Öteki ve Nesne: Erken Nesne İlişkilerinin Metapsikolojisi Üzerine
Girginer

Öteki ve Nesne: Erken Nesne İlişkilerinin Metapsikolojisi Üzerine

Özet: “Taslak”tan (Entwurf) sonra Freud’un ilgisi bütünüyle dürtüye ve onun ruhsal aygıttaki işleyişine yönelmişti. Bu temel yönelim, onun dış gerçekliğin Ötekisiyle olan bağı gözden kaçırmasına yol açtı. Bu da Freud’un tutarlı bir nesne ilişkisi kuramı geliştirememesinin nedenlerinden biridir. Bu noktada ilerleyebilmek için yazar, nesne ilişkisi metapsikolojisine ilişkin düşüncelerini yapısal psikanaliz bağlamında üç boyut etrafında toplar: dürtünün nesnesi, nesnenin varlığı ve yokluğu ile kaybedilen ve yeniden bulunan nesne. Bu üç boyutun temelinde, insan varoluşunun önceden verilmiş üçlü (trianguler) simgesel düzeni yatar: Nesne ilişkisi en başından itibaren üçlü bir yapı olarak düşünülmelidir. Ve her üç boyutta da yoksun bırakma (Versagung) merkezi bir konuma sahiptir: Ancak doyum gerçekleşmediğinde, Öteki yok olduğunda, nesne kaybolduğunda arzu öznesi ve dürtünün nesnesi kurulur.

Nesne İlişkileri Kuramları ile Dürtü Kuramının Nesnesi

“Nesne” ve “nesne ilişkisi” kavramları bugün psikanalitik kavramlar alanında adeta güvenilir sabit noktalar haline gelmiş gibidir. Farklı psikanalitik okullar arasında bile, en azından klinik tartışmalarda, “nesne ilişkisi”nden, çoğu kez çoğul biçimiyle, ve “nesne”den, örneğin kısmi ve tam nesneden, libidinal ya da saldırgan, içsel ya da dışsal nesneden, dürtünün nesnesinden veya narsisistik nesneden, nesne kullanımından ve nesne seçiminden, iyi ve kötü nesneden vb. söz edilirken iletişim büyük ölçüde sorunsuz işlemektedir. Ancak bu sırada, aslında merkezi bir kavramı belirli bir kuramsal özgüllükten yoksun, betimleyici bir biçimde kullandığımızın pek farkında olmayız; ona ancak önüne eklenen bir sıfat belirli bir kuramsal belirginlik kazandırır.

Freud için nesne, öncelikle dürtünün nesnesiydi; yani dürtünün doyuma ulaştığı şey. Freud bunun ötesinde erken dönem nesne ilişkisine dair bir kavram geliştirmemiştir; dolayısıyla psikanaliz bu alanı bugün bile metapsikolojik düzeyde tam olarak işlememiştir.

Erken dönemden itibaren, en geç Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Michael Balint, William R. D. Fairbairn, Heinz Kohut, John Bowlby ve bağlanma kuramıyla birlikte, nesne ilişkisi, özellikle Britanya ve ABD’de psikanalizin yönlendirici figürü haline gelmiştir.

Klasik psikanalizin aksine, nesne ilişkileri kuramları “nesne” kavramını dürtünün nesnesi olarak kavramsallaştırmaz. Farklı düşünce çizgilerine rağmen, bu kuramların ortak yönü, gözlemlenebilir ve deneyimlenebilir biçimde ikili olarak kavramsallaştırılmış anne–çocuk ilişkisini birincil ve temel olarak kabul etmeleridir. Melanie Klein ekolü dışındaki güncel nesne ilişkileri psikolojisi, giderek daha fazla Bowlby’nin bağlanma kuramına ve onunla yakından ilişkili ampirik erken çocukluk araştırmalarına dayanmaktadır.

“Bağlanma”, psikanalitik düşünceden artık ayrı düşünülemeyecek bir kavram haline gelmiştir; ancak psikanaliz bu kavramı bugüne dek metapsikolojisine bütünüyle entegre edememiştir. Green (2000), dürtü kuramı ile bağlanma kuramını temelden bağdaşmaz olarak değerlendirir. Onun metapsikoloji ile ampirik psikolojiyi kategorik biçimde karşıt konumlandırışı epistemolojik olarak yargılayıcı ve bu nedenle özensizdir. Fonagy (2003 [2001]) ise dürtü kuramı ile bağlanma kuramı arasındaki örtüşmelere dikkat çeker. Bilindiği gibi, özneler arası bir dürtü kuramı savunan Laplanche, cinsellik ve bağlanmanın metapsikolojisine dair söylemler arası düşünceler geliştirmiştir. Henüz yerine getirilmemiş epistemolojik bir görev, “bağlanma” ve “dürtü”yü metapsikolojik anlamda bir ve aynı olgunun iki farklı görünümü olarak kavrayabilmektir.

Bowlby, “bağlanma” ile yenidoğanın, kendisine koruma sağlayan ve yaşamsal bedensel gereksinimlerinin doyumunu mümkün kılarak olgunlaşmamış organizmanın gelişimini güvenceye alan bir başka kişiye yakınlık arama yönündeki organik temelli eğilimini kasteder. Bu duyarlı erken dönemde yenidoğan, gereksinimlerini ve duygulanımlarını düzenlemek için bütünüyle bir Başkasına, yani bağlanma figürüne bağımlıdır. Ancak en erken bağlanma deneyimleri bile, bebeklik cinselliğinin libidinal yatırımları ve fantazmik süreçleriyle biçimlenmiştir. Bağlanma, en başından itibaren bağlanma figürünün libidinal dünyasından kaynaklanan imgeler, talepler, arzular ve fantezilerle iç içedir.

Dolayısıyla bağlanma ve bebeklik cinselliği, birbirine diyalektik biçimde bağlı, kesişen ve birbirini nüfuz eden iki gelişim çizgisidir. Bu anlamda bağlanma kuramı ile dürtü kuramı alternatif ya da birbiriyle rekabet eden değil, metapsikolojik bakımdan birbirini tamamlayan kuramlardır (Müller-Pozzi 2008, 2010). Bağlanma kuramı ve onun üzerine inşa edilen zihinselleştirme (mentalisierung) ve “zihin kuramı” (theory of mind, Perner 1991), benliğin korunumu ile bilişsel gelişim ve duygulanım düzenlenmesi arasındaki organik sürekliliği vurgular; buna karşılık dürtü kuramı, cinselliğin ve bebeklik cinselliği ile nesne ilişkilerinin oluşumundaki fantazmik süreçlerin radikal süreksizliğini vurgular. Bağlanmadan esinlenerek doğan bebeklik cinselliği, kendine özgü, libidinal nesnesini aramaktadır. Ben, aşağıda yalnızca bu metapsikolojik boyutu ele alacağım.

Erken dönem nesne ilişkisinin yerini metapsikolojik olarak belirleme girişimimi üç çizgi, boyut ya da koordinat etrafında şekillendireceğim:

Birinci boyut, temel olanıdır: Nesne, dürtünün nesnesidir, yani libidinal nesnedir. Freud bunu 1915’te bu şekilde tanımlamıştır, ancak yalnızca kısmen kuramsallaştırabilmiştir. Bu kuramsallaştırma genişletilmeye ve farklılaştırılmaya ihtiyaç duyar.

Her şeyden önce, dürtüyü Freud’un yaptığı gibi doğalcı biçimde değil, “yapısal” ya da Lacan ve Laplanche’ın yaptığı gibi özneler arası biçimde temellendirmek gerekir. Nesne, basitçe “orada” değildir. En başından itibaren özne olacak olan yenidoğanın Öteki vardır. Özne ve nesne, ancak Ötekinin varlık ve yokluk diyalektiği içinde oluşurlar; bu Öteki, bu süreç içinde dürtünün nesnesinin taşıyıcısı haline gelecektir.

Üçüncü boyut, Freud’un terimleriyle ifade edecek olursak, “yitirilmiş” ve “yeniden bulunmuş” nesne etrafında döner; başka bir deyişle, nesnenin oluşumu ve nesne sürekliliğinin (Objektkonstanz) kurulumu etrafında.

Bu üç çizgi, koordinat ya da boyut, Freud’un, her ne kadar oldukça tek yönlü biçimde ele almış olsa da, “yoksunluk” (Versagung) adını verdiği şey tarafından kesilir, “bozulur” ve iç içe geçer. Lacan, nesne ilişkisinin oluşumunda yoksunluğun kilit bir konuma sahip olduğunu söyler (Lacan 2003, s. 38). Ancak yoksunluğun her üç boyutta işlevi ve anlamı farklıdır: Yalnızca doyumun eksik kaldığı, Öteki yok olduğu, nesnenin yitirildiği yerde, yani bir eksikliğin hüküm sürdüğü noktada, arzu öznesi ve dürtünün nesnesi, yani libidinal nesne kurulabilir.

Dürtünün Nesnesi: Doyum Sağlayan ve Yoksun Bırakan Nesne Nesne, dürtünün en değişken unsurudur.

Freud, 1915 yılında psikanalizin nesnesini, dürtünün nesnesi olarak tanımlamıştır. Bu tanım, klinik açıdan da önemini korur. Ancak Freud, “nesne” sözcüğünü oldukça gevşek bir biçimde kullanır. Kimi zaman, herhangi bir ayrım yapmadan, dış gerçekliği, yani “gerçek Öteki”ni, kastederek bu sözcüğü kullanır. Ayrıca kavramı, öznenin özdeşleştiği ötekiyi, yani karşılıklı, ayna-benzeri ilişkiyi ifade etmek için de kullanır.

Freud, dürtünün nesnesinin kuramsal statüsünü hiçbir zaman ayrıntılı biçimde belirlemediği için, onun tanımındaki iki ayrımı göz ardı etmemek gerekir. İlk olarak, nesneyi dürtüyü doyuran şey olarak tanımlamaz; bu, bazen yüzeysel biçimde anlaşıldığı gibi değildir. Öyle olsaydı, bu “gereksinimin nesnesi” olurdu. Hayır: “Dürtünün nesnesi, dürtünün amacına ulaşabildiği şeydir ya da şey aracılığıyla ulaştığıdır” (1915c, s. 215). Bu, temel bir farktır ve Freud’un henüz tam anlamıyla kuramsallaştıramadığı, fakat benim burada ikinci boyut olarak ele alacağım meseleye işaret eder. Freud devam eder:

“Nesne, dürtünün en değişken unsurudur; onunla başlangıçta bağlantılı değildir, yalnızca doyumu mümkün kılma yeteneği nedeniyle ona eklemlenmiştir. (…) Dürtünün yaşam serüveni boyunca sayısız kez değiştirilebilir; bu dürtü kaymalarına en anlamlı roller düşer”.

“Nesne, dürtünün en değişken unsurudur.” Bu ifade, nesne ilişkisi kuramı için yön belirleyici ikinci işarettir. Bu sonuç yalnızca zorunlu değildir, aynı zamanda nesne ilişkisi kuramı için kurucu niteliktedir. Freud, Cinsel Kuram Üzerine Üç Deneme ’nin (1905d) ilkinde, doğuştan dürtüye ait bir nesne fikrini bir daha geri dönülmez biçimde ortadan kaldırmıştır. Dürtü doyuma ulaşmak için bir nesneye ihtiyaç duyar; bu, genital cinsellik açısından açıktır (ancak bu konuyu burada daha fazla açmayacağım).

Peki, doğası gereği orgazmla ilgili olmayan, pregenital, yani erken dönem çocuk cinselliğinde durum nasıldır? Freud 1905’te Üç Denemeyi yazarken, “Taslak”taki yardım eden yanıbaşındaki-insan, deneyimli birey, yani yapısal olarak zorunlu Öteki kavramı elinden çoktan kaymıştı. Bu nedenle Öteki, dürtünün kaynağı olarak düşünülemezdi. Freud’a göre dürtünün kaynağı, “dürtü için mutlak belirleyici olan” (1915c, s. 216), bedensel süreçlerde yatıyordu.

Çocuk cinselliğinin “özneler arası” bir biçimde ortaya çıkabileceği fikri, daha sonra Jacques Lacan’ın seminerlerinde, özellikle Seminer XI’de (1996 [1973]) ve Jean Laplanche’ın (2011 [1987]) çalışmalarında ele alacağı, Freud için henüz düşünülebilir bir şey değildi.

Dolayısıyla, doyum ve yoksunluğun çocuk cinselliği alanında, gereksinim alanındakinden (örneğin açlık ya da genital cinsel gereksinim) kökten farklı bir anlam taşıdığı Freud’un düşünce ufkunun dışında kalmıştır. Çocuk cinselliğinde yoksunluk, asla yalnızca dürtü doyumunun yoksunluğu anlamına gelemez.

Freud’un bunu tamamen gözden kaçırdığı da söylenemez: Libido söz konusu olduğunda o, bedensel haz akımından farklı olarak “şefkat akımı”nı; çatışma bağlamında ise “dışsal” ve “içsel” yoksunluğu birbirinden ayırmıştır.

“Amaç-Engelli/Amaçtan ya da Doyumdan Yoksun Cinsel Çabalar” ve Nesne İlişkisi

Freud, libidonun “şefkatli akışını” yalnızca amaçtan yoksun (amaç-engelli) cinsel çabaların bir sonucu olarak görebilmiştir. Peki neden? Çünkü o, gerilimin boşalmasının zorunlu olarak haz, gerilimin artışının ise hoşnutsuzluk yarattığı tezinden, klinik ve kuramsal olarak daha iyi bildiği şeye rağmen, vazgeçememiştir ya da en fazla gönülsüz biçimde bırakabilmiştir. Freud’un bu “daha iyi bildiğinin” sızdığı kimi pasajlara değinmeden geçemem.

Daha 1905’te, Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme’de, çocukluk cinselliğinde “uzunca bir mesafe boyunca ‘cinsel uyarılma’ ve ‘doyum’ kavramlarını birbirinden ayırt etmeksizin kullanabileceğimizi” (1905d, s. 102) fark etmişti. 1912’de ise, “cinsel dürtünün doğasında, tam bir doyumun ortaya çıkmasına elverişli olmayan bir şey bulunduğu” gibi, ilk bakışta tuhaf görünen bir olasılıkla ilgilenilmesi gerektiğini yazıyordu (1912d, s. 89).

Daha sonra, Kitle Psikolojisi ve Ben Analizi (1921c, s. 127) adlı yapıtında, bana göre belli bir alaycı keyif de sezdirerek, “tam da amaçtan yoksun cinsel motivasyonların, insanlar arasında kalıcı ilişkiler doğurduğunu görmek ilginçtir” diyordu; çünkü “bu itkiler tam (yani orgazmla ilgili) bir doyum sağlamaya yetili değildir.”

Ardından, “Mazohizm Üzerine” adlı çalışmasında (1924c, s. 372) şunu belirtir: Haz veren gerilimler ve hoşnutsuzluk yaratan gevşemeler bulunduğu kuşkusuzdur: cinsel uyarılma bunun “en ısrarcı örneğidir.”

Bir dönem boyunca Freud, uygarlık ve kültürün ancak dürtü yoksunluğu sayesinde mümkün olduğunu savunmuştur. Ancak daha sonra, 1912’deki görüşüne açıkça göndermede bulunmaksızın, Uygarlığın Huzursuzluğunda neredeyse biraz yılgın biçimde şöyle yazar: “Bazen öyle geliyor ki, bizi tam doyumdan yoksun bırakan yalnızca kültürün baskısı değil, cinselliğin işleyişinin doğasında bulunan bir şeydir; bu da bizi başka yollara yöneltir. Belki bir yanılgıdır,” diye iç çeker, “karar vermek zordur.” (1930a, s. 465).

Böylece Freud’un tüm yapıtında, libidonun “şefkatli akışı”, ki aslında çocukluk cinselliğinin kazanımı ve nesne ilişkisinin temeli olmalıdır, hep ikincil, türetilmiş, hatta değersizleştirilmiş ve mahçup bir nitelik taşımıştır: Bu yönelim amaçtan yoksundur, yumuşatılmıştır, nötürleştirilmiştir, en iyi durumda yüceltilmiştir (sublime edilmiştir).

“Haz” ile “yapı” arasındaki diyalektik ilişki ve sistematik ayrım, nesnenin anlık ve sürekli yatırımı (Moser, 1967, s. 99) ya da haz ilkesi ile güvenlik ilkesi (Sandler, 1961) arasındaki fark, nesne ilişkisinin kurulumu ve işleyişi açısından belirleyicidir.

Freud’un dolaylı bilgisini açık hale getirir ve şu olguyu dikkate alırsak: pregenital dürtüler, genital cinsellikte olduğu gibi gerilim boşalması ilkesine göre işlemezler; hedefleri “tam doyum” değildir; onlarda uyarılma ve doyum “uzunca bir mesafe boyunca” özsel olarak iç içe geçmiştir ve bu nedenle “insanlar arasında kalıcı ilişkiler kurmaya” elverişlidirler, ki ancak o zaman tutarlı bir nesne ilişkileri kuramına ulaşabiliriz.

Çocukluk cinselliğinin pregenital dürtülerinin amacı, nesne aracılığıyla “tam doyum” değildir; onların öncelikli hedefi, sabit bir libidinal yatırım nesnesi kurmaktır. Bu sayede uyarılma ve doyum, deneyimlenebilir hoşnutsuzluk ve haz olarak belirir.

Fairbairn (2007, s. 183), çocukluk cinselliğinde libidonun öncelikle hazzı değil, nesneyi aradığını doğru biçimde saptamıştır. Ancak biraz daha diyalektik, yani metapsikolojik düşünseydi, bu arayış içinde genital dürtünün “tam doyum” arzusunun tümüyle yitirilmesi gerekmezdi.

Andre Green’in “libidonun nesneleştirme işlevi” kavramı bu noktada kuramsal olarak önemli bir adım ileri gider. Libidinal nesne bir kez kurulduğunda, libido başka insanları, nesneleri, nitelikleri, özellikleri, etkinlikleri, yani doğrudan libidinal nitelik taşımayan şeyleri, “libidinize etme”, onlara libidinal nesne statüsü kazandırma işlevini de üstlenir: “bir koşulla: yapılan ruhsal çalışmada bir özellik korunmalıdır, yani anlamlı (belirgin) yatırım (korunmalıdır).” (Green, 2001, s. 873).

Haz yüklü içsel ve dışsal bir nesneler dünyasının, en geniş anlamıyla, kurulumu açısından, libidonun bu nesneleştirme işlevi belirleyici bir etmendir; hatta belki de en belirleyici olanıdır.

Üstelik Green’in bu kavramı, bugüne dek belirsiz kalan yüceltme (sublimasyon) kavramını sistematik biçimde temellendirmeye elverişlidir. Freud, yüceltmeye kuşkusuz kültürel yaratımların en yüksek biçimlerini atfetmiştir. Ancak ilk kültürel, ya da belki daha doğrusu, ilk “kültivasyonel (ruhsal ya da kültürel anlamda olgunlaştırıcı)” başarı, nesne ilişkisinin kurulmasıdır. Çünkü doğal, uyumlu, kendiliğinden, “doğal olarak verilmiş” bir nesne ilişkisi yoktur; bu ilişki ne bağlanmadan ne de bir biçimde varsayılan “birincil annelik”ten, annesel duyarlılıktan, duygusal düzenleme ya da duygusal yansıtma süreçlerinden kendiliğinden doğar. Bunlar elbette gerekli önkoşullardır ama yeterli değildir.

Bağlanma kendiliğinden işlemez. “Bağlanma diyaloğu” denilen süreçteki Öteki, oluşmakta olan özneye kasıtlı biçimde yönelmek, ona dönmek zorundadır; çünkü dürtünün “birincil” bir nesnesi yoktur, yalnızca “birincil” bir Öteki vardır. Bu Öteki, cinselliğin organizmaya “travmatik” girişiyle birlikte ortaya çıkan “birincil özneler arası” durumu taşıyabilmelidir.

Erken nesne ilişkisinin inşasındaki ilk kültürel/kültivasyonel başarı, Laplanche’ın “ilksel baştan çıkarma” (Urverführung) adını verdiği erken baştan çıkarma durumuna aittir. Bu sahnede çocukluk cinselliği doğar, aynı anda uyarılma ve doyum olarak, ve böylece oluşmakta olan öznenin dinamik ve yaratıcı etkinliğini gerçekleştirebileceği, nesneye doğru yol alabileceği temeli oluşturur.

Ancak Öteki de bir özne olduğu için, kimi zaman yoktur. Bu nedenle nesneyi bulma yolu yoksunluk ve kayıpla, yani çatışmayla döşelidir. Bu durum yalnızca rastlantısal olarak patolojik değildir; yapısal olarak zorunludur.

Yoksunluğun diyalektiği

Böylece yoksunluk, daha doğrusu, yoksunluğun diyalektiği, odak noktasına yerleşir. Freud kuşkusuz yoksunluğun önemini fark etmişti, ama farkettiği şey, onun diyalektiği ve çok katmanlı yapısı değildi. Freud, yoksunluğu yalnızca dürtü doyumunun yoksunluğu olarak görmüştür. “Gerçek bir doyumun yoksunluğu [yani engellenmesi], nevrozun ortaya çıkmasının ilk koşuludur” (1916d, s. 370). Freud’un bu türden ifadelerine sıkça rastlanır. Ancak, içselleştirilmiş çatışmanın ve onun psikanalitik süreçteki işlenişinin analizinde bu kadarıyla fazla yol alınamaz. Freud en geç, psikonevrozla güncel nevroz ayrımını yaparken bunun farkına varmaya çalışmış ve çok geçmeden dışsal bir yoksunluktan ayrı olarak içsel bir yoksunluk kavramını da geliştirmiştir. Ne var ki bu tuhaf bir ayrımdır; çünkü ayırmaktan çok bulanıklaştırır. Freud’un “içsel yoksunluk” dediği şeye çok daha isabetli adlar bulduğu ve açık teknik-teorik kavramlar geliştirdiği söylenebilir: çatışma, üst-ben ve genel olarak ruhsal sistem modeli, bastırma,savunma, düş çalışması, ruhsal çalışma, semptom, aktarım ve direnç, bunları işleme/çalışma vb. Bunların her biri, içsel yoksunluk dediği şeyin işleyişini zaten açıklamaktadır.

O halde, yoksunluk kavramını özgün kesinliği içinde bırakalım: önemli olan, Öteki’nden gelen dışsal yoksunluktur. Freud’un, metapsikolojisinde gerçek Öteki’ye sistematik bir yer vermekten kaçındığını da açık biçimde teslim etmeliyiz. Bu çekingenlik onun söylemini ciddi biçimde tıkanmaya uğratmış ve özellikle de çocukluk cinselliği konusundaki devrimci keşfini tam anlamıyla değerlendirmesini engellemiştir: Ne onun “özneler arası” oluşumunu ne de nesnenin ve nesne ilişkilerinin “özneler arası” kuruluşunu kavrayabilmiş, ayrıca yoksunluğun ya da Lacan’ın deyişiyle nesne-eksikliğinin bir hiyerarşisini, topolojisini ya da diyalektiğini geliştirebilmiştir.

Dürtü Nesnesi ve Öteki: Mevcut ve Mevcut Olmayan “Nesne” Yapısal Psikanaliz ve Nesne İlişkisi

Jacques Lacan ve Jean Laplanche, Freud’un söyleminin tıkandığı ya da yanlış yöne saptığı noktadan itibaren, onu farklı biçimlerde ama benzer bir yönelimle yeniden ele almışlardır. Her ikisi de psikanalizi, bir özne kuramı olarak kavrar. Ancak bu özne, Aydınlanma’nın ya da Alman İdealizmi’nin kendi kendinin bilincinde olan öznesi değil; bilinçdışının öznesidir (Lacan 2006, s. 214), yani merkezsizleştirilmiş öznedir (Laplanche 1996): kendi evinde efendi olmayan özne.

Yapısal psikanaliz, “klasik” ruhsal aygıt metapsikolojisiyle diyalektik bir gerilim ilişkisi içinde okuduğum bir özne metapsikolojisi tasarlar. Benim yönlendirici ilgim, Lacan’ın metapsikolojisini “klasik” psikanalizle ilişkilendirmektir; bunun yalnızca mümkün değil, aynı zamanda psikanalizi kuram, klinik ve pratik düzeyde ilerleteceğine inanıyorum. Bu nedenle, Lacan’a özgü terminolojiden mümkün olduğunca kaçınıyor ya da onu klasik metapsikolojinin kavramlarına çevirmeye çalışıyorum. Umuyorum ki, bu yaklaşımın kazandıracağı metapsikolojik açıklık, Lacan söyleminin karmaşıklığından kaynaklanan kaçınılmaz kaybı dengeleyecektir.

Psikanaliz, bir özne kuramı olma iddiasını sürdürmek istiyorsa, dürtünün nesnesi olan Öteki ile başından beri var olan, başka bir özne olarak Öteki’ni birbirinden ayırmak zorundadır. Lacan ve Laplanche, Freud’un ilk “yapı kuramı” olan “Entwurf”ta (Taslak) bu öznenin Ötekisi’ni bulurlar, ki bu metin, harfi harfine bir yapı kuramı olmasa da, bir yapı kuramının öncüsüdür. Freud burada Öteki’ye kurucu, ama yeterince düşünülmemiş bir konum tanımıştı: “yabancı yardım”, “deneyimli birey”, “yardımcı yanıbaşındaki-insan” adlarıyla. Daha sonra ise, “ruh aygıtı”nın yapısı ve işleyişi Freud’un merkezi teması haline gelince, bu ifadeler ya da onların eşdeğerleri artık ortadan kaybolur. Sadece bir kez, “Dürtüler ve Dürtü Kaderleri”nde, “bir yabancı kişiyi nesne olarak” (Freud 1915c, s. 220) ifadesine rastlarız. Bu az dikkat çekmiş ama son derece önemli ifade, aslında bir başka temaya, yani dürtünün öznesine işaret eder.

Laplanche ise ikinci olarak, Freud’un ilk baştan çıkarma kuramına geri döner. Bu kuramda Öteki, genellikle ensest nitelikli bir cinsel istismarcı olarak trajik bir rol üstlenir. Laplanche’ın (2011 [1987]) büyük teması, bu anlatıdaki “samanla buğdayı ayırmak,” yani baştan çıkarmanın yapısal hakikat çekirdeğini, yani “ilksel baştan çıkarma”yı, sistematik biçimde açığa çıkarmaktır. Üçüncü olarak, her iki düşünür de Freud’un “Bastırma”sını (1915d) dilde ve dil aracılığıyla yürüyen bir çalışma, bir “söylemler arası” süreç olarak ele alırlar.

Lacan ve Laplanche, Freud’u Fransız yapısalcılığıyla girdikleri temel hesaplaşma zemininde okur ve yorumlarlar. Yapısal psikanalitik düşünce, adından da anlaşılacağı üzere, bireyden önce verilmiş olan bir yapıdan hareket eder. Bir yapı, örneğin dil gibi, bir kez sembolik düzen olarak ortaya çıktı mı, sanki hep varmış izlenimini yaratır. Bu nedenle, yapının kökenini psikanalitik olarak düşünmek, katı anlamda mümkün değildir. Evrim ve filogenez soruları psikanalizin yetki alanına girmez. Freud’un filogeneze başvurduğu yerde, yapısal psikanaliz onun söylemini yapı kavramlarıyla sürdürür. Başlangıç ve köken üzerine konuşurken elimizde yalnızca semboller ve dil vardır ve metapsikolojik olarak, ancak bunlar üzerinden spekülasyon yapabiliriz. Freud’un sözleriyle: “Büyücüye başvurmak gerekir. Yani metapsikoloji adlı büyücüye. Metapsikolojik spekülasyon ve teorileştirme olmadan, neredeyse fantezi kurmadan, burada bir adım bile ilerleyemeyiz” (Freud 1937c, s. 69).

Sözde klasik psikanaliz, yani esasen genetik yönelimli olan psikanaliz için bu yapısal yaklaşım başta biraz yabancıdır. Klasik yaklaşımın merkezinde yenidoğan, birey ve onun gelişimi vardır. Bu bakış, bireye, yönelime göre değişmekle birlikte, psikofizyolojik bir benlik, çekirdek benlik, bireysel doğuştan gelen bir ifade tarzı, birincil narsisizm veya benzeri bir nitelik atfeder. Ve ardından anne gelir; genel olarak “birincil nesne” diye anılan figür. Bebekle anne arasındaki ilk bağa da, yine kuramsal yönelime göre, simbiyoz, ikili birlik, iki kişilik birlik, dyad, birincil nesne sevgisi ya da bağlanma denir. Daha sonra, “erken üçgenelleştirme”de üçüncü figür, yani baba, devreye girer ve bu durum Ödipal sahneye açılır. Genetik psikanalitik düşünme, birey ve nesnenin mevcudiyeti üzerinden şekillenir.

Yapısal psikanalizin çıkış noktası ise bambaşkadır: Başlangıçta sembolik düzen vardır ve onun içine yerleşmiş olan, ödipal sonrası üretken bir çift. Bu çift, üçüncü bir varlığı, yani bir çocuğu arzular; çocuk ilkin ikisinin ortak düşlemsel nesnesidir. Onlar, bu henüz var olmayan çocuğa, daha doğmadan önce, düşüncelerinde, bilinçli ve bilinçdışı fantezilerinde ve arzularında bir “özne statüsü” atfederler. Başka bir deyişle: henüz var olmayan bu özne, iki ödipal ya da ödipal-sonrası, post-ergen öznenin fantezilerinin ve arzularının yoğun biçimde yatırıldığı bir nesnedir. Yapısal düşünme, Öteki’ye ve nesnenin yokluğuna, yani nesne eksikliğine, yönelir (Lacan 2003, s. 7 vd.).

Yapısal bakış açısı, genetik görüşü geçersiz kılmaz; ancak, oluşumun yönünü yapının belirlediğini varsayar. Başlangıçta ne Bir vardır, yani her nasıl düşünülürse düşünülsün bir “çekirdek-benlik”, ne de İki vardır: yani ne birincil nesne sevgisi ne bağlanma ne de ikili birlik (dyad). Başlangıçta Üç vardır; daha doğrusu, iki kişi, onları kuşatan temel üçlü sembolik düzen içinde vardır. Bu düzen, biçimsel olarak ve içerik bakımından, kişisel, ailevi, toplumsal ve kültürel yaşam koşulları tarafından doldurulur. Bu bakış açısı, “Ödipus’un evrenselliği” tartışmasına da ikna edici bir yanıt sunar: Ödipus, bir yapı olarak evrenseldir: antropolojik bir temel sabitedir; ancak olgusal olarak rastlantısaldır, yani toplumsal ve kültürel koşullara bağlıdır. Evrensel yapıyla kültürel rastlantısallığı birbirine karıştırmamamız gerekir.

Yapısal bakış açısından şu sonuç kaçınılmazdır: Çocuğun doğduğu andan itibaren içine yerleştiği üçlü-ödipal yapı, bireysel Ödipus kompleksinden önce gelir. Ve ancak üçlü olarak yapılandırılmış bir gerçeklik içinde, varlık ile yokluk arasındaki kurucu diyalektik gelişebilir; böylece “dyad” denen şey de, ancak burada, üçüncünün, yani babanın, hem yok hem de yok-olarak-var olduğu bir biçimde düşünülebilir. Baba, reel olarak mevcut olabilir; ancak dyadik ruhsal konfigürasyon içinde yoktur: yalnızca annenin düşüncesinde temsil edildiği ölçüde vardır. Son olarak açıkça belirtmek isterim ki, burada sunduğum metapsikolojik çözümleme idealize edici değil, ideal-tipiktir; “yeterince iyi” durumu betimler, analizde karşımıza çıkan “patolojik” biçimlerini değil.

Yeterli Donanıma Sahip Bebek ve Mevcut Olmayan Nesne

Doğumla birlikte, bebek bütün doğuştan bilişsel olanakları ve birincil duygulanımlarıyla birlikte var olur: ancak henüz, kendi başına, kendi yerinde bir özne olarak var değildir. Yine de, o “başka bir yerde” zaten “vardır”: Onu dünyaya getiren, onun için tanıklık eden ve onu yetiştiren Ötekiler’in, yani ebeveynlerinin, dilinde ve arzularında. Ne kadar paradoksal görünse de özne başlangıçta boş bir yerdir; bu yer, anlamlı Ötekiler tarafından, yani özne konumundaki başkaları tarafından anlam ve libidinal duygulanımlarla doldurulur. Kuşkusuz, Öteki başından beri örneğin bir bağlanma figürü olarak oradadır, ama “birincil nesne” olarak değil. Tam tersine, özne haline gelecek olan çocuk, “birincil Ötekiler”in dilinde ve arzularında bir “nesne”dir; bu Ötekiler, bağlanmanın birincil duygulanımlarını baştan itibaren libidinal biçimde donatırlar, yani libidinize ederler.

“Birincil nesne sevgisi” ya da “yüceltilmiş bir yücelik” gibi idealize edici varsayımların tersine, yeni doğmuş insan yavrusu, dili, dürtüleri ve nesneleriyle kurulu bu dünyada doğuştan getirdiği, baştan itibaren işleyen bütün duygulanımsal ve bilişsel olanaklara rağmen başlangıçta yabancıdır. Bu durum, “yeterince iyi” bir anneliğin eksikliğinin veya güvensiz/ikircikli bir bağlanmanın olumsal sonucu değil; insan olmanın zorunlu bir koşulu, varoluşsal bir belirlenimidir. Margaret Mahler’in (1978, s. 59 vd.) doğru biçimde fark ettiği, fakat “otistik evre” olarak yanlış kavramsallaştırdığı şeyi Lacan (1996, s. 213 vd.) “yabancılaşma” (alienation) olarak adlandırır; bu Almanca’da “Entfremdung” sözcüğüyle karşılanır, ancak bu terim de yanlış anlaşılabilir. Laplanche (2011 [1987]) ise tam bu noktada “ilksel baştan çıkarma” (Urverführung) kavramını devreye sokar.

Dolayısıyla, bebeğin insan ve özne olabilmesi için gereken her şey mevcut ve erişilebilir durumdadır (bu aslında bir pleonazmdır-gereksiz sözcük tekrarı-); ama yine de, ortada henüz bir nesne de yoktur, bir özne de. Şimdiye kadar söylenenlerden sonra bu, pek de şaşırtıcı değildir. Nesne bakımından düşünüldüğünde, bu durum Winnicott’un geçiş nesnesinin paradoksal oluşumu hakkındaki ifadesini hatırlatır: O nesne “vardır,” ama yine de “yaratılmak zorundadır.” Bu yalnızca geçiş nesnesi için değil, libidinal nesne için de geçerlidir. Öteki oradadır, ama nesne yaratılmalıdır; bebek de oradadır, ama özne kendini Öteki’nin alanında yaratır.

Bilişsel açıdan bebek, küçük çocuk ve duygulanım araştırmacılarının tanımladığı kadar yetkin ve birincil duygulanımlarında o denli duyarlı olabilir. Ancak libidinal bakımdan, erken dönemin pregenital örgütlenmesi ya da henüz-örgütlenmemiş hali, Öteki’nin mutlak mevcudiyetine yönelik dizginsiz bir talebin ve saf haz arzusunun alanıdır. Bu talep hiçbir yasa tanımaz, hiçbir dikkate sahip değildir; “anne memesinin imgesi” etrafında döner. Onun ilk işlevi, yalnızca mutlak mevcudiyet ve her gereksinimin doğmadan önce bile sürekli, otomatik biçimde doyurulması olurdu; belki de doğum öncesi dönemde olduğu gibi ve bu durumda bir Öteki’ye ya da bir nesne ilişkisine ihtiyaç duyulmazdı. Böyle bir durumda, “mevcudiyet” ve “yokluk” ve dolayısıyla “cinsellik” anlamsız kategoriler olurdu.

Oluşmakta Olan Özne ve Yok Olan Nesne

Ama meme, fetüsün organik olarak içine yerleştiği ve göbek kordonuyla bağlı olduğu rahim değildir; annenin organizmasının bir parçası değildir artık. Meme şimdi dışsal bir “nesne” ya da “kısmi nesne”dir, “nesnel” olarak anneye aittir; anne orada olabilir ya da gitmiş, yani mevcut ya da yok olabilir. Ayrıca meme yalnızca besleyen bir şey değildir, aynı zamanda cinsel bir memedir. Böylece Laplanche’ın tanımladığı biçimiyle erken baştan çıkarma (ilk baştan çıkarma) sahneye çıkar. Yenidoğanın memeyi başlangıçta kendisine aitmiş gibi hissettiği yönündeki fantezi yeniden tartışılmaya değerdir. Bu, bir ölçüde ve yalnızca bir ölçüde geçerli olabilir; özellikle de memenin nesnel olarak ait olduğu anne oradaysa. Ancak annenin yokluğu, yani bu “kaynaşma” olarak adlandırılan fanteziyi acımasızca bozar.

Buradaki yoksunluk (Versagung) artık bir ihtiyacın doyumunun eksikliği anlamına gelmez, çünkü bu doyum zaten bir şekilde sağlanmaktadır; asıl yoksunluk, annenin yokluğu, annenin henüz sabit, içselleştirilmiş bir nesne olmamasıdır. Annenin, üçlü bir dünyada yaşayan biri olarak, “isteğine göre” mevcut ya da yok olabilmesi, yani kendini çocuktan esirgemesi, onu oluşmakta olan özne için gerçek bir güç haline getirir (Lacan 2003, s. 78).

Elbette, annenin “isteğine göre” mevcut ya da yok olmadığını çocuk doğal olarak (henüz) “bilmez.” Elinde yalnızca bir araç vardır: varlığını ve annesinin varlığına dair talebini dile getirmek için annenin ardından gelen çığlık. Ancak bu çığlık yalnızca bir “anneye yönelik çığlık”tır, çünkü orada bu çığlığı bu şekilde duyan bir Öteki ya da bir başka kişi (anne) vardır ve o, bu çığlığa kendi varlığıyla ve ihtiyacın giderilmesiyle yanıt verir. Başlangıçta yalnızca bir ihtiyacın sinyali olan çığlık, Öteki’nin alanında sembolik bir anlam kazanır: çocuk henüz sembolik bir ifade yeteneğine sahip olmadan çok önce hem de. Daha kesin söylersek: Anne, bu işarete sembolik anlamı kazandırır; doyum araçsal değil, kasıtlıdır, “sevgiyle” verilir ve Lacan’ın (2003, s. 116) isabetli biçimde söylediği gibi bir armağan, bir sevgi armağanı haline gelir.

Başlangıçta armağan, talebin karşılanmasında ve varlığın zevkinde (hazda) eriyip gidebilir. Ama çok geçmeden yenidoğan fark eder ki “armağan, ilk bakışta göründüğünden çok daha bütünseldir; o, tüm insani sembolik zinciri kapsar.” Lacan buna annenin ilksel simgeselleştirmesi der (Lacan 2006, s. 210), ki anne bunu ancak üçlü sembolik düzene köklenmiş olduğu sürece gerçekleştirebilir.

Sevginin armağanındaki (yani annenin varlığındaki) yoksunluk, zevkin (haz alma olanağının) geçici yoksunluğundan bambaşka bir anlama sahiptir. Sevgi armağanının yoksunluğu, ileride kurulacak tüm özneler arası ilişkileri kendi içinde taşır. Buna karşılık, “hazdan yoksunluk hiçbir şeyi içermez” (Lacan 2003, s. 146). Çünkü varlığın, hazzın ve kesintisiz doyumun sürekliliğinde özne, “birincil arzunun tam karşılığı olan nesnenin ötesine geçen hiçbir şeyi” geliştiremezdi (Lacan 2003, s. 38).

Doyum Deneyimi: Talepten Ötekinin Arzusuna

Ama sürekli haz (zevk) varlığı diye bir şey yoktur. Anne, bunda kaçınılmaz olarak “başarısız” olur ve oluşmakta olan özne, annenin varlığı sırasında ortaya çıkan ve o varlık içinde askıya alınan libidinal duygulanımlarla (affektlerle) birdenbire yine tek başına kalır. Bu duygulanımlar, gereksinimin doyumuyla sönümlenmeyen, tersine sevgi armağanına dayanan duygulanımlardır. Başlangıçta rahatsız edici olan bu duygulanımlar, henüz iç yaşantıda bir yere sahip olmadıkları için kaygı yaratırlar; bu nedenle örgütlenmeleri gerekir. Annenin yokluğunda bu duygulanımlar, muammalı iletilerin (bilinçdışı mesajların) ilk çevirileriyle birleşmeye, dürtü ile temsil birbirine bağlanmaya, ruhsal aygıtın kuruluşu başlamaya başlar.

Metapsikolojik olarak bunu biraz daha açacak olursak, “Taslak” (Entwurf) ve Düşlerin Yorumu’ndan alınan kimi hatıraları dürtü kuramıyla ilişkilendiriyorum. Freud bunu yapmamıştır. O, 1900 sonrasında doyum deneyimi kavramını (Freud 1950c, s. 410 vd.; 1900a, s. 570 vd.) terk etmiştir ne yazık ki. Bu kavram, bir anlamda “dayanma/yaslanma” (Anlehnung) kavramının “bilişsel” karşılığıdır: En yalın ifadesiyle, içsel, gereksinim kaynaklı bir gerilimin, dışsal bir aracılıkla, yani Öteki aracılığıyla, giderilmesi yönünde ilk deneyimi varsayar. Böylece ilk bir iz oluşur; doyum sağlayan Öteki’nin imgesi, o yokken de gereksinim ya da daha sonra dilek/istek (arzu) yeniden ortaya çıktığında yeniden yatırımlanabilir. “Başlangıçta nesne-anısının imgesi, dileğin/arzunun canlandırmasından etkilenir” (Freud 1950c, s. 412; 1900a, s. 571).

Freud o dönemde, Öteki’nin yokluğu ve böylelikle eksiklik ile arzunun ruhsal çalışmanın koşulları olduğu düşüncesine oldukça yaklaşmıştı. Hallüsinatuvar doyum, anı imgesi ve algı özdeşliği: bunlar Freud’un erken döneminden üç kavramdır; bugün psikanalitik söz dağarcığımızda pek yer almazlar. Amacım onları yeniden canlandırmak değil, ifade ettikleri tuhaf diyalektik gerilime dikkat çekmektir: Özne, Öteki’nin yokluğunda onun varlığının hazzını “zorla” yeniden elde etmeye çalışırken ruhsal olarak etkin hale gelir. Bir algının içsel olarak yinelenmesi, bir anı imgesinin çağrılması, zaten güçlü bir ruhsal etkinliğin göstergesidir. Hedefi ilk bakışta ne kadar “geriye dönük” görünürse görünsün ve dilek/istek/arzu, halüsinasyona dönüşme tehlikesi taşısa da özneler arası bir bağlam içinde yer alan bebekte bu noktaya kadar varmaz. “Yaşamanın mecburiyeti/gerekliliği” (Not des Lebens) kendini çığlıkta gösterir ve yok olan anneyi ya da bir başka Öteki’yi çağırır. Anı imgesinin algıyla örtüşmesi, yani algı özdeşliği, sabit bir yatırımın oluşumuna öncülük eder. Öteki, yavaş yavaş, yoklukta var olan bir arzunun nesnesi haline gelir: “hatırlanabilir.”

İster doğum öncesi arzudan yoksun gereksinim doyumundan ister doğum sonrası dizginsiz talepten yola çıkalım, talepten arzuya giden yol zorunlu olarak dürtüler ve nesneler dünyasına açılır. Bu yol hiçbir zaman ve sonraları da düz, uyumlu ya da mutlu bir yol değildir. İnsan, eğer mümkün olsaydı, arzulamaktansa haz almayı tercih ederdi. İlk bakışta paradoksal görünse de arzulamak, en azından başlangıçta, oldukça ikircikli, hatta kırılgan bir durumdur: arzulanmak ve arzulamak, oluşmakta olan özneyi Öteki’nin eksikliğiyle karşı karşıya getirir.

Çocuğun, anne tarafından arzulanma deneyimi sarsıcıdır; haz alımını bozar: Kendi eksikliğini henüz algılayamayan, arzulayamayan ve sembolize edemeyen çocuk, annenin eksikliğiyle karşılaşır; çünkü anne eksik olmasaydı arzulamazdı. Klasik psikanalizde erken çocukluğun “her şeye kadir” dünya deneyiminden sıkça söz edilir. Oysa her şeye kadirlik olan yerde eksiklik yoktur. Annenin eksikliğini deneyimleyen bebek, kendini annenin arzusunun tek nesnesi olarak düşleyebilir; bu bir tüm-güçlülük fantezisidir: annenin “tam” olmasını, onu “bütün” kılmayı sağlayabileceği düşüncesidir. Lacan’ın diliyle bu, çocuğun kendisini annenin fallusu olarak fantezileştirmesidir: Onu “doldurabilecek,” onu ve kendisini simgesel hadım edilmeden koruyabilecek bir şey olarak.

Ne var ki, psikotik olmayan annenin yaşamı yapısal olarak üçlü bir düzen içindedir; bu nedenle çocuk için bu talebi ya da “proto-arzuyu” (zamansal olarak önce gelen, anneye yönelmiş bir isteme olarak beliren, eksikliğin henüz tamamlanmadığı ve arzunun doğuşuna zemin hazırlayan bir arzu) zorunlu olarak reddeder. Onun düzenli-düzensiz yokluğu bu fanteziyi yıkar. Çocuğun annenin başka şeyleri ve başkalarını da arzuladığını yalnızca “fark etmesi” değil, aynı zamanda “kabul edebilmesi” zaman alır. Bu kabul, kökensel sahnenin kabulüyle el ele gider. Kökensel sahnenin kabulü, dürtüler ve nesneler dünyasına adım atış, libidinal nesnenin kuruluşu ve preödipal üçlemenin oluşumu, hepsi yapısal olarak bir ve aynı süreçtir. Bu temanın, yalnızca sınır vakalarda değil, aktarımda nasıl ve ne kadar farklı biçimlerde belirdiğini, her analist kendi deneyiminde görebilir.

“İkili” (dyad), “Erken” ve Ödipal Üçgenleşme

Artık Lacan’ın (2003, s. 67, 38) şu cüretkar gözlemi pek şaşırtıcı gelmeyebilir: “Yoksun bırakma, anne-çocuk ilişkisinin gerçek merkezidir” ve Lacan bu olguya kendi diyalektiğinde kilit bir konum verir. Ancak bu düzlemde yoksun bırakılan şey “ihtiyacın gerçek doyumu” değildir, bu doyum yeterince gerçekleşir, yoksun bırakılan şey “ebedi varoluş”tur. İlerlemeyi mümkün kılan yokluk, annenin köklendiği simgesel düzeni ön-varsayar; çocuk da bu düzene bir başka özne olarak girmeye başlar. Dürtü, ya da kısmi dürtü, kendi devinimsel yörüngesini çizmeye başlar ve Öteki, dürtünün nesnesinin taşıyıcısına dönüşür.

Söz konusu erken ya da preödipal üçgenleşme, ödipal olandan daha az cinsel değildir; sadece farklı bir biçimde cinseldir: Anne, bir gösteren olarak Babanın Adı’nda, birlikte olduğu erkeğin çocuğun babası olduğunu kabul eder; baba da Babanın Adı konumunu üstlenir ve birlikte olduğu kadının çocuğun annesi olduğunu tanır. Böylece tutarlılık sağlayan simgesel bir üçgen kurulur. Bu üçgen, oluşmakta olan öznenin yalnızca nesnenin yokluğuna ve ilksel sahneden dışlanmış olmasına katlanmasını değil, aynı zamanda nesnenin yokluğunda ruhsal olarak çalışmasını, muğlak mesajları çevirmesini mümkün kılar. Yetişkin, yalnızca muğlak mesajlar değil, aynı zamanda, simgesel düzende kökleşmiş olduğu için, simgesel mesajlar da gönderir ve böylece oluşmakta olan özneye bireysel, ailesel ve kültürel kodları da aktarır.

Yokluk, bu şekilde bir olasılıklar alanı yaratır. Eğer varlığı deneyimlenebilen nesne asla yok olmuyorsa ne temsil edilebilir ne fantezileştirilebilir, ne de düşünülebilir. Nesnenin temsili, yokluğunda oluşur; tüm düşünmenin (Green 2000 [1990], s. 187 vd.) ve daha genel anlamda tüm ruhsal çalışmanın kaynağında bu vardır.

Bu, daha önce ima ettiğim gibi, öncelikle şunu ifade eder: Öznenin, ihtiyacın doyumuna dayalı olarak varlığın içinde yaşadığı doyum deneyimiyle bağlantılı olarak ortaya çıkan ama ihtiyacın doygunluğunda bütünüyle çözülmeyen libidinal etkileri, doyum sağlayan nesnenin anı imgesiyle, yani nesnenin ilk libidinal yatırımlı temsilleriyle ilişkilendirmesidir. Bu temsiller, nesnenin varlık-yokluk ritmi içinde oluşur. İçsel nesnenin ya da nesne temsiliyetinin inşası başlamış ve sürece girmiştir.

Yalnızca simgesel üçgenin koruması altında, varlık ile yokluk arasındaki üretken diyalektik ve “ikili” (dyad) olarak adlandırdığımız konum gelişebilir: burada baba fiilen yoktur, ama onun yokluğu, annenin düşüncesinde bir tür temsil olarak, bu ilişkinin güvencesi biçiminde “var”dır. Ve yalnızca bu simgesel üçgenin koruması altında, oluşmakta olan özne ikiliden preödipal ve ödipal duruma geçme cesaretini gösterebilir.

Yalnızca ödipal değil, preödipal üçgen durumu da libidinal ve gösteren açısından yoğun bir dram taşır; çünkü burada görünüşte birbirini dışlayan iki ilişki çarpışır: Üçüncünün dışlandığı ikili ilişki ve çocuğun dışlandığı ilksel sahne. Ve, bunu artık son kez vurgulayayım, oluşmakta olan özne, yalnızca önceden var olan ve sürekliliğini koruyan simgesel üçgen düzenin arka planı üzerinde, yaratıcı bir edimle kendi özgürleşme yolunu bulabilir. Küçük Hans’ın ve küçük Marie’nin, kendilerince büyük ve geniş dünyaya, adım atarken hala ailenin simgesel üçgeninin korumasına, yani regresyondan, aşırı müdahaleden ve kendi maceralarının tehlikelerinden korunmaya ihtiyaç duymaları gayet doğaldır. Ancak özgürlüğe giden yolu gerçekten bulmaları, ancak başarılı bir ergenlik sürecinden sonra, kimilerinde başarılı bir analizden sonra mümkün olur, kimilerinde ise ne yazık ki hiçbir zaman mümkün olmaz.

Karşılıklı Olarak Örtüşen Bir Nesne İlişkisi Yoktur

“Nesnenin bulunması” başlıklı bölüm, Üç Deneme’de Freud’un nesne ilişkisine dair en kapsamlı, ama aynı zamanda en muğlak metnidir. Freud bu bölüme şu ünlü sözlerle girer:

“Başlangıçtaki cinsel doyum hala beslenme eylemiyle bağlantılıyken, cinsel dürtü kendi bedeni dışında bir cinsel nesneye, annenin memesine yönelmişti. Bu nesneyi daha sonra kaybetti; belki de tam da çocuğun kendisine doyum sağlayan organın ait olduğu kişinin bütünsel bir tasarımını oluşturabilir hale geldiği sırada. Cinsel dürtü daha sonra […] otoerotik olur ve ancak gizil dönem aşıldıktan sonra, başlangıçtaki ilişki yeniden kurulur. Çocuğun annenin memesini emmesi her tür aşk ilişkisinin örneği haline gelmiştir. Nesnenin bulunması aslında yeniden bulunmasıdır.” (1905d, s. 123)

Bu cesur metin, ki Freud’un yapıtı içinde benzersiz bir metindir, kendi çağını hem içerdiği hem de aştığı ölçüde çelişkiler ve yanılgılarla doludur. Bildiğim kadarıyla, Freud’un nesnenin “yeniden bulunması”ndan söz ettiği tek yerdir; ya da eğer Taslak’ta (Entwurf) ve Düşlerin Yorumu’nda doyum yaşantısı kavramı içinde önemli bir yer tutan “algı özdeşliği” ve “anı imgesi” kavramlarını aynı çizgide okursak, bu aynı zamanda sonuncusudur.

Çelişkiler açıkça görülebilir. Freud, dürtü nesnesinde Öteki’nin bütünüyle erimediğini söylemesine rağmen, çocukluk cinselliğinin bir “cinsel dürtü” olmadığını kendisi de sık sık unutur gibi görünür. Elbette nesnenin bulunmasında başlangıçtaki ilişkinin yeniden kurulması söz konusu değildir. Ve kuşkusuz nesne bulma, yani erken, pregenital bir nesne ilişkisi ergenlikten çok önce ortaya çıkar. Kaybolan şey, henüz var olmayan “cinsel nesne” değil, bütünlük ve mükemmellik fantezisidir – Lacan’ın deyimiyle, “annenin fallusu olma” fantezisi.

Ve ruhsal yaşamda oluşan şey, ama yeniden oluşan değil, dinamik ve yapısal olarak tümüyle yeni bir şeydir: libidinal nesne.

“Yitirilen nesne” boyutunda “yoksunluk” (Versagung) artık bir “kayıp” karakteri kazanır, herhangi bir rastlantısal kaybın değil, yapısal ve temel bir kaybın karakterini kazanır. Libidinal nesnenin kuruluşu ve nesne ile yatırım sürekliliğinin (Besetzungskonstanz) yavaş yavaş inşası belirleyici ayrımlaşma süreçleridir: libidinal nesnenin bağlanma figüründen, arzunun istem ve hazdan, dileğin/isteğin/talebin ihtiyaçtan ayrılması. Eğer her şey yolunda giderse, bu süreç, uyumlu biçimde örtüşen, kusursuz, daima hazır bir haz nesnesinin var olmadığının kabulüyle sonuçlanır.

Bu kabul, istemden arzuya ve sevgiye giden yolu açar. Bu, daha önceki bölümde söylenenleri hatırlatır. Aslında bu iki boyut özünde birbirinden kolayca ayrılmaz; ben yalnızca “anlatılabilirliği gözeterek” (Freud’un deyimiyle) analitik bir ayrım yaptım. Bu iki bölüm ne genetik ne de mantıksal bir ardıllık ifade eder; aralarında diyalektik bir gerilim vardır.

Nesne İlişkisi ve Arzunun Nedeni: Nesne a

Psikanalistler arzunun ve dürtünün hedefi ile nesnesini sormaya alışkındırlar. Ancak Freud’un “kayıp nesne”, Mahler’in “otistik evre” ve Lacan’ın “yabancılaşma” adını verdikleri şey, bizi açık biçimde arzunun ve arzu nesnesinin nedeni üzerine düşünmeye zorlar. Bu soru iki düzeyde sorulabilir, fakat ne birinde ne de diğerinde yanıtlanabilir. Bu da bir yetersizlikten değil, meseleyi yapısal olarak belirleyen bir imkansızlıktan kaynaklanır. Lacan (1996, s. 189) ünlü ve kötü şöhretli özdeyişlerinden birinde şöyle der: “İnsanın arzusu, Ötekinin arzusudur.” Öznenin ve nesnenin bu iki yönlü hali arzunun diyalektiğini ifade eder: Öteki tarafından arzulanmak ve Öteki’ni arzulamak. Bu birinci düzeydir. Ancak burada kalınırsa, bu “formül” kolayca şu simetrik anlamına indirgenebilir: “Birinin arzusu, diğerinin arzusudur.” Bu şekilde anlaşıldığında psikanalitik tedavi, ikili ve narsisistik, ayna-yansısı düzleminde tıkanıp kalır. Bu da nesne ilişkileri psikolojisinin ve özneler arası yaklaşımın tuzağıdır.

İkinci koordinatın tartışması, psikanalitik nesnenin hümanist psikolojinin diyalojik nesnesi olamayacağını yeterince açık biçimde göstermiştir. Lacan, Freud’un söylemini “daha derine” indirir ve farklı formülasyonlarla Freud’un belki de “kayıp ve yeniden bulunan nesne” üzerine yazısında sezdiği şeyi sürekli olarak dolanır. Bilinçli olarak Lacan’ın bu formülünü olabildiğince belirsiz biçimde dile getiriyorum: Öznenin arzusunun nedeni, bir biçimde ve bir yerde Öteki’ndedir. Fakat özne, Öteki’nde kendisinde bulamadığını arar. Lacan’ın, “aşk temelde narsistiktir” derken kastettiği yalnızca budur. Yine de özne, narsisistik, özdeşleşme temelli, imgesel ayna ilişkisini aşar: Çünkü Öteki’nin, kendisinde olmayanı elinde bulundurduğunu varsayar; özdeşleşme yoluyla edinemediğini, hiçbir zaman sahip olamayacağını ve Öteki’nde aramaktan da asla vazgeçmeyeceğini bilir. Başka bir deyişle, özne arzusunda ısrar eder.

Belki de Freud’un benzersiz metnini böylesine cesur biçimde yeniden okumak fazla ileri gitmektir; ama o, aşkın içinde dürtüden bu yana, haz ilkesinin ötesinde işleyen bir şey olabileceğini sezmiş gibidir. Sonunda, kayıp nesne aslında temelde her zaman kayıp olan, hiçbir zaman sahip olunmamış ve asla ulaşılamayacak, yeniden bulunamayacak bir nesne olarak ortaya çıkar. Ama yine de bu belirlenemez, fantazm düzeyindedir fakat simgeselleştirilemez, hatta fantazm düzeyinde bile temsil edilemez “nesne” ya da “şey”, her nesne arayışını, nesne seçimini, nesne ve aşk ilişkisini belirler. Freud “Taslak”ta gerçekten bir kez “şey”den (das Ding) söz eder; burada insanın “yakın-insanı” tanımayı nasıl öğrendiğini anlatır. Tanıma sürecinde, “yakın-insan kompleksi [yani Öteki] iki bileşene ayrılır: bunlardan biri sabit yapısıyla etkileyici olup şey olarak bir arada kalırken, diğeri anı çalışmasıyla anlaşılır, yani kendi bedeninden gelen bir habere indirgenir” (Freud, 1950c, s. 426).

Lacan’ın kayıtlarına göre bu, Gerçek olandır: imgesel, temsil edilebilir, resimlerle doldurulabilir, hele hele dile getirilebilir, iletişime sokulabilir olmayan; ama yine de zorlayan, etkileyen, sonsuza dek aranan ve asla ulaşılamayan şeydir. Bu, simgesel düzende yaşayan insanın ondan yabancılaştığı şeydir.

Lacan’ın “nesne a” dediği şey, birinci düzeydeki gibi arzunun Öteki’si, yani arzulanan Öteki değildir; arzunun temelidir. Dürtüler bu nedenle hiçbir zaman nesne a’ya ulaşmazlar; onu yalnızca dolanırlar (Lacan, 1996, s. 182 vd.). Freud’un (1912d, s. 89) “cinsel dürtünün doğasında, tam doyumun gerçekleşmesini engelleyen bir şey olabilir” derken bu meseleyi sezmiş olması mümkündür. Simgesel ne kadar genişlerse genişlesin, geriye hep bir artık kalır. Gerçeğe karşılık olarak simgesel temelde eksiktir; Gerçek ile Simgesel arasında daima aşılamaz bir uçurum bulunur. Dinsel ya da seküler, açık ya da gizli tüm kurtuluş umutlarının doyuma ulaşması, Simgesel ile Gerçeğin birbirine çökmesi anlamına gelir: Kimileri buna Tanrı’nın krallığı, kimileri ise dünyanın sonu der.

Ama yeniden gerçekliğin zeminine dönelim. Lacan arzunun nedenini ararken, Freud’un yaptığı gibi başlangıcını değil, arzunun “nesne-temelini” sorgular. Bizim kavrayabileceğimiz ve bu şekilde tanımamız gereken şey, nesne a’nın vekilleridir, temsilcileridir. Nesne a’nın vekili, arzuyu harekete geçiren ve sürdüren her şey olabilir: Freud’un torununun “fort-da” oyununda kullandığı makara, geçiş nesnesi, çocuğun kendi kendine yarattığı hayali arkadaş; ama her şeyden önce kısmi nesneler, Lacan’a göre bakış ve ses de, bunlardandır.

Birine ya da diğerine nesne a kavramı ne kadar yabancı gelirse gelsin, olgunun kendisi yabancı değildir. Uzağa giden bazı analiz evrelerinde, analist, bu kavramı bilse de bilmese de yani açıkça ya da dolaylı biçimde, nesne a’nın kendisi olarak değil, fakat onun vekili, temsilcisi, arzunun temeli olarak konumlanmak ve bu konumu almak zorunda kalacaktır.

Psikanalitik Bir Aşk Kuramının Fragmanları

En derininde, nesne ilişkisinin tarihi bir özlemdir. Ve tersinden bakıldığında, her özlem de erken dönem nesne ilişkisinin kuruluş tarzına kök salar. Geleneksel psikanalizde sıkça “kaybedilmiş cennet”e ya da narsisistik mükemmelliğe duyulan özlemden söz edilir. Oysa bu, bugün en azından tartışmalı hale gelmiş bir metafordur. Belki bu daha çok felsefi bir sorudur ve ben bunu derinleştirmeye niyetli değilim, ama özlem daima ileriye dönük değil midir? Her ne kadar geçmişe yönelikmiş gibi görünse de özlem aslında bir şeyin yeniden belirmesi arzusuyla zamansal bir tekrar isteğidir.

Oluşmakta olan özne, nesne arayışında bulduğu şeyin, aslında kayıp nesne, yani hiç var olmamış olan nesne, olmadığını, iyi ihtimalle imkansız bir tekrarın işareti olduğunu (Lacan 2003, s. 14), onu sürekli ileriye doğru iten bir gücü temsil ettiğini fark eder.

Arzunun tanınması, analitik sürecin sonunu işaret eder; arzuyu arzulamak ya da arzu içinde ısrar etmek, psikanalizi arzunun etiği olarak belirler. Bu durumda arzunun nesnesi, artık dürtü doyumunun ve ortak haz alımının nesnesinden daha fazla ve daha başkadır. O zaman yoksunluk (Versagung) bambaşka, şaşırtıcı biçimde yeni bir anlam kazanır. Çünkü o zaman tanıdık olanın içinde ve yanı başında, tanıdık olmayan, sonsuza dek yabancı ve gizemli olan, kapalı duran, “seni anlamıyorum” diyen, huzursuzluk ya da kıskançlık uyandırabilen, bazen tekinsizleşebilen şey de vardır; özneye yasaklı kalan ve aşka ait olan budur. İşte tam da orada, arzunun nedeni yatar: sonsuz yabancılıkta, Öteki’nin temel başkalığında.

O zaman ben Öteki’ni yalnızca bir nesne, bir dürtü nesnesi, bir aşk nesnesi olarak değil, bir özne olarak tanırım ve kabul ederim. Böylece nesne ilişkisinden aşk doğar, ki bu, sevgi talebinden tümüyle farklı bir şeydir. Lacan’ın dediği gibi: Arzu, nesneye yönelir; oysa aşk, özneler arasındaki ilişkinin bir işlevidir.

Her zaman bir şey askıda kalır, erişilemez biçimde ertelenir. Simgesel her zaman eksiktir. İnsana nasip olan “en yüksek şey”, onun arzulaması ve arzunun nesnesinin, kendi temel başkalığı ve yabancılığı içinde bir özne olduğunu tanımasıdır ve onu tam da bu yüzden sevmesidir. Çünkü orada, sahip olunması imkansız olan nesne a ya da her ne ad verilirse verilsin, o sonsuza dek yitirilmiş “şey” bulunur.

Bu, yalnızca karşılıklılık içinde mümkün olabilir; ama bu karşılıklılık, tamamlanma ya da simetrik bir karşılıklı alışveriş değildir. Ve Lacan’ın şu sözünü artık yalnızca bir aforizma olarak görmek zor olacaktır: “Aşkta, sahip olmadığım şeyi veririm.”

Freud’un Metapsikolojisinde Öteki’nin Terk Edilişi

Neden Freud, nesneye ve nesne ilişkisine metapsikolojisinin yapısı içinde sistematik bir yer vermeyi başaramamıştır? Bu sorunun yanıtı aslında zor değildir. Metapsikoloji, “ruhsal aygıtın” yani ruhsal işleyişin ve ruhsal çalışmanın, Freud’un sıkça söylediği gibi “ruhsal gerçekliğin” bir metateorisidir. Bu sistem içine nesneyi, özellikle Öteki olarak nesneyi, yani “maddi gerçekliği”, entegre etmek, direnen bir sorun oluşturur. Freud’un bu sorunu fark etmediğini ya da onunla sürekli mücadele etmediğini söylemek mümkün değildir. Keza, onun klinik betimlemelerinde nesnenin “gerçek bir başkası” olarak, daha doğrusu, bir Öteki olarak, yer almadığını iddia etmek de zordur. Ancak iş metapsikolojiye geldiğinde, nesne Öteki olarak, imge niteliğindeki nesne temsiline (Objektrepräsentanz) kurban edilir.

Andre Green, “Psikanalistin Sessizliği” (2000 [1979]) adlı eserinde bu durumu olağanüstü bir biçimde yorumlamıştır. Sonradan bakıldığında görülür ki Freud, “Taslak” (Entwurf) döneminde çoktan düş olgusuyla, yani bilinçdışının modeli olarak “ruhsalın gerçek yaşamı” ile meşguldü. Green’e göre, ruhsallığı “dürtü, tasarım (Vorstellung) ve özgül eylemden oluşan bir sistem” olarak düşünebilmek, Freud’un “Taslak” modelini küçültmesini gerektiriyordu. Bu “küçültme” demekti ki, dış dünya ile, Öteki ile olan bağlantı feda edilecekti; bilinç ve dil tamamen dışarıda bırakılacaktı ve içsel dünyaya yalnızca geriye dönük, dolaylı bir bakışın mümkün olduğu kabul edilecekti (Green 2000 [1979], s. 228).

Bunun ötesinde, Freud o dönemde muhtemelen “cinsel öncesi-cinsel” olanla (1985c, s. 147), yani daha sonra 1905’te “çocukluk cinselliği” diye adlandıracağı olguyla da uğraşmaktaydı. Bu varsayımı destekleyen işaretler, Fliess’le olan mektuplaşmasında ve Histeri Üzerine Çalışmalar’da fazlasıyla bulunur.

Sonradan kolayca fark edilir ki, Freud’un ilgisini yönlendiren asıl mesele, ruhsal aygıtın kendi içinde nasıl işlediğiydi. Green’in “modelin küçültülmesi” olarak adlandırdığı şey, Freud’un elbette bilinçli olarak vermediği ama dolaylı biçimde aldığı epistemolojik bir karardı ve bu karar aynı zamanda zorunlu bir karardı. Çünkü aksi halde Freud, dürtüyü ve bilinçdışını keşfedip, daha sonra psikanaliz adını vereceği şey üzerine kuramsal olarak çalışamazdı.

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar