Savunma Kavramının Gelişimi Üzerine
Girginer

Savunma Kavramının Gelişimi Üzerine

Yazar: P. J. Van Der Leeuw

Çev: Suzan Uğur Girginer

Konuşmamın yapısını, kendi eğitim faaliyetlerimden edindiğim sık tekrar eden bir deneyim etkiledi. Psikanalitik literatür son derece kapsamlıdır ve sürekli büyümektedir; bu literatür, Freud’un eserinin öğrencileri ve onu izleyen psikanalistler tarafından işlenmesinin bir ürünüdür. Bu çalışmaların değeri oldukça değişkendir. Güncel araştırma düzeyine getirilmiş bir el kitabı bulunmadığından ve böylece literatür içinde yol gösterici bir rehber eksik olduğundan, yolu hep yeniden kendimiz bulmak zorunda kalıyoruz ve bu da çokça emek ve zaman gerektiriyor.

Belki de çalışmayı kolaylaştırmak amacıyla bolca kaynakça vereceğim. Bu noktada kendi seçkimi yaptım, çünkü bunun rastgele alıntı yapmaktan daha verimli olacağını düşündüm. Bana göre en önemli şey, Freud’un çalışmalarını tekrar tekrar okumaktır. Günümüzde bu görüş genellikle eski moda olarak görülüyor; çünkü psikanalizin Freud’un ötesine geçtiği ve onun görüşlerinin artık demode olduğu ileri sürülüyor. Bu düşünceye kesinlikle katılmıyorum; tam tersine, psikanalizin bugünkü gelişimi göz önüne alındığında, Freud’un eserleriyle derinlemesine tanışık olmak her zamankinden daha gereklidir.

Konu başlığım açısından Freud’un çalışmaları üç döneme ayrılabilir:

1900’e kadar olan dönem

1900–1926 arası dönem

1926–1939 arası dönem

Katkım, yapısal bakış açısının savunma kuramı üzerindeki etkisini ne ölçüde belirlediğini araştırmaya yönelik bir deneme niteliğindedir. Greenacre (1961), yapısal bakış açısının kabul görmesinin oldukça uzun sürdüğünü ileri sürmüştür ve bence bu görüş doğrudur.

I. 1900’e Kadar Olan Dönem

Freud, iki çalışmasında (“Savunma Nevropsikozları”, 1894 ve “Savunma Nevropsikozları Üzerine Daha Fazla Gözlem”, 1896) konversiyonu, duygunun yer değiştirmesini, gerçeklikten geri çekilmeyi, bastırmayı ve yansıtmayı tanımladı. Böylece savunma bir işlev ve bir mekanizma olarak keşfedilmiş oldu. Ancak şunu akılda tutmalıyız: Savunma, başlı başına patolojik bir fenomen değildir; savunma hem normallikle hem de patolojiyle olan ilişkisi açısından ele alınmalıdır.

Freud, “Histeri Üzerine Çalışmalar”da (1895), histerinin psikoterapisine dair bölümde direnç fenomenlerini ve özellikle bunların terapist ile hasta arasındaki ilişkide nasıl ortaya çıktığını tanımlamıştır. Direnç, ruhsal kuvvetlerin bir ifadesi olarak anlaşılmıştır. Böylece dinamik bakış açısı kurama dâhil edilmiş oldu ve Freud’un savunma anlayışı bu durumu takip eden bir gelişmedir.

Bu erken dönemde savunma, hastanın utanç verici duyguları ve duygulanımlarıyla yakın ilişki içinde görülür ve incinmişliğin (ya da onur kırıklığının) savunma işlevi açısından taşıdığı önem, narsisizm kavramsallaştırılmadan çok önce fark edilmiştir. Acı deneyimi, savunma dinamiğinin merkezinde yer alır; kaygı ve haz-hoşnutsuzluk ilkesi bu dönemde henüz ikincil bir rol oynamaktadır. Savunma, dış algıyla ilişkilidir; gerçeklik büyük önem taşır, aynı şekilde bilinç ve bellekle olan ilişki de önemlidir. Buraya kadar Freud’un psikolojisi, daha çok ruhsal işlevlerin psikolojisi olarak sınıflandırılabilir.

Freud, “Bir Psikolojinin Taslağı” adlı çalışmasında Ben’i bir organizasyon olarak tanımlamış olsa da bu işlevsel organizasyon henüz dikkate alınmamıştır; yapısal bakış açısı henüz geliştirilmemiştir ve en önemlisi dürtü süreci henüz keşfedilmemiştir.

Freud, savunma ve bastırma kavramlarını bu dönemde eşanlamlı olarak kullanıyordu; ancak “Engellenme, Belirti ve Kaygı” (1926) adlı çalışmasında bu ikisi arasında keskin bir ayrım yapmıştır.

Çatışma ve savunma, psikanalizin ilk kavramlarını oluşturdu ve hep merkezi önemde kaldılar; her ikisiyle ilgili biriken deneyimler, psikanalitik kuramın gelişimi için temel zemin oluşturdu. Bu döneme ait bir çalışmadan daha söz etmek istiyorum çünkü bu çalışma, savunma kuramında daha sonra bir rol oynayacaktır: “Örtü Anılar Üzerine” (1899). Greenacre (1949) ve ardından Greenson (1958), özellikle şu noktaya dikkat çekmiştir: Ruhsal içerikler ve mekanizmalar, koruyucu anlamda işlev görebilir; görünüşte başka bir şeyi temsil ediyormuş gibi davranarak asıl önemli ruhsal malzemenin gizli kalmasına neden olabilirler.

II. 1900–1926 Dönemi

Bu ikinci dönemde “savunma” kavramı neredeyse tamamen ortadan kaybolur. Yalnızca “Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkisi” (1905) adlı çalışmada Freud şöyle yazar: “Savunma süreçleri, kaçış refleksinin ruhsal karşılıklarıdır ve iç kaynaklardan gelen hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasını engelleme görevini üstlenirler.” Bu dönemde “savunma” kavramının yerini “bastırma” almıştır.

Bu dönemde Freud öncelikle klinik psikanalizi geliştirmiştir. Cinsellik kuramı ve dürtü kuramı ortaya çıkmış, saldırganlığın önemi fark edilmiş ve metapsikolojik yaklaşım geliştirilmiştir. Bastırma, savunmanın şemsiye kavramı olarak öncelikle dürtüyle olan ilişkisi içinde ele alınmıştır. Dürtü kaderleri, savunma biçimleri olarak tanımlanmıştır: Karşıtına dönüşüm, dürtünün benliğe yöneltilmesi, gerileme, tepki oluşturma ve yüceltme (bkz. “Dürtüler ve Dürtü Kaderleri”, 1915).

Psikanalitik teknik değişmiş, travmatik nevrozlar, savaş nevrozları, depresyon ve karakter nevrozları terapi konusu olmuştur. Bu alanda kazanılan deneyimler sonucunda dirençlerin başka biçimleri gözlem odağına girmiştir; dirençlerin kalıcılığı, inatçılığı ve bilinçdışı yönleri dikkati çekmiştir. Tekrarlama zorlantısının büyük önemi, bilinçdışı suçluluk duygusunun rolü ve olumsuz terapötik tepki açık biçimde ortaya çıkmıştır. Direnç çözümlemesi, analitik tekniğin temel hedefi haline gelmiş ve böylece savunma kuramı yeniden ele alınmıştır. Freud bastırma kuramı ile ilgilenmeye başlamıştır. Artan klinik deneyim, bastırmayı sürdüren ve onun ortaya çıkışını sağlayan bir tür sürekli ruhsal çaba olduğunu göstermiştir. “Karşı-yatırım” (Gegenbesetzung) kavramı, kuramsal olarak gerekli bir varsayım olarak ortaya çıkmış ve ilksel bastırmanın etkin mekanizması haline gelmiştir.

Karşı-yatırım, kuramsal yapının merkezinde yer almaya başlamıştır; bu kavram, dönemin dinamik-ekonomik bakış açısını yansıtırken, aynı zamanda yapısal terimin kendisinin de ortaya çıkmasına vesile olmuştur. O zamana dek egemen olan topografik bakış açısının önemi, bastırma üzerine yapılan çalışmalarla birlikte azalmıştır. Artan klinik deneyim, bilinçli ve bilinçdışı sistem ayrımının artık yeterli olmadığını göstermiştir. Klinik deneyimi uygun şekilde temsil edebilecek bir kuram oluşturma çabasında dinamik bakış açısı daha önemli hale gelmiştir. Özellikle melankoliyle ilgili deneyimler yoluyla tanımlanan içe alma (introjection) mekanizması ve Ben-ideal (Ich-Ideal) ve Üst-Ben (Über-Ich) kavramlarına giden kuramsal adımlar, yapısal bakış açısının zorunlu hale gelmesine yol açmıştır. Bu noktada yapısal bakış açısının Freud’un ortaya koyduğu kişilik modeliyle birebir aynı olmadığının açıkça görülmesi gerekir. Yapı kuramı ile Ben psikolojisi baştan beri özdeş değildir.

Özetle, bu ikinci dönemde odak noktası, savunma ile dürtü arasındaki ilişkidir. Freud’un kuramsal düşüncesine bu dönemde içsel, ruhsal gerçeklik hâkimdir; dış gerçekliğin ve duyguların önemi, ilk döneme kıyasla görece olarak geri planda kalmıştır.

III. 1926–1939 Dönemi

Freud, “Ben ve Alt-Ben” (1923) adlı çalışmasında, Ben’i ruhsal aygıtın diğer katmanlarına olan bağıntıları içinde açık bir biçimde tanımlamıştı; şimdi izleyen bu üçüncü dönemde, Ben kendi etkinliklerine sahip bağımsız bir organizasyon olarak ele alınmaya başlanır.

“Engellenme, Belirti ve Kaygı”da (1926) Ben, organize bir işlev merkezi olarak merkeze alınır. Freud, Ben’i esas kaygı yeri olarak tanımlar. Kaygı artık bir tehlike durumunun sinyali haline gelmiştir. Gelişimin erken evrelerinde çok önemli bir rol oynayan yoğun kaygı savunması, Ben’in yapılandığı dönemde onun verdiği sinyal-kaygısı ile yer değiştirir. Ben’in en önemli işlevlerinden biri artık savunmadır; bu savunmanın itici gücü ise kaygıdır. Freud, bu noktada savunma kavramına yeniden döner ve bu kavram artık Ben’in nevroza yol açabilecek çatışmalarla baş ederken kullandığı tüm tekniklerin genel adı olur; bastırma ise bu savunma yöntemlerinden yalnızca biridir. Bastırmada temel işlev, içeriği bilinçten uzak tutmaktır. İzolasyon, geçersiz kılma/olmamış gibi yapma (ungeschehen machen), gerileme (regresyon) gibi savunma yöntemlerinin keşfiyle birlikte, savunma kavramına yeniden ihtiyaç duyulmuştur, çünkü bu süreçlerin hepsi Ben’in dürtü taleplerine karşı kendini korumasını amaçlar.

Freud bu dönemde iki eski kavrama da döner: direnç (Widerstand) ve karşı-yatırım (Gegenbesetzung). Direnç, karşı-yatırımın önkoşuludur ve analitik tedavide üstesinden gelinmesi gereken direnç, Ben tarafından gerçekleştirilir, çünkü Ben kendi karşı-yatırımlarına sıkı sıkıya tutunur. Karşı-yatırımın klinik patolojisi, farklı hastalık biçimlerinde görünür hale gelir.

Freud, üç kaynaktan türeyen beş tür direnç tanımlar: Ben’den, Alt-Ben’den ve Üst-Ben’den gelenler. Bunlar bastırma direnci, aktarım direnci, hastalık kazancı direnci, (yineleme) tekrarlama zorlantısı direnci ve Üst-Ben direncidir.

Savunma kavramının psikanalize yeniden dâhil edilmesi, belirli savunma biçimleri ile özel hastalık tabloları arasındaki ilişkiyi vurgulayan bir bakış açısına yol açar. Bu noktadan itibaren, hangi savunma tarzının hangi nevroz biçimine zemin hazırladığına dair sorular gündeme gelir. Yapısal bakış açısıyla birlikte, savunma yöntemi ile Ben’in ulaştığı örgütlenme düzeyi arasındaki bağlantı da anlam kazanır.

Freud bu yıllarda savunma yöntemleri olarak inkârı (Verleugnung) ve kişiliğin bölünmesini (Spaltung) de tanımlar; bu iki savunma biçimine büyük önem atfeder. Fetişistlerle olan klinik deneyimleri, onun dikkatini bu savunmalara yöneltmiştir. Bölme kavramı psikanalizin en eski kavramlarından biridir. Bastırma edimiyle birlikte ortaya çıkan bir süreci ifade eder. Freud, “Savunma Sürecinde Ben’in Bölünmesi” (1938) başlıklı geç dönem çalışmasında bu fenomenle kapsamlı biçimde ilgilenmiştir.

Çizdiğim bu gelişim çizgisi açıkça göstermektedir ki sorunlar farklı bir şekilde ele alınmaya başlanmıştır. Artık asıl odak, savunma biçimlerinin kökeni ve Ben organizasyonu ile olan ilişkileridir. Başka bir deyişle: Savunmanın ve Ben örgütlenmesinin oluşumu, belirli hastalık biçimlerinin gelişimi açısından ne anlama gelir? Yalnızca Ben yapısının kurulmasından sonra gelişen savunma biçimleri var mıdır? Ben’in yapılaşma evreleri ve dürtü gelişimiyle hangi ilişkiler vardır? Savunma biçimlerinin kendi aralarındaki ilişkiler ve diğer Ben işlevleriyle olan bağıntıları nasıldır? Bu önemli sorulara daha sonra tekrar döneceğim.

Freud tarafından başlatılan bu savunma kuramı gelişimi, Anna Freud’un Ben ve Savunma Mekanizmaları (1936) adlı eserinde tamamlanır. Anna Freud, Freud’un temel düşüncelerini bir bütün içinde sunar, savunma mekanizmalarının kliniklerini sınıflandırır ve bunları zenginleştirir. Ayrıca Freud’un birinci ve ikinci dönemlere ait eski görüşlerini yeniden bir bağlama yerleştirmeyi başarır. Artık dış gerçeklik, dürtüyle eşdeğer bir konumda yer alır. Duyguların savunmayla ilişkisi açıklığa kavuşturulur; burada görülür ki, dürtü savunmasına yönelten güdülerle duygu savunmasına yönelten güdüler aynıdır.

Savunma mekanizmaları çeşitli açılardan ele alınmıştır: Kronolojileri, kaygı ve tehlikeye yönelimleri, benlik gelişimi ve dürtüyle ilişkileri. Burada yalnızca şunu anımsatmam yeterlidir: Histeri bastırmayla, obsesif nevroz izolasyon, olmamış gibi yapma/geçersiz kılma ve tepki oluşturmayla; paranoya ise yansıtma (projeksiyon), içe alma (introjektion) ve özdeşleşmeyle yakından ilişkilidir. Son sözü edilen mekanizma, depresyonda içe alma ile birlikte belirgin bir rol oynar. Bastırma ve yüceltme, geç kazanılan savunma yöntemleridir. Bunlar, benliğin yapılandıktan, üst-benliğin gelişmiş ve libidonun fallik evresi tamamlanmış olduktan sonra ortaya çıkar. Buna karşılık içe alma, yansıtma ve özdeşim gibi savunma süreçleri oldukça erken evrelerde, hatta benliğin ilk yapılandırılma süreçlerinden önce ya da bu süreçlerle eşzamanlı olarak ortaya çıkar. Regresyon (gerileme), tersine/zıddına döndürme ve dürtünün kendine/benliğe yöneltilmesi gibi savunma biçimleri ise benlik gelişiminden bağımsızdır; bunlar daha çok birer dürtü kaderidir (karş. Sigmund Freud: Dürtüler ve Dürtü Kaderleri, 1915).

Sigmund Freud’un görüşleriyle Anna Freud’unkileri karşılaştırırsak, bana göre şu söylenebilir: Sigmund Freud özellikle benliğin dinamik yapısıyla ve organizasyonunun gelişimiyle ilgilenmiştir. Buna karşılık Anna Freud, benliğin çok önemli ve sürekli etkin olan bir işlevi olan savunmaya dikkatini yöneltmiştir.

Bilinç dışı süreçler yalnızca, savunma analiz edildiği zaman, yani, bilinç dışını tanımayı engelleyen tüm ruhsal oluşumlar çözümlendiğinde, bilinçli hale getirilebilir. Savunma kavramının yeniden kurama sokulması, Anna Freud’un çalışmasını mümkün kılmıştır. Onun bu yönelimi Freud’un görüşleriyle doğrudan ilişkili olmakla birlikte, aynı zamanda W. Reich’ın çalışmalarıyla da bir bağlantı taşır. Bu kitap, Reich’ın karakter çözümlemesine bir yanıttır. Ancak burada kullanılan “karakter çözümlemesi” kavramı, benlik çözümlemesi ya da savunma çözümlemesiyle karıştırılmamalıdır. Anna Freud “karakter çözümlemesi” terimini kullanmaz. Savunma süreçleri, bir kişiliğin tepkilerinin bütünlüğüyle özdeşleştirilmemelidir. Ancak “karakter çözümlemesi” ya da “karakter direnci” kavramları kullanıldığında bu özdeşlik oluşur. Reich için karakter ile direnç aynı şeydir. Onun karakteri savunma zırhı olarak tanımlayan kavramsallaştırması, bu dinamizmi tek yönlü ve sınırlı biçimde yansıtır. Reich, analizdeki direnci yalnızca bir karakter ifadesi olarak görmüştür; karakter onun için, analizde benlik savunmasının bir dışavurumudur.

Anna Freud, kitabında bu karakter ve direnç birleşimini çözümler. Günlük klinik çalışmamız açısından büyük önem taşıyan bazı düşüncelerini burada aktarmak istiyorum:

“Yani burada önemli olan, psikanalitik temel kuralın doğrudan yerine getirilmesi değil, bu kuralı uygulamak için verilen mücadeledir. Ancak bu gidip gelmeler… bize psikanaliz dediğimiz şeyi verir.”. “Aktarım dediğimiz şey, hastanın analiste karşı beslediği ve analiz sırasında yeni doğmamış, aksine önceki ve en erken nesne ilişkilerinden kaynaklanan, yineleme zorlantısının etkisiyle yalnızca yeniden canlanan tüm duygulanımlardır.”. Savunma olarak aktarım, “hasta ile analist arasında ortaya çıkan teknik güçlüklerin büyük kısmını beraberinde getirir.”. “Direnç: Bilinç dışından gelenin yüzeye çıkmasına ve dolayısıyla analistin çalışmasına karşı yönelmiş bir güçtür.”. “Analistin görevi, bilinç dışını bilinçli hale getirmektir; bu bilinç dışının hangi yapıya ait olduğunun bir önemi yoktur. Analist dikkatini üç yapıya da –Alt-Ben, Ben ve Üst-Ben– eşit mesafede ve nesnel biçimde yöneltir; aydınlatma çalışmasını… bu üç yapıdan da eşit uzaklıkta bir konumdan yürütür.”.

Bu alıntılar, Freud’un savunma kuramını birkaç cümleyle özetlerken aynı zamanda günümüzdeki tekniklerimizin de temelini oluşturur. 1936’da Anna Freud’un eserinin yayımlanmasından bu yana savunma problemlerine ilişkin literatür oldukça genişlemiştir. Savunma kavramının gelişimi açısından iki çalışma özellikle yön gösterici niteliktedir: W. Hoffer’ın “Defensive process and defensive organisation: Their place in psycho-analytic technique” (1954) ve J. Lampl-de Groot’un “On defense and development: normal and pathological” (1957) başlıklı yazıları. Hoffer şu sonuca varıyor: Savunma süreçleri yalnızca yapılandırılmış ve tekil savunma mekanizmaları olarak örgütlenmiş değildir; ruhsal gelişim süreci içinde bunlar arasında ilişkiler de oluşur. Savunma süreçleri, bir savunma organizasyonunun parçalarıdır ve onun içinde işlerler. Bu organizasyon Ben yapısının bir parçasını oluşturur, ama onunla özdeş değildir. Savunma işlevi, Ben’in yürütücü işlevleriyle karıştırılmamalıdır. Glover da 1936’da aynı görüşü dile getirmişti. Savunma mekanizmalarının hiyerarşisine, gelişimin belirli evrelerine özgü savunma mekanizması kombinasyonlarına dikkat çekmişti. Ben’in, bir tehlike durumuna ve kaygıya bir dizi savunma mekanizmasıyla tepki verebilme yeteneği vardır.

En başta savunmanın kendisinin patolojik bir fenomen olmadığını, tersine normallik ve ruhsal sağlıkla ilişkili olduğunu belirtmiştim. Şimdi bunu şöyle tamamlamak istiyorum: Bu yalnızca savunmanın bir işlev olarak değil, aynı zamanda bir mekanizma ve savunma organizasyonu olarak da geçerlidir. Görüyoruz ki aynı savunma mekanizması bir durumda bir nevrozun göstergesi olabilirken, başka bir durumda aynı mekanizma, aynı hastanın ruhsal işleyişi açısından vazgeçilmez olabilir. Yani:

İçe alma (Introjektion), Ben’in inşasında yardımcı olur; başkalarına katılımı kolaylaştırır ama Ben ile başkası arasındaki ayrımı zorlaştırır.

Yansıtma (Projektion), başkalarını anlama becerisini keskinleştirir; Ben’in kendini sevmesini destekler ve Ben’in yıkımını engeller. Öte yandan, kişinin kendisiyle ilişkisini bulanıklaştırır ve başkalarındaki ilgisiz şeyleri abartılı biçimde öne çıkarır.

Özdeşleşme (Identifizierung), öğrenme ve çalışmanın gerekli bir koşuludur; empatiyi mümkün kılar, ancak aşırı belirgin olduğunda gerçekliği algılamayı zorlaştırır.

İnkar (Verleugnung), algıyı bozar.

Bastırma (Verdraengung) da zararlıdır. Hatırlamayı engeller.

Tepki oluşumu (Reaktionsbildung), Ben’i dengede tutar.

Yüceltme (Sublimierung), Ben’i zenginleştirir.

İçselleştirme (Verinnerlichung), Üst-Ben’i güçlendirir.

En önemli nokta şudur: Savunma mekanizmaları, diğer Ben işlevleriyle olan ilişkileri içinde hem olumlu hem de olumsuz etkiler gösterir. Bedensel düzenleme ve uyum mekanizmalarına indirgenebilirler ve bunların yalnızca nicel bir varyasyonu olarak görülebilirler. Ben’in gelişimini hem engellerler hem de desteklerler; bir insanı değerlendirirken her iki yön de dikkate alınmalıdır. Başka bir deyişle, ruhsal süreçler her zaman bireyin çevresine uyumuyla olan ilişkileri açısından da değerlendirilmelidir.

Tedavi tekniği açısından şunun farkında olmak gerekir: Hasta, terapinin başından sonuna dek kendi savunma organizasyonuyla yüzleşir. Ruhsal içeriklerin savunma yönünü dikkatsizce yorumlamak, eski savunma biçimlerini daha iyi anlamaya katkı sağlamak yerine yeni savunma biçimlerinin gelişmesini tetikler. Böyle bir durumda amaç her ne pahasına olursa olsun savunmayı ortadan kaldırmak olmamalıdır.

Savunmanın hâlâ kaygıyla bağlantılı olduğunu her zaman göz önünde bulundurmak zorundayız; bu, Sigmund Freud’un Engellenme, Belirti ve Kaygı adlı yapıtından bu yana psikanalizin temel taşlarından biri olmuştur. Kaygının mekânı Ben’dir. Savunmanın ruhsal işleyişteki merkezi rolü göz önüne alındığında, savunmanın hastalığın kendisi olmadığını bilincimizde tutmak gerekir. Savunmanın analizi, içerik analizine götürmelidir. Bu sonuncusu ise, kişiliğin özgürleşmesiyle sonuçlanır; örneğin yaratıcı etkinlikte bulunma imkânı anlamına gelir.

Genel olarak şu şekilde ilerlemek akılcıdır: Önce hastanın savunduğunu yaşamasına izin vermek, sonra nasıl savunduğunu ve nihayet neye karşı savunduğunu fark etmesini sağlamak.

J. Lampl-de Groot şunlara dikkat çeker:

Normal ruhsal gelişimde önemli rol oynayan mekanizmalar, patolojik savunma biçimlerine dönüşebilir.

Nevrotik savunma mekanizmaları, normal gelişime ait olan düzenleme ve uyum mekanizmalarının patolojik biçimde bozulmuş ya da aşırı güçlendirilmiş halleridir.

Çocukluk gelişimine bakıldığında, Ben işlevi ile savunma mekanizmaları arasındaki ilişki açıkça görülür. Çocuk gerçekliği algıladığında, rahatsız edici şeyleri de algılar ve örneğin cinsiyet farkını inkâr eder. Hatırlamaya başladığında, utandırıcı deneyimleri de hatırlar ve bunları bastırır. Bir nesne ilişkisi geliştirdiğinde ise düşmanlık yaşar ve bunu yansıtır.

Savunma süreçleri, kaçış ve savaş reflekslerinin ruhsal karşılıklarıdır. Görevleri, iç kaynaklı acının oluşumuna karşı koruma sağlamaktır.

Asıl önemli olan, gelişen Ben’in çatışmalara verdiği tepkide hangi mekanizmayı kullandığı değil, bu mekanizmayı nasıl kullandığıdır. Ruhsal çatışmalarla ilişkili tüm süreçlerde, uyum ve düzenleme işlevlerinin rolü göz önünde bulundurulmalıdır. Karakter analizi yalnızca şu sırayla yapılabiliyorsa mümkündür: Önce bir mekanizmanın uyumlayıcı (adaptif) yönü yorumlanır, ardından savunma yönü ve en son olarak içerik.

Eğer Ben, uyum sağlamak amacıyla bir mekanizmayı kullanabiliyorsa, büyüme ve denge (homeostaz) mümkün olur; ancak Ben çok güçlü dürtüsel itkiler ve kaygılarla baş etmek zorundaysa, mekanizmalar zayıf bir Ben örgütlenmesinin dengesini korumak için kullanılır.

Analitik tedavinin amacı, Ben’e nevrotik çatışmalarda savunma mekanizmalarının katı ve patolojik kullanımını sonlandırma fırsatı vermek ve bunların uyumlu bir gelişim süreci içinde yapıcı biçimde kullanılmasının önünü açmaktır.

Bu noktada neden özellikle W. Hoffer ve J. Lampl-de Groot’nun katkılarına bu kadar önem verdiğimin artık anlaşılır olduğunu düşünüyorum. Her iki yazar da son on yıllarda gelişmiş olan yeni Ben psikolojisini dengeli, hem kuramsal hem de pratik olarak kullanılabilir bir biçimde temsil etmektedir.

Son olarak, birkaç analizimde edindiğim bazı kişisel deneyimlere değinmek istiyorum. Bu deneyimler, kuramla pratiğin ne kadar iç içe olduğunu ve tekniklerimizin en iyi şekilde işe yaraması için bu ikisi arasındaki etkileşimin ne kadar vazgeçilmez olduğunu açık biçimde göstermektedir.

Deneyimlerim bana defalarca şu gerçeği gösterdi: Preödipal ve ödipal evreler, birbiriyle bağlantılı bir savunma anlamı taşır. Bir yandan kastrasyon kaygısının çalışılması gerekir. Bu kaygı, cinsiyet farkının gerçekliğiyle ve Ödipus karmaşasının etkinliğiyle bağlantılıdır. Öte yandan, kastrasyon kaygısının, preödipal evrede çok önemli olan daha ilkel duygulara karşı bir savunma olarak kullanıldığını da fark etmek gerekir. Bu iki evre arasında belirgin bir karşılıklı etkileşim vardır. Analiz sırasında, materyal başlangıçta ödipal evreye doğru yoğunlaştı. Ancak analizin ilerlemiş bir aşamasında, bu materyal yavaş yavaş görünür hâle geldiğinde, kastrasyon kaygısının tüm kapsamını ve yoğunluğunu çalışmak mümkün oldu.

Söylenenleri şu şekilde de ifade edebilirim: Sözde “derin” ruhsal materyal, çoğu zaman daha güncel çatışmaları ya da sonraki gelişim evrelerine ait materyali savunmak için kullanılır. Bu tür derin materyal artık gerçek erken deneyimleri temsil etmez; Ben tarafından bir savunma aracı olarak kullanılır. Böylece bu materyal, bir erken dönem deneyimi olma niteliğini yitirir. Çok erken döneme ait materyal, savunma örgütlenmesinin şimdiki gelişim düzeyine uygun şekilde onu kullanmasıyla yanıltıcı bir açıklıkla ortaya konabilir. Zira savunma örgütlenmesi, üzerinde çalıştığı erken materyalden daha olgundur. Başka bir deyişle, daha yüzeydeki ruhsal katman her zaman daha derin olanı doğrudan bastırmaz. Bazen güncel çatışmalar daha derindeki materyali savunmak için kullanılır, bazen de tam tersi, daha derin materyal daha sonraki kişilik katmanlarını savunmak için işlev görür. Bu ikinci durumda, derin materyalin savunma niteliği üzerinde çalışmalı ve aynı anda yüzeydeki katmandaki çatışmaları da ele almalıyız. Ancak bu görev başarıyla tamamlandığında, derin materyal yeniden ortaya çıkacaktır.

Ancak şimdi, aktarımda, bu derin materyal artık gerçekten ait olduğu gelişim evresine ait karakter özellikleri ve nesne ilişkileriyle bağlantılıdır. Böylece derin materyal, yapısal bağlamı içinde yüzeye çıkmış olur. Fakat bu da yine olgunlaşma ve yapılandırma süreçlerinin etkisini varsayar. Analitik materyali yaşam öyküsü bağlamında tarihlendirmek, yalnızca en erken yaşam ayları için değil, çoğu zaman daha sonraki gelişim evrelerine ait materyal için de zordur.

Bu iki formülasyon da psikanalizin önemli sorunlarına işaret eder: Nevrotik bozuklukların hangi kısmının regresif bir sürecin sonucu olduğu, hangisinin bir fiksasyondan (evresel saplanıp kalmalar) kaynaklandığı sorusuna. Diğer, klinik açıdan önemli sorun ise şudur: Ödipal materyal ile preödipal materyali birbirinden nasıl ayırt edebiliriz? Bu konuda yazın oldukça sınırlıdır.

J. Lampl-de Groot bu konuda şunu söyler: Bu ayrım, hastaların, tüm davranışlarında daha çocukça tepkiler vermeye başladıklarında ya da hatırlamanın yerini edimsel tepkiler/sahnelemeler (acting out) aldığında, genel davranışlarından çıkarılabilir. Edimsel davranış üzerinden teorik bakış açılarımızı bir kez daha gözden geçirmek ve tekniksel olarak bunları ele almak da cazip bir görev olurdu.

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar