Manik Depresif Durumların Ortaya Çıkış Nedenlerine Dair
Girginer

Manik Depresif Durumların Ortaya Çıkış Nedenlerine Dair

Manik Depresif Durumların Ortaya Çıkış Nedenlerine Dair

Çev: Suzan Uğur Girginer

Daha Önceki Çalışmalarımda, çocuğun birinci yaşında geçtiği sadizmin zirve dönemini tanımlamıştım. Bebek, yaşamının ilk aylarında, yalnızca annenin memesine değil, aynı zamanda kısa süre sonra bedeninin iç kısmına yönelik sadistik dürtülere sahiptir. Bu dürtüler, annenin bedeninin içini boşaltmayı, yutmayı ve sadizmin tüm yöntemleriyle yok etmeyi içerir. Erken çocukluk gelişimi, içe alma (introjektion) ve yansıtma (projektion) mekanizmaları tarafından şekillendirilir. Ego, en başından itibaren “iyi” ve “kötü” nesneleri içe alır; burada anne memesi, tatmin ettiği sürece “iyi nesne”, mahrum bıraktığında ise “kötü nesne”nin prototipidir.

Ancak çocuk, yalnızca arzularını tatmin etmediği için değil, aynı zamanda kendi saldırganlığını bu nesnelere yansıttığı için de onları “kötü” olarak algılar. Çocuğun algısına göre bu nesneler gerçekten tehlikeli takipçilerdir ve kendisini yutmak, bedeninin içini şiddetle boşaltmak, parçalamak ve zehirlemekle tehdit ederler; kısaca sadistik fantezilerle yok edilme korkusu taşır. Bu imgeler, dayandıkları gerçek nesnelerin fanteziyle çarpıtılmış şekilleridir ve yalnızca dış dünyaya değil, aynı zamanda içselleştirme süreci yoluyla çocuğun kendi benliğine de (ego) yerleşir.

Bu nedenle, çok küçük çocuklar, yetişkin psikozlarına benzer içeriklere sahip korku durumlarından geçerler ve bunlara savunma mekanizmalarıyla tepki verirler.

Skotomizasyon ve Savunma Mekanizmaları

Bu takipçi korkusuna karşı en erken savunma yöntemlerinden biri, psikolojik gerçekliğin inkârı olan skotomizasyondur* (gerçeklik ya da inkar körlüğü). Bu, dışsal gerçekliğin inkârını içeren içe alma ve yansıtma mekanizmalarının önemli ölçüde sınırlandırılmasına yol açabilir ve bu durum, en ağır psikozların temelini oluşturur. Ego, içsel takipçilere karşı kendini savunmak için dışlama ve yansıtma süreçlerine de başvurur. Ancak içselleştirilmiş nesnelere yönelik korku, yansıtma yoluyla ortadan kalkmadığından, ego aynı savunma güçlerini ve araçlarını hem dış hem de iç takipçilere karşı harekete geçirir. Bu korku içerikleri ve savunma mekanizmaları, paranoyanın temelini oluşturur.

Çocukların büyücüler, cadılar ve vahşi hayvanlar gibi şeylerden duyduğu korkularda da benzer bir korkunun izlerini buluruz; ancak bu korkular yansıtılmış ve değiştirilmiştir. Bir başka çıkarımım, çocukluk psikozuna özgü korkuların, çok erken ortaya çıkan obsesif-kompulsif mekanizmalar tarafından bağlandığı ve modifiye edildiği yönündeydi.

Paranoya ve Depresif Durumların İlişkisi

Bu çalışmada, depresif durumların bir yandan paranoya, diğer yandan mani ile ilişkisini ele alıyorum. Çıkarımlarımı destekleyen materyal, ağır nevroz vakalarından ve hem yetişkinler hem de çocuklarda karışık paranoyak ve depresif özellikler gösteren sınır vakalarından elde edilmiştir. Manik durumların çeşitli derecelerini ve formlarını, normal kişilerde görülen hafif hipomanik durumlar da dahil olmak üzere tanıdım. Aynı şekilde, normal çocuklarda ve yetişkinlerde görülen depresif ve manik özelliklerin analizi de çok aydınlatıcı oldu.

*Skotomizasyon, bir psikolojik savunma mekanizmasıdır ve gerçekliği kısmen veya tamamen görmezden gelme, algılamama ya da reddetme anlamına gelir. Terim, Yunanca “skotoma” kelimesinden türemiştir ve “körlük” ya da “görme alanındaki boşluk” anlamına gelir. Psikanalitik bağlamda, genellikle kişinin bilinçdışı düzeyde hoşlanmadığı veya tehdit edici bulduğu bir gerçeği zihinsel olarak görmezden gelmesi anlamında kullanılır. Bu mekanizma, Psikozlarda gerçekliğin inkârı veya çarpıtılması; Nevrozlarda ise daha hafif biçimde, belirli duygusal veya zihinsel durumların algılanmaması şeklinde görülebilir.

Freud ve Abraham’a göre, melankolide temel süreç, sevgi nesnesinin kaybıdır. Gerçek bir nesnenin kaybı veya benzer bir anlam taşıyan bir durum, nesnenin benlikte yeniden inşasına yol açar. Ancak, eğer bu süreçte aşırı derecede kanibalistik dürtüler varsa, içe alma (introjektion) başarısız olur ve bu da hastalığa yol açar.

Psikolojik gelişimin başlangıcından itibaren, gerçek nesnelerle içselleştirilmiş nesneler arasında sürekli bir karşılıklı ilişki vardır. Bu, çocuğun aşırı bir şekilde anneye ya da annenin yerine geçen bir figüre bağımlılık geliştirmesine yol açar. Annenin yokluğu, çocuğun kötü nesnelere (dışsal ya da içsel) teslim edileceği korkusunu uyandırır—ya annenin öldüğünü ya da kötü bir anneye dönüştüğünü hayal eder.

Her iki durumda da çocuk, sevgi nesnesinin kaybını hisseder. Özellikle vurgulamak isterim ki, iyi içsel nesnenin kaybı korkusu, gerçek annenin ölümü korkusunun sürekli bir kaynağıdır. Bununla birlikte, gerçek sevilen nesnenin kaybını ima eden her deneyim, içselleştirilmiş nesnenin kaybı korkusunu da artırır.

Benlik, parça-nesnelerin içselleştirilmesinden bütün nesnelerin içselleştirilmesine geçiş yaptığı bir dönemde, sevgi nesnesinin kaybını ilk kez hisseder. Bu geçiş sırasında, birey, içsel iyi nesneleri yeterince koruyamadığı ya da güvende tutamadığı duygusunu geliştirir. Bu duygu, çoğunlukla sütten kesilme dönemine ve onun hemen öncesine ya da sonrasına dayanır. Bunun bir nedeni, benliğin içsel takipçilere yönelik paranoyak kaygıyı aşmada yetersiz kalmasıdır.

Bu noktada, erken içe alma süreçlerinin normal ve patolojik gelişim üzerindeki doğrudan etkisinin, daha önce analitik çevrelerde düşünüldüğünden çok daha önemli ve farklı olduğuna inanıyoruz. Bu süreçlerin, üst-benliğin (süperego) temelini oluşturduğunu ve yapısını etkilediğini düşünüyoruz. Bu yalnızca teorik bir konu değildir; çünkü erken dönem benliğin içsel nesneler ve alt benlikle (id/alt benlik) ilişkilerini incelemek, bu ilişkilerin geçirdiği kademeli değişimleri anlamamızı sağlar. Bu da benliğin geçtiği özgün kaygı durumlarına ve geliştirdiği savunma mekanizmalarına dair daha derin bir kavrayış sağlar.

Bu anlayış, melankolide üst-benliğin acımasız katılığını da daha açıklanabilir kılar. Kötü içsel nesnelerin takipleri ve talepleri, iyi nesnelerin korunması ve yatıştırılmasına yönelik katı zorunluluklar, alt benliğe duyulan öfke ve iyi bir nesnenin kolayca kötü bir nesneye dönüşebileceği sürekli belirsizlik, tüm bu unsurlar bir araya gelerek benlikte içsel çelişkili taleplerin bir esiri olma hissi yaratır. Bu durum, kötü bir vicdan olarak hissedilir. Vicdanın en erken tezahürleri, kötü nesnelerin takibiyle bağlantılıdır. “Vicdan azabı” ifadesi bile, vicdanın acımasız “takiplerini” ve kurbanını yutuyor gibi algılanmasını ima eder.

Freud ve Abraham’a göre, melankolide üst benliğin katı talep ve suçlamaları, büyük ölçüde, benliğin (ego) iyi içselleştirilmiş nesnelerin en katı taleplerine uyma zorunluluğundan kaynaklanır. Geleneksel analitik görüş, bu durumun yalnızca “iyi” içselleştirilmiş sevgi nesnesinin katı taleplerinden ileri geldiğini belirtir. Ancak, bu katı taleplerin ve melankolinin anlaşılması, benliğin hem hayali kötü nesnelerle hem de iyi nesnelerle olan tüm ilişkisinin bir bütün olarak ele alınmasını gerektirir.

Benlik, iyi ve kötü nesneleri, gerçek ve hayali nesnelerden ayırmaya çalışır. Ancak bu çaba, aşırı iyi veya aşırı kötü nesne algıları yaratır. Sonuç olarak, sevgi nesneleri fazlasıyla ahlaki ve katı bir hal alır. Aynı zamanda, benlik, iyi ve kötü nesneleri tamamen ayıramadığı için, kötü nesnelerin ve alt benliğin (id/alt benlik) bir kısmı iyi nesnelere atfedilir, bu da onların taleplerini daha da sertleştirir. Bu talepler, benliğin kontrol edilemez nefretine ve kötü takipçi nesnelere karşı mücadelesinde destek olmayı amaçlar.

Sevgi nesnelerinin kaybı kaygısı arttıkça, benlik onları kurtarmak için daha fazla çaba harcar. Ancak bu çabalar zorlaştıkça, üst benlikten gelen talepler daha da katı hale gelir. Benlik, bütün nesneleri içselleştirme (introjektion) sürecinde yaşadığı zorluklarla başa çıkmaya çalışırken, bu süreçle birlikte gelen yeni kaygı içeriklerini yönetmekte güçlük çeker.

Paranoyak ve depresif kaygıların ayrımını yapmak zor olsa da bu ayrım şu şekilde açıklanabilir: Paranoyak kaygı, benliğin kendisini koruma çabasıyla ilgilidir, depresif kaygı ise iyi içselleştirilmiş (ve bütünleşmiş) nesnelerin korunmasına odaklanır. Depresyonda, iyi nesnelerin (ve dolayısıyla benliğin) yok olabileceği ya da çözülme durumunda olabileceği korkusu, benliği sürekli ve umutsuzca bu nesneleri kurtarmaya ve onarmaya çalışmaya iter.

Benlik, ancak nesneyi bir bütün olarak içe alıp çevresiyle daha güçlü bir ilişki kurduğunda, sadizminin, özellikle kanibalizminin, sevilen nesne üzerinde yarattığı yıkımı tam anlamıyla kavrayabilir ve bundan dolayı acı çekebilir. Bu acı yalnızca geçmişle ilgili değildir, aynı zamanda sadizmin hala etkili olduğu bir gelişim aşamasında devam eder. Sevilen nesneyle daha güçlü bir özdeşleşme ve onun değerini daha derin bir şekilde takdir etme, benliğin, sevilen nesneye verdiği zararları daha net bir şekilde anlamasını sağlar. Ancak bu farkındalık, sevilen nesnenin parçalanmış ve tahrip olmuş olduğu gerçeğiyle yüzleşmesine yol açar. Bu durumdan kaynaklanan umutsuzluk, kaygı ve vicdan azabı, birçok kaygı durumunun temelini oluşturur.

Bu kaygı durumları arasında şunlar yer alır: parçalanmış nesneleri doğru bir şekilde ve zamanında nasıl bir araya getireceği; iyi parçaları nasıl seçeceği ve kötü olanları nasıl bertaraf edeceği; nesne yeniden birleştirildiğinde onu nasıl canlandıracağı ve kötü nesnelerin ve nefretin bu süreci engelleme korkusu. Bu tür kaygılar, yalnızca depresyonun değil, aynı zamanda her tür işlevsel engellenmenin altında yatar. Depresyon sırasında, benlik, sevilen nesneyi kurtarma ve yeniden inşa etme çabalarına girişir; ancak, bu çabalar umutsuzlukla ilişkilidir, çünkü benlik bu onarımı gerçekleştirme kapasitesinden şüphe duyar.

Parçalanmış sevilen nesnenin yeniden birleştirilmesi çabası, tüm yüceltme (sublimasyon) süreçleri ve benlik gelişimi için temel oluşturur. Sevilen nesnenin bir zamanlar “mükemmel” bir nesne olduğu inancı, bu yeniden inşa sürecinde önemlidir. Onarım süreci, nesneyi yeniden güzel ve “mükemmel” bir hale getirmeye çalışır. Mükemmellik arzusunun, depresif çözülme korkusuna dayandığını ve tüm yüceltme süreçleri için büyük bir öneme sahip olduğunu belirtmek gerekir.

Bazı hastalarda, annelerine yönelik nefret ya da uzaklaşma görüldüğünde bile, annelerine dair güzel bir imajın korunduğunu fark ettim. Ancak bu imaj, gerçek nesne olarak değil, yalnızca bir resim ya da sembol olarak algılanır. Gerçek nesne, daha derin bir düzeyde hasarlı, tedavi edilemez ve bu nedenle korkutucu bir figür olarak görülür. Bu “güzel imaj”, gerçek nesneden ayrılmış, ancak asla tamamen terk edilmemiştir ve hastaların özel yüceltme süreçlerinde önemli bir rol oynar. Bu nedenle, mükemmellik arzusu, depresif çözülme korkusuna kök salmıştır ve tüm yüceltme süreçleri için kritik bir öneme sahiptir.

Çocuk, iyi, bütün ve aynı zamanda gerçek bir nesneye duyduğu sevginin farkına vardığında, bu farkındalık derin bir suçluluk duygusu ile birlikte gelir. Nesneye tam özdeşleşme, öncelikle memeye, ardından tüm kişiye duyulan libidinal bağa dayanır. Bu süreç, nesnenin parçalanmasına yönelik kaygı ve endişe, suçluluk duygusu ve vicdan azabı, nesneyi takipçilerden ve alt benlikten koruma sorumluluğu hissi ve kayıp korkusuyla el ele ilerler. Bu duygular (kısmen bilinçli olabilir) benim görüşüme göre, sevgi dediğimiz duygunun temel ve kurucu unsurlarıdır.

Bu bağlamda, depresif bireylerin kendi kendilerini suçlamalarının, nesneye yönelik suçlamalar anlamına geldiğini belirtmek isterim. Ancak, nesneye yönelik suçlamalardan daha baskın olan, bu aşamada benliğin alt benliğe (id/alt benlik) duyduğu yoğun nefrettir. Bu nefret, kişinin kendini değersiz hissetmesinin ve umutsuzluğunun temel nedenidir. Sıklıkla, kötü nesnelere yönelik nefret ve suçlamaların, alt benliğe duyulan nefretin üzerini örtmek için artırıldığını gözlemledim, çünkü bu nefret daha katlanılmazdır.

Sonuç olarak, benliğin, sevgiyle birlikte nefretin de tam anlamıyla mevcut olduğunun ve bu nefretin bir noktada üstün gelebileceğinin bilinç dışı farkındalığı (yani, benliğin alt benlik tarafından ele geçirilip sevgi nesnesini yok edebileceği korkusu), acı, suçluluk ve umutsuzluk duygularını tetikler. Bu duygular, kederin temelini oluşturur. Freud’un belirttiği gibi, şüphe esasen sevgiye dair bir şüphedir ve “Sevgisinden şüphe eden, daha az önemli her şeyden de şüphe etmelidir, edecektir.”

Paranoyak birey, bir bütün ve gerçek nesneyi içe almış olabilir, ancak bu nesneyle tam özdeşleşme sağlayamamış ya da bunu başarsa bile sürdürememiştir. Bu başarısızlığın nedenleri şunlardır:

Takip edilme kaygısının çok yoğun olması,

Hayali türden şüphe ve korkuların, iyi bir gerçek nesnenin tam ve kalıcı içe alımını zorlaştırması,

İyi nesnenin içe alınmış olması durumunda bile, şüphe ve güvensizlik nedeniyle bu nesnenin hızla bir takipçiye dönüşmesi.

Bu durum, paranoyak bireyin nesnelerle (bütün nesneler dahil) ve gerçeklikle olan ilişkilerinin aşırı derecede etkilenmesine veya tamamen gölgelenmesine yol açar. Bu ilişkiler, genellikle içe alınmış parça-nesneler veya dışkılarla (kaka nesneler) temsil edilen takipçiler tarafından şekillendirilir.

Paranoyak birey, depresif pozisyonla bağlantılı olan kaygıları, özellikle de takipçi korkuları ve kendine yönelik korkular bu kadar yoğunsa, suçluluk duygularını ve vicdan azabını tolere edemez. Ayrıca, depresif pozisyonda yansıtmayı (projeksiyon) daha az kullanabilir; çünkü iyi nesneleri dışlama ve kaybetme korkusu taşır ve kötü olanı dışarı atarsa, iyi dışsal nesnelere zarar vereceğinden korkar.

Paranoyak bireyin çevreyi ve gerçek nesneleri keskin bir şekilde gözlemleme kapasitesine sahip olması, onun takipçi kaygısıyla şekillenen çarpıtılmış bir gerçeklik algısına neden olur. Çevresini yalnızca nesnelerin birer takipçi olup olmadığını anlamaya yönelik bir bakış açısıyla değerlendirir. Bu, onu başka bir nesneyle tam ve istikrarlı bir özdeşleşme sağlamaktan, yani “o nesnenin gerçekte nasıl olduğunu” anlamaktan ve gerçek sevgi kapasitesine ulaşmaktan alıkoyar.

Bu nedenle, depresif pozisyonun acıları paranoyak pozisyona geri dönüşe yol açar. Ancak depresif pozisyon daha önce ulaşılmış olduğu için, bu pozisyon tekrar tekrar ortaya çıkabilir. Bu durum, neden depresyonun hem ağır hem de hafif vakalarında sıkça paranoyak belirtilerle veya paranoyak durumlarla birlikte görüldüğünü açıklar.

Paranoyak ve depresif bireylerin parçalanmaya dair hissettiklerini karşılaştırdığımızda, depresif bireyin tipik olarak nesneye dair yoğun bir korku ve endişe duyduğu, paranoyak bireyin ise parçalanmış nesneyi esasen birden fazla takipçiden oluşan bir yapı olarak gördüğü ortaya çıkar. Çünkü her bir parça yeniden bir takipçiye dönüşür. Bu, nesnenin tehlikeli parçalara indirgenmesi, Abraham’ın dışkıya eşdeğer parça-nesnelerin içe alınması kavramıyla ve birçok içsel takipçiye yönelik korkuyla uyumlu bir durumdur. Bu içsel takipçiler, çok sayıda parça nesnenin ve tehlikeli dışkı parçalarının içe alınmasıyla oluşur.

Besinlere yönelik korkular ve engellemeler açısından bakıldığında, paranoyak birey, iç dünyasını yok edebilecek zararlı maddelerin alınmasından korkar. Depresif birey ise, dış dünyadaki iyi nesnelerin çiğneme veya ısırma yoluyla yok edilmesinden ya da dışarıdan gelen kötü maddelerin içsel iyi nesnelere zarar verebileceğinden endişe duyar. Ayrıca, bir gerçek nesneyi içe aldıktan sonra içsel dünyasında tehlikeye atma korkusu da depresif birey için tipiktir. Buna karşılık, paranoyak bireylerde nesneleri bir mağara gibi tehlikeli varlıklarla dolu bir iç dünyaya çekip orada bozma fantezileri görülebilir.

Hipokondriya belirtileri açısından, paranoyak bireylerin içsel kötü nesnelerin benliğe saldırdığına dair ağrı ve diğer bedensel belirtiler sergilemesi tipiktir. Depresif bireylerde ise bu semptomlar, içsel kötü nesnelerin ve alt benliğin (Es) iyi nesnelere saldırmasıyla ilişkilidir. Bu tür bir içsel savaşta benlik, iyi nesnelerin acılarını paylaşır.

Paranoyak bir karaktere sahip bazı bireylerde, nesneleri içsel bir mağara gibi tehlikeli bir yere çekip onları bozma fantezileri görülebilir. Bu tür paranoyak fanteziler, içe alma (introjektif) mekanizmalarının yoğunlaşmasına neden olabilirken, depresif bireyler bu mekanizmaları genellikle iyi bir nesneyi benliklerine dahil etmek için kullanır.

Örneğin, hipokondriya semptomları olan bir hasta, içindeki kötü nesnelerin saldırılarından kaynaklandığını düşündüğü ağrı ve rahatsızlıklar yaşadığını ifade etmiştir. Bir içsel savaşta, iyi nesnelerin acılarını paylaşan depresif birey ise, genellikle içsel iyi nesneleri koruma ve onları tehlikeden uzak tutma çabasıyla doludur.

Bu tür karşılaştırmalar, paranoyak ve depresif mekanizmaların içsel nesnelerle ilişkilerinde nasıl farklılaştığını anlamamızı sağlar. Paranoyak bireylerde içe alma (introjektif) süreçlerinin artışı, savunma mekanizmalarının bir yansıması olabilirken, depresif bireylerde bu süreçler, iyi nesnelerin korunmasına yönelik bir araçtır.

Klinik Bir Örnek

Bir hastaya çocukken kıl kurtları olduğu söylenmişti (kendisi bunları hiç görmemişti). Bu, bilinçli olarak açgözlülüğüyle ilişkilendirdiği bir kavramdı. Analizi sırasında, bir kıl kurdunun bedeninde dolaşarak onu yediğine dair fanteziler geliştirdi ve yoğun bir kanser korkusu ortaya çıktı. Hipokondriyak ve paranoyak korkular yaşayan hasta, analisti olan bana karşı çok şüpheciydi; beni düşmanlarıyla iş birliği yapmakla suçladı. Bir dönem, onu takip eden bir kişinin bir dedektif tarafından tutuklanıp hapse atıldığı bir rüya gördü. Ancak rüyasında dedektif güvenilmez çıktı ve düşmanla iş birliği yaptı. Bu dedektif beni temsil ediyordu ve hastanın tüm korkuları içselleştirilmiş, kıl kurdu fantezisiyle ilişkilendirilmişti. Hapishane, düşmanın tutulduğu yer, hastanın iç dünyasını —özellikle de düşmanın kapatıldığı kısmını— temsil ediyordu.

Kıl kurdu, hastanın iki ebeveynini düşmanca bir ittifakta (temelde cinsel birleşme fantezisi) temsil ediyordu. Kıl kurdu fantezileri analiz edilirken, hasta kanlı olduğunu düşündüğü bir ishal geliştirdi. Bu durum onu çok korkuttu; iç dünyasında tehlikeli olaylar olduğuna dair bir kanıt olarak gördü. Bu his, ebeveynlerini içsel dünyasında zehirli dışkılarla saldırarak yok ettiğine dair fantezilere dayanıyordu. İshal, onun için zehirli dışkıları ve babasının kötü penisini temsil ediyordu. İshalde gördüğünü sandığı kötü kan ise beni temsil ediyordu. Bu nedenle ishal, hem kötü içselleştirilmiş ebeveynlerini yok etmek için kullandığı tehlikeli silahları hem de yok edilmiş ebeveynlerin kendisini —kıl kurdunu— temsil ediyordu.

Çocukluğunda hasta, ebeveynlerine zehirli dışkılarla saldırdığına dair fanteziler geliştirmiş ve gerçekten de ebeveynlerinin cinsel birlikteliğini kendisini kirleterek bozmuştu. İshal, çocukluk döneminden itibaren onu hep korkutmuştu. Bu erken dönem fantezi saldırıları ve ebeveynleriyle olan çatışmalar içselleştirilmiş ve benliğini tehdit etmeye başlamıştı. Hasta, analizi sırasında yaklaşık on yaşındayken midesinde kendisini kontrol eden küçük bir adam olduğunu hissettiğini hatırladı. Bu adam ona sürekli mantıksız ve kötü emirler veriyordu. (Hasta, gerçek babasıyla ilgili de benzer hisler taşıyordu.)

Analiz ilerledikçe ve hastanın bana olan güvensizliği azaldıkça, hasta bana karşı derin bir endişe geliştirdi. Annesinin sağlığı konusunda hep endişe duymuştu, ama onu gerçekten sevememişti; annesini memnun etmek için elinden geleni yapsa da bu sevgiyi hissedememişti. Bana yönelik endişesiyle birlikte sevgi ve minnettarlık hisleri ortaya çıktı, ancak aynı zamanda değersizlik, acı ve depresyon hisleri de güçlendi.

Hasta hiçbir zaman gerçekten mutlu hissetmemiş, depresyonu adeta tüm hayatını kaplamıştı. Ancak, belirgin depresif ataklar yaşamamıştı. Analiz sırasında derin depresyon dönemlerinden geçti ve bu dönemlerde tüm tipik belirtiler görüldü. Aynı zamanda, hipokondriya semptomlarına eşlik eden hisler ve fanteziler değişti. Örneğin, kanserin mide duvarını delebileceğinden korkuyordu, ancak bu korkular sırasında aslında beni —içselleştirilmiş annesini— korumak istediği ortaya çıktı. Benliği, babasının penisi ve kendi açgözlülüğünün (kansere dair fantezilerinin) saldırılarına karşı annesini savunmaya çalışıyordu.

Bu ve diğer durumlarda, hastanın hipokondriya semptomları, önce yalnızca kendi bedeniyle ilişkiliyken, depresyon ve sevgi hislerinin ortaya çıkmasıyla, içselleştirilmiş sevgi dolu nesnelere yönelik kaygılarla bağlantılı hale geldi.

Başka Bir Klinik Örnek

Başka bir vakayı ele alıyorum: 45 yaşlarında, güçlü paranoyak ve depresif özellikler (paranoyak belirtiler baskındı) ve hipokondriya belirtileri gösteren bir adam. Bu hasta, seanslarının büyük bir bölümünü çeşitli fiziksel şikayetler hakkında konuşarak geçiriyordu. Şikayetleri, çevresindeki insanlara karşı yoğun bir şüpheyle birleşiyordu ve bu kişileri genellikle fiziksel rahatsızlıklarından bir şekilde sorumlu tutuyordu.

Yoğun analitik çalışmalardan sonra hastanın güvensizliği ve şüpheciliği azaldıkça, benimle olan ilişkisi giderek iyileşti. Bunun sonucunda, sürekli paranoyak suçlamaların, şikayetlerin ve başkalarına yönelik keskin eleştirilerin altında annesine karşı derin bir sevgi, ebeveynlerine ve diğer insanlara yönelik ilgi olduğu ortaya çıktı. Aynı zamanda, acı çekme ve derin depresyon belirtileri daha belirgin hale geldi.

Bu dönemde hastanın hipokondri şikayetleri, hem sunuluş şekli hem de içeriği bakımından değişmeye başladı. Örneğin, çeşitli fiziksel rahatsızlıklardan şikayet ettikten sonra, bu rahatsızlıklar için aldığı ilaçları tek tek sıralıyordu: göğsü, boğazı, burnu, kulakları, bağırsakları gibi organlarına ne yaptığını ayrıntılı olarak anlatıyordu. Bu, onun vücudunun bu bölümlerine (ve organlarına) özen gösterdiği ve onları korumaya çalıştığı izlenimini veriyordu.

Daha sonra, kendisinin sorumlu olduğu bazı gençlerden — öğretmendi — ve ailesindeki bazı üyelerden duyduğu endişeden bahsetti. Bu noktada, hastanın iyileştirmeye çalıştığı çeşitli organların, içselleştirdiği kardeşleriyle özdeşleştirildiğini ona açıklayabildim. Bu kardeşlere karşı suçluluk hissettiği ve sürekli olarak onlara özen göstermek zorunda olduğu anlaşıldı. Aşırı endişesi, bu kardeşlerini fantezilerinde yok ettiğine dair hislerinden kaynaklanıyordu. Bu durumun yarattığı umutsuzluk ve yoğun acı, onun paranoyak korkularını ve savunma mekanizmalarını öyle bir ölçüde artırmıştı ki, başkalarına yönelik sevgi ve ilgi, onlarla özdeşleşme isteği nefretin altında gömülü kalmıştı.

Bu vakada da, depresyon tam anlamıyla ortaya çıkana kadar, hipokondriye bağlı korkuların içselleştirilmiş sevgi dolu nesnelere ve dolaylı olarak benliğe yönelik olduğu anlaşılmadı. Daha önce, bu korkular yalnızca hastanın kendisiyle ilişkili gibi görünüyordu. Depresyonun tam anlamıyla yüzeye çıkması, bu korkuların ve savunma mekanizmalarının kökenlerini daha açık hale getirdi.

Freud ve Abraham’a göre, melankolinin temelinde, kaybedilen bir sevgi nesnesine yönelik duygular yatmaktadır. Gerçek bir nesnenin kaybı ya da benzer bir durum, nesnenin benlik içinde yeniden inşa edilmesine yol açar. Ancak, aşırı derecede güçlü dürtüsel ve yıkıcı eğilimler bu süreci başarısızlığa uğratabilir ve bu da melankoliye yol açar.

Paranoya ve depresyon arasındaki ilişkiyi incelediğimizde, depresyonun paranoyanın üzerine inşa edildiğini ve genetik olarak ondan türediğini söyleyebiliriz. Depresyonu, paranoyak kaygılarla, sevilen bir nesnenin kaybıyla ilgili korkuların, çaresizlik duygularının ve savunma mekanizmalarının birleşimi olarak görebiliriz. Bu karmaşık duygu düzeni, “depresif pozisyon” olarak adlandırılabilir ve bu terimin kullanımı, paranoya ile manik-depresif durumların yapısını anlamada yardımcı olabilir. Depresif durumlar, normal bireylerde, nevrotiklerde, manik-depresif ya da karışık vakalarda farklı derecelerde ve etkilerle ortaya çıkabilir. Bu perspektif, paranoya ve depresyonun birleştiği durumları daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir, çünkü bu sayede her bir unsurun daha iyi ayrıştırılması mümkün hale gelir. Depresyonla ilgili bu düşünceler, intihar dürtülerini anlamamıza da ışık tutabilir. James Glover ve Abraham’ın belirttiği gibi, intihar, içselleştirilmiş (çoğunlukla kötü) nesnelere karşı yöneltilmiştir. Ancak intihar eyleminin, yalnızca kötü nesneleri yok etme amacını taşımadığı, aynı zamanda içsel ve dışsal sevgi nesnelerini kurtarma arzusu da taşıdığı öne sürülebilir. İntihar fantazilerinin bir yönü, benlikteki kötü nesnelerle özdeşleşmiş kısmın yok edilmesi yoluyla sevgi nesnelerinin kurtarılmasıdır. Böylelikle, kötü içsel nesnelere ve alt benliğe karşı duyulan nefret tatmin edilir. Diğer durumlarda, bu fanteziler dış dünyaya ve gerçek nesnelere yansıtılabilir. Melankoli hastası, yalnızca kötü nesneleri değil, aynı zamanda alt benliği de yoğun bir şekilde nefretle kucaklar. İntihar eylemi, bu bağlamda, bireyin dış dünyadan tamamen kopması, kendi kötü parçalarını iyi nesnelerden ayırarak onları kurtarma çabası olarak görülebilir. Freud, intiharın, çocuk için başlangıçta dış dünyayı temsil eden annenin bedenine yönelik sadistik saldırılara bir tepki olduğunu öne sürmüştür. Freud, maninin, melankolinin içeriklerini taşıdığını ve melankoliden bir kaçış olarak ortaya çıktığını belirtmiştir. Manide benlik, yalnızca melankoliden değil, aynı zamanda gelişim sürecinde aşamadığı bir paranoyak durumdan da kaçmaya çalışır. Sevgi nesnelerine olan bağımlılık, benliği özgürleşmeye iter. Ancak bu nesnelerle olan özdeşleşme o kadar derindir ki, onları tamamen terk etmek mümkün değildir. Diğer yandan, kötü nesnelerden ve alt benlikten kaynaklanan korkular benliği rahatsız eder. Bu acıyı hafifletmek için benlik, farklı gelişim evrelerine ait çeşitli savunma mekanizmalarına başvurur. Ancak bu savunma mekanizmaları birbiriyle uyumsuz olabilir ve benliğin kararsızlık ve çatışma içinde kalmasına yol açabilir. Bu durum, manik durumlarda sıkça gözlenen, aşırı savunmacı, dürtüsel ve değişken davranışların temelinde yatıyor olabilir. Bana göre, mani esas olarak tüm-güçlülük hissi ile karakterize edilir; ikinci olarak ise, Helene Deutsch’un belirttiği gibi, inkâr mekanizmasına dayanır. Ancak, Deutsch’tan belirli bir noktada ayrılıyorum. Deutsch, bu inkâr mekanizmasının fallik evre ve kastrasyon kaygısıyla — özellikle kız çocuklarında penis eksikliğinin inkârıyla — bağlantılı olduğunu öne sürmektedir. Ancak benim gözlemlerim, bu mekanizmanın kökeninin çok daha erken bir evrede, henüz gelişmemiş benliğin içselleştirilmiş takipçilere ve alt benliğe yönelik güçlü ve derin korkulara karşı savunma aradığı dönemde olduğunu göstermiştir. Yani, önce inkâr edilen şey psikolojik gerçekliktir ve buradan hareketle benlik, dış gerçekliğin büyük bir kısmını da inkâr etmeye ilerleyebilir. Skotomizasyon, yani gerçekliğin tamamen reddedilmesi, öznenin gerçeklikten tamamen kopmasına ve tamamen pasif hale gelmesine yol açabilir. Ancak manide durum farklıdır: İnkâr, aşırı bir aktiviteyle birleşir. Helene Deutsch’un belirttiği gibi, bu aşırı aktivite genellikle gerçek sonuçlarla orantısızdır. Daha önce belirttiğim gibi, bu durumdaki çatışma kaynağı, benliğin iyi içsel nesnelerini terk etmeye isteksiz ve bu konuda yetersiz olmasından, aynı zamanda bu nesnelere ve kötü nesnelere olan bağımlılığın tehlikelerinden kaçmaya çalışmasından kaynaklanır. Benliğin güçlenmesi, nesneden tamamen vazgeçmeden ona sırt çevirmeye çalışması için bir ön koşul gibi görünmektedir. Benlik bu uzlaşmayı, iyi nesnelerin ve kötü nesnelerden ya da alt benlikten kaynaklanan tehditlerin önemini inkâr ederek başarır. Aynı zamanda, benlik sürekli olarak tüm nesnelerini kontrol etmeye ve hakimiyet altına almaya çalışır; bu yoğun çabalar, manik bir aşırı aktivite olarak ortaya çıkar. Mani için tamamen özgül olan şeyin, tüm-güçlülük hissinin içselleştirilmiş nesneler üzerinde hakimiyet ve kontrol sağlamak için kullanılması olduğunu düşünüyorum. Bu, iki nedenle gereklidir: a) Deneyimlenen korkuyu inkâr etmek, b) Daha önce — depresif pozisyonda — edinilmiş telafi etmek (wiedergutmachung) mekanizmasını gerçekleştirmek. Manideki bu tüm-güçlülük ve aşırı aktivite, benliğin kendi içindeki çatışmalarıyla başa çıkmak için kullandığı bir savunma olarak ortaya çıkar.

Manik birey, nesnelerini kontrol ederek onların kendisine zarar vermesini ya da birbirlerini tehlikeye atmasını engellediğine inanır. Bu kontrol, özellikle içselleştirilmiş ebeveynlerin tehlikeli cinsel ilişkisinin ve onların içsel ölümlerinin önlenmesi amacını taşır. Manik savunma o kadar çok biçim alır ki, bu durumu tek bir mekanizmayla açıklamak zor olabilir. Ancak, içselleştirilmiş ebeveynler üzerindeki hakimiyetin, tüm bu farklı görünümlerine rağmen, ortak bir mekanizma oluşturduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda, bu içsel dünyanın varlığı zayıflatılır ve inkâr edilir. Hem çocuklarda hem de yetişkinlerde gözlemlediğim üzere, obsesyonel nevrozun baskın olduğu durumlarda bu hakimiyet, nesnelerin birbirinden obsesif bir şekilde ayrılması anlamına gelir. Buna karşılık, manik pozisyonun öne çıktığı durumlarda hasta, hayal dünyasında daha şiddetli yöntemler kullanır. Örneğin, nesneler öldürülür, ancak kişinin tüm-güçlülüğü sayesinde, istediği zaman yeniden hayata döndürülebilirler. Bir hastam bu süreci “askıda animasyon halinde tutmak” olarak adlandırdı. Öldürme, erken evreden itibaren sürdürülen, korkutucu nesneleri yok etme savunma mekanizmasına karşılık gelirken, yeniden canlandırma, nesneye yönelik bir telafi girişimidir. Manik durumda, benlik, gerçek nesnelerle olan ilişkilerinde de benzer bir uzlaşma üretir. Maninin bu kadar belirgin bir özelliği olan nesne açlığı, benliğin depresif pozisyonun savunma mekanizmasını, yani iyi nesnelerin içe alınmasını sürdürdüğünü gösterir. Ancak manik birey, bu içe almayla bağlantılı depresif korkuları (örneğin kötü nesneleri içselleştirme ya da iyi nesneleri yok etme korkusu) inkâr eder. Bu inkâr, yalnızca alt benliğin dürtülerine değil, aynı zamanda nesnenin güvenliği konusundaki kaygılara da yöneliktir. Freud’un maniye ilişkin çalışmasında belirttiği üzere, manide benlik ile benlik-ideali arasında bir çakışma süreci yaşanır. Benlik, nesneyi kanibalistik bir şekilde içine alır (Freud’un tabiriyle bir “şölen”), ancak bu nesneye yönelik herhangi bir kaygı hissettiğini inkâr eder. Benlik adeta şöyle bir mantık yürütür: “Bu nesne yok olsa ne olur? Nasıl olsa yenilecek başka pek çok nesne var.” Bu, nesnenin öneminin küçümsenmesi ve ona yönelik bir küçümsemenin ifadesidir. Bu küçümseme, maninin özgün bir özelliği olup, benliğin nesneden kısmi bir kopuş gerçekleştirmesini sağlar.

Bu kısmi kopuş, depresif pozisyonda başarılamayan bir durumdur ve benliğin nesnelerine karşı güç kazandığını gösterir. Ancak bu ilerlemeye, manide aynı zamanda kullanılan gerileyici mekanizmalar karşı koyar. Manik birey, bir yandan gelişimsel bir ilerleme kaydederken, diğer yandan erken evrelere geri dönüşü tetikleyen bu mekanizmalarla başa çıkmak zorunda kalır.

Bu noktada, manik, paranoid ve depresif pozisyonların normal gelişim üzerindeki rolüne dair bazı yorumlar yapmadan önce, bu psikotik pozisyonlarla ilgili belirttiğim noktaları somutlaştırmak için bir hastanın iki rüyasından bahsetmek istiyorum. Bu hasta, şiddetli depresyonlar, paranoid ve hipokondriyak korkular gibi çeşitli semptomlar nedeniyle analize başlamıştı ve söz konusu rüyalar analizinin ilerlemiş bir aşamasında gerçekleşmişti.

Rüyasında hastanın, anne ve babasıyla birlikte bir tren vagonunda olduğunu gördüğü tasvir ediliyor. Bu vagonun muhtemelen çatısı yoktu çünkü aynı zamanda açık havada olduklarını hissediyorlardı. Hasta, rüya boyunca “her şeyi yönettiğini” ve anne babasına bakmakla ilgilendiğini hissetti. Anne ve babası, rüyada gerçekte olduklarından çok daha yaşlı ve yardıma muhtaç bir şekilde tasvir ediliyorlardı. Onlar, yatakta yatıyorlardı ancak yatakları genelde olduğu gibi yan yana değil, uç kısımları birbirine değecek şekildeydi. Hasta, onları sıcak tutmakta zorluk çektiğini hissetti. Sonra, hasta anne babasının önünde bir kaba idrar yaptı. Kaba idrar yaparken, kabın ortasında silindirik bir nesne olduğunu fark etti. Bu durum karmaşıktı çünkü özellikle bu silindirik nesneye idrar yapmaktan kaçınması gerekiyordu. Hasta, eğer doğru bir şekilde doğrudan silindire hedef alabilir ve sıçratmadan yapabilseydi, hiçbir zarar vermemiş olacağını hissetti. İdrarını bitirdiğinde, kabın taşmakta olduğunu fark etti ve bu durumdan memnuniyetsizlik duydu. İdrar yaparken, penisinin çok büyük olduğunu fark etti ve bu farkındalık ona rahatsızlık verdi. Sanki babasının bunu görmemesi gerekiyormuş gibi hissetti çünkü babası bu durumu görse kendisini ondan aşağı hissedebilirdi ve hasta babasını küçük düşürmek istemiyordu. Aynı zamanda, yaptığı bu idrar eylemiyle babasının kalkıp kendisinin idrar yapmak zorunda kalmasını önlemiş olduğunu düşündü.

Burada hasta durdu ve rüyasında anne ve babasının aslında kendisinin bir parçası gibi olduğunu hissettiğini söyledi. Daha sonra, rüyada gördüğü silindirik nesne içeren kabın bir Çin vazosu olması gerektiğini belirtti, ancak bir şeylerin doğru olmadığını fark etti. Vazonun tabanı kabın altında olması gerekirken, “yanlış bir yerde”, kabın üst kısmında, aslında kabın içinde yer alıyordu. Kabı düşünürken, hasta büyükannesinin evinde gaz lambaları için kullanılan bir cam kaba ilişkin bir çağrışım yaptı ve silindirik kısmı bir gaz tüpüne benzetti. Daha sonra, karanlık bir koridora ve bu koridorun sonunda düşük alevle yanan bir gaz lambasına dair bir görüntü aklına geldi. Bu görüntünün kendisinde üzüntü uyandırdığını belirtti. Böyle görüntülerin, içinde yaşam olmadığı hissi veren fakir, harap evleri anımsattığını söyledi. Ancak zinciri çektiğinizde lambanın alevinin tamamen yanacağını ekledi. Hasta, gazdan her zaman korktuğunu ve gaz lambasının alevlerinin sanki üzerine fırlayacakmış, onu ısıracakmış gibi hissettirdiğini anlattı. Bu durum, alevlerin bir aslan kafasına benzediği hissini doğuruyordu. Gazla ilgili onu korkutan başka bir şey de gazı söndürdüğünde çıkan patlama sesiydi. Ben, kaba yerleştirilmiş olan silindirik nesnenin ve gaz tüpünün aynı şeyi temsil ettiğini ve bu nesneye idrar yapma konusunda korku hissetmesinin, alevi söndürmek istememesiyle bağlantılı olabileceğini belirttim. Hasta, gaz alevini bu şekilde söndürmenin mümkün olmadığını ifade etti. Bunun bir mum gibi söndürülemeyeceğini, gazın toksik şekilde geride kalacağını söyledi.

Ertesi gece hasta şu rüyayı gördü:

Bir fırında bir şeyin kızartıldığını belirten tıslama sesi duydu. Ne olduğunu göremedi, ama kahverengi bir şeye, muhtemelen bir böbreğe benzediğini düşündü. Bu sesi, zayıf bir sesin ciyaklaması veya çığlığı gibi algıladı ve bu hissi, canlı bir varlığın kızartıldığına dair bir düşünceye dönüştü. Annesi oradaydı ve hasta onun dikkatini bu olaya çekmeye çalıştı. Ona, bir şeyi kızartmanın, kaynatmak ya da pişirmekten çok daha kötü olduğunu anlatmaya çalıştı. Çünkü kızartmak, sıcak yağın yanmayı tamamen engellediği için canlıyı hayatta tuttuğu, ancak derisini yaktığı daha büyük bir işkenceydi. Ancak hasta, bu durumu annesine açıklayamadığını ve annesinin bu duruma kayıtsız göründüğünü fark etti. Bu kayıtsızlık onu hem incitti hem de bir şekilde teselli etti. Annesinin bu durumu umursamaması, ona nihayetinde bunun o kadar da kötü olmayabileceğini düşündürdü. Fırın, hastanın rüyasında hiç açmadığı—böbreği ve tavayı görmediği—bir buzluğa benzetildi. Bir arkadaşının evinde sık sık buzluğun kapısını fırın kapağıyla karıştırdığını hatırladı. Kendine “Acaba sıcak ve soğuk onun için bir şekilde aynı anlamı mı taşıyor?” diye sordu. Tavada cızırdayan sıcak yağ, hastaya çocukken okuduğu işkencelerle ilgili bir kitabı hatırlattı; özellikle de baş kesme ve kaynar yağla yapılan işkenceler onu etkilemişti. Baş kesme, ona Kral Charles’ı hatırlattı. Kral’ın idam hikayesinden büyük bir heyecan duymuş ve daha sonra ona bir tür hayranlık geliştirmişti. Çocukken, kaynar yağla yapılan işkenceler üzerine çokça düşündüğünü ve kendini böyle bir durumda hayal ettiğini anlattı. Özellikle, bacaklarının yandığını düşünerek bunu nasıl en az acı verici hale getirebileceğini keşfetmeye çalıştığını söyledi.

O gün, ikinci rüyasını anlattığı sırada hasta, önce benim bir sigarayı yakma şeklimle ilgili bir yorum yaptı. Kibrit çöpünü doğru şekilde çakmadığımı, çünkü kibritin ucundan bir parçanın ona doğru fırladığını söyledi. Kibriti doğru açıda çakmadığımı belirtti ve devam ederek, bunun babasının “teniste topları yanlış atmasına” benzediğini ekledi. Daha sonra merak ederek analiz sırasında daha önce kaç kez kibrit ucunun ona doğru uçmuş olabileceğini sordu. (Daha önce birkaç kez kibritlerin kötü olduğunu söylemişti, ancak şimdi eleştiri, kibriti nasıl yaktığıma yönelikti.) Ardından konuşmak istemediğini ifade etti ve son iki günde ağır bir soğuk algınlığı geçirdiğinden şikâyet etti; başının ağır olduğunu ve kulaklarının tıkalı olduğunu, mukusun önceki soğuk algınlıklarına göre daha yoğun olduğunu belirtti. Daha sonra yukarıda belirtilen rüyayı anlattı ve çağrışımları sırasında tekrar soğuk algınlığından bahsederek bu durumun onu her şeye karşı isteksiz hale getirdiğini söyledi.

Bu rüyaların analizi, bazı temel noktalara ilişkin yeni içgörüler sağladı. Bu içgörüler, daha önce hastanın analiz sürecinde elde edilmiş ve üzerinde çalışılmıştı, ancak şimdi yeni bağlamlarda ortaya çıktı ve böylece hasta için tamamen açık ve anlaşılır hale geldi. Burada, yalnızca bu çalışmada vardığım sonuçlarla ilişkili olan içgörülerden bahsedeceğim ve her noktayla ilgili yalnızca bir veya iki çağrışımdan söz edeceğim.

Rüyada idrar yapma, hastanın ebeveynine, özellikle de onların cinsel ilişkisine yönelik erken dönemdeki saldırgan fantezilerine işaret ediyordu. Hasta, onları ısırdığı, yediği ve çeşitli şekillerde saldırdığı yönünde fanteziler kurmuştu. Bu fantezilerden biri, babasının penisinin üzerine ve içine idrar yaparak onu soyarak içten yaktığı (sıcak yağ ile işkence) ve ardından babasının annesiyle cinsel ilişki sırasında onun içini yaktığı şeklindeydi. Bu fanteziler, annenin rahmindeki çocukların yok edilmesine (yakılmasına) kadar uzanıyordu. Rüyada pişen canlı böbrek, hem babasının penisine — dışkıyla eşitlenen — hem de annenin içindeki çocuklara işaret ediyordu (rüyada açmadığı fırın).

Babanın hadım edilmesi, hastanın kral Charles’ın başının kesilmesiyle ilgili çağrışımlarıyla ifade edildi. Babasının penisini sahiplenme, hastanın penisinin büyüklüğünü fark etmesi ve hem kendisi hem de babası için idrar yaptığını hissetmesiyle gösterildi. (Analiz sırasında, babasının içselleştirilmiş penisinin kendi penisi içinde ya da ona bağlı olduğu yönünde çok sayıda fantezi dile getirmişti.) Vazo içine idrar yapma, aynı zamanda annesiyle cinsel ilişki anlamına geliyordu (vazo ve annesi, rüyada hem gerçek hem de içselleştirilmiş bir figür olarak yer alıyordu). Rüyada iktidarsız ve hadım edilmiş baba, oğlunun annesiyle cinsel ilişkisini izlemek zorundaydı — bu durum, hastanın çocuklukta fantezilerinde yaşadığı bir sahnenin tersine çevrilmiş haliydi.

Babayı küçük düşürme arzusu, babasına bunu yapmaması gerektiğini hissetmesiyle ifade ediliyordu. Bu (ve diğer) sadistik fanteziler, hastada çeşitli korkuları tetiklemişti. Rüyada hasta, annesine onun içinde yanan ve ısıran penis nedeniyle (yanan ve ısıran bir aslan başı — hastanın yaktığı gaz brülörü) ve rahmindeki çocukların yanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu için (fırındaki böbrek), zarar görebileceğini açıklayamıyordu. Bu durum aynı zamanda annenin kendisi için de ölüm tehlikesi anlamına geliyordu.

Hastanın rüyada, silindirik parçanın “yanlış bir yerde” (kabın dışında değil, içinde) olduğunu hissetmesi, yalnızca annenin babanın penisini içine almasıyla ilgili erken dönem nefreti ve kıskançlığını değil, aynı zamanda bu sürecin tehlikesi hakkındaki kaygısını da gösteriyordu. Nefret edilen böbreklerin (penis ve çocuklar) işkence sırasında canlı olduklarına dair fantezisi hem babasına hem de çocuklara yönelik yıkıcı eğilimlerini hem de onları bir ölçüde koruma arzusunu ifade ediyordu. Rüyada ebeveynlerin yataklarının (gerçekte ebeveyn yatak odasındaki düzenlemelerden farklı olarak) özel yerleşimi, onları birbirinden ayırma ve cinsel ilişkilerini engelleme arzusunu ifade ediyordu. Bu durum, hem birincil düzeyde saldırgan kıskançlık hislerini hem de oğulun fantezilerinde son derece tehlikeli olarak kurgulanan cinsel ilişkinin ebeveynlere zarar verebileceği veya onları öldürebileceği yönündeki ikincil kaygıyı ortaya koyuyordu. Ebeveynlere yönelik ölüm arzuları, onların ölümüyle ilgili ezici bir kaygıya dönüşmüştü. Bu kaygı, düşük seviyede yanan gaz ışığı, rüyada ebeveynlerin gerçek yaşlarından daha yaşlı ve güçsüz görünmeleri ve hastanın onları sıcak tutma gerekliliği hissetmesi gibi çağrışımlarda ve duygularda belirginleşiyordu.

Sorumluluğu ve suçluluğu saldırıya uğrayan nesneye kaydırma savunma mekanizması, hastanın benim kibritleri yanlış yaktığım ve babasının tenis toplarını yanlış attığı şeklindeki çağrışımlarında kendini gösteriyordu. Bu durum, ebeveynlerini kendi yanlış ve tehlikeli cinsel ilişkilerinden sorumlu tutma arzusunu yansıtıyordu. Ancak, yansıtmaya dayalı intikam korkusu (örneğin, benim onu yakacağıma dair korkusu), bir yandan analiz sırasında kibrit başlarının kaç kez ona fırladığı konusundaki merakıyla, diğer yandan ise ona yönelik saldırıları içeren diğer kaygılarla (örneğin, aslan başı, yanan yağ) kendini ifade ediyordu.

Hastanın ebeveynlerini içselleştirdiği (içe aldığı) gerçeği şu noktalarda açıkça görülmektedir:

Ebeveynleriyle birlikte olduğu tren vagonu, hastanın kendi bedenini temsil ediyordu ve sürekli olarak onların bakımını üstleniyordu (“her şeyi idare ediyordu”).

Vagonun açık olması, içselleştirme duygusuyla bağlantılı olan ve içselleştirilmiş nesnelerden kurtulamayacağı kaygısına ters düşmekteydi; açık vagon, bu kaygının inkârını temsil ediyordu.

Hastanın ebeveynleri için her şeyi yapmak zorunda kalması, hatta babası için idrarını yapmak zorunda hissetmesi.

Rüya sırasında ebeveynlerinin kendisinin bir parçasıymış gibi hissettiğini aniden fark etmesi.

Ancak ebeveynlerin içselleştirilmesiyle birlikte, gerçek ebeveynlerle ilgili daha önce anlatılan tüm kaygı durumları da içselleştirilmiş, böylece bu kaygılar çoğaltılmış, yoğunlaştırılmış ve kısmen niteliksel olarak değiştirilmiştir. Artık yanan penis ve ölen çocukları (fırın ve kızartma tavası) içeren anne figürü, onun içinde yer almaktadır. Ayrıca, ebeveynlerin kendi içinde tehlikeli bir cinsel ilişki yaşayacakları kaygısı vardır; bu nedenle onları birbirinden ayırma gerekliliği daha da acil hale gelmiştir.

Bu zorlayıcı gereklilik, analizde ortaya konduğu üzere, birçok kaygı durumunun kaynağı olmuş ve hastanın obsesif belirtilerinin temelini oluşturmuştur. Çünkü ebeveynler, her an tehlikeli bir cinsel ilişkiye girebilir, birbirlerini yakıp yiyebilir ve bu süreçte hastayı da yok edebilirler; artık onun benliği, tüm bu tehlikeli eylemlerin gerçekleştiği bir mekan haline gelmiştir. Bu nedenle, hasta hem ebeveynler hem de kendisi için derin bir kaygı yaşamaktadır. İçselleştirilmiş ebeveynlerin yaklaşan ölümü nedeniyle yoğun bir endişe ve üzüntü içindedir; ancak onları tam anlamıyla hayata döndürmeye cesaret edemez (gaz lambasının zincirini çekmeye cesaret edemez). Çünkü tam bir yaşam, cinsel ilişkiyi de içerecek ve bu ilişki, onların ve dolayısıyla hastanın ölümüne yol açacaktır. Bu, manik “askıya alınmış yaşam” mekanizmasının bir örneğidir.

Hastanın içsel olarak deneyimlediği bu tehditler, özellikle altbenlikten kaynaklanan tehlikelerle ilişkilidir. Ebeveynlerine yönelik kıskançlık ve nefret, gerçek hayatta yaşanan hayal kırıklıklarının ardından yeniden canlanmakta ve bu durum, hastanın fantezilerinde içselleştirilmiş babayı yakıcı dışkılarla saldırıya uğratmasına yol açmaktadır. Bu saldırılar, ebeveynlerinin cinsel ilişkisini bozmayı amaçlamaktadır ve sonucunda hastada yeni kaygılar ortaya çıkmaktadır.

Dışsal ya da içsel uyaranlar, hastanın içselleştirilmiş takipçilerine yönelik paranoid korkularını artırabilir. Eğer hasta, babasını tamamen “öldürdüğü” hissine kapılırsa, ölmüş olan içsel baba nesnesi, çok özel bir tür tehdit haline gelir. Bu durum, hastanın şu yorumuyla ortaya çıkmaktadır: “Eğer bir sıvıyla gaz alevi söndürülürse, zehirli bir gaz geride kalır.” Bu ifade, ölü içsel nesnenin “zehirli flatus (bağırsak gazı)” ile özdeşleştirildiği paranoid bir pozisyonu göstermektedir. Ancak, analizinin başında oldukça güçlü olan bu paranoid pozisyon, şimdi büyük ölçüde zayıflamış ve rüyalarda yalnızca küçük bir rol oynamaktadır.

Rüyalar, esas olarak sevilen nesneler için duyulan kaygılarla birlikte yoğun acı hislerini yansıtmaktadır; bu durum, yukarıda tanımlandığı şekliyle depresif pozisyona özgüdür. Hasta, depresif pozisyona karşı çeşitli yollarla savunma geliştirmektedir. Bunlardan biri, ebeveynleri üzerindeki sadist ve manik kontrol mekanizmasıdır. Bu mekanizma, ebeveynleri birbirinden ayırarak hem zevkli hem de tehlikeli olan cinsel ilişkiyi engellemeyi içerir. Aynı zamanda, ebeveynlere yönelik ilgisinin obsesif kompulsif mekanizmalarla bağlantılı olduğu görülmektedir.

Ancak, depresif pozisyonun üstesinden gelmek için kullandığı en temel yöntem “telafi etme”dir. Rüyada hasta, ebeveynlerine tamamen adanmış durumdadır; onları hayatta ve sağlıklı tutmaya çalışmaktadır. Özellikle annesine yönelik bilinçli ilgisi, erken çocukluk dönemine kadar uzanmaktadır. Annesini (ve babasını) memnun etme ve iyileştirme arzusu ile annenin içinde çocuklar büyütme, onu güzel, verimli ve canlı hale getirme fantezileri, hastanın tüm süblimasyonlarında önemli bir rol oynamaktadır.

Hastanın içsel süreçlerle ilgili korkuları ve hipokondriyak endişeleri, rüyalarda belirgin hale gelmiştir. Örneğin, hasta, rüya sırasında gelişen soğuk algınlığı nedeniyle ürettiği yoğun mukusun, vazo içindeki idrar ya da kızartma tavasındaki yağ ile özdeş olduğunu ifade etmiştir. Mukus, annenin genital organlarını babanın genital organlarıyla temas etmekten korumak için bir bariyer olarak algılanmıştır. Aynı zamanda, bu mukus, hastanın kendi spermini ve annesiyle içsel cinsel ilişkiyi temsil etmektedir. Başındaki tıkanıklık hissi, ebeveynlerinin genital organlarını birbirinden ayırma ve içsel nesneleri ayrı tutma arzusuyla ilişkilendirilmiştir.

Rüyalara neden olan olaylar arasında gerçek hayattaki bir hayal kırıklığı yer almıştır. Bu hayal kırıklığı, yüzeyde depresyon yaratmamış olsa da rüyalar yoluyla hastanın derin duygusal dengesini etkilemiştir. Ayrıca, rüyalar sırasında depresif pozisyonun daha belirgin hale geldiği ve savunma mekanizmalarının etkinliğinin zayıfladığı gözlemlenmiştir.

Başka bir uyaran ise tamamen farklı nitelikteydi: Hasta, rüyalardan kısa bir süre önce ebeveynleriyle kısa bir gezi yapmış ve bundan büyük keyif almıştır. Rüya, bu olumlu deneyimle başlamış, ancak depresif duygular daha sonra bu sevinçli duyguları gölgede bırakmıştır. Analiz sırasında hastanın annesi için duyduğu yoğun endişeler değişmiş ve ebeveynleriyle daha sağlıklı ve kaygısız bir ilişki geliştirmiş olduğu görülmüştür.

Rüyalarla ilgili olarak vurguladığım noktalar — bana öyle geliyor ki — içe alma sürecinin, en erken aşamalarda başladığını ve psikoz pozisyonlarının gelişimi için temel oluşturduğunu göstermektedir. Şunu görebiliyoruz: Ebeveynlerin içe alınmış olmaları nedeniyle, daha önce onlara yönelik olan saldırgan fanteziler yalnızca dışsal değil, daha fazla içsel takip edilme korkularına yol açmaktadır; ayrıca, bu fanteziler, içselleştirilmiş nesnelerin yaklaşan ölümü üzerindeki acı ve üzüntü ile birlikte hipokondriyak kaygılar yaratmaktadır. Bunun sonucunda, benlik, dayanılmaz çatışmalarından ve acılarından kurtulmak için manik bir her şeye kadirlik duygusu kullanmaya çalışmaktadır. Ayrıca, benliğin içe alınmış ebeveynler üzerindeki sadist egemenliğinin azaldığını ve bunun yerine onarma eğilimlerinin daha fazla ön plana çıkabildiğini görmekteyiz.

Yer darlığı nedeniyle, normal bir çocuğun depresif ve manik pozisyonları nasıl işlediğini — ki bunların normal gelişimin bir parçası olduğuna inanıyorum — detaylı bir şekilde ele alamıyorum. Bu nedenle, yalnızca birkaç genel gözlemle yetineceğim.

Daha önceki çalışmalarımda, bir çocuğun ilk aylarında paranoid kaygılar olarak adlandırılan bir dönemden geçtiği görüşünü savundum; bu kaygılar hem dışsal hem de içsel bir takipçi olarak algılanan “kötü, yoksun bırakan meme” ile ilişkilidir. Bu dönemde, çocuğun nesnelere ilişkin ilişkisi ve bu nesnelerin dışkıyla özdeşleştirilmesi, tamamen hayali ve gerçekçi olmayan bir karakter taşır. Bu, çocuğun kendi bedeninin parçalarına, çevresindeki insanlara ve nesnelere yönelik ilişkisinde, henüz gelişmemiş zihinsel yeteneklerinin de etkisiyle, yalnızca belirsiz bir algı geliştirmesiyle sonuçlanır.

Çocuğun ilk iki ya da üç ayında, nesne dünyası büyük olasılıkla yalnızca düşmanca, takip edici veya yardımsever, destekleyici gerçek dünyanın parçalarını içerir. Ancak zamanla çocuk, annenin bütünsel bir kişilik olarak daha fazla farkına varmaya başlar; bu daha gerçekçi algı, annenin dışındaki dünyaya da yayılır.

Annenin ve çevrenin olumlu bir duygusal ilişkisinin, daha bebeklik döneminde bile çocuğun paranoid kaygılarını aşmasına yardımcı olduğu gerçeği, bu erken deneyimlerin anlamını yeni bir ışık altına koymaktadır. Psikanaliz, başlangıcından itibaren erken çocukluk deneyimlerinin önemini vurgulamıştır. Ancak, en erken kaygı durumlarının niteliği ve içeriği ile çevresel etkiler ve erken çocukluk fantezi yaşamının sürekli olarak iç içe geçtiği ve birbirini etkilediği hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaya başladığımızdan beri, dışsal faktörün —çocuğun gelişiminin tüm aşamalarında— neden bu kadar önemli olduğunu tam olarak anlayabiliyoruz.

Çocuk, annesini bir bütün olarak algılamaya başladığında, sadistçe fantezileri ve duyguları, özellikle de kanibalist (yamyam) eğilimleri zirveye ulaşır. Aynı zamanda, annesiyle olan duygusal ilişkisi de bir dönüşüm geçirir. Memeye olan libidinal bağımlılık, annenin bir bütün kişi olarak algılanmasına yönelik duygulara genişler. Böylece çocuk, aynı nesneye hem yıkıcı hem de sevgi dolu duygular besler ve bu durum derin ve sarsıcı çatışmalara yol açar. Gelişim normal seyrettiğinde, bu erken evrede, yani yaklaşık dördüncü veya beşinci ayda, benliğin hem psikolojik gerçekliği hem de dış dünyayı belli bir dereceye kadar kabul etmesi gerekir. Çocuk duygusal olarak şu gerçeği idrak etmek zorunda kalır: Sevilen nesne aynı zamanda nefret edilen nesnedir. Ayrıca hem gerçek hem de hayali nesnelerin — içsel ve dışsal olanların — birbirleriyle sıkı bir şekilde bağlantılı olduğunu anlamalıdır.

Başka bir yerde belirttiğim gibi, çok küçük bir çocukta gerçek nesnelerle ilişkilerle paralel olarak — adeta başka bir düzlemde — aşırı derecede iyi ya da kötü büyülü imgelerle ilişkiler de vardır. Bu iki tür nesne ilişkisi, gelişim sürecinde giderek daha fazla karışır ve birbirlerini etkiler. Bu yöndeki ilk önemli adımlar, çocuğun annesini bütünsel bir insan olarak algılaması ve onu gerçek, bütün ve sevilen bir kişi olarak özümsemeye/özdeşleşmeye (identifikasyon) başlamasıyla atılır. İşte bu noktada, bu çalışmada özelliklerini tanımladığım depresif pozisyon ortaya çıkar.

Bu pozisyon, çocuğun sevilen nesnesini kaybetme duygusunu tekrar tekrar yaşamasıyla tetiklenir ve güçlenir. Örneğin, anne memesinin geçici olarak geri çekilmesi bu duyguyu yaratır ve süreç sütten kesilme ile doruğa ulaşır. Sandor Rado, depresif eğilimlerin en derin bağlanma noktasının, Freud’un belirttiği gibi, sevgi kaybının tehdidi durumunda, daha spesifik olarak da bebeğin açlık durumunda bulunduğunu ifade etmiştir.

Freud’un, manide benliğin üst benlikle yeniden birleştiği gözlemini temel alan Sandor Rado, bu sürecin, çocuğun anne memesinden emdiği sırada yaşadığı anneyle birleşme deneyiminin içsel bir tekrarını oluşturduğunu öne sürer. Bu görüşe genel anlamda katılmakla birlikte, benim bulgularım, özellikle suçluluk duyguları ile bu erken deneyimler arasındaki dolaylı ve karmaşık bağlar konusunda Rado’nun sonuçlarından önemli ölçüde farklıdır.

Benim görüşüme göre, çocuk henüz emzirme dönemindeyken ve annesini bir bütün kişi olarak algılamaya başladığında, kısmi nesnelerin içe alınmasından (introjektion) bütün bir nesnenin içe alınmasına geçiş sürecinde, sevgi ile kontrol edilemeyen nefret arasındaki çatışmadan kaynaklanan suçluluk ve vicdan azabı duygularını ve sevilen içsel ve dışsal nesnelerin ölümüne dair korkuları belirli bir ölçüde deneyimler. Bu duygular, yetişkinlerin melankoli durumunda tam olarak şekillendiği haliyle değil, daha hafif ve daha az yoğun bir biçimde yaşanır.

Elbette bu duygular, bebek için farklı bir formdadır ve bu durum, annenin sevgisiyle sürekli teselli bulduğu bebeğin deneyimleri ile yetişkin bir melankoliğin deneyimleri arasında önemli farklar yaratır. Ancak bu acılar, çatışmalar, vicdan azabı ve suçluluk duygularının, benliğin içsel nesnelerle ilişkilerinden kaynaklanarak bebeğin ruhsal dünyasında aktif hale geldiğini anlamak, erken gelişim açısından büyük önem taşır.

Aynı şey paranoid ve manik pozisyonlar için de geçerlidir. Çocuk bu yaşam döneminde, iyi bir nesneyi içselleştiremezse — yani iyi nesnenin içe alınması başarısız olursa — sevilen nesnenin kaybı durumu, yetişkin bir melankolikte olduğu anlamda ortaya çıkar. Anne memesinin kaybıyla başlayan bu ilk temel kayıp, yalnızca çocuğun bu erken gelişim evresinde sevilen nesnesini içsel olarak inşa edememesi ve koruyamaması durumunda depresif bir duruma yol açar.

Bu çıkarımlarım, Rado’nun sonuçlarını bir temel noktada aşar ve bu nedenle farklı sonuçlara ulaşır. Rado’ya göre, sevgi kaybı tehdidi, bebeğe süt veren memenin geri çekildiği (açlık durumu) anda ortaya çıkar. Ben ise, bebeğin annenin gerçek (dışsal) varlığıyla ilişkisiyle bağlantılı olan içe alma süreçlerinin başarısızlığında — yani çok erken dönemdeki içsel süreçlerde — depresif eğilimlerin temelini görüyorum.

Bu erken gelişim aşamasında, çocuğun, önce anne memesini, ardından içsel ve dışsal ebeveynlerini manik fantezilerle kontrol etmeye yönelik eğilimleri ortaya çıkar. Bu manik fanteziler, manik pozisyonun özellikleriyle birlikte, depresif pozisyona karşı bir savunma mekanizması olarak hizmet eder. Çocuk, kaybettiğini düşündüğü memeyi her yeniden bulduğunda, manik süreç harekete geçer. Bu süreçte benlik ve benlik ideali birleşir (Freud), çünkü çocuğun beslenme eylemi sırasında aldığı tatmin sadece kanibalist bir içe alma olarak hissedilmekle kalmaz, aynı zamanda zaten içselleştirilmiş nesnelerle ilgili fantezileri de harekete geçirir ve bu nesneler üzerindeki kontrolle bağlantılandırılır.

Bu noktada, çocuğun depresif pozisyonu aşma yeteneği, gerçek annesiyle olan ilişkisine ne ölçüde bağlıdır. Ancak nihayetinde her şey, çocuğun sevgi ve kontrol edilemeyen nefret ile sadizm arasındaki bu çatışmadan bir çıkış yolu bulma kapasitesine bağlıdır.

Daha önce belirttiğim gibi, benlik en erken evrede takip eden (tehdit eden) ve iyi kısmi nesneleri (örneğin, anne memesi) kesin bir şekilde birbirinden ayırır. Ancak, gerçek ve bütün bir nesnenin içe alınmasıyla bu ayrım giderek azalır ve nesneler daha çok birleşir. Bu süreç, daha önce açıkladığım nedenlerden dolayı zayıf benlik için başlangıçta dayanılmazdır. Bu nedenle benlik, nesne ilişkilerinin gelişiminde çok önemli bir mekanizmaya, yani hayali nesnelerini sevilen ve nefret edilen, yani “iyi” ve “kötü” olarak bölme mekanizmasına sık sık başvurur.

Bu noktada, ambivalansın (ikircikliliğin) — bütün ve gerçek bir nesneye ilişkin duygu çatışmasının — bu gelişim aşamasında ortaya çıktığı düşünülebilir. Ambivalenz, hayali nesnelerin bölünmesi şeklinde kendini gösterir ve çocuğun iyi gerçek nesneleri daha çok sevmesini, bu sevilen nesnelere yönelik onarma fantezilerini yönlendirmesini ve onların iyiliğine dair daha istikrarlı bir güven geliştirmesini sağlar. Bu sürece, şüphesiz çocuğun gerçek deneyimleri ve dış dünyanın sunduğu gerçeklik kanıtları da katkıda bulunur. Aynı zamanda, paranoid korkular ve bu korkulara karşı geliştirilen savunma mekanizmaları, nefret edilen kötü nesnelere yönelir.

Benlik, bir gerçek iyi nesne ile kurduğu olumlu ilişkinin sağladığı içsel destekten yararlanarak, içselleştirilmiş nesnelere olan güvenini artırır. Böylece, benlik — ambivalenzi kullanarak — sırayla dışsal ve içsel iyi nesnelere sığınır.

Bu gelişim aşamasında, dışsal ve içsel, sevilen ve nefret edilen, gerçek ve hayali nesnelerin birleştirilmesi öyle bir şekilde gerçekleşir ki, bu birleştirme çabası her seferinde hayali nesnelerin yeniden bölünmesine yol açar. Ancak bu bölünme, normal gelişim sürecinde hayali nesnelerin giderek daha fazla gerçekliğe yaklaşmasını sağlar. Gerçek nesnelere ve içselleştirilmiş nesnelere duyulan sevgi ve güven daha iyi bir şekilde tesis edildiğinde, ambivalenz azalır. Çünkü ambivalenz kısmen nefret edilen ve kaygı yaratan nesnelere karşı bir güvence olarak işlev görür.

Bu süreç, bireyin nesnelerine duyduğu sevginin artışıyla birlikte, kendi sevgisini verebilme kapasitesine olan güveninin artmasına ve kötü nesnelere yönelik paranoid kaygıların azalmasına yol açar. Bu değişimler, sadizmin azalmasına ve agresyonun daha iyi kontrol edilmesine ve kullanılmasına olanak tanır. Normal bir şekilde çocukluk dönemine özgü depresif pozisyonun üstesinden gelinmesinde, onarma eğilimleri merkezi bir rol oynar ve bunlar çeşitli mekanizmalar aracılığıyla harekete geçer. Bu mekanizmalar arasında özellikle iki temel mekanizma öne çıkar: manik mekanizmalar ve kompulsif mekanizmalar.

Sonuç olarak, kısmi nesnelerin içe alınmasından tüm sevilen nesnelerin içe alınmasına geçiş — tüm bağlı süreçlerle birlikte — gelişim için belirleyici bir önem taşır. Bu süreçte çok şey, erken dönemdeki benliğin, sadizmini ve kaygılarını tolere edebilme ve kısmi nesnelere yönelik güçlü bir libidinal ilişki geliştirebilme kapasitesine bağlıdır. Ancak, eğer benlik bu geçişi gerçekleştirebilirse, psişik gelişiminin yönlerini belirleyecek bir yol ayrımına ulaşmış olur.

Daha önce, bütünleşmiş ve gerçek iyi nesnelerle kurulan özdeşleşmenin sürdürülememesi durumunun depresyon, mani veya paranoya gibi psikozların gelişmesine nasıl yol açabileceğini ayrıntılı olarak açıkladım.

Benlik, depresif pozisyonla ilişkili acılardan kurtulmak için iki temel yöntem kullanır:

a) İçsel iyi nesneye sığınma

Bu mekanizmaya, M. Schmideberg, şizofreni bağlamında dikkat çekmiştir. Schmideberg şunları belirtir: “Şizofrenide dış dünyadan kopma, içsel iyi nesneye sığınarak gerçekleştirilir. Bu süreçte, yansıtma bırakılır ve içsel nesneye yönelik sevgi narsistik bir şekilde aşırı telafi edilir. Böylece, kötü içselleştirilmiş ve gerçek nesnelerden kaynaklanan korkularla başa çıkılmaya çalışılır.”. Bu tür bir kaçış, ruhsal ve dışsal gerçekliğin inkârına ve derin bir psikozun gelişimine yol açabilir.

b) Gerçek iyi nesneye sığınma

Benlik hem içsel hem de dışsal kaygıları çürütmek için gerçek bir iyi nesneye yönelir. Bu mekanizma, özellikle nevroz için karakteristiktir ve kişinin benliğinde belirgin bir zayıflamaya, ayrıca nesnelere bağımlılığın artmasına neden olabilir. Bu tür bir bağımlılık, kişiyi nesneler karşısında “kölece” bir konuma sürükleyebilir.

Bu kaçış mekanizmaları, çocukluk depresif pozisyonunun normal işlenmesinde önemli bir rol oynar. Ancak, bu pozisyonun işlenmesi başarısız olursa, yukarıda tanımlanan mekanizmalardan biri baskın hale gelir ve bu da ciddi bir psikoz veya nevroz tehlikesi oluşturur.

Bu çalışmada, çocukluk depresif pozisyonunu gelişimde merkezi bir konum olarak gördüğümü vurguladım. Bireyin normal gelişimi ve sevme kapasitesi büyük ölçüde, erken dönemde benliğin bu belirleyici pozisyonu işleyip aşabilmesine dayanır.

Bu süreç, esasen şu faktöre bağlıdır: Benlik, en erken kaygı durumlarını ve savunma mekanizmalarını yeterince değiştirebilmekte ve yeni savunma mekanizmaları geliştirebilmekte midir? Bu yeni savunma mekanizmaları, bireyin hem içselleştirilmiş hem de gerçek nesnelerinin iyiliğine olan güvenini artırmalı ve aynı zamanda bu nesnelere olan bağımlılığını azaltmalıdır.

İlk yorumu bırak

Alt başlıklar