle, yani yorum için doğru anın seçimiyle yakından ilişkilidir. Bu konu, çok erken veya zamansız, aşırı derin yorumların yol açtığı dirençlerin önlenmesiyle ilgilidir. Bu durum, bazı mikroorganizmaların yanlış ilaç kullanımıyla geliştirdikleri dirençle karşılaştırılabilir. Henüz tam bir açıklama elimizde olmasa da bu olgunun Ben’in özel bir savunma biçimi olan entelektüelleştirmeyle bağlantılı olduğunu varsayabiliriz. Uygun zamanlamayla yapılan bir yorum ne erken ne de geç olur. Dirençlerin, aktarımın ve güncel sorunların analizinin ertelenmemesi önemlidir. Zamanlamayla ilgili bu kategoriye, yorumların tekrarı ve “çalışma üzerinde çalışma/analiz sürecinde derinlemesine işleme (durcharbeiten)” süreci de dahildir.

Freud “takt” (ölçülülük, incelik) sözcüğünü bir yorumun doğru zamanlamasının önemini vurgulamak için kullanmıştır. Buna ek olarak şunu da belirtmek gerekir ki, analitik ölçülülük (toplumsal nezaket duygusuyla karıştırılmamalıdır) yalnızca bir yorumun hangi anda yapılacağına ya da erteleneceğine karar verme bakımından değil, psikanalitik tekniğin birçok yönünde de önemli bir rol oynar. Daha kesin bir ifade bulunmadığı için kullanılan bu sözcük, hastanın sorunlarını sezgisel olarak kavrama yetisi olarak tanımlanabilir; bu yeti analiste, çok sayıda olası müdahale veya yorum arasından, o anda doğru olanı seçme olanağı verir. Ölçülülük dolayısıyla “dozaj”ı da kapsar, yani bir yorumun hastayı ne ölçüde doyuracağı ya da hayal kırıklığına uğratacağına ilişkin değerlendirmeyi içerir.

Bir hasta, daha önce analizinde bulunduğu bir analistin kaba bir ölçüsüzlüğüne örnek vermiştir: Hasta bir gün analistinin purosunun yerde sessizce yandığını fark eder. Öksürerek analisti uyandırır ve analistin uyuduğunu belirttiğinde, analist şu yanıtı verir: “Siz hep tüm dikkati üzerinize çekmek istiyorsunuz.” Bu söz aslında hastaya uygundu, fakat o anda böyle bir yorumun olumlu bir etkisi olamazdı. Özellikle de bir analiz hastasının, analistinin dikkatini talep etme hakkı olduğundan ve analistin kendi uykusunun suçunu hastaya yüklemek için doğru bir gözlemi kötüye kullandığından ötürü. Aynı söz başka bir zamanda söylenseydi, belki de hastanın içgörüsünü derinleştirebilirdi.

Bir yorumun dinamik etkisinin büyük ölçüde onun ifade biçimine bağlı olduğu bilinmektedir. Örneğin psikanalitik ve kuramsal terminolojiden kaçınmak ve hastanın kişisel konuşma tarzına uyum sağlamak önemlidir. Yorumlar özgül ve somut olmalı; ayrıca hastanın kişisel durumuna uygun biçimde formüle edilmelidir.

Obsesyonel nevrozlu bir hastanın analizinde, bazı yeni oluşan semptomların anlamı yorumlanmalıydı. Onun takıntılı düşüncelerinin semptomlar aracılığıyla ifade edilen eliptik anlatım biçiminin eksik halkalarını tamamlamam gerekiyordu. Hastaya bir yorum sunduğumda sıklıkla şöyle yanıt verirdi: “Neredeyse doğru, ama tam olarak değil.” Ancak kendi düşünme tarzına uygun biçimde formülasyonu biraz değiştirdiğimde, bazen doğru bir yoruma ulaşabiliyordum. O zaman hastada belirgin bedensel tepkiler görülür, güler ve açık bir sevinçle “İşte bu!” derdi. Bu durumlarda semptomlar geçici olarak kaybolurdu. Başka bir hasta bir yoruma “Kıl payı yanıldınız” diyerek tepki vermişti.

Yorumun biçimsel önemine dayanan iki teknik kural vardır. Birincisi, analist hastanın kullandığı savunma mekanizmasını kendisi de kullanmaktan kaçınmalıdır. Örneğin ironiyle savunan hastalarda analistin ironik ifadelerden uzak durması gerekir. İkincisi, yorumlar biçimsel olarak açık ya da örtük biçimde zamansal öğeler içerdiğinde daha etkili olur; “şimdi”, “önceden”, “şu yaşta”, “bundan sonra” gibi ifadeler, geçmişi şimdiyle, şimdiyi geçmişle ilişkilendirir. Böyle yorumlar genetik niteliktedir, çünkü hastanın geçmişini ve bugününü birbirine bağlar.

Bir nevrozun, semptomları ve patojenik çatışmalarıyla birlikte, durağan değil dinamik bir oluş olduğunu; hastanın yaşamıyla birlikte değiştiğini unutmamak gerekir. Yorumun görevi, hastanın semptomlarının ardındaki gizli çatışmaları söze dökmektir. Bu nedenle yorumun, o anda Ben ile altben-türevleri arasındaki özgül ilişkiye uygun olması gerekir.

Evli bir hasta birkaç seansta farklı kadınlara karşı cinsel çekim duyduğunu ve bu çekime karşı koymanın ne kadar çaba gerektirdiğini anlattı. Hemen ardından analisti tarafından sevilme isteğini açıkça dile getirdi. Bu, tam da o anda bir erkek tarafından sevilme arzusu olarak, kadınlardan gelen baştan çıkarıcı dürtülere karşı korunma isteği şeklinde yorumlandı. Burada yalnızca heteroseksüel ve homoseksüel eğilimlerin salınımına dikkat çekmek yetmezdi; yorumun formülasyonu hastanın yapısal çatışmasını da içermeliydi.

Freud, bazı özel yorum türlerini “rekonstrüksiyonlar” olarak adlandırmıştır. Analist, hastanın yaşam öyküsünden, çağrışımlarından, rüyalarından vb. hareketle geçmişteki bazı anlamlı deneyimleri yeniden kurar. Bunun dışında analistler bazen farklı bir rekonstrüksiyon türü de kullanırlar.

Hartmann bana, Freud tarafından analiz edilmiş bir hastadan söz etmişti. Bu hasta ergenlik döneminde annesi ve kız kardeşiyle cinsel ilişkiye girdiğini rüyasında gördüğünü anlatmış. Freud, bu rüyayı gördüğü dönemde hastanın bir kıza çok güçlü bir biçimde aşık olmuş olması gerektiğini söylemiş.

Analize aşina bir başka hasta, tedavisinin başında sürekli olarak eşinin davranışının kendisini “hadım ettiğinden” yakınıyordu. Ben de bununla aslında eşinin sevgisinden kuşku duyduğunu dile getirmek istediğini belirttim. Eşinin davranışının “hadım edici” etkisine dair sözleri genetik olarak doğru olsa da o anda önemli olan patojenik çatışmayı yüzeye çıkarmaktı, yani regresif düzeyden daha üst bir düzeye kaydırmak. Bu tür bir yorumu tarihsel ve yapısal anlamda “yukarıya doğru rekonstrüksiyon” olarak adlandırmak istiyorum. Bu teknik özellikle regresif malzeme üzerinde etkilidir ve regresyonun kaynağı olan görece yakın dönem patojenik çatışmaları yeniden kurmayı amaçlar.

Bazen, özellikle önemli bir noktayı, örneğin bir savunma sürecinin başladığı sırada mevcut olması gereken ancak unutulmuş bir duygulanım durumunu yeniden kurmak çok değerlidir. B. Bornstein’in aktardığı bir vaka buna örnektir: Bir erkek çocuk, kardeşinin doğumu sırasında ağır fobik tepkiler göstermeye başlamıştır. Analizinde çocuğun fantezileri, tüm bebeklerin ve annelerin yandığı bir hastanede yalnız başına oturan bir çocuk etrafında dönmektedir. Bornstein, olası birçok yorum arasından, çocuğa “annen kliniğe gittiğinde çok üzülmüş olmalısın” demeyi seçmiştir.

Benzer bir örnek, oldukça yetenekli, kültürlü bir genç adamın vakasında yaşandı. Bu kişi erkeklere, özellikle babasına ve baba figürlerine, küçümseyici ve ambivalent bir tutum içindeydi. O dönemde (1939’da, Fransa’da) savaşın patlak vermesi an meselesiydi ve hastama, savaş çıkması durumunda orduya katılmak zorunda kalacağım için tedavisini yarıda kesmem gerekeceğini bildirdim. Hastanın siyasi duruma karşı en ufak bir duygusal tepkiden yoksun, mesafeli ve kayıtsız tavrı değişmedi; bana yönelik düşmanca tutumu ise daha da belirginleşti. Hasta, başka erkeklerin duygularına herhangi bir biçimde katılmayı inatla reddediyordu.

Bir gün aniden, birinci dünya savaşı sırasında, babası Fransız ordusunda görevdeyken, uzun saatlerini kara, deniz ve hava kuvvetlerinin gücüne ilişkin karşılaştırmalı istatistikler hazırlamakla geçirdiğini hatırladı. Bu gençlik çalışmasının, bilinç-dışı ölüm arzularına karşı büyüsel bir savunma olduğu açıktı, fakat esas olarak babasının savaştan sağ çıkması ve zafer kazanması yönündeki dileğinin bir ifadesiydi. O sırada yaptığım tek yorum, birinci dünya savaşı sırasında vatansever olduğu yönündeydi. Bu yorumun amacı ve işlevi, hastanın hem babasına hem de kendisini tıpkı babası gibi askere gitmek zorunda kalarak “terk eden” analistine karşı bastırdığı duygusal tepkileri ve olumlu duyguları bilince çıkarmaktı.

Bu özel yorum türünün değeri, bir duygunun hem Ben’e hem de Altben’e ait öğeler taşıması ve bu sayede her iki yöne de bir erişim sağlamasında yatar.

Müdahaleler ve yorumlar üzerine genel bakışımızı, bunların hiçbir zaman hastanın tepkilerinden, yani sonuçlarından bağımsız olarak incelenemeyeceğini vurgulamadan tamamlayamayız. Gerçekten de yorumlarla sağlanan içgörünün dinamik etkisi hastada etkin bir ruhsal süreçte ortaya çıkar. Yorumlar yeni malzemeyi açığa çıkarır: bu, dirençler biçiminde ya da ek ayrıntılar, anılar, serbest çağrışımlar, bilgiler ve semptomların yoğunluğu ile niteliğindeki çeşitli değişiklikler biçiminde olabilir. Analitik yorumların terapötik etkileri yalnızca hastadaki nesnel ve öznel değişikliklerde değil, aynı zamanda daha önce bastırılmış anıların dile getirilmesi gibi sözel ifadelerde de kendini gösterir.

Hastaların yorumlara verdikleri tepkileri sistematik olarak inceleyen bir araştırma, analistlere kendi müdahaleleri ve yorumlarının zamansal sırasını belirlemede yol gösterici olabilir. Analistler bu tür tepkilerden, hastayla ilgili yeni bilgileri öğrenir ve bunları analiz sürecinin ilerleyen aşamalarında yapacakları yorumlarda kullanabilirler.

Uzun süredir tartışılan bir soru, terapötik etkinin unutulmuş yaşantıların hatırlanmasıyla mı yoksa dirençlerin aşılmasıyla mı ortaya çıktığıdır. Bu çalışmadaki formülasyonlar, bu iki bakış açısını birleştirmeyi amaçlamaktadır: Psikanalizin terapötik etkisi, her bir unsurun, dirençlerin aşılması, ardıl çalışma (durcharbeiten), bastırılmış malzemenin hatırlanması ve yeniden yaşanması ile analitik rekonstrüksiyonların etkisi, kendine özgü bir yer tuttuğu bir ruhsal süreçte temellenir. Bunların tümü patojenik çatışmaların çözüm sürecinde ardışık adımlar oluşturur.

Yorumların ve etkilerinin özgünlüğü üzerine birkaç söz eklemek isterim. Her ikisi de psikanalitik tedavideki dilin önemine, bu tuhaf insana özgü ilişki biçimine, dayanır. Freud’un “iyileştirici etkinin bilinç-dışının bilince çıkarılmasıyla sağlandığı” yönündeki tanımı, Nunberg tarafından doğru biçimde tamamlanmıştır; Nunberg, analitik terapide sözelleştirmenin önemini vurgulamıştır. Bu durum en açık biçimde eyleme vuran (acting-out) hastalarda görülür. Bu hastalarda terapötik değişim ancak, eylemle doyurulan eğilimlerin önce engellenip ardından sözel olarak ifade edilebilmesiyle mümkündür; ancak o zaman bu motivasyonlar içgörüye dönüşebilir.

Analistin ifadelerinin, hastanın kendi ruhsal gerçekliğinin yeni yönlerini açığa çıkararak dinamik değişimler yaratma gibi olağanüstü, hatta benzersiz bir işlevi vardır. Hastanın analiste yönelttiği ifadeler ise salt düşünce süreçlerini aşar; duygusal boşalımlar içerir, aynı zamanda içgörü de sağlar; oysa eylemde bu gerçekleşmez. Bu ifadeler toplumsal davranışlardır ve kişiyi sorumluluk altına sokar. Denildiği gibi, söylenmemiş sözler bizim kölemizdir; söylenmiş sözler ise bizi köleleştirir.

Sözler aynı zamanda Üstben işlevlerine de hizmet eder. Dile getirilmiş sözler toplumsal bir gerçeklik kazanır; sözelleştirilmiş düşünceler ve duygular hastayı sosyalleşmeye götürür. Yalnızca zihinde kalan düşünceler ya da düşlerin aksine, dile getirilen sözler birer nesneye dönüşür, çünkü konuşma eylemiyle yaratılırlar. Hartmann, analizin terapötik etkisi bakımından nesneleştirmenin önemini vurgulamıştır. Freud düşünmeyi “bir eyleme provası” olarak nitelendirmiştir; konuşma ise eylemin bir ikamesidir denebilir.

Konuşma, duygusal dışavurum ile eylem arasında yer aldığı ve her ikisinden de bir şeyler taşıdığı için, psikanalitik tedaviyle elde edilen dinamik değişimlerin vazgeçilmez önkoşuludur.

İlk yorumu bırak