Genel Bakış: Freud’un aktarım kavramına ilişkin en erken düşüncelerinden biri, bilinçdışı bir düşüncenin bilince ulaşabilmesi için, önbilinçte zaten var olan bir düşünceyle bağlantı kurması gerektiğini keşfetmesiydi. Bu bağlantı bir “aktarımdır”. Freud’un analitik ilişkiyi kurması, bu özel aktarım modeline dayanarak, bilinçdışı düşüncelerin bilince doğru hareketini özel bir biçimde kolaylaştırmıştır. Serbest çağrışım yapan analizantın ve “eşit uzaklıkta duran” analistin oluşturduğu, burada “Freudiyen çift” olarak adlandırılan, ikili, Freud’a, bilinçdışı anlamların analizant tarafından analiste iletilebildiği, ancak içeriklerin tamamının hiçbir zaman bilince çıkmadığı bir yol sağlamıştır. Ne yazık ki, bu dikkat çekici ve devrim niteliğindeki keşif, yani nesne ilişkilerinin yeni bir biçimi, Freud’un daha yaygın aktarım tanımı (analizant tarafından analiste yöneltilen duygu ve düşüncelerin, seans sırasındaki malzeme ve davranışlara aktarımı) karşısında geri plana itilmiştir. Yazar, bu ikinci yaklaşımın militan biçimde kullanılmasının, Freud’un psikanalize özgü daha derin ilk görüşüne karşı bir direnç haline geldiğini öne sürmektedir. Özellikle Britanya psikanalitik okulunun geliştirdiği “şimdi ve burada aktarımı” anlayışı söz konusu olduğunda, bu yaklaşımın, göndermenin biçimsel bir fikrinden ayırt edilemeyecek kadar paranoyak bir düşünce sistemine dönüştüğünü savunur. Son olarak, metin Freudiyen çiftin bu gelişiminin sonuçlarını tartışmaktadır.
I. Aktarım Üzerine Freudiyen Bir Tanım
Freud’un aktarım kavramına getirdiği ilk tanımlardan biri, bilinçdışı ruhsal içeriklerin bilince aktarımıydı. Düşlerin Yorumu’nda (1900a, s. 568) şöyle yazar:
“[…] bilinçdışı tasarımın kendisi olarak bilinç-öncesine girmesi tümüyle olanaksızdır; orada ancak, zaten bilinç-öncesine ait olan zararsız bir tasarımla bağlantı kurarak, kendi yoğunluğunu ona aktararak ve onun aracılığıyla kendini örterek bir etki gösterebilir. Bu, nevrotiklerin ruhsal yaşamında birçok dikkat çekici olayı açıklayan aktarım olgusudur. Aktarım, bilinç-öncesinden gelen tasarımı, böylece hak edilmemiş ölçüde büyük bir yoğunluğa ulaşan tasarımı, olduğu gibi bırakabilir ya da aktarımı gerçekleştiren tasarımın içeriğiyle onu değiştirmeye zorlayabilir.”
Bu makalede, aktarımın bu anlamının zamanla nasıl aşağı çekildiğini ve giderek daraltılarak “aktarımda” söz konusu olan şeyin daha özel bir anlamına indirgenmiş hale geldiğini inceleyeceğim.
Benim savım şudur: modern psikanaliz, Freud’un erken dönem anlayışına geri dönmeli ve bu anlayışın içkin bilgeliğini yeniden keşfetmelidir.
Freud, tümüyle bu tür bir aktarım biçimine dayanan bir analitik teknik modeli sunmuştu. Ben bu modele “Freudiyen çift” (Bollas, 2002, s. 7) adını verdim: serbest çağrışım yapan analizant ve serbest biçimde dalgalanan dikkatle dinleyen analist. Bu ilişki, özellikle bilinçdışı düşünce hatlarını açığa çıkarmak, yani bazı örtük düşünce içeriklerini keşfetmek amacıyla tasarlanmıştır. Freudiyen kuramın bu radikal yönü, sonraki analist kuşakları tarafından sistemli biçimde marjinalleştirilmiştir; bu nedenle, yeniden gözden geçirilmeyi hak eder.
Aşağıda yer alan iki pasaj Freud’un 1922 tarihli “Psikanaliz ve Libido Kuramı” makalesinden alınmıştır.
İlk pasaj analizantın konumunu ve görevini tanımlar:
“Analiz süreci, hastadan kendisini dikkatli ve tutkudan uzak bir öz gözlemci konumuna yerleştirmesini isteyerek başlatılır; kişi bilincinin yüzeyini okumalı, bir yandan kendine tam dikkat göstermeyi görev bilirken, öte yandan hiçbir çağrışımı dışlamamalıdır: ister 1) onu aşırı rahatsız edici bulsun, ister 2) saçma olduğunu düşünsün, ister 3) önemsiz saysın, isterse 4) aranan şeyle ilgisiz olduğunu sansın. Düzenli biçimde görülür ki, özellikle bu son gerekçelerle reddedilen çağrışımlar, unutulmuş olanın bulunması açısından özel bir değere sahiptir.” (1923a, s. 214f.)
Burada daha fazlası söylenebilir, ancak şunu vurgulamak yeterlidir: analizantın derin, karanlık sırlarının büyük önem taşıdığı düşüncesi Freud tarafından reddedilir. Freud, gündeliğin kalbinde, görünürde ilgisiz olan şeye en yüksek değeri verir.
Şimdi, serbest çağrışım yapan hastayı dinleyen analistin konumuna ve görevine nasıl yaklaştığını görelim:
“Deneyim kısa sürede gösterdi ki, analiz yapan hekim bu durumda en uygun biçimde davranmış olur, eğer kendi bilinçdışı zihinsel etkinliğini serbestçe akışına bırakırsa, düşünmekten ve bilinçli beklentiler oluşturmaktan olabildiğince kaçınırsa, duyduklarından hiçbir şeyi özellikle belleğine kazımak istemezse ve bu yolla, hastanın bilinçdışını kendi bilinçdışıyla yakalayabilirse.” (s. 215)
Bu dikkat çekici pasaj üzerine söylenecek çok şey var; ancak ben yalnızca bir unsuru vurgulamak istiyorum, çünkü tam da bu unsura, çoğu psikanalitik ekol ısrarla hak ettiği önemi vermemekte ve onu öğretmemektedir. Freud, psikanalitik çalışmanın bilinçdışından bilinçdışına gerçekleştiğini açıkça ortaya koyar. İşte bu dikkat çekici “nesne ilişkisi”nin işleyiş biçimi, benim “Freudiyen çift” kavramını ortaya atmama neden olmuştur; çünkü bu kavramı, psikanalitik çalışmamız süresince her zaman akılda tutmamız gerektiğine inanıyorum.
Bu dinleme biçimi, kimi durumlarda şaşırtıcı bir keşfe yol açabilir. Analist (ya da kadın analizant), o ana dek dalgın bir haldeyken, kendi bilinçdışının ürettiği düşünce zincirinin mantığı tarafından yakalanır. Önce, analistin bilinçdışı bu düşünsel mantığı kavrayarak bazı içerikleri alır, ardından bu içerikler, şimdiye dek bilinçli dikkat tarafından gizlenmiş düşünceler olarak bilince ulaşır.
Bunun ötesinde, Freudiyen çiftin yalnızca bilinçdışı düşüncenin bilinçli düşünceye aktarımını sağlamadığını, aynı zamanda kendi içinde bilinçdışı bir düşünme birimi olarak işlediğini de biliyoruz (“İki kafa bir arada iyidir.”). Analizantın düşündüklerinin yalnızca bir kesiti analiste ulaşır; bu anlamda aktarım yapılan malzeme genellikle analizantın bilinçdışı sorular dizisinin bir parçasıdır. Onun bilinçdışı, analisti bir ilişki aracılığıyla kurulan zihinsel bir işlev olarak tanır. Analizant şunu kavrar: analist serbest çağrışıma alıcı olduğu için, iki ruh (zihin) arasında bilinçdışı düşünme gerçekleşebilir: biri yansız ve sansürsüz konuşmalı, diğeri ise serbest biçimde dinlemelidir.
“Aktarım her yerde vardır” demek neredeyse bir klişedir. Ancak psikanaliz için serbest çağrışım süreciyle icat edilen aktarım tekniği her yerde değil, yalnızca analitik durumda benzersiz biçimde var olur.
Bu iki aktarım biçiminin birbirine karıştırılması, çağdaş analitik söylemde belirli bir ironinin kaynağıdır. Freudiyen çiftle çalışan analistlere sık sık şu soru yöneltilir: “Peki ya aktarım?” Bu sorunun hangi aktarım biçimlerine gönderme yaptığını daha sonra ele alacağım; ancak öncelikle şunu görmek gerekir ki, tam da bu soru, psikanalize özgü olan aktarımı ortadan kaldırır. Bu soru, aslında çok daha önemli bir anlamı da açığa çıkarır: “Analist, analizantın aktarımını anlıyor mu?” Bu da şu soruyu doğurur: Analist, analizantın, analistin varlığında özgürce düşünebilme ihtiyacını anlıyor mu? Yani, analitik sürecin bir parçası olarak Freudiyen çiftin oluşturduğu ruhsal işlev paylaşımı başarıyla kurulmuş mudur, yoksa kurulmamış mıdır? Bu bağlamda sorunun anlamı, analizantın hikayesindeki hangi figüre konuştuğu ya da serbest çağrışım alanında hangi içsel nesnenin hangi zihinsel nesneyle temsil edildiği değildir.
Freud’un “aktarım”ı keşfinin tarihini bilmeyen pek az analist vardır. En bilinen örneği, Freud’un Dora vakasında dile getirdiği pişmanlıktır: Analizin yarım kalma nedenini, genç kadının “aktarımını” tanıyamamış olmasına bağlar. Bu çarpıcı içgörüden, aktarım üzerine çok sayıda sonraki analitik kavrayış doğmuştur. Aktarım, bilinçdışı arzulara ya da erken dönem nesnelerle yaşanmış ilişkilerin yeniden yaşantılanmasına gönderme yapar; bu eski ilişkiler şimdi analiste yöneltilir veya onun üzerine yansıtılır ve böylece Freudiyen çiftin işleyişi üzerinde bozucu bir etki yaratır.
Ama yine de “aktarımla ne olacak?” Freudiyen çift içinde sürekli işleyen ve Freud’un “zararsız” (1912b, s. 371) olarak nitelediği aktarım ne olacak? Yukarıda belirtildiği gibi, bu aktarım, bilinçdışı düşünmeyi, bilinçdışı yaratıcılığı ve iki taraf arasında bilinçdışı iletişimi mümkün kılan zihinsel işlevlerin kullanımını içerir. Bu zihinsel işlev aktarımı, söz konusu “aktarım” nedeniyle bir süreliğine zorlaşabilir mi? Elbette, bu mümkündür. Örneğin, bir kadın analizant, analistle ilgili fantezisindeki bazı unsurlardan öylesine kaygılanabilir ki, susmayı seçer; böylece Freudiyen çift için yaşamsal olan zihinsel iş paylaşımını olanaksız hale getirir.
Ne var ki Freud, Dora vakasında, “aktarım”ın Dora’nın bilinçdışı düşüncelerinin Freudiyen çift aracılığıyla aktarımını engellediğine dair hiçbir içsel kanıt sunmaz. Aslında “aktarım, Freudiyen aktarımı bozar mı?” sorusu adeta unutulmuştur. Görünen o ki, analizant aktarım içindeyse, Freudiyen aktarımın artık var olamayacağı varsayılmıştır.
Psikanalitik süreçte serbest çağrışım üzerindeki odak zamanla ortadan kalkmıştır. Analitik literatüre bakıldığında, bu kaymanın suçunun genellikle hastaya yüklendiği görülür: Dilek/istek/arzu, anı ya da nesne ilişkisi yoluyla analitik süreci bozanın o olduğu düşünülür. Freud’un da bu bakış açısını desteklemesi tesadüf değildir. Fark edilmeden kalan şey, Freudiyen çiftin merkezindeki zihinsel iş paylaşımının askıya alınmasının, aslında analistin “aktarımla” aşırı meşgul olmasından kaynaklandığıdır.
Dora vakasından itibaren analitik literatür, “aktarım”la artan bir biçimde ilgilenmiş ve buna koşut olarak, serbest çağrışım ve bu işlevsel paylaşımın düşünsel incelenmesine dair yazın dramatik biçimde azalmıştır. Freudiyen aktarımı marjinalleştiren, analizantın aktarım ısrarı değil, her nesne ilişkisine yayılmış, her yerde var olduğu varsayılan “aktarım” anlayışıdır.
Freudiyen aktarım, zihinsel işlev paylaşımına dayandığı ölçüde, kendi içeriği tarafından etkilenmeyen bir süreçtir. Analizant arzularını, anılarını ya da içsel ilişkilerini analiste yansıtabilir; ancak bunların içeriği, bu düşünceleri düşünen ruhun kendisini ortadan kaldırmaz. Bion, analistin her seansta “anı ya da arzudan arınmış” olması gerektiğini söylerken aslında bundan başka bir şey dememiştir: Her psikanalist, Freudiyen çiftin oluşturduğu zihinsel iş paylaşımına dahil olmalıdır.
Ama “aktarım” gerçekten Freudiyen çifti bozar mı? Eğer analizant, analistin üzerine bilinçdışı biçimde eleştirel bir baba figürünü yansıtıyorsa, bu, oluşmakta olan düşünce özgürlüğünü zorunlu olarak etkiler mi? Örneğin, analizant, analistin hoşnutsuzluğunu doğuracağını varsaydığı bir şeyi söylemekten kaçınabilir mi? Elbette, bu mümkündür.
Bu tür durumlar genellikle sessizlik ya da dolaylı konuşma biçiminde ortaya çıkar; her ne kadar analizant bunu istemese de bu direncini açıkça gösterir ve genellikle analizantı veya analisti bir yoruma yönlendirir. Böylece, paradoksal biçimde, sessizlik gibi açık bir direnç bile, istenmeyen ruhsal içeriklere dikkati çeker.
Freud’a göre analizantın en önemli düşünce sandığı şey, örneğin, açıklanamayacak bir sır, aslında en önemli olan değil, tam tersine, en önemsiz çağrışımdır. Freud açıkça belirtmiştir: en değerli serbest çağrışımlar, görünüşte ilgisiz olanlardır. Görünüşte en önemsiz olanlar, en yüksek değere sahiptir.
Soru şudur: Analizant belirli bir düşünce içeriğini sansürlediğinde ama yine de aklına gelen başka şeyler hakkında konuşmayı sürdürdüğünde, bunun Freudiyen Çift açısından farkı nedir? Bir an için varsayalım ki, analistin hoşnutsuzluğuna dair kaygı, hastayı bazı şeyleri söylememeye itiyor. Bu durum serbest çağrışım sürecini olanaksız kılar mı? Kısaca: hayır. Hasta, rahatsız edici bir düşünceyi dile getirmediğinde, aklına geleni söylememiş olduğunu düşünebilir. Ama bu yalnızca açık (manifest) içerik için geçerlidir. Hasta, bilinçli olarak aklından geçeni söylememiştir; ama bildiğimiz gibi, Freudiyen tanıma göre “akıldan geçen” şey, bilinçdışının karmaşıklığı tarafından belirlenir: herhangi bir ruhsal zamanda ortaya çıkan bütün ilgiler, bilinçdışı istekler/arzular, anılar, kaygılar, meraklar vb. tarafından yönlendirilir.
Şu sorulabilir: peki ya bilinçdışı aktarımlardan doğan bilinçdışı dirençler ne olacak? Bu tür yapılar serbest çağrışım sürecini bozmaz mı ya da ciddi biçimde çarpıtmaz mı, öyle ki dile getirilen düşünce zinciri aktarım direncinin etkisi altında kalır, ta ki bu çarpıtma yorumlanana kadar? Bu tez kulağa makul gelse de yine de asıl noktayı kaçırır. Serbest çağrışım yalnızca analizant söylemsel biçimde düşündüğü sürece düşünce çizgilerini açığa çıkarır. Analizant bir noktadan ötekine doğru hareket ettikçe, bilinçdışı olarak yüksek sesle düşünmeyi sürdürür.
Böylesi düşünme süreçleri elbette yoğun biçimde yoğunlaştırılmış ve çoklu belirlenimli (overdetermined) süreçlerdir; dolayısıyla bir ifadeden ötekine (burada serbest çağrışımın kendi içsel mantığını anlatmak için müzikal bir metafor kullanıyorum) birçok çağrışım düşünülmüş olur. Belirli bir düşünce içeriği, öz-sansür nedeniyle çarpıtılabilir; ama gerçekte bu tür çarpıtmalar, söylendiği gibi, dikkati tam da o içeriğe çeker ve onu ön plana çıkarır. Daha açık söylemek gerekirse, ruhsal zaman içinde hareket eden çağrışımların zenginliğinin kendi kendini tamamen bastırabileceğini varsaymak saçmadır.
Bilinçdışı düşünme tek bir çağrışımda içerilmez; o, mantıksal bir süreç olarak gerçekleşir. Bu düşünme bir anlatı birimi içinde açığa çıkmaz. Örneğin bir hasta “dün kek yaptım” gibi bir hikâye anlatabilir, ama anlatı birimleri arasındaki bağlantılarda açığa çıkar. Kesitlerde, duraklarda mantıksal olanaklar bulunur. Ve tam da bu boşluklarda düşüncenin mantığı ortaya çıkar; bu mantık hiçbir zaman “aktarım”a bağlı değildir.
Ama tüm çağrışımlar bilinçli ya da bilinçdışı bir retorik stratejinin parçası değil midir? Konuşurken Heimann ve diğerlerinin sorusunu sormamız gerekmez mi: kim konuşuyor, kime, ne hakkında ve neden şimdi? Ve her dilsel ifade, Austin’in “illoküsyonel edim” (analizantın söylediklerinin yalnızca içeriğiyle değil, söyleme ediminin kendisiyle, yani ne tür bir ilişki, istek/arzu veya aktarım oluşturduğu anlamında) dediği biçimde, Searle’ün “söz edimi” adını verdiği gibi, bir tür eylem değil midir: her zaman bir nesneye yönelik bir “aktarım”ı içeren bir edim?
Bu sorular, nesne ilişkileri kuramının bakış açısından ortaya çıkar. Ayrıntılı klinik malzemenin incelenmesinde en ilginç yönlerden biri, “aktarım” niyetlerini keşfetmek, ama aynı zamanda öte yandan başka bilinçdışı düşünce çizgilerinin yine de işlemeyi sürdürdüğünü görebilmektir. Bunu nasıl anlamalıyız? Bilinçdışı ifadeler bir retorik stratejinin parçası, yani bir benlik parçasının bir nesneyle konuşan sesi, olabilir ama yine de bu niyetin dışında veya yanında kalabilir mi?
Bir kadın hasta şöyle diyebilir: “Aklıma geldi, daha dün bir kek yaptım.” Bunu söylemek, kendini idealize eden bir ruh halinin parçası olabilir ve analiste bunu söylemek, onun sevgisini iyi ve değerli bir insan olarak kazanmaya yönelik bir girişim olabilir. Analist, bu romantik iletişimin amacını hissedebilir. Ama bu içerik henüz bir düşünce zincirinin parçası değildir; başka bir deyişle ne serbest çağrışımın ne de bilinçdışı mantığın ifadesidir. Hastanın daha sonra ne söyleyeceğini beklemek gerekir.
Ama diyelim ki hasta bu kendini idealize eden ruh hali içinde kalır ve hemen ardından bir arkadaşının bir tatlıyı mahvettiğinden söz eder; sonra yoksul çocuklar üzerine okuduğu bir kitaptan ve onlarla yaptığı çalışmalardan; ardından fazla baskın bir anneye karşı kendi mesafesinden söz eder; sonra… Zamanla retorik stratejinin amacını fark ederiz: yani, hasta kendini ideal bir figür olarak sunarak analistin içinde romantik bir sempati uyandırmaya çalışmaktadır.
Ama hasta konuşmayı sürdürdükçe, bir noktadan diğerine geçtikçe, bu retorik strateji yavaş yavaş dağılır; çünkü düşünce hareketlerinin dağıtıcı etkisi, herhangi bir “aktarım” şemasına indirgenemez. Başka bir deyişle, konuşma eylemine gömülü olan nesne ilişkisi yapısı, örneğin analistin onayını arama, çağrışımların akışı tarafından yerinden edilmiştir. Nesne ilişkisi, analizantın içinde bir ruh hali olarak sürse ya da her iki tarafça bilinen bir strateji olarak açıkça tanınsa bile, serbest çağrışım buyruğuna göre konuşmayı sürdürmenin kendisi bu stratejinin etkisini kırar.
“Aktarım”ı çözebilecek olan yalnızca yorum değildir. Zamanın kendi akışı, serbest çağrışım sürecini ileriye doğru iter; bu süreç kaçınılmaz olarak başka düşüncelere yol açar. Gündelik yaşamda bunu sürekli görürüz. Birinin bir hikayeyi, kendisi için bir şey elde etmek amacıyla anlatmaya başladığını gözlemleriz. Dinleyenin eğilmiş duruşunu izleriz; ama bir süre sonra fark ederiz ki, gerçekten söylenenler bu niyeti gerçekleştirmez, tam tersine dinleyiciyi şaşırtır ya da kızdırır.
Başka bir deyişle, hepimiz çok iyi biliriz ki, bir ifadenin ardında hangi illoküsyonel niyet veya fantezi bulunursa bulunsun, konuştukça kendi kendine bilinçdışı söylemin mantığı konuşur. Bu anlamda, bu mantık “aktarım”ın bir parçası değildir; hatta çoğu kez bilinçdışı biçimde ona karşıdır.
Madem bunu gündelik deneyimden biliyoruz, peki neden “aktarım” kuramımız serbest çağrışıma bakışımızı perdeledi? Neden kendi düşüncemizde bu kadar temel bir hata yaptık?
En iyi içgörülerimiz Freud’un kendi dönüşüm vizyonlarından gelir; ama sanırım onun en hatalı yönlerini de miras aldık ve bu yönler bizde fazlaca uzun süre kaldı. Freud’un hatası, Dora’nın (ve daha sonraki hastalarının) “aktarım”ının yeterince anlaşılmaması ve yorumlanmamasının analizin başarısızlığından sorumlu olduğu varsayımında yatıyordu.
Bu düşünceyi genişleten psikanalistler, yalnızca “aktarım”ın analizi yoluyla psikanalizde değişim yaratılabileceğini varsaydılar. Oysa Freud, Dora üzerine yazdığı makalenin ekindeki bir dipnotta, eksik “aktarım” yorumunun analizin erken sona ermesinden sorumlu olduğu fikrini geri çeker: “Bu analizin bitiminden ne kadar uzaklaşırsam, teknik hatamın şu ihmale dayandığı bana o kadar olası geliyor: Hastaya zamanında söylemeyi, yani kadının Bayan K.’ya yönelik eşcinsel (kadın yönelimli) sevgi itkilerinin ruh yaşamındaki en güçlü bilinçdışı akım olduğunu fark edip bildirmeyi ihmal ettim.” (1905e, s. 284).
Yani artık mesele “aktarım” değil, “doğru anlamada”ki eksikliktir. Ya da belki de daha karmaşıktır. Freud, serbest çağrışım süreci için özsel olan “zaman aralığı”na atıfta bulunur; bu zamansal uzaklık ona eksik yorumu sağlar. Bu yorum gerçekten analizin seyrini değiştirmiş olur muydu? Kim bilir? Ben pek sanmıyorum. Ama Freud bilinçdışı olarak, zamanın geçmesi ve düşünce zincirinin sürmesi gerekliliğini bir kez daha kayda geçirir ve böylece asıl hatayı itiraf eder. Bilinçdışının sayesinde, “aktarım”ı anlamama kuramını reddeder. Dipnotu, zamanın geçişinin ve yeni düşüncelerin doğuşunun anlamlı olduğunu kabul eder.
Freud’un ve ondan sonra gelenlerin fark etmediği şey, bu dipnotun psikanalitik çalışmanın özü olarak “aktarım” kuramına yönelik ince bir eleştiri olduğudur.
Freud’un “aktarım”ı “eksik halka” olarak gören kuramını düşünelim. Bir an için varsayalım ki, Freud’un Dora’nın “aktarım”ını anlamaması gerçekten analizin başarısızlığından sorumluydu. Farz edelim ki Freud aktarımı anlamış ve yorumlamış olsaydı, analiz başarılı olur muydu? Bazıları hemen itiraz ederdi: Freud’un kendi karşı-aktarımını yeterince anlamaması bu başarısızlığın nedeniydi.
Tartışma uğruna varsayalım ki, Freud hem aktarımı hem karşı-aktarımı anlamış ve bunları ustalıkla yorumlamıştı. Daha da ileri gidelim: Dora’nın söz edimleriyle dile getirdiği istek/arzu, anılar ve içsel nesne yapılarının tümünü anlamıştı. Bu durumda, bu yorum dönüştürücü etken olur muydu?
Bunu doğrudan yanıtlamadan önce bu düşünme biçiminin zayıf noktasını göstermek isterim. Bu yaklaşım, bir durumun işleyişinde, anlaşılmasında ya da anlatımında eksik olan ya da dışarıda bırakılan şeyin, durumun başarısızlığından sorumlu olduğunu varsayar. Güncel “yakınma” —“Peki aktarım ne olacak?”—, o halde, mantıksal olarak “eksik olan şeyin” başarısızlığın nedeni olduğunu ileri sürer. Eğer sadece “o” dikkate alınmış olsaydı, her şey farklı olurdu.
Ben Dora’nın analizinin, Freud hem onun aktarımını hem de kendi karşı-aktarımını anlamış olsaydı bile başarılı olacağından emin değilim. Bir analiz yarıda kaldığında, büyük olasılıkla taraflardan hiçbiri gerçekten neden “işlerin yürümediğini” bilemez. Bir sonlanma için olduğu kadar, bir başlangıç ya da bir kesinti için de sayısız olası açıklama vardır.
“Peki aktarım ne olacak?” psikanalizde “Neyi eksik bıraktık?”ın simgesi haline geldi. Bu soru, her başarısızlığın ardında tek bir neden bulunduğu varsayımını somutlaştırır ve bazı analizlerin neden tıkanacağını analistin hiçbir zaman bilemeyeceği olasılığını reddeder.
Psikanalitik dünyada giderek daha geniş çevrelerde, eğer bir analiz başarısız olmuşsa, bunun nedeninin analistin bir şekilde “aktarımı” anlamakta ve yorumlamakta başarısız olması olduğu varsayılır. Ancak burada, eksik olanın adı olarak “aktarım”, bilinmeyenin, düşünülemez olanın varlığını kabul etmeyi reddetmenin ifadesi olur.
“Aktarımı” bilmek ve yorumlamak, analizantın ortaya koyduğu her sorunun çözümüne dönüşür ve gerçekten de analitik topluluk, bir vaka anlatımı karşısında kafa karışıklığı yaşadığında hemen bu kavrama başvurur.
Bu düşünce çizgisinin ilginç sonucu, “aktarım”ın artık hastanın bilinçdışına ilişkin sorunun çözümü haline gelmesidir. “Peki aktarım ne olacak?” sorusu, analitik dünyadakileri hızla bu içeriği gündeme getirmeye iter; çünkü böylece analizin seyrine daha çok yaklaştıklarını düşünürler. “Aktarım”ı yorumlayarak analist, hastaya daha kolay ulaşabileceğini ve yalnızca bilinçli bir varlık olarak karanlıkta el yordamıyla dolaşmaktan kurtulacağını sanır.
Bir vaka tartışmasında, henüz “şimdi ve burada” aktarım yorumunun cazibesine kapılmamış psikanalistler, pek çok farklı boyuta yaklaşırlar. Her analiz, bilinçdışı düşünce çizgileri ve hareketlerle doludur; bu nedenle özgür düşünen her psikanalist grubunda neyin anlamlı olduğuna dair fikirlerin farklılaşması şaşırtıcı değildir.
Hatta analistin kendisi, materyali anlatırken onu seans sırasındaki duygularından farklı biçimde düşünür ve hisseder. Bir grup bir seansı uzun süre incelerse, yeni düşünce çizgileri bilince çıkar.
Edebiyat alanında uygulamalı psikanalizin tipik sonucu da budur: okurlar, aynı metne tekrar tekrar dönmenin, varsayılan gizil içeriklere dair yeni içgörüler kazandırdığını keşfeder. Başka bir deyişle ister hastadan analiste ister bir şairden okura gelsin, çoğu ifade yüksek derecede çoklu belirlenimlidir ve zamanla birden fazla anlam üretir. Bilinçdışı düşünme süreçlerinin incelenmesinin entelektüel bekçileri olduklarını düşünen psikanalistler için bu şaşırtıcı olmamalıdır.
II. Şimdi, analistin “aktüel aktarımı”, ya da daha doğrusu, bir tür saplantı halini almış olan, “burada ve şimdi”deki aktarımı yorumlaması gerektiğini öne süren hakim görüşe dönelim. Bu bakış açısı, analizantın anlattığı kişi, yer ve olayların her zaman kısmen analistle ilişkili olduğu varsayımına dayanır. Buna ek olarak, analizantın anlatısının, analiste yöneltilmiş bilinç-dışı bir söz edimi olduğu kabul edilir.
Bu biçimde dinlemek, Freudiyen serbest çağrışım anlayışının sunduğu zengin dinleme geleneğini arındırmış ve dar bir kanala yöneltmiştir. Bu yaklaşım, çoğu zaman “Britanya psikanalitik okulu” adına, psikanaliz içinde derin bir kaymaya yol açmıştır. Onların ısrarlı sorusu şudur: “Peki ya ‘burada ve şimdi’deki aktarım ne olacak?” Bu soru, analistin malzemeyi daima analizantın analistle kurduğu varsayılan bilinç-dışı ilişki açısından dinlemesini talep eder.
Britanya okulunun dışında ise aktarım meselesine çok daha farklı yaklaşanlar vardır. Bu ikinci grup, aktarım üzerine yalnızca konu analistin zihnine kendiliğinden geldiğinde düşünür. Onlara “burada-ve-orada aktarım yorumlayıcıları” diyebiliriz. “Burada-ve-orada” yorumlayıcıları da “burada-ve-şimdi” aktarım anlayışı içinde yetişmişlerdir; ancak analistle bağlantı fikri yalnızca kendiliğinden akıllarına geldiğinde, yani herhangi bir ön yargı olmadan, doğal biçimde, devreye girer.
“Burada-ve-şimdi” yorumlayıcıları ise son derece önyargılıdır. Onların temel varsayımı, analizantın konuşmasının daima analiste gönderme yaptığıdır; bazılarına göre bu bile bir aktarım eylemidir. Seans başlamadan önce, analist zaten şunu “bilir”: analizant, analistle olan mevcut deneyimini dolaylı biçimde anlatan kişilerden, yerlerden, olaylardan söz edecektir. Analistin görevi, bunu analizanta, mümkünse erken bir aşamada, yorumlamaktır; çünkü bu yorumun ertelenmesi, analizant tarafından “suça ortaklık” olarak algılanabilir. Yani analist, yorum yapmaya ya “fazla kaygılı,” ya “fazla depresif,” ya da “fazla uyarılmış” olabilir, ama her durumda, yorum yapmamak bir tür direniş olarak görülür.
Bu dinleme biçimi, Andre Green’in ifadesiyle, bir tür telkin etkisi yaratır:
“Serbest çağrışım sürecinin burada-ve-şimdi aktarım tekniğine odaklanması, yalnızca amacını tersine çevirmekle kalmaz — alanını tek bir noktaya, yani analiste indirger — aynı zamanda onu bir tür hipnotik nesneye dönüştürür. Tüm analitik süreç, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki gizil anlamları yalnızca ‘burada ve şimdi’ye indirgeyerek ve diğer tüm yönleri reddederek bir çeşit telkine geriler.” (Green, 2005)
Elbette her analist, dinleme biçiminin her zaman seçici bir gerçekliğe dayanabileceğini teorik olarak bilir. Ancak rahatsız edici olan, bu paranoyak dinleme sisteminin, analistin analizantı sürekli olarak, hatta analizant iş birliği içindeyken bile, “kendisine bir oyun oynamaya çalışan biri” gibi görmesine yol açmasıdır. Aşırı durumlarda (ama nadir de değildir), bu yöntemi benimseyen analistler rahatsız edici ölçüde otoriter hale gelirler; analizantın “gerçek, gizli anlamlarını” açıklar, onlara buyurur. Analizant bu “dayatılmış hakikatlere” karşı çıktığında ise, bir kısır döngüye girer: analizi sabote etmekle suçlanır.
Peki bu önyargı, Freudiyen çifti nasıl etkiler?
Birincisi, analizant bilinç-dışı düzeyde fark eder ki analist açık biçimde dinlememektedir. Bu öngörülebilir ve tekdüze dinleme biçimi, kendini ifade etme isteğini baltalar. Analistin, diğerinin bilinç-dışı ile temasa geçme kapasitesinin zayıflığını açığa çıkarır.
İkincisi, analizant giderek şunu fark eder: analist, anlamı daima kendiyle olan varsayılan ilişkinin çevresinde aramaktadır. Bu da anlamın hiyerarşisinde bir öncelik kurar. Oysa Freud’un analitik dinleme tanımındaki bilgelik, en önemsiz çağrışımın bile en derin anlamı barındırabileceği yönündedir. “Burada-ve-şimdi” yorumlayıcıları ise aktarım içeriğine ayrıcalık tanıyarak, analizantın iletilerinde bulunan diğer tüm bilinç-dışı anlamları ortadan kaldırırlar.
Üçüncüsü, analist “aktarım”ı hemen yorumladığında, serbest çağrışım için gerekli düşünce akışını engeller. Böylece anlam zinciri oluşamaz; çünkü analistin ısrarlı yorumları bunu daha baştan boğar. Bu gelenekte yetişmiş analistler, özlerinde serbest çağrışıma gerçekten inanmazlar. Onu analizantlarında da deneyimlememişlerdir; çünkü benimsedikleri teknik, serbest çağrışımı sistematik olarak reddeder. Bu durumda analizler, kendi kehanetlerini doğrulayan süreçlere dönüşür. Analist, analizantın her ifadesinin kendi benliğine gizli bir gönderme olduğuna inanır ve bu tür bağlantıları tekrar tekrar kurar. Bunun yol açtığı yabancılaşma etkisi, sıklıkla analizantta olumsuz aktarımı tetikler ve analiz, Andre Green’in deyimiyle, “olumsuzun çalışılması”na indirgenir.
Bu önyargının bir başka rahatsız edici yönü, dinleme biçiminin “referans” kavramını daraltmasıdır. İlginç bir şekilde, vakalarını bireysel olarak tartışan analistler, Freudiyen mirasla yeniden temas kurma (ya da hiç bu şekilde eğitilmemişlerse, onu öğrenme) şansına çok daha fazla sahiptir. Grup halinde tartışan analistler için durum farklıdır. Neredeyse kaçınılmaz biçimde, gruptan biri “Ama ‘aktarım’ ne olacak?” diye sorduğunda, grubun ortak ruhu, Bion’un öyle güzel tanımladığı o düşlemsel düşünme hali, bir anda dağılır. “Aktarım”ın bu biçimde düşünülmesi, serbest düşünme sürecini kesintiye uğratır; grup, bir daha analitik düşünme ruhunu kolayca geri kazanamaz.
Başka bir deyişle, ironik biçimde, tam da “burada ve şimdi,” bu düşünme tarzının bir grubun düşlemsel dinleme halini nasıl sonlandırdığını görebiliriz: “burada-ve-şimdi aktarımı” yorumlamadaki buyurganlık, psikanalitik düşünmeyi durdurur.
III. Psikanaliz yalnız bir uğraştır ve her ne kadar bilinç-dışı yaşam maddi olmayan, tanımlayıcı bilinç-dışının sisleri içinde gizlenmiş olsa da, psikanalistler bir noktada, kötü şöhretli vaka toplantılarında birbirlerine çalışmalarını sunmaya karar verdiler. Eskiden yalnızca bir analitik zihin hastayı dinlerken, artık dört, beş, hatta sekiz kişi dinleyebiliyordu. Böylece psikanalitik uygulama kısmen grup bakış açısı tarafından belirlenir hale geldi. Bana göre bu gelişme, bir “sanrının” doğuşundan, büyümesinden ve yayılmasından her şeyden çok daha fazla sorumludur. “Aktarımda ne oluyor?” sorusu ister eğitim sürecinde ister meslektaş toplantılarında olsun, her vaka sunumu yapanın beklediği kadar öngörülebilir bir soruya dönüştü. Zamanla analistler, yalnızca çalışmalarını grupta savunabilmek için, aktarım yorumlarını kullanmaya başladılar. Kim budala görünmek isterdi ki? Britanya ekolünde bir analist, eğer aktarımda ne olduğunu söyleyemiyorsa, aptal konumuna düşerdi. Seansın neresinde analist aktarımın burada ve şimdi ne anlama geldiğini gösteriyordu? Seansın neresinde gerçekten aktarımı yorumluyordu? Böyle bir ortamda analitik itibarını korumanın tek yolu, harekete katılmak ve meslektaşlarına bunu en az onlar kadar iyi yapabildiğini göstermekti.
Burada psikanalistler gruplar içinde birbirlerine, hastalarına yaptıkları şeyi yapmaya başladılar. Vaka sunan analistler, meslektaşlarının onlara önyargısız biçimde değil, otomatik olarak aktarıma odaklanarak dinlediklerini biliyorlardı. Zaman zaman başka temalar ve içerikler ele alınsa da vaka sunumlarının asıl düğüm noktası, analizantın materyalde analistine nasıl seslendiği ve onunla bu konuşmayla ne yaptığıydı. Çok geçmeden klinisyenler artık “açık” malzeme getirmemeye, bunun yerine grup üyelerinin düşünme tarzını paylaştıklarını gösterecek seanslar sunmaya başladılar. Bu düşünme biçimi sınırlıydı, dolayısıyla sunulan seanslar da sınırlı olmak zorundaydı.
Sanrısal düşünme, kuşku dolu ortamlarda gelişir ve gruplar içinde, gruplar aracılığıyla başarıyla yayılır. Bir hastanedeki tek bir sanrılı hasta, radyodaki spikerin yalnızca kendisiyle konuştuğunu düşünüyorsa, bu fikir çok yaşamaz; ama beş ya da altı hasta aynı fikri paylaşmaya başladığında hızla yayılır ve artık durdurulamaz hale gelir. On ya da yirmi kişi aynı sanrıyı paylaştığında, binlerce yıl sürebilecek bir inanç sisteminin temelleri atılmış olur.
Sanrısal düşünmenin işlevlerinden biri karmaşıklığı basitleştirmektir. Psikanalist olmak, insan ilişkileri içinde belki de en karmaşık yeri işgal etmek anlamına gelir. Freud’un kalıcı değeri, ruhsal (psişik) yaşam ve insan ilişkileri üzerine geliştirdiği çok sayıdaki görüşü asla tek bir düşünce sistemine indirgememiş olmasıdır. Freud, incelediği alanın böylesi sistematik bir örgütlenme için fazla “aşırı-belirlenmiş” (overdetermined) olduğunu çok iyi biliyor ve bunu açıkça ifade ediyordu.
O halde neden bu kadar çok psikanalist, ruhsal (psişik) yaşamı basit bir göndergesellik terimine indirgeyen böylesine aşırı bir aktarım yorum biçimini seçti? Bunun nedeni görmek zor değil: analisti, bilinçten fazlasıyla uzak bir ilişki içinde angaje olma yükünden kurtarmak.
Britanya ekolünde “Aktarımda ne oluyor?” ifadesi şu türden bir edime dönüştü: “Başka bir şey hakkında düşünmeyi bırak!” Kaygıyı yatıştırma girişimiydi bu: “Bu noktada kendimi nasıl etkili hissedebilirim?” Bunu “düşünmeme” yoluyla başardı. Bir mantra – “Aktarımda ne oluyor?” – analistin zihnini ele geçirdi ve onu analizantın bilinç-dışı yaşamının yoğunluğuyla anlamlı bir temas kurma zorunluluğundan kurtardı.
IV. Dora vakasına dair soru, analistlerin kendilerini içinde buldukları olanaksız görevi simgeler: bilinç-dışı iletilerde “burada ve şimdi” ne olup bittiğini bilmeleri gerektiğine inanmak. Freud’un aktarımı ya da daha sonra karşı-aktarımı anlamadığı yönündeki görüş, analistlerin aktarım ve karşı-aktarımı anlayarak hastalarını anlayabilecekleri sonucuna varır. Bu kavramlar analistler için anlam bakımından aşırı yüklü hale gelmiştir. Aktarım ve karşı-aktarımı ele aldığını ilan etmek, bilinç-dışını kavradığının işareti sayılmıştır.
Ben aktarımı, yalnızca tek bir noktaya dikkat çekebilmek için ikincil konuma indirdim. Bir analiz sürecinde ortaya çıkan çok sayıdaki aktarım türünün farklı biçimlerde anlaşılması, psikanalizin bütününde olup bitenlerin önemli bir parçası olmaya devam eder. Ancak aktarımın “burada ve şimdi” yorumuna fanatik biçimde sarılanların, paradoksal olarak, onu kendi çokluğundan ve renkli karmaşıklığından soyutladıkları da bir gerçektir.
Bu denemede ortaya koyduğum görüşler, çok sayıdaki aktarım türünün taşıdığı önemli iletişimsel değeri reddetme niyetiyle anlaşılmamalıdır. Amacım sınırlıydı. Öncelikle, aktarımın “burada ve şimdi” yorumunun aşırı vurgulanmasının, Freud’un ilk olarak gördüğü biçimiyle aktarıma karşı bir direnç haline nasıl ve neden geldiğini göstermeye çalıştım. İkinci olarak da psikanalizin kendi içinde yer etmiş bir hastalığa, tek bir olguyu total (global) bir hakikate dönüştürerek sürdüren grup-sanrısal bir süreç biçimindeki bir paranoya türüne, dikkat çekerek bir tür uyarı vermek istedim.





