Narsisizme Giriş Üzerine: Bir Yeniden Okuma
Girginer

Narsisizme Giriş Üzerine: Bir Yeniden Okuma

Özet

Yazar, Freud’un Narsisizm Üzerine (1914) başlıklı makalesini, psikanalitik kuramda bir dönüm noktası olarak nitelendirir ve bu metni, tereddütlü bir şüphe ile ileriye atılan kesin yargılar arasında gidip gelen bir ritimle tanımlar. Küchenhoff’a göre, bu çifte hareket, Freud’un metninde biçimsel düzeyde yansıyan, ancak içeriksel olarak tam anlamıyla koruyamadığı dürtülerin ikililiğini (yaşam ve ölüm dürtüleri) barındırır. Freud’un makalesinin bu yapısal özellikleri hem metnin kendisine hem de onun psikanalitik kuramdaki yerine dair çarpıcı bir analiz sunar. Küchenhoff, makalenin ikinci bölümünde, Freud’un narsisizm çalışmasının etkilerini ele alır ve bu çalışmayı dört temel sorun çerçevesinde güncelliği açısından değerlendirir: 1. Narsisizm ve Normallik Sorunu, 2. Narsisizm ve Nesne Sevgisi Arasındaki İlişki, 3. Narsisizm ve Libido İlişkisi ve 4. Narsisizm ve Yıkıcılık İlişkisi.

Ortaya Çıkış Süreci ve Biçim

Freud’un Narsisizme Giriş (1914) makalesi, bir geçiş ve dönüşüm metni olarak nitelendirilebilir. Bu dönüşüm, yalnızca metnin içeriğini değil, aynı zamanda yapısını da derinden etkiler. Metin, bir dönüm noktasını işaret etmekle kalmaz, aynı zamanda bu dönüşümü yaratır ve temsil eder. Bu özellik, metne hem büyüleyici bir yoğunluk hem de bir tür narsisistik ayna işlevi kazandırır. Ancak bu ayna aynı zamanda kırılmış bir yüzeydir; metnin yoğunluğu ve kesinliğinin arkasında, Freud’un kendisinin de kabul ettiği tutarsızlıklar ve kırılma çizgileri belirir.

Freud, metni Mart 1914’te tamamlamış (Gay 1987, s. 387) ve metin Haziran sonunda Yıllıktayayımlanmıştır. İlk okuyuculardan biri olan Sandor Ferenczi, metnin büyüsüne hemen kapılır. 4 Haziran 1914 tarihli mektubunda Freud’a şöyle yazar: “Narsisizmi az önce büyük bir hayranlıkla okudum. Uzun zamandır hiçbir okuma bana böyle bir keyif vermemişti. Size itiraf etmeliyim ki, yıllardır esasen sadece sizin yazılarınızı düzgün bir şekilde okuyabiliyorum. Diğer her şey bana aslında sıkıcı geliyor; bize o kadar güzel ve güçlü metinler sundunuz ki, başka hiçbir şey bunun yanında tat vermiyor” (Freud ve Ferenczi, 1993, s. 304). Ancak Ferenczi, hemen ardından bu fikirlerin bir kısmının belki de kendisinden kaynaklandığını ima etmekten de geri durmaz.

Bu, en az dört katmanlı bir dönüşümden bahsettiğimiz bir süreçtir ve bunlardan üçü metinde yankı bulmuştur. İlk olarak, bazı önemli öğrencilerinin kopuşu Freud’u derinden etkiler. Freud, özellikle Alfred Adler ve Carl Jung’a karşı kendini savunur; metinde onlara yönelik eleştiriler yer alır. Jung, 20 Nisan 1914 tarihli mektubunda Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) başkanlığından kesin olarak ayrıldığını bildirir (Gay 1987, s. 275). Freud, bu bağlamda “Psikanalitik Hareket” üzerine olan çalışmasını (Psychoanalytische Bewegung, 1914d) hazırlar; bu, ayrılanlarla hesaplaşmayı içeren bir metindir. Freud, bu yazıyı “bomba” olarak tanımlamış ve Temmuz ayında yayımlanmasıyla bu bombanın patlayacağını belirtmiştir.

Bu sırada, diğer gerçek bombalar da hazırlanmaktadır: 28 Haziran’da Saraybosna’da Arşidük Franz Ferdinand suikasta uğrar ve altı hafta sonra Birinci Dünya Savaşı başlar. (Bu dönüşüm metinde doğrudan yansıma bulmamıştır.). Üçüncü dönüşüm ise Freud’un çalışma tarzındaki değişimdir. 29 Temmuz 1914’te Karl Abraham’a yazdığı mektupta şöyle der: “Eskiden çalışma tarzım farklıydı, bir düşünce gelene kadar beklerdim. Şimdi ona doğru gidiyorum, bununla daha hızlı bir sonuca varıp varamayacağımı bilmiyorum” (akt. Mahony 1982, s. 30).

Freud, bu metninde, önceki yazılarından daha fazla şekilde okuyucuyu sadece düşüncelerine değil, aynı zamanda bu düşünceleri yazdığı esnadaki üretim sürecine de ortak eder. Bu, metni hem rahatsız edici hem de büyüleyici kılar. “Freud’un bilimsel yaklaşımında ilk erdem temkinlilikti. Öncelikli olarak geçici kavramlarla çalışır, niyetlerini açıkça tamamlanmamış olarak adlandırır ve bilgisi genişledikçe varsayımlarını değiştirirdi” (Mahony 1982, s. 96).

Bu tarz, özellikle Freud’un bu yazı stilini “empirik olanı yorumlamaya dayalı bir bilim” için uygun gördüğünü belirttiği şu ifadelerde, günümüz bilim insanlarını da etkiler: “Bu bilim, spekülasyonun kusursuz, mantıksal olarak tartışılmaz bir temel kurma ayrıcalığını kıskanmaz; bunun yerine, süreç içinde daha net bir şekilde kavramayı umut ettiği ve gerekirse diğerleriyle değiştirmeye hazır olduğu, sisli ve zor hayal edilebilen temel fikirlerle yetinir. Çünkü bu fikirler bilimin dayandığı temel değildir; bu temel yalnızca gözlemdir” (Freud 1914c, s. 142).

Bu ifade, metindeki birçok pasaj kadar derin bir analizi hak eder. Gözlemin önceliğine vurgu yapar ve bu, kendilerini “empirik” olarak adlandıran birçok bilim dalının (özellikle pozitivist gelenek) ilk önce dikkate alması gereken bir uyarıdır.

Dördüncü ve en önemli dönüşüm, Freud’un libidinal kuramını genişletmesidir. Freud, nesneye yönelik cinsel dürtülerin yanına, Ben’e yönelen dürtüleri, yani Ben dürtülerini ekler. Ancak bu değişiklik, Freud’a oldukça net olan bir dizi sorunu beraberinde getirir: İkili dürtü sistemi tehlikeye girer. Eğer Ben’in kendini koruma dürtüleri erotize edilirse, kendini koruma dürtüleri ve cinsel dürtüler arasındaki kutuplaşma çöker. Bu durumda, C.G. Jung’un tek bir ruhsal (psişik) enerji biriminin varlığına yönelik savı haklı çıkabilir ki, Freud’un bunu kabul etmesi mümkün değildir. Ancak bu soruna bir çözüm, ancak 1920 yılında, Eros ve ölüm dürtüsü arasındaki yeni ikiliğin (düalizm) tanıtılmasıyla gelir. Bu metin, bu yeni ikiliğe zaten işaret eder. Freud’un Ben’in libidinal yatırımına ilişkin varsayımı, Freud’un bir empirik bilim insanı olarak teorik tutarlılığa olan bağlılığını aşar. Hipokondri, büyüklük sanrısı, aşık olma ve cinsel nesne seçimi gibi durumlar, narsisistik Ben libidosu varsayımıyla çok daha iyi açıklanabilir. Bu varsayım ayrıca önceki metinlerdeki tutarsızlıkları gidermeye yardımcı olur. Schreber vakasında (1911c), Leonardo üzerine çalışmasında (1910c) veya Totem ve Tabu’da (1912–13a) narsisizm kavramına yapılan göndermeler, bu varsayımla kuramsal bir temele oturur. Otoerotizm, narsisizm ve nesne sevgisi arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturma ihtiyacı doğar ve Freud bunu, otoerotizmden narsisizme, ardından nesne sevgisine uzanan bir gelişim çizgisi öne sürerek yapar. Bu yaklaşım, birincil narsisizm varsayımını içerir ve önemli sonuçlara yol açar. Metin, bu noktada, önceki tutarsızlıkları toparlar ve düzenler, ancak yeni sorular ve tutarsızlıkları da beraberinde getirir. Örneğin, birincil narsisizmin Ben ideali haline dönüşmesi fikri oldukça dikkate değerdir. Freud, birincil narsisizmin gelişimi yönlendiren ve yansıtma yoluyla önüne yerleştirilen bir Ben idealine dönüştüğünü ifade eder. Bu düşünce, psikanalitik yapılar ve süreçler hakkında daha fazla netlik ve ayrıntı gerektirir. Bu ihtiyaç, Freud’un Ben ve Alt Ben (Das Ich und das Es, 1923b) adlı çalışmasında ele alınır. Ayrıca, Kitle Psikolojisi ve Ben Analizi (1921c) adlı eserinde, bu metnin sonunda ele alınan ama tamamlanmamış bir şekilde bırakılan, Ben idealinin kitle tarafından kolektif olarak inşa edilebileceği fikri incelenir. Freud’un narsisizm üzerine bu çalışmasının eserleri içerisindeki bir dönüm noktası olduğunu anlamak isteyenler, Sandler ve diğerlerinin 1991’de yayımlanan Freud’un Narsisizm Üzerine Çalışması başlıklı monografisine başvurabilirler. Bu metin, Freud’un libidinal teorisindeki genişlemelerin hem güçlerini hem de sınırlamalarını ortaya koyar.

Böyle bir metin nasıl okunmalı? Metnin biçiminin içeriği yansıttığı tezi nasıl savunulabilir? Freud okumaları, bir yandan edebi bir zevk, diğer yandan entelektüel bir denge oyunudur. Tek bir Freud metnini okumak aslında mümkün değildir. “Freud’u derinlemesine ve sistematik bir şekilde okuyun! Onun düşüncesi, tek bir metinden, ne kadar ayrıntılı işlenmiş olursa olsun, tam anlamıyla anlaşılamaz” (Holt, 1973). Freud’u nasıl okumak gerektiğine dair Holt’un verdiği diğer öneriler de dikkate alınmalıdır, çünkü bilim tarihi açısından bu öneriler utanç verici bir şekilde ihmal edilmiştir. Freud’un metinleri, hem biçim hem de içerik açısından bir bütünlük taşır. Biçimin içeriği yansıtması, metnin ilerleyişinde açıkça görülür; bu, okurun, Freud’un düşünsel yapısını daha geniş bağlamlarda anlaması için bir ipucudur. Holt’un bu vurgusu, Freud’un sistematik bir okuma gerektirdiği fikrini pekiştirir ve onun metinlerinin yalnızca izole edilerek değil, daha geniş bir bağlama oturtularak anlaşılabileceğini ifade eder.

“Freud’un aşırı ifadelerini kelimesi kelimesine almayın. Onları, Freud’un sizin ilginizi çekmek için kullandığı bir araç olarak görün. Eğer ‘asla’, ‘kaçınılmaz’, ‘kesin’ gibi kelimeler kullanıyorsa, metni okumaya devam edin ve farklılaştırıcı ve yumuşatıcı ifadelere dikkat edin. – Çelişkilere dikkat edin! Onları, bir sentezi bekleyen eksik diyalektik ifadeler olarak değerlendirin” (Holt, Mahony, 1982, s. 27’den aktaran). Bu ifade, Freud metinlerinin okuyucusundan aktif bir katılım beklediğini ve onun metinlerini yorumlamanın dinamik bir süreç olduğunu vurgular. Freud’un dili genellikle provoke edici ve tartışmaya açıktır; okuyucu, bu ifadeleri sorgulamaya, geniş bağlam içinde düşünmeye ve metnin daha derin katmanlarına ulaşmaya teşvik edilir. Holt’un önerisi, Freud’un yazılarındaki çelişkileri ve aşırılıkları, düşünsel bir hareketin parçası olarak görmeyi ve onları bir sentez perspektifiyle ele almayı salık verir.

Freud’un “Narsisizme Giriş” makalesinde (1914) ortaya koyduğu fikirler, özellikle çelişkiler ve birbiriyle örtüşmeyen kavramlar bağlamında, uzun süreli tartışmalara ve bazen de aşırı yorumlara neden olmuştur. Freud’un, şizofrenlerin dış dünyaya ilgilerini çekmeleri nedeniyle “çabalarımız açısından tedavi edilemez” olduklarını (1914c, s. 139) belirttiği açıklaması gibi, bazı tek taraflı ifadeleri ciddi ve uzun vadeli etkiler yaratmıştır. Bu tür ifadeler, alımlayıcıların sabırsızlıkları ve Freud’un diyalektik yaklaşımını yeterince takip edememeleri nedeniyle çoğu zaman tartışmalı hale gelmiştir. Freud’un çelişkiler içeren ifadeleri, örneğin bir yandan birincil narsisizmi kurama oturtmaya çalışırken (ki bu, başka yerlerdeki nesne ilişkisinin önceliği görüşüne ters düşer), bu çelişkilerin eleştirel bir şekilde değerlendirilmesi yerine genişletilmiştir. Bu durum, örneğin Grunberger (1976) ve Zepf’in (1985) doğum öncesi mutluluk hislerini birincil narsisizmin kökeni olarak yorumlayan psiko-mitolojilerine yol açmıştır. Bu tartışmalardan, birbirine karşıt ekoller ortaya çıkmıştır. Örneğin, birincil narsisizmin savunucuları, Balint ve Winnicott’un birincil sevgiyi savunan nesne ilişkisi kuramcılarıyla karşı karşıya gelmiştir. Bu kuramcılar, narsisizmi yalnızca ikincil bir fenomen olarak görmüşlerdir. Ancak Freud’daki bariz çelişki, farklı inceleme düzeylerini ayırarak çözülebilirdi: Birincil narsisizm, fenomenolojik açıdan bir anlam taşıyabilirken, birincil nesne sevgisi toplumsallığın önceliğini savunur ve objektif koşulları betimler. Bu şekilde her iki görüş birbiriyle uzlaşabilirdi. Benzer bir tek taraflılık, Kernberg ve Kohut arasındaki tartışmada da ortaya çıkar. Kohut, Freud’un narsisistik libido ile nesne libidosu ayrımını çok temel alarak, narsisizmin nesne libidosuna paralel ancak bağımsız bir gelişim çizgisi olduğunu öne sürer. Kernberg ise, birincil narsisizm kavramına yönelttiği haklı eleştirilere rağmen, narsisistik gelişimin kendi profilini yeterince dikkate almaz. Böylece narsisistik yapı, libido gelişiminin bir patolojisinin ifadesi olarak görülür ve artık normal gelişimin bir parçası olarak değerlendirilmez (bkz. Psychoanalytisches Seminar Zürich, 1981).

Freud’un “Narsisizme Giriş” makalesi, yüzeyde net bir şekilde üç bölüme ayrılmış gibi görünmektedir. Bu yapı, metnin temel kavramsal ve klinik tezlerini açıkça ortaya koyar. Her bir bölüm, narsisizmle ilgili farklı bir perspektifi ve Freud’un bu konudaki düşünce yolculuğunu inceler.

İlk bölüm, birincil narsisizm kavramını tanıtır ve temellendirir. Freud, narsisizmi benlik koruma dürtülerinin bencil yapısına libidinal bir ek olarak tanımlar. Narsisizmin ilkelliği, büyüklük sanrıları ve çocukluk dönemindeki büyüsel her şeye kadirlik fantezileri ile açıklanır. Bu bölüm, narsisizmin psikolojik dinamiklerini evrensel bir düzlemde kavramsallaştırır. İkinci bölüm, klinik gözlemler üzerinden, benlik libidosunu nesne libidosundan ayırmanın gerekliliğini kanıtlamaya çalışır. Freud, organik hastalıklardaki ve hipokondria durumundaki benlik yatırımını ele alır. Ayrıca, insanın cinsel yaşamını analiz ederek, iki tür nesne seçimi bulunduğunu öne sürer: dayanma/yaslanma tipi (Anlehnungstypus) ve narsisistik tip. Bu ayrımın temeli, başlangıçta iki cinsel nesnenin mevcut olmasıdır: kişi ya kendini ya da kendisine bakım veren kadını (anne) sever. Üçüncü bölümde, Freud – bunu bu şekilde adlandırmasa da – benlik libidosunun kaderini ele alır. Bu libido, benlik ideali (Ichideal) olarak yeniden şekillenir. Benlik ideali, narsisistik mükemmeliyetin bir mirası ve ikamesi olarak ortaya çıkar. Çocuk, bu mükemmeliyetten uzaklaştırılmıştır, ancak benlik idealini gerçekleştirmek tatmin sağlar ve olumlu bir öz-değer hissi yaratır. Freud burada başka bir yolun da mevcut olduğunu belirtir: nesne doyumları. Nesne doyumlarında kişi, sevildiğinde narsisistik bir onay alır. Ayrıca, kaybedilen özelliklerin bir nesne (örneğin çocuklar) aracılığıyla yeniden kazanılması mümkün olur. Freud, burada çocukların, bireyin kendi gelişimi sırasında vazgeçmek zorunda kaldığı şeylerin bir taşıyıcısı olarak görülebileceği fikrini öne sürer. Çocuklarda sevilen, bireyin kendisi için istemiş olabileceği şeylerdir ve bu durum, narsisistik nesne seçimi tipine bir örnek teşkil eder.

Bu noktaya kadar her şey açık gibi görünüyor. Ancak, bu içerik özetinin düşündürebileceği kadar net bir şekilde okunmuyor metin. Metin, argümantatif olarak bu şekilde ilerlemiyor. Aksine, okuma deneyimi tuhaf bir ritimle şekilleniyor; bu ritim, “İki adım ileri, bir adım geri” ya da tam tersi bir şekilde tanımlanabilir. Bu “metnin bedeni”, yani metnin bu semiyotik katmanı (Kristeva, 1974), dikkate alınmalı ve anlamıyla, yani “sembolik” düzeyle ilişkilendirilmelidir. Freud, şizofreni sorununu “açıklığa kavuşturmayı veya derinleştirmeyi” amaçlamadığını belirtir (1914c, s. 140). Ancak, bundan yalnızca 13 sayfa sonra, “parafreni mekanizmasına birkaç küçük adım ilerlemeye” çalışır (s. 152). Üçüncü bölüme başlarken, ele almayacağını söylediği şeyleri vurgular.

“Çocuğun ilk narsisizminin ne tür bozulmalara maruz kaldığı ve bunlara karşı kendisini hangi tepkilerle savunduğu, ayrıca bu süreçte hangi yollara yönlendirildiği gibi konuları, hâlâ çözümlenmeyi bekleyen önemli bir çalışma malzemesi olarak bir kenara bırakmak istiyorum.” (s. 159).

Ancak bu, asıl konu olacaktır: İlksel/kökensel narsisizm, Ben-ideali rotasına yönlendirilir. Tereddütlü şüphe ile keskin bir şekilde ilerleyen yargının ritmi, içerikte de tekrarlanır; dürtü kuramına yönelik şüpheler açıkça duyulur, Freud’un şu ifadelerindeki negatif şüphecilik gibi: ‘Ben-libidosu, Ben dürtü enerjisi gibi kavramlar ne açıkça kavranabilir ne de yeterince kapsamlıdır’ (s. 142). Birkaç satır sonra ise, ‘Yönlendirici bir dürtü kuramının tamamen eksikliği’nden bahseder (s. 143). Ancak bu şüphe, Freud’u Jung ve Adler ile içerik açısından çok kararlı ve keskin bir şekilde hesaplaşmaktan, dürtü kuramında köklü değişiklikler yapmaktan ve bu değişikliklerin çok kesin sonuçlarını belirtmekten alıkoymaz. Yeni ben ve nesne sevgisi ayrımından doğan iki tür nesne seçimi, cinsiyetlere atanır:

‘Bağlanma tipine dayalı tam nesne sevgisi esasen erkekler için karakteristiktir […] Kadınların gelişimi ise en yaygın, muhtemelen en saf ve en gerçek tipte farklıdır […] Böyle kadınlar, aslında, erkeklerin onları sevdiği yoğunlukla yalnızca kendilerini severler. İhtiyaçları sevgi vermekten çok sevilmektir ve bu koşulu yerine getiren bir erkeği kabul ederler’ (s. 154f.).”

Bu gerçekten ileriye doğru bir atılım – ve ardından oldukça garip bir şekilde yorumlanır; bu yorum, iddiayı gerçekten sınırlandırmaz, aksine neredeyse inatla destekler. Freud, kadınların aşağılanmasına yönelik hiçbir eğilimi olmadığını özellikle vurgular, ‘özellikle de eğilimlerin bana genel olarak uzak olduğunu göz önüne alırsak’ (s. 156). Metnin bu eşsiz ritmi, metnin semiyotik alt yapısı burada sona eriyor. Peki, bu ritmin metnin içeriğiyle nasıl bir ilişkisi var? Jacques Derrida’nın Haz İlkesinin Ötesinde kitabının ikinci bölümüne yaptığı analizi düşünelim. Derrida, metnin içeriğini taklit etmeye çalışan bir mimesis formu keşfeder. ‘Ve […] Freud’un tanımladığı ve analiz ettiği içeriğin, örneklerin, materyalin yalnızca içinde değil, aynı zamanda ya da hâlâ Freud’un yazımında, metninin gelişiminde, onun yaptıklarında olduğu kadar söylediklerinde de eğer tercih ederseniz “eylemlerinde” olduğu kadar “nesnelerinde” de yeniden tanımlanması gerekir’ (Derrida 1980, s. 315f.; çeviri J.K.).”

Freud, metinde tasvir ettiği şeyi yapar; bir polariteyi, ilerleme isteği ile durma veya şüpheye düşme durumlarını birbirini izleyen bir “çifte hareket” olarak metne yerleştirir. Bu hareket, en iyi şekilde “tereddüt ritmi” olarak adlandırılabilir – ve bu, metnin biçimsel tasvirini, metnin merkezinde yer alan içeriğe, yani dürtü ikiliğine ulaştırır: “Organizmaların yaşamında bir tereddüt ritmi gibidir; bir dürtü grubu, yaşamın nihai hedefine mümkün olan en kısa sürede ulaşmak için ileri atılır, diğeri ise bu yolun belirli bir noktasından geri çekilerek yolu bir kez daha kat etmek ve böylece yolun süresini uzatmak için geri döner” (Freud, 1920g, s. 43).

Bu ifadeyi Freud, birkaç yıl sonra yazacaktır. Buradan açıkça görülür ki, ileri atılan dürtü grubu, tekrar ve ertelemeye eğilimli olanlar ise libidinal dürtülerdir. Metnin tuhaf biçiminde Freud’un üzerinde durduğu dürtülerin ikiliği yazılıdır; bu ikiliği içerik düzeyinde tam anlamıyla ifade edemese de biçim yoluyla ortaya koyar. Bu biçim, en azından sonradan okunduğunda, yaşam ve ölüm dürtülerinin ikiliğine işaret eder.

Narsisizm üzerine yazılan bu metin için de Mahony’nin genel olarak Freud’un yazarlığı hakkında belirttiği şu sözler geçerlidir: “Ortalama bir analist sadece psikanaliz hakkında yazarken, Freud sadece yeniden aktarmakla yetinmez; psikanalitik deneyimin özünü, sürekli bir ilerleme ve oluş hali olarak somutlaştırır ve temsil eder” (Mahony, 1982, s. 168).

Günümüze Dek Ortaya Çıkan Sonuçlar

Metindeki tüm konuların detaylı bir şekilde ele alınmamasına rağmen, metinde düğümlenen bazı tematik çizgiler aşağıda devam ettirilecek ve güncellikleri değerlendirilecektir. Ele alınacak konular şunlardır:

-Narsisizm ve Normallik Sorunu,

-Narsisizm ve Nesne Sevgisi Arasındaki İlişki: İki farklı varyasyon ele alınacaktır: Narsisizm ve nesne sevgisinin karşıtlığı ve bu iki kavramın birbiriyle iç içe geçmesi,

-Narsisizm ve Libido Arasındaki İlişki: Daha spesifik olarak şu soruya odaklanılacaktır: Narsisizm yalnızca bir nesne seçimi sorunu mudur, yoksa libidonun doğasında veya arzunun kavramsallaştırılmasında narsisizme yol açan bir şey mi bulunmaktadır?

-Narsisizm ve Yıkıcılık Arasındaki İlişki.

Narsisizm ve Normallik Sorunu

Metnin çarpıcı yönlerinden biri, aşk yaşamı, sanrı oluşumu, benlik duygusu, sapkınlık, kitle psikolojisi ve cinsiyet ilişkilerinin yan yana konulma biçimidir. Roustang (1977), Freud’un bu tarzını “parataksis” olarak adlandırır; bu, olguların sert bir şekilde birbirine bağlanması ve sıralanması anlamına gelir. Narsisizm üzerine yazılan bu metin, psikopatoloji ile psikolojinin anormallik çukuruyla birbirinden ayrılmadığını göstermeyi amaçlar. Narsisizm yalnızca şizofrenlerde değil, hepimizde bulunur; hatta bir gelişim motoru olarak hizmet eder, özellikle de önümüze yansıtılan benlik ideali formunda. Bu hatırlatma gereksiz değildir; zira narsisizm, psikopatolojinin sınıflandırma sistemine dahil edilerek bir kişilik bozukluğu olarak tanımlanmıştır. Parataksis, taksonomiye dönüşmüştür. Bununla birlikte, tersine bir eğilim de mevcuttur ve bu eğilim büyük bir provokasyon olarak algılanmış ve geri çevrilmiştir: Narsisizmi normalliğin merkezine yerleştirmek, yani Freud’un parataktik eğilimini radikalleştirmek. Bu noktada, Jacques Lacan’ın benlik psikolojisine yönelik eleştirisi ve narsisizmin benliğin kendisine yerleştirilmesine dair görüşü hatırlanmalıdır. Lacan, narsisizmi, tam bir bütünlük deneyiminin olmadığı, yalnızca başkalarıyla etkileşimde bir yansıma yoluyla “ödünç alınan” bir yanılsama olarak tanımlar (Lacan, 1949). Freud, narsisizm metninde, “Otoerotizme bir şey eklenmeli, narsisizmi oluşturmak için yeni bir psikolojik hareket gereklidir” (s. 145) diye belirtir; ancak bunun ne olduğunu açıklamaz. Lacan bu boşluğu doldurur ve narsisizmin oluşumu için gerekli olan psikolojik hareketi, bireyin kendini diğerine, benzeri bir görüntüye, yansıtması olarak açıklar. Böylece bir birliktelik, diğerinin yerinde oluşur: Ben bir başkasıdır; ya da başka bir ifadeyle, benlik bir ideal-bendir. Eğer benlik ideali narsisizmin gelişimsel bir sonucuysa, ideal-ben onun başlangıcıdır.

“Narsisistik kendini tanıma”, yani “olduğumu düşündüğüm şeyle birincil özdeşleşme” ve bir ideal-ben’i onaylama, aynı zamanda bir kendini yanlış tanıma dır ve tehdit edici bir yabancılaşmayı beraberinde getirir” (Pagel, 1984, s. 109). Bu bağlamda narsisizm, hayali bir bütünlükle ilgili öznel bir deneyim yanılsaması olarak anlaşılır; Freud’un tanımladığı benlik yatırımı bu perspektiften ele alınır. Narsisistik nesne ilişkisi, narsisizmin nesneye yönelik boyutu, Freud’un bahsettiği gibi, aynı şekilde “normalleştirilmiştir”. Eğer narsisistik nesne ilişkisi, başkasında sevilenin, kişinin kendisi olduğu, olmayı istediği ya da sahip olduğu şeylerle tanımlanıyorsa, şu soru sorulabilir: Acaba tamamen bu narsisistik boyuttan yoksun bir başkasına libidinal yatırımı mümkün müdür? Başka bir ifadeyle, her türden nesneye yönelme aslında narsisistik bir sahiplenme değil midir, bu da sürekli olarak yeniden gözden geçirilmesi ve geri alınması gereken bir durum değil midir?

Kernberg, aşk ilişkilerine özel bir kitap ayırmıştır ve bu konuda şöyle yazar: “Sevgi, başkasının özgürlüğünün açığa çıkarılmasıdır. Sevginin çelişkili doğası, arzu edilen nesneyi yok etme eğilimi taşırken, sevginin bu nesnenin yok edilemez ve değiştirilemez olduğunu keşfetmesidir” (1995, s. 73).

Yok edilemezlik, burada narsisistik bir sahiplenmenin imkânsızlığı olarak anlaşılır. Bu, nesnenin bir dürtü nesnesi olarak “tüketilemeyeceği” şeklinde ifade edilir. Ayrıca, yerini başka bir şeyin almasının imkânsızlığına işaret ederek genişletilir: Öteki bir öznedir, nesne değil. Kernberg’in, “sevgi, başkasının özgürlüğünün açığa çıkarılmasıdır” şeklindeki güzel formülünü biraz değiştirerek, anlamını tamamen farklılaştırmadan şunu önermek isterim: Sevgi, ötekinin farklılığının kabul edilmesidir .

Sevgi, sevilen nesnenin sahiplenilmesi ya da işgal edilmesi ile ayrılık bilinci arasındaki paradoksal zıtlıklara sürekli olarak içsel bir müzakereyle ve yeni bir şekilde dayanılmasıdır. Sevginin büyüsü buradadır: Çünkü bu süreç asla tam anlamıyla sona ermez (bkz. Küchenhoff, 1999).

Narsisizm ve Nesne Sevgisi Arasındaki İlişki

Narsisizm metninin merkezinde, Ben libidosu ile nesne libidosu arasındaki ayrım yer alır. André Green (1983, s. 18), bu ayrımın, Freud’un daha sonra 1923’te geliştireceği bilinç/bilinç dışı ve Ben, Alt-Ben ve Üst-Ben ayrımlarına ek olarak, özne ile nesneler arasında bir ayrım yapan üçüncü bir topik içerdiğini haklı olarak vurgulamıştır. Ancak bu topik bilişsel bir çerçevede yanlış anlaşılmamalıdır; burada Ben’e ve nesnelere yatırım süreçleri ile bunların karşılıklı ilişkileri söz konusudur. Freud’un metindeki diyalektik yaklaşımı dikkat çekicidir ve bu anlayış son derece verimli sonuçlar doğurmuştur. Freud bir yandan, nesneye yapılan yatırımların Ben’e doğru geri çekilebileceğini ve bunun tersinin de mümkün olduğunu göstermek ister. Ben ve nesne libidosu birbirine karşıt olarak sunulur; bu durum, iletişim kuran kaplar prensibine benzer şekilde, birinin dolmasıyla diğerinin boşalmasını temsil eder. Günümüzde bile narsisistik geri çekilmeyi nesne ilişkisine yönelik bir savunma mekanizması olarak anlamak, klinik açıdan büyük bir değere sahiptir. İkincil narsisizm, klinik kuramlarımızda hâlâ vazgeçilmez bir kavramdır. Ancak Freud’un örnekleri, bu kuramı tam anlamıyla destekleyecek güçte değildir. Örneğin, fiziksel olarak hasta bir bireyin durumu, Ben libidosunun nesne libidosuna karşıtlığını açıklamak için yetersiz bir örnek teşkil eder. Wilhelm Busch’un “Ruh yalnızca azı dişinin dar mağarasında bulunur” (Freud, 1914c, s. 148f.) ifadesiyle birlikte alıntıladığı durum, yalnızca meselenin bir yönünü ortaya koyar. Çünkü ciddi şekilde hasta olan bir kişi, nesne ilişkisini basitçe reddetmez; aksine, bu ilişki daha da baskın hale gelebilir. Özellikle ağrı bozuklukları olan hastaların tedavisinden bildiğimiz üzere, nesne ilişkileri daha yoğun bir hale gelebilir. Bu durumda, Freud’un örneklerinin, nesne ilişkilerindeki saldırganlık boyutunu içermediği açıktır. Bu konuya daha sonra dönmek gerekecektir.

Aynı şekilde, Freud’un aşk durumuyla ilgili verdiği örnek de yetersizdir. Aşık olma halindeki narsisistik boşalma, yalnızca aşkın mutsuz ve karşılıksız olduğu durumlarda anlamlıdır. Freud’un bu metindeki bazı eksiklikleri ve yetersizlikleri hem bu metnin ilerleyen bölümlerinde hem de sonraki çalışmalarda (Haz İlkesinin Ötesinde, 1920g; Ben ve Alt-Ben , 1923b) ele alınıp genişletilecektir.

Freud, narsisizm metninde Ben libidosu ve nesne libidosunu kesin bir şekilde ayırdıktan hemen sonra, bu ayrımı farkında olmadan tekrar birleştirir. Narsisistik nesne seçiminin anlatımında bu birleşim açıkça görülür. Burada, nesne libidosunun kendisinde bir narsisistik arzu gizlidir. Ben ve nesne libidosu birbiriyle karşıtlık içinde değildir; aksine, narsisistik bir imge veya temsil, nesne sevgisini destekleyebilir veya motive edebilir. Bu durum birkaç şekilde gerçekleşebilir: Nesne, Ben’in ideale ulaşması için gereken bir özelliğe sahip olduğu için sevilir: “Benim eksik olduğum ideal özelliğe sahip olan şey sevilir” (Freud, 1914c, s. 168f.). Ya da nesne, Ben’e olan benzerliği nedeniyle sevilir; Freud bunu homoseksüellik bağlamında tanımlar.

Kohut ve onun ardından gelen Kendilik Psikolojisi, kendilik-nesnesi modelini yaygın, birincil ve çözülmesi gerekmeyen bir nesne ilişkisi biçimi olarak “normalleştirmiştir.” Nesne, öznenin benlik bileşenlerini üstlenir, korur ve destekler (Kohut, 1977). Bu anlayış, klinik pratikte de çeşitli kavramlarla somutlaştırılmıştır. Örneğin, König (1986), kaygı bozukluğu olan hastaların kendilerini yönlendirecek bir nesne aradıklarını belirtir. Bu nesne, benlik bileşenlerini devralarak ya da vekaleten yerine getirerek işlev görür (Ornstein, 1991).

Kleiniyen geleneğin yansıtmalı özdeşim kavramı ya da W.R. Bion’un “kapsama” (containing) anlayışı, narsisistik nesne seçiminin genişletmesi olarak değerlendirilebilir. Yansıtmalı özdeşim yoluyla, nesne, öznenin bazı bileşenlerini üstlenmeye ve muhafaza etmeye zorlanır. Bu süreç genellikle, öznenin dışsallaştırdığı, bölünmüş ve olumsuz benlik bileşenlerini içerir. Böylece yansıtmalı özdeşim, narsisistik nesne seçimi olarak görülebilir ancak iki kat genişletilmiş bir anlamda:

Amaç, nesneyi sevmek değil, yıkıcı dürtüleri transfer etmektir.

Nesne ilişkisi bir bütün olarak ele alınmaz; bunun yerine, benlik deneyiminin belirli yönleri ve bileşenleriyle sınırlı kalır.

Freud’un narsisistik modele dayalı nesne seçimi yolları listesi bu bağlamda genişletilebilir: Bir kişi, kendisi olmak istemediği bir şeyi nesneye devrettiğinde de nesneyi narsisistik bir şekilde işgal edebilir. Bu, Freud’un narsisizm metnindeki bir sınırı ortaya koyar; Freud bu metinde, negatiflikle ilgili bu tür dinamikleri henüz ele almak istememiştir (Segal ve Bell, 1991).

Eğer Benlik libidosu ile Nesne libidosu doğrudan karşıtlık içinde olmak zorunda değilse, aksine karmaşık bir şekilde birbirine bağlıysa, bu yalnızca nesne ilişkilerindeki narsisizm için değil, aynı zamanda narsisizmin nesnelliği için de geçerlidir. Son yıllarda Altmeyer (2000) bu ilişkiyi kapsamlı bir şekilde ele almış ve tartışmıştır; burada, onun değerli metinlerine yapılan bir atıf yeterli olabilir. Altmeyer, benlik oluşumu için ötekinin kurucu işlevinden hareket eder ve böylece narsisizm tartışmasına tutarlı bir şekilde intersubjektif (öznelerarası) bir bakış açısı getirir. Bu şekilde narsisizm, patolojik bir durum olmaktan çıkarılır ve hatta benlik ile öteki arasındaki bir aracılık figürü olarak tanımlanır:

“Şöyle bir varsayımım var: Narsisizm, bu paradoksal durumun tam anlamıyla bir temsil biçimidir ve aynı zamanda çözüm biçimi: Narsisizm, kendi varlığının özel savunusunu genel kabul görme talebiyle birleştirir” (Altmeyer 2000, s. 167).

Elbette bu tür bir açıklama risklidir; burada, bir karşıtlığın yalnızca bir kutbu, narsisizm, ben’e dönük sevgiyi ifade etmenin ötesine geçerek Benlik ile Öteki arasındaki bir bağa dönüşmektedir. Bu yaklaşımın riski, tam da ele alınan kutuplaşmayı yumuşatarak etkisiz hale getirmek olabilir (bkz. Altmeyer 2001). Kendi klinik pratiğimde narsisizmin nesnelliği boyutu, özellikle bedensel rahatsızlıklarla ilişkili sorunlar bağlamında sıkça karşılaştığım bir konudur. Bunun bir örneği olarak hipokondriyayı ele alabiliriz. Hipokondriya, genellikle libidinal yatırımın bedenin kendisine çekilmesi olarak tanımlanabilir; ancak bedene nasıl bir şekilde “yatırım yapıldığı”, nesne ilişkisini yansıtır ve bu ilişkinin çözümlemesi klinik açıdan oldukça değerlidir. Hipokondriyak bireyin hastalıklı olduğunu düşündüğü beden bölgesiyle olan ilişkisinde, bedensel düzeyde sahnelenen bir nesne ilişkisini açığa çıkarmak mümkündür. Bu ilişki, hem sevgi (örneğin, hastalıklı olduğu düşünülen beden parçasına yönelik bitmeyen bir “dikkat”) hem de nefret (bedeni sürekli zarar görmeye açık bırakma, bu bazen doktor müdahaleleri gibi dolaylı yollardan bile olabilir) unsurlarını içerir (bkz. Küchenhoff 2002). Sonuç olarak, Benlik ve Nesne yatırımlarının ayrımı ile bunu hemen takip eden birleştirme süreci, yani narsisizm ile nesne sevgisinin bu diyalektik ilişkisi, Freud’un narsisizm üzerine çalışmasında köklenmektedir. Bu ilişki klinik olarak hâlâ verimlidir ve potansiyeli tam anlamıyla keşfedilmemiştir.

Narsisizm ve Libido İlişkisi

Narsisizm üzerine yapılan çalışmada, aslında oldukça doğal bir şekilde sorulabilecek bir soru göz ardı edilmiştir: Nesnelere yönelen libido ile Ben’e geri dönen libido aynı mıdır? Freud bu iki tür libidoyu aynı şekilde ele alır; aralarındaki fark, libidonun niteliğinde değil, yöneldiği nesnededir. Başka bir şekilde sorulursa: Narsisistik olarak Ben’e yönelen yatırım sadece dürtünün nesnesine mi odaklanır? Freud, “Dürtüler ve Dürtü Kaderleri” adlı eserinde, nesnenin dürtüdeki en değişken unsur olduğunu söyleyecektir (1915c, s. 215). Buna göre, nesne yalnızca değişir. Bu açıklama, nevroz psikolojisi perspektifinden bakıldığında oldukça anlamlı görünür.

Ancak, André Green’in (1990) işaret ettiği sınır durumlarının klinik tablolarında – borderline bozukluklar, psikosomatik hastalıklar veya psikozlarla ilgili tedavilerde – farklı bir tablo ortaya çıkar. Nesnenin hem tam anlamıyla içeri girmesi hem de tamamen kaybından korunması gereken kişilerde, kendini-koruma mekanizmaları yalnızca nesne değişimiyle sınırlı kalmaz, aynı zamanda dürtüyü de hedef alır. Nesneye bağımlılık ya da nesneyle sınırların çizilmesi sorunlu olduğunda, nesneye yapılan yatırımın savunması, artan bir kendine dönmeyle sonuçlanır. Böylece artık sadece “bir” kalır, “diğeri” yok olur. Nesne, narsisistik kişiliklerde olduğu gibi, yalnızca Ben’in bir uzantısına indirgenir ve artık kendine özgü bir anlam taşımaz ya da şizoid bir yaşam dünyasında olduğu gibi, giderek daha da uzaklaştırılır. Dünya tek bir dünyaya dönüşür, artık “öteki” yoktur; sadece “kendi” veya “bir” kalır. André Green’in belirttiği gibi, bu noktada arzu artık “öteki”ni değil, yalnızca “bir”i arzular (Green, 1983, s. 31ff.). Ancak narsisizm, bu noktadan da ileri gider. Eğer arzu, kendisini yalnızca benliğe geri çekmekle kalmaz, aynı zamanda arzu nesneye ulaşan izler bıraktığında bile bu durumu kabul edemez hale gelirse, arzu ortadan kaldırılmak istenir. Bu durumda artık belirli bir nesne değil, “sıfır nesne” arzulanır; geriye sadece bir “arzusuzluk arzusu” (désir de non-désir) ya da “tarafsızlık arzusu” (désir de neutre) kalır.

Bu narsisistik geri çekilmenin aşırıya kaçtığı durumlar, sınır vakalarının klinik tablolarında tanıdık bir hale gelir. Anoreksiya nervoza, muhtemelen bu durumu en somut biçimde temsil eder; çünkü burada arzu, fiziksel bir anlamda “hiçbir şeye” yönelir. Anoreksideki açlık, “hiçbir şeye” duyulan bir açlık haline gelir. Ölümle sonuçlanan kısır döngü, bu arzunun hedefine ulaşamamasından kaynaklanır – bu hedef, sadece ölüm olabilir.

Diğer örnekler arasında “beyaz psikozlar” (psychose blanche) bulunur. Burada düşünceye içkin olan arzu, yani düşünmenin kendisi, anorekside açlığın hedef alınması gibi hedef alınır. Benzer şekilde, psikosomatik-aleksitimi hastalarında, arzunun bir ifadesi olan fantezi ortadan kalkar; düşünme, mekanik ve tekdüze hale gelir; farklılık içermeyen, ayrım gözetmeyen bir düşünme biçimi ortaya çıkar. Bu üç durumda da aslında aynı şey söz konusudur: arzuyu tamamen yok etme çabasının mümkün olmayan bir girişimi (Küchenhoff, 1990).

Bu noktada, arzunun sonlanmasına yönelik arzuyu – bu narsisistik radikalliği – tetikleyen varoluşsal sıkıntının her bir vakada nasıl şekillendiğine detaylı bir şekilde değinilemez. Ancak burada, bu narsisistik radikalizasyonun nasıl oluştuğunu anlamaya odaklanabiliriz. Bu süreç, narsisizmin hem mantıklı hem de umutsuz bir son aşaması olarak değerlendirilebilir. Bunu en iyi şekilde açıklamak için, dürtü ve narsisizm arasındaki ilişkiye tekrar bakmak gerekir. Freud, bu ilişkiyi Haz İlkesinin Ötesinde (1920) eserinde ele alacaktır. Dürtü, bir farklılıkla karakterize edilir ve bu farklılık enerjetik olarak anlaşılır. Psikolojik açıdan ise dürtü her zaman bir eksiklikle bağlantılıdır; bu eksikliği telafi etme arayışı, herhangi bir biçimde ve herhangi bir nesne aracılığıyla ortaya çıkar. Ancak öz-yeterlilik – ki bu durum Plotinos gibi Yeni Platoncuların farkında olduğu bir olgudur (Kristeva, 1974, s. 110ff.) – yalnızca dürtünün çözülmesiyle mümkün olabilir. Plotinos bunu şöyle ifade eder: “Burada olan her şeyden ayrılma, dünyevi şeylere olan arzudan uzak bir yaşam, yalnızın yalnızlığa kaçışı” (Kristeva, 1974, s. 113’ten alıntı).

Radikalize edilmiş narsisizm, arzuya – ki bu her zaman ötekine yönelik bir arzudur – tahammül edemez. Bu nedenle her türden farklılıkla, dolayısıyla her tür arzuyla mücadele etmek zorundadır. Sonuç olarak, bu süreç “dürtünün çözülmesi”ne varır ve bu çözülmenin yalnızca ölümde mümkün olması, arzuya karşı mücadelenin sürekli olarak devam etmesine yol açar.

Freud’a dönecek olursak, burada başlangıçta anlaşılması zor olan bir durumu anlamak mümkün hale gelir: 1920’de, Ben-dürtülerinin neden ölüm dürtülerine dönüştüğü meselesi. İlk başta, benliği koruma dürtüleri ve libidinal dürtüler kesin bir şekilde ayrılmıştı. Ancak, Narsisizm Üzerine çalışmasında Freud, benlik koruma dürtülerini libidinize etti. Fakat 1920’de, ben-dürtüsü ölüm dürtüsü haline gelir; çünkü benlik koruma arayışı, bir öz-yeterlilik arayışıdır. Öz-yeterlilik, Nirvana prensibine yönelir; bu prensip, her türden farklılığın ortadan kaldırılmasını ve dolayısıyla arzunun yok edilmesini hedefler.

Narsisizm ve Yıkıcılık İlişkisi

Dürtü ve narsisizm arasındaki ilişki üzerine yapılan açıklamalar, aslında bu bölümde açıkça ifade edilmek istenenleri şimdiden içermektedir. Narsisizm libidinal olabilir, ancak bunun ötesine geçebilir; bu nedenle, yaşam narsisizminin yanı sıra bir ölüm narsisizmi de tanımlanmalıdır (Green, 1983). Çünkü narsisizmin temelini oluşturan kendini-besleme, yani kendini nesne olarak ele alma, başkalarının etkisinden tamamen korunmayı hedefler ve bu süreçte arzuyu da hedef alabilir. Bu durumda artık libidinal bir beslenmeden değil, yıkıcı bir kendini-beslemeden söz edilir.

Bu yıkıcı narsisizm, klinik açıdan bugün en önemli görünen narsisizm boyutudur; Freud’un kavrayışını aşar ancak 1914’te ortaya çıkan ve Freud’un gizlemeyi kesinlikle reddettiği yaratıcı kırılmaların kaçınılmaz bir sonucudur. Bu kavramı en iyi inceleyen, Melanie Klein’ın başını çektiği Klein’cı ekoldür. Bunun iki temel nedeni vardır: Birincisi, en ağır psikiyatrik patolojiler cesurca analize dahil edilmiştir; ikincisi ise teori, klinik uygulamada somut bir şekilde ortaya konulmuştur. Melanie Klein, bu bağlamda önemli olan haset analizleri sunar (Klein, 1957): Haset, başkasının – iyi bir etkisinin – dayanılmaz olduğu hissinden doğar; ötekinin bana bir şey verebileceği gerçeğini kabul etmek, hayali olarak kendi benliğimin çözülmesiyle bağlantılıdır (“Eğer her şeyi başkasına borçluysam, ben neyim?”). Bu durum, bugün tüm terapilerde önemli bir fenomen olan, hasetten doğan negatif terapötik tepkiye yol açar. Bu tepki, analistin – ve onunla birlikte aktarım nesnelerinin – yardım etmiş olabileceğini kabul edememekten kaynaklanır; analiz hastası, kendi başarısını bile nesneye bağımlılığını kabul edilemez bulduğu için reddeder.

Herbert Rosenfeld (1987), yıkıcı narsisizm kavramını ve bu narsisizmden doğan kişilik örgütlenmelerini klinik olarak açıklamıştır. Rosenfeld, bu kavramın hastalarının deneyimlerindeki karşılığını araştırmış ve çete veya mafya örgütlenmeleriyle ilgili rüyalar bulmuştur. Bu çeteler, hastayı kendi güç alanlarının dışına bırakmazlar. Yıkıcı narsisizmin patolojik örgütlenmesi, böyle bir içsel mafya gibidir; libidinal narsisizmin idealize birliği özelliğini miras alır, ancak amacı tamamen yıkıcı bir totalizasyon yaratmaktır. Bu örgütlenme, hiçbir libidinal hareketin ya da iyi bir nesne arayışının var olmamasını sağlamaya çalışır. Bu içsel denetçi, ideal benliğin negatif karşıtı gibi, yıkıcı eğilimlerin devamlılığını denetler.

Klinik olarak günümüzde psikanalitik terapinin öncelikli görevlerinden biri, yıkıcı narsisizmle başa çıkmaktır. Rosenfeld’in Sackgassen und Deutungen (Çıkmaz Sokaklar ve Yorumlar) adlı eseri, bu nedenle Green’in yaşam ve ölüm narsisizmi üzerine çalışmalarıyla birlikte, Freud’un narsisizm metninin en önemli ve güncel devamı olarak kabul edilebilir (bkz. Steiner, 1993).

Sonuç: Kliniğin Ötesine Geçiş

Bu çalışmada, Freud’un “Narsisizme Giriş” metninin bugüne dek etkisini sürdüren unsurları vurgulanmıştır. Bu, metindeki çözülmemiş çelişkiler ve tutarsızlıkların yanı sıra Freud’un sunduğu çok yönlü yeni fikirler sayesinde olmuştur. Üç temel yön üzerinde durulmuştur:

Narsisizmin, yalnızca klinik fenomenleri değil, aynı zamanda sözde normal deneyimi de temel bir şekilde belirleyen dinamik bir kategori olarak açılımı.

Ben ve nesne yatırımının karmaşık etkileşimi, bu etkileşimin metin boyunca nasıl işlendiği ve sonrasında ben’de nesne’nin, nesne’de ise ben’in izlerinin sürülmesini mümkün kılması.

Narsisizmin libidinal teorinin ötesinde yıkıcılık teorisine doğru gelişimi. Freud’dan sonra psikanaliz bu yönde önemli yaklaşımlar geliştirmiştir, ancak bu süreç henüz tamamlanmış değildir.

Narsisizmin yansıması, klinik bağlamın ötesine geçtiğinde de tamamlanmış olmaktan uzaktır. Freud’un kendisi için bile, narsisizmi sosyal psikolojiye – onun deyimiyle kitle psikolojisine – uyarlamak cazip bir uğraştı (“Massenpsychologie und Ich-Analyse”, 1921). Bu, yalnızca genel ifadelerle, örneğin çağımızın bir “narsisizm çağı” olduğunu söylemenin (Lasch, 1982) ötesine geçmeyi gerektirir. Yaşam ve ölüm narsisizmi arasındaki ayrım burada olduğu gibi daha geniş kapsamlı psikanalitik araştırmalara da yol açabilir. Ronald Britton (1998), belief systems (inanç sistemleri) üzerine çalışmış ve William Blake’in eserlerini epistemik narsisizm (bilgi narsisizmi) bağlamında ilginç bir şekilde analiz etmiştir.

Britton’un Blake’in inanç sistemine dair tanımı oldukça çarpıcıdır:

“Bu sistem, gerçeğin kişisel bir vahiy yoluyla elde edildiği iddiasına dayanır; onun gerçekliği, yalnızca öznel geçerliliğine ve bu geçerliliğin içsel yapısına dayanır. Dış dünyadaki diğer bilinen gerçeklerle herhangi bir örtüşme ya da dış otoritelerin çelişkilerine karşı bir hassasiyet taşımaksızın bağımsızdır. Psikolojik bir gerçeklik olarak, yalnızca içsel geçerliliği sayesinde doğru olduğunu iddia eder ve dış gerçeklikten bağımsız kalır” (1998, s. 182).

Blake’in şiiri, yalnızca tek bir düşünce dünyasının var olduğu ve başka hiçbir alternatifin bulunmadığına dair derin bir inançla yoğrulmuştur. Bu tür bir bilgi narsisizmi, yani kendisini sorgulamaya kapatan ve her türlü alternatif düşünceye karşı bağışıklık geliştiren yaklaşım, dini inançlarla nasıl güçlü bir bağ kurabileceğini Blake’te ve onunla sınırlı kalmaksızın görebiliriz. Britton’un ortaya koyduğu bilgi narsisizmi yaklaşımında iki önemli nokta öne çıkar:

İnanç sisteminin koruyuculuğu: İnanç sistemi, yıkım korkusuna karşı koruma sağlar. Alternatifi olmayan katılığı ya da başka seçeneklere karşı kayıtsızlığı, bu sistemin herhangi bir şekilde göreceli hale getirilmesi durumunda yerine geçecek olan isimsiz korkudan kaynaklanır.

Blake’in kişiliğinin ötesine geçen bir analiz: Britton, Blake’in bilgi narsisizmini analiz ederken, Blake’in kişiliğinin değil, eserlerinin ve metinlerinin önemli olduğunu vurgular. Bu tür bir metin analizi, bilgi narsisizminin metinlerdeki yansımalarını ortaya çıkarır ve bu bağlantıyı daha açık hale getirir. Böylece narsisizm yaklaşımı, yalnızca bireysel bir fenomen olmaktan çıkarak ideoloji eleştirisinin bir aracı haline gelir.

Bu nedenle, Theweleit’in (1977) asker erkeklerin yazılı ifadelerine yönelik incelemesi örnek teşkil eden bir çalışma olarak öne çıkar. Benzer şekilde, politik söylemleri bu bağlamda analiz etmek oldukça değerli olabilir. Bu analizler, yıkıcı narsisizmin modern dünyada taşıdığı güncel önemi gözler önüne serer. Britton’un Blake’in bilgi narsisizmi üzerine yaptığı çalışmanın, politik fanatizmle olan yakın ilişkisi hızlıca fark edilebilir. Bu bağlamda, Wirth’in (2002) narsisizm ve güç ilişkisine dair çalışması, politik fanatizmi oldukça başarılı bir şekilde açıklayan dikkate değer bir analizdir.

Narsisistik inanç sistemleri hala libidinal olarak yüklü oldukları sürece, bulaşıcı olabilirler, popülist veya totaliter biçimleriyle sürükleyici ve baştan çıkarıcı etkiler yaratabilirler. Ancak inanç sistemleri artık libidinal olarak yüklü olmadığında, yine de hoşgörüsüz ve katı bir şekilde uygulandığında, bunları anlamak zorlaşır; bu noktada, bilgi narsisizmi yıkıcı narsisizmin bir parçası haline gelir. O zaman mesele artık bir inancın içeriğine dayalı hakimiyeti değil, ne tür bir inançla eşleştirilmiş olursa olsun, salt egemenlik meselesidir.

Filozof Hans Blumenberg (1986), bu bağlamda “mutlak narsisizm” kavramını kullanmıştır. Blumenberg, bu kavramı özellikle zaman deneyimi bağlamında ele almıştır, ki bu, patolojik narsisizmin klinik tezahürlerinin psikopatolojik ve psikodinamik anlayışı açısından da temel bir öneme sahiptir. Blumenberg, narsisistik arzunun mutlaklığını şu şekilde tarif eder: Dünya, bireysel varlık sona erdiğinde artık var olmamalıdır; kişinin yaşam süresi, yani bireysel zaman, tüm dünya tarihi, yani dünya zamanı ile özdeşleştirilir. Bu, “Bizden sonra tufan kopsun” düşüncesine karşılık gelir.

Blumenberg, bu mutlak narsisizm konumunu Hitler’in düşünce dünyasını açıklamak için kullanır. Son dönemde Baier (2000), Blumenberg’in analizine atıfta bulunmuş ve bunu güncellemiştir. Baier, Blumenberg’in analizini destekleyen empirik kanıtlar sunar:

“Hava savunma yaveri Nicolaus von Below’a hitaben, Hitler kısa bir süre önce, Ardenler Taarruzu’nun başarısızlığa uğramasından sonra, benzer bir şekilde, ancak çok daha karanlık bir tonda şöyle demiştir: ‘Teslim olmayacağız, asla. Yok olabiliriz. Ama dünyayı yanımızda götüreceğiz.’”

Baier’in okumaları, Hitler’i sapkın bir canavar olarak değil de tarihsel bir bağlamda 20. yüzyılın sonunda gelişmiş metropolleri yoğun bir şekilde dolduran insan tipinin bir prototipi olarak yorumladığında, bu yorum kışkırtıcı hale gelir:

“20. yüzyılın sonunda gelişmiş metropolleri yoğun bir şekilde dolduran insanların prototipi […] En gelişmiş ülkelerdeki insanlar da sanki türsel olarak bir ardılları olmayacakmış gibi davranıyorlar. Walter Benjamin bu insan tipini 1920’lerde ortaya çıkarken görmüş ve şöyle tanımlamıştır: ‘Küçük başlangıçlardan yükselen, yalnızca kendileri için – bu da neredeyse yalnızca sezon sonuna kadar – hesap yapan ajanlar; onlar, finans devleri gibi aileleri için on yıllara yayılan planlar yapmıyorlar.’ Bugün, gelişmiş ülkeler hammadde ve doğal kaynakları kontrolsüz bir hızla tüketiyorlar ve bunun sonucunda biyosfere verdikleri geri dönüşü olmayan zararları önlemek için kozmetik düzenlemelerin ötesine geçmiyorlar.” (Baier 2000, s. 27).

Bu pasaj, narsisizmin günümüz toplumlarının ekonomik ve çevresel davranışlarında nasıl somutlaştığını etkili bir şekilde gözler önüne serer ve tarihsel analizleri çağdaş bir bağlama oturtur.

Ondokuzuncu yüzyıl edebiyatında, yıkıcı narsisizmin önceden biçimlenmiş olduğu bazı örnekler bulunmaktadır. Örneğin, Herman Melville’in Moby Dick eserinde narsisistik bir prototip olan Kaptan Ahab figürü buna örnek teşkil eder. Ahab, hayali hedefi olan Beyaz Balina’yı avlama tutkusuna gemisini ve mürettebatını feda eder. Onun için dünya zamanı (Weltzeit) ile yaşam zamanı (Lebenszeit) çakışır. Bununla birlikte, Ahab’ın fanatizmi hâlâ yaşam narsisizminin izlerini taşır; monomanik fikrinin aşırı değeri bir süre boyunca mürettebatını da sürükler. Okuyucu, bu anlatıda libidinal narsisizmin hâlâ bir rol oynayıp oynamadığı ya da yıkıcı narsisizmin tamamen hâkim olup olmadığı konusunda tereddüde düşebilir. Ancak, Melville’in başka bir kısa öyküsünde bu tür bir şüpheye yer yoktur. Bartleby the Scrivener adlı bu öyküde, başkahraman tamamen “hiçbir şey istememe arzusu” (d’esir de non-d’esir) ile yaşar. Bartleby’nin “Yapmamayı tercih ederim” (I prefer not to) ifadesi, hayat tutumunu tanımlayan bir edebi formül gibi okunabilir. Bu ifade, Green’in tarif ettiği ölüm narsisizminin (Todesnarzißmus) edebi bir formülü olarak görülebilir ve bu kavramın ilk edebi tasviri sayılabilir.

Son olarak, narsisizmin analizi ne klinik ne toplumsal ne de kültürel bağlamda tamamlanmış bir çalışma değildir – Freud’un metninin zenginliğini en iyi gösteren şey, onun hala tartışmaya açık olmasıdır.

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar