Yazar: Jacques Press
Çev: Suzan Uğur Girginer
Özet
Yazar, Paris Psikosomatik Enstitüsündeki (Institut Psychosomatique de Paris) kişisel mesleki geçmişinden hareketle, Winnicott’ın yapıtlarının kendisi açısından yol açtığı bakış açısı değişimini ortaya koyar. Ardından, bu yapıtın temel özelliklerini belirleyen ve hem The Psychology of Madness (Deliliğin Psikolojisi) hem de Fear of Breakdown (Çöküş Korkusu) metinlerindeki sorunsalları anlayabilmek için kavranması gereken bazı temel çizgileri ele alır. Klinik bir durumu betimledikten sonra iki metni karşılaştırmalı olarak inceler. İlk metin, deliliği yaşanmamış bir deneyim olarak tanımlarken, yazarın daha radikal ve kendi görüşüne göre daha geç kaleme alınmış olan ikinci metindeki ifadeler, boşluk üzerine bir sorgulamaya dönüşür. Yazara göre bu iki makale, insana dair anlayışın birbirinden ayrılmaz iki yönünü temsil ediyor görünmektedir.
Anahtar sözcükler: Donald W. Winnicott, The Psychology of Madness, Fear of Breakdown, delilik.
Psychology of Madness’ın Almanca çevirisinin yayımlanması vesilesiyle ortaya çıkan editoryal olayı yorumlamak benim için zor bir onur. Çünkü benim bakış açım, bu alana dışarıdan bakan birinin bakış açısıdır. Kişisel geçmişim ve eğitimim nedeniyle Winnicott’ın yapıtlarıyla daha yakından ilgilenmeye ancak görece geç bir dönemde başladım. Psikanalitik açıdan, o dönemde Winnicott’ın düşüncesine gerçekten düşmanca yaklaşan bir çevrede, Paris Psikosomatik Enstitüsünde (Institut de Psychosomatique de Paris) yetiştim. Winnicott’ın düşünceleri, çocukluk dönemindeki cinselliğin rolünü ve ruhsal yaşamın erken evresinde babanın yerini de göz ardı eden, gelişim psikolojisine ve psikolojikleştirmeye dayalı naif bir bakış açısının kanıtı olarak değerlendiriliyordu. Bu nedenle yalnızca katettiğim yolu, bu yapıtla karşılaşmama ve onu daha yakından incelememe yol açan süreci anlatabilirim. Başka bir deyişle, özellikle Psychology of Madness ve onunla bağlantılı olan Fear of Breakdown başlıklı makalede geliştirilen düşüncelerle uğraşırken bu yapıttan nasıl “yararlandığımı” anlatabilirim.
Bununla birlikte, Winnicott’ın düşüncesinin bazı yönlerine eleştirel yaklaşırım. Örneğin erken dönem ilişkilerinde dürtüyü bir kenara bırakması ya da psikozu erken çevrenin koşullandırdığı bir hastalığa indirgemesi konusunda kendisini izleyemem. Başka bir düzlemde, Masud Khan’la yaşadığı tartışma, sapkınlık meselesinin kuramsal düşüncelerinde ve klinik çalışmalarında kör bir nokta oluşturduğunu göstermektedir. Son olarak, bir psikosomatik uzmanı olarak, daha ayrıntılı bir tanımlama yapmaksızın “psikosomatik hastalıklar” adını verdiği olguya ilişkin düşüncelerinde, dahiyane kavrayışlarla kısmen belirsiz görüşlerin birbirini izlediğini düşünüyorum. Bütün bu çekincelerime rağmen, Winnicott’ın beni bütünüyle yeni yollara yönelttiği ve analist olma biçimimi değiştirdiği açıktır.
Bir başka güçlük de şudur: Winnicott’ın yapıtları, didaktik ve kesin önermelere dayalı bir anlatıma diğer yapıtlardan daha az elverişlidir. Yapıtında tekrar tekrar karşımıza çıkan temel temalar, çevrenin rolü, ara alanın yaratılması ve bununla bağlantılı yanılsamalar bölgesi, nesnenin kullanımı ve bütünleşmiş bir “benliğin” (self) oluşumuna götüren bütün bu süreçler kolaylıkla birkaç satırda özetlenebilir. Bu oluşum sürecinin başarısızlığı ise tersine, yaşamı egemenliği altına alan bir çöküş tehdidiyle kendini gösterir. Ne var ki böyle bir özet, düşüncesinin zenginliğini kaybettirir: düşüncesinin akışkanlığı, birçok ifadesinin paradoksal niteliği, didaktik bir anlatım sırasında ortadan kaybolur. Aynı şekilde, düşüncesinin tamamlanmamışlığı da kaybolur. Bu tamamlanmamışlık, kimi zaman ifadelerinin görünürdeki sadeliğinin ardında bir belirsizlik izlenimi yaratabilir.
Çoğu zaman, bunun aslında yalnızca düşüncesinin konusu ile bu konuyu açıklamaya çalıştığı biçim arasında bir tür özdeşlikten kaynaklandığını düşündüm. Söz konusu olan, ben ile ben-olmayanın birbirine karıştığı ve nesnenin önceden var mı olduğu, yoksa sonradan mı oluşturulduğu sorusunun anlamını yitirdiği işleyiş alanlarıdır. Bu süreci “özetlemeye” çalışmak, Winnicott’ın hastalarına karşı benimsediği içsel konumu belirleyen temel bir özelliğin kaybolmasına yol açabilir. Bu özellik, olaylara yalnızca dışarıdan, bir gözlemcinin bakış açısından değil, aynı zamanda ve her şeyden önce, kendi yolunu yoklayarak bulmaya ve kendisi olmaya çalışan oluşum halindeki öznenin bakış açısından da bakabilme yetisidir. Buradaki özne hem analist özneyi hem de analizant özneyi ifade eder. Bu özne, kimi zaman kendisi olma görevinde başarısızlığa da uğrayabilir.
Dolayısıyla, bu yazıda Winnicott’ın düşüncesini bir tür “Baedeker”, yani yol gösterici el kitabı gibi, kesin önermelere dayanan didaktik bir sentez biçiminde sunmaktan daha uzak bir amacım olamaz. Kendi kişisel gelişim çizgimden, Winnicott’ın yapıtlarıyla nasıl karşılaştığımdan ve o dönemde zihnimi meşgul eden sorulardan hareket edeceğim. Ardından, bu yapıtın temel özelliklerini belirleyen ve hem Psychology of Madness’ın hem de Fear of Breakdown’ın kapsamlı çıkarımlarını bütünüyle kavrayabilmek için anlaşılmasını gerekli gördüğüm bazı temel çizgileri ortaya koyacağım. Üçüncü bölümde ise bu iki makalenin önemli temalarından bazılarına değinen klinik bir durumu anlatacağım. Bu iki makaleyi birlikte ele alacağım; çünkü birbirlerini tamamlayan yönleri bakımından benim için ayrılmaz bir bütün oluşturuyorlar.
Son olarak, iki metni paralel biçimde okuyacak ve “delilik” (madness) ile “çöküş”ü (breakdown) karşı karşıya getireceğim. Benim görüşüme göre Fear of Breakdown daha sonra yazılmıştır ve Psychology of Madness’ın temel tezlerinin daha radikal bir biçimini sunmaktadır. Bununla birlikte, bu farklılıkların insan deneyiminin birbirinden ayrılmaz iki yönünü oluşturduğu da haklı olarak söylenebilir. Son bölümde bu bakış açısının bazı sonuçlarını inceleyeceğim.
1. Paris – Londra: Karşı-aktarımın Düşünülmemiş Olanı ve Olumsuzluk
Tıpta egemen olan pozitivist düşünce biçiminden duyduğum memnuniyetsizlik nedeniyle, seksenli yılların sonunda dahiliye uzmanı olarak çalışmayı bıraktım ve psikanalitik bir eğitim aldım, bunun yanı sıra psikiyatri eğitimi de gördüm. Bu süreçte Paris Psikosomatik Enstitüsüyle (Institut de Psychosomatique de Paris) ve enstitünün önde gelen iki ismi Pierre Marty ve Michel Fain ile tanıştım. Onlar benim hocalarım oldular ve beni önemli ölçüde etkilediler. Temel kavrayışları, biraz basitleştirici olsa da özünü koruyan şu formülle özetlenebilir: Bir yanda onların “ruhsal işleyişin niteliği” adını verdikleri şey, diğer yanda ise somatizasyon riski arasında ters yönlü bir ilişki vardır. Ruhsal işleyiş ne kadar iyiyse ruhsal açıdan hastalanma riski de o kadar düşüktür. Marty’nin kuramsal ve metapsikolojik yapısının tamamı bu kavrayışla bağlantılıdır. Bu durum, onun temel depresyon ve “operatif yaşam” üzerine klinik çalışmalarında, “güvensiz zihinselleştirme” olarak adlandırılan hastalardaki bilinç-öncesi işleyiş bozukluklarına ilişkin çalışmalarında ya da kuramsal sisteminde kendini gösterir (Marty 1976, 1980).
Bu yazarların Winnicott hakkındaki sert yargıları da tarihsel bağlamları içinde değerlendirilmelidir. İkisinden biri olan Michel Fain’in yapıtlarının önemli bir bölümünün, ruhsal yaşamın başlangıçlarını, Fain’in en önemli makalelerinden birinin başlığında “Prélude à la vie fantasmatique” (“Fantezi yaşamına giriş”) (Fain 1971) olarak adlandırdığı süreci, Winnicott’ın bakış açısından oldukça farklı bir açıdan ele almaya ayrıldığını düşündüğümüzde, bu yargılar daha anlaşılır hale gelir.
Fain, babanın konumunun başlangıçtan itibaren taşıdığı öneme odaklanır. Çocuğun, doğrudan algılamadığı, ancak annenin ruhsallığında işgal ettiği yer nedeniyle, özellikle annenin cinsel yaşamını yeniden başlatma ihtiyacı duyduğu andan itibaren, etkili olan üçüncü bir kişinin varlığının sonuçlarına en başından itibaren maruz kaldığını gösterir.
Fain’in yazdığına göre anne, bunu yaparken çocuğun oluşmakta olan ruhsal işleyişinde ilk sansürü uygular. Fain bu sansüre “Sevgilinin Sansürü” adını verir. Çünkü çocuğun anne babasının cinsel yaşamı hakkında hiçbir şey bilmemesi gerekir. Çocuk bunu henüz zihninde canlandıramasa da annenin yeniden sevgili haline gelmesiyle ortaya çıkan narsisistik açığa çıkışın etkilerini hissetmek zorundadır. Fain’e göre bu iki unsur, yani narsisistik açığa çıkış ve Sevgilinin Sansürü, daha sonra gelecekteki yetişkinin fantezi yaşamını oluşturacak sürecin başlangıç noktasını, başka bir deyişle “girişini” meydana getirir (Fain 1971). Bu süreçte karşılaşılan engeller, ruhsal işleyişte farklı değişim biçimlerine yol açabilir.
Bu engellerden biri Fain’in özel ilgisini çekmiştir: Bebekteki uykusuzluğu belirleyen engel. Fain, bu durumla bağlantılı olarak özel bir klinik tablo tanımlar. Bu tabloda depresif ve/veya ruhsal açıdan mevcut olmayan bir anne, bebeğini mekanik biçimde sallar ve böylece Fain’in “yatıştırıcı uyarılma” adını verdiği bir durum yaratır. Bu sallama, çocuğu, yalnızca sallama sürdüğü müddetçe sakinleştirir. Annenin şefkatini aktardığı ve bebeğin duygulanımsal yatırımın geri çekilmesine, yani “Şimdi uyu, ben kocama geri dönmek istiyorum” durumuna dayanmasına, uykuya dalmasına ve ardından Fain’in “birincil histerik özdeşim” adını verdiği, anne babanın haz duygusuyla kurulan ilk özdeşim biçimi sayesinde rüya görmeye başlamasına olanak tanıyan “doyum sağlayıcı” sallamanın ise tam tersidir.
Bu yazara göre yatıştırıcı sallama, Pierre Marty’nin aynı dönemde çok sayıda somatizasyon gösteren hastada tanımladığı operatif yaşam için bir tür kuramsal referans, prototip ya da ön biçim oluşturur. Çünkü bu sallama, doyum yerine sakinliğe ve dürtülerin söndürülmesine öncelik verilmesine yol açar. Başka bir deyişle operatif yaşam, doyumun gerektirdiği geciktirme ve tutma kapasitesi yerine, sakinliği, yani gerilimin sıfıra indirilmesini “tercih etme” eğiliminin içselleştirilmesinin sonucudur (Braunschweig ve Fain 1975; Fain 1992).
Bu düşünce çizgisi, travmatik ve ruhsal olmayan bir gelişim çizgisinin varlığını öne sürmeye götürür. Bu çizgi, yatıştırıcı uyarılma çizgisidir; nevrotik ya da psikotik olsun, ruhsal gelişim çizgilerinden farklıdır ve operatif yaşama yol açar. Bu noktanın üzerinde durmak istiyorum, çünkü söz konusu düşünceler, burada ele aldığım Winnicott’ın iki makalesine bakışımı daha sonra büyük ölçüde etkilemiştir.
Bununla birlikte, kısa süre içinde tuhaf bir paradoksun farkına vardım. Bir yandan, az önce belirttiğim gibi, bu yazarlarda eğitimim için son derece yararlı ve verimli bir kaynak bulmuştum. Öte yandan, ancak uzun bir gelişim sürecinin sonunda tam olarak tanımlayabildiğim belirsiz bir duyguya kapılmıştım: Klasik tıbbı terk etmiştim, çünkü insanları onarılması gereken makinelere dönüştüren nesneleştirici tutumuna artık katlanamıyordum. Oysa şimdi Paris Ekolünün bakış açısında da bunun bir benzerini buluyordum. Marty bu konuda oldukça açıktır: Burada amaç, birincil topiğin ve bilinç-öncesinin işleyişini yeniden harekete geçirmektir. Psikosomatik uzmanı bunları “ruhsal makinenin merkezi ve hasar görmüş dişli mekanizması olarak, tam da bu nitelikleriyle değerlendirir” (Marty 1976, s. 93).
Bu nedenle düşünsel yönelimim, bu sorulara açık olan yazarlara doğru kaydı: Travmatik bölme ve dil karmaşası üzerine son çalışmalarını ortaya koyan Ferenczi (Ferenczi 1982b [1928], 1982c [1931], 1982d [1933], 1934); düşünme kuramı ve “O” başlangıç noktasına yaptığı vurguyla Bion (Bion 1990 [1962]); son olarak da Paris’teki üçüncü hocam Green ve olumsuzluğun çalışmasına ilişkin kuramı (Green 1993).
Bu bağlamda Winnicott’ın yapıtlarını incelemeye başladım ya da daha doğru bir ifadeyle, bu yapıtın bana ne kadar çok belirleyici kavrayış sunduğunu fark ettim. Kısa sürede bir olgu dikkatimi çekti: Farklı metapsikolojik dayanak noktalarına sahip olmalarına rağmen, Marty ile Winnicott’ın düşüncelerinde birbiriyle ilişkili unsurlar bulunmaktadır. Bunun için üç kısa örnek vereceğim.
İlk olarak, her iki yazar da insanın oluşumuna ilişkin evrimci bir bakış açısını benimser. Bu yaklaşım Marty’yi, bilinçdışını başlangıçta “parçalı”, yani fragmante bir yapı olarak kavramaya yöneltir. Bu yapı, annenin ilgisi ve şefkatinin rehberliğinde giderek örgütlenir (Marty 1980, s. 36 vd.). Marty’ye göre böyle bir bilinçdışı, başlangıçtan itibaren özü gereği psikosomatiktir. Winnicott ise Klein’ın bakış açısını reddederek “erken” (early) olanı, doğrudan bedenin kendisine işaret eden bir kavram olarak, “derin” (deep) olandan ayırır. “Derin” kavramı, giderek daha derindeki dürtü evrelerinin aranması gerektiği düşüncesine karşılık gelir (örneğin Winnicott 1965b [1957], s. 147). Bu bağlamda Winnicott, benliğin oluşumuna ilişkin erken girişimlerle ilgilenir. Burada benlik açıkça bedensel bir benlik, psikosomatik bir varlık olarak kavranmaktadır.
Bunun yanı sıra, her iki yazarın da André Green’in geliştirdiği olumsuzluk kavramından daha geniş kapsamlı, örtük bir olumsuzluk anlayışı vardır. Onlara göre olumsuzluk yalnızca bir “çalışmanın” ürünü değildir; öncelikle bireyin tarihinde gerçekleşmemiş olan bir şeye işaret eder: Marty açısından yetersiz ruhsal örgütlenmeye, Winnicott açısından ise çevrenin başarısızlığına. Bu konuya daha sonra yeniden döneceğim.
Son olarak, her iki yazar da ne psikanalitik ne de klasik psikiyatrik yönelime dayanan, nozolojik ve tanısal bir yaklaşımı önemser. Marty açısından belirleyici olan, zihinselleştirmenin niteliğinin değerlendirilmesidir. Bu nitelik, bilinç-öncesi işleyişin özellikleri ya da bu işleyişteki aksaklıklar aracılığıyla kendini gösterir. Bu yaklaşım, az ya da çok zihinselleştirilmiş nevrozların sınıflandırılmasına ve zihinselleştirmenin aşırı derecede yokluğunun bir biçimi olan davranış nevrozunun tanımlanmasına yol açar (Marty 1976, 1980). Winnicott ise ruhsal işleyişin üç temel kategorisini belirginleştirir: Ödipus kompleksi çevresinde şekillenen psikonevrotik işleyiş; depresif konuma ulaşmanın güçlüğüyle bağlantılı depresif işleyiş ya da Winnicott’ın terimleriyle, kaygı ve ilgi duyma kapasitesi (capacity for concern) ve son olarak, gelişimin erken evrelerindeki bir başarısızlığa işaret eden psikotik işleyiş (Winnicott 1958i [1955], 1965d [1959–64], 1965e [1960]).
İşte tam bu noktadan itibaren iki yazarın konumları ya da daha doğrusu içsel tutumları birbirinden ayrılır. Marty, çaresiz ve yetersizlik duygusuyla incinmiş bir hastanın karşısında bilen analistin konumunu alır. Winnicott ise bunun tersine şu soruyu sorar: Bu çaresiz hasta analistten ne talep etmektedir? Analistin, bu işleyiş ve işleyişsizlik alanlarıyla başa çıkabilmek için nasıl bir çalışma yürütmesi, hangi güç ve acı verici ek gelişim sürecinden geçmesi gerekmektedir?
Winnicott’ın yapıtlarının tamamının, bu temel soruyu işleyip derinleştirme girişimi olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Başka bir deyişle Winnicott, psikosomatik uzmanlarında, ama daha genel olarak her birimizde, yani psikanalistlerde de “karşı-aktarımın düşünülmemiş olanı” olarak adlandırılabilecek olgunun kapılarını bana açmıştır.
2-Öğretici Bir Ara Bölüm
Şimdi bu yorumun en hassas noktasına geliyorum. Psychology of Madness ile Fear of Breakdown arasındaki temel bağlantılar ancak bu metinlerin, Winnicott’ın düşüncesinin belirli bir yönünün sonucu, erken çevreyle kurduğu bağlanma sırasında küçük insanın maruz kaldığı tehlikelere ilişkin anlayışının keskinleşmiş biçimi olduğu kavrandığında anlaşılabilir. Bu tehlikeler, tedavilerimiz sırasında ortaya çıkar ve yeniden yaşanır. Giriş bölümünde sözünü ettiğim, Winnicott’ın düşüncesinin özünü yitirecek bir özet yapma riski tam da burada en yüksek düzeydedir.
Bu tehlikenin farkında olarak yine de Winnicott’ın yapıtlarına iki ayrı bakış noktasından yaklaşmayı deneyebiliriz. Bir tarafta ruhsal çöküş tehdidi, diğer tarafta ise insanı bu çöküşten koruyan şey vardır: nesneye, tedavilerimizde ise analiste başvurmak ve çocuğun nesneyi kullanabilmesini, ondan yararlanabilmesini sağlayacak güç ve zorlu süreç. Bu iki çıkış yolu arasındaki gerilim, çöküşten kaçmayı mümkün kılan yolun kırılganlığı ve bu yol üzerindeki sayısız engel trajik bir boyut taşır; çünkü iki yol birbirinden yalnızca bir saç teli kadar uzaktadır. Winnicott’ı okuyuşumun merkezinde bu gerilim yer alır. Aynı zamanda aktarım ile karşı-aktarım arasındaki oyunun da merkezindedir. Bu, korkunç derecede ciddi bir oyundur, çünkü çoğu zaman söz konusu olan yaşamla ölüm arasındaki farktır. Bana göre bu gerilim, Winnicott’ın bazı metinlerine paha biçilmez bir değer de kazandırır. Burada ele aldığım iki metnin yanı sıra, özellikle gerileme üzerine 1954 tarihli makalesini ve nesnenin kullanımı üzerine 1968 tarihli makalesini düşünüyorum (Winnicott 1958h [1954], 1971b [1969]).
Dolayısıyla ilk bakış açısı, farklılaşmamışlık ve bütünleşmemişlik durumundan hareketle ara alanın ve geçişselliğin ortaya çıkışını ele alır (Winnicott 1958g [1953]). Bu süreç, birincil annelik meşguliyetini (primary maternal preoccupation, Winnicott 1958k [1956]) oluşturan normal delilikle başlar ve ardından “yeterince iyi annelik” (good enough mothering) kavramına ilerler (1958g [1953]). Bu konu, daha 1945 yılında yayımlanan “İlkel Duygusal Gelişim” (Primitive Emotional Development) başlıklı makalede ele alınmıştır (1958b [1945]); daha sonra “Psikozlar ve Çocuk Bakımı” (Psychoses and Child Care, 1958f [1952]), “Duygusal Gelişimle İlişkili Olarak Saldırganlık” (Aggression in Relation to Emotional Development, 1958e [1950–55]) ve “Çocuk Gelişiminde Benlik Bütünleşmesi” (Ego Integration in Child Development, 1965g) gibi metinlerde sürdürülmüştür.
Winnicott, erken gelişim sürecinde üç eğilim tanımlar. Bunlar aynı zamanda, nesnenin özellikle büyük önem taşıdığı üç süreçtir: Bütünleşme, oluşmakta olan öznenin parçalı bir durumdan çıkarak bütünlüklü bir “benlik” (self) haline gelmesini sağlar; kişiselleşme, ruhsallığın bedene yerleştiği süreçtir; son olarak nesne ilişkisinin oluşumu gelir. Çocukta gerçekleşen bu süreçlerin karşılığı, nesnenin sahneye koyduğu yapılandırıcı işleyiş biçimleridir. Bütünleşmeye “tutma” (holding), kişiselleşmeye “ele alma, bakım verme” (handling), nesne ilişkisine ise nesnenin sunulma biçimleri (object presenting) karşılık gelir (1965g, s. 59 vd.).
Çocuk bu yol boyunca önce mutlak, ardından göreli bağımlılık durumundan çıkarak nesnenin varlığında yalnız kalabilme yetisini geliştirir (1965c [1958]). Winnicott, mutlak bağımlılığı betimlemek için “çifte bağımlılık” (double dependence) kavramını da kullanır. Bağımlılık çifttir, çünkü hem tamdır hem de özne bunun farkında değildir. Nesne bu durumu anlamalı ve buna uygun davranmalıdır (1965d [1959–64], s. 138). Bu, tedavilerimiz sırasında analistin, hastanın bu ihtiyacı hissedebilecek durumda olmadığı, dahası bunu talep edemediği ha89llerde bile analitik durumu “tutması” (hold) gerektiği anlamına gelir.
Aynı zamanda çocuk, acımasız sevgi (ruthless love) evresinden ilgi ve kaygı duyma (concern) evresine geçer. Bu, Melanie Klein’ın depresif konum kavramının yeniden formüle edilmiş biçimidir (Winnicott 1958b [1945], 1965d [1959–64]).
Bu düşünce ekseninin doruk noktasını, “Bir Nesnenin Kullanımı ve Özdeşimler Yoluyla İlişki Kurma” (The Use of an Object and Relating through Identifications, 1971b [1969]) başlıklı metin oluşturur. Bu görkemli metin, nesnenin hayatta kalmasının gerekliliğini ve oluşmakta olan öznenin yıkıcılık hareketinin yapılandırıcı değerini ele alır. Ancak bunun için nesnenin hayatta kalması gerekir. Nesne gerçeklik kazanır, çünkü nefret hareketini karşılayabilmiş, bunu özneye geri bildirmiş ve aynı zamanda hala orada olduğunu, bütünlüğünü koruduğunu gösterebilmiştir. İşte ancak o zaman, nesne gerçekten sevilebilir.
Nesnenin Kullanımı, Winnicott’ın düşüncesinde gelişimin olumlu yönüne ilişkin en derin kavrayışları içeren metindir. Bu metin, madalyonun ön yüzünü betimler. Madalyonun arka yüzü ise Psychology of Madness ve Fear of Breakdown metinlerinde incelenir. Böylece ikinci bakış açısına geçiyorum.
İkinci bakış açısı, bu yoldaki engelleri ele alır. Winnicott’ın düşüncesine göre bebek, “hayal bile edilemeyecek bir kaygının kıyısında sürekli duran olgunlaşmamış bir varlık” olduğundan, bu engellerle o ölçüde daha fazla karşılaşır⁶ (1965g, s. 57). Winnicott özellikle bu engeller karşısında ortaya çıkan üç kaçış yolunu betimler (1965d [1959–64]): Temel olarak çevrenin başarısızlığından kaynaklanan bir hastalık olarak değerlendirilen psikoz; dış dünyayla karşılaşmanın kişiye özgü biçimlerinin gelişimini engelleyen bir nesnenin müdahaleleri sonucunda sahte benliğin oluşması (1965e [1960]), ki buna ruhsallık ile soma arasında bir ayrışma da eşlik edebilir (1958d [1949]); son olarak, çevrenin daha sonraki bir başarısızlığından kaynaklanan ve bebeğin onarım arayışına girmesine yol açan antisosyal eğilim (1958j [1956]).
Bu erken başarısızlığın kökenlerine kadar inebilmek için başka bir seçenek yoktur: İster isteyelim ister istemeyelim, bu kökenlerin izini ancak Winnicott’ın bir başka temel metninde ele aldığı özgül gerileme biçimleri aracılığıyla sürebiliriz. Söz konusu metin, “Psikanalitik Çerçeve İçinde Gerilemenin Metapsikolojik ve Klinik Yönleri”dir (Metapsychological and Clinical Aspects of Regression within the Psycho-analytical Set-up, 1958h [1954]). Bu metni başka bir makalemde ayrıntılı olarak ele almıştım (Press 2017 [2016]) ve burada kısa bir açıklamayla yetineceğim.
Winnicott’ın savının temel noktası şudur: Ne kadar geriye gidersek gidelim, dürtü evrelerinin ne kadar “derinine” inmeye çalışırsak çalışalım, gerilemeyi çevresel koşulların başarılarıyla ve özellikle başarısızlıklarıyla ilişkilendirmediğimiz sürece temel bir şey eksik kalır. Çünkü çevrenin başarısız olduğu durumlarda hasta, bakım ve tedavi koşullarını etkin biçimde dondurmuştur. Winnicott’ın oldukça iyimser bir bakışla ifade ettiği üzere, hasta bunu bir gün başka bir nesneyle karşılaşması sayesinde bu donmuşluğun çözülebileceği umuduyla yapmıştır.
Bunu daha keskin bir ifadeyle özetlemek gerekirse, analizde amaç bu erken duruma kadar gerilemek ve böylece çifte bağımlılık meselesini gündeme getirerek bakım ve tedavi koşullarının donmuşluğunu çözmeyi mümkün kılmaktır. Elbette bu, son derece güç ve acı verici bir süreçtir. Her iki tarafın da aktarım ve karşı-aktarım ilişkisine yoğun biçimde katılmasını gerektirir ve analistin dayanma, varlığını sürdürebilme kapasitesi burada belirleyici bir rol oynar. Bu aynı zamanda, kaçınılmaz olarak “hayal bile edilemeyecek kaygı” durumlarından geçilmesi gereken bir yoldur. Aşağıdaki klinik örnek bunu açıklığa kavuşturacaktır.
3. Marie
Otuzlu yaşlarının başında genç bir kadın olan Marie, yaşamını ciddi ölçüde kısıtlayan migren atakları nedeniyle bana başvurdu. Uzun bir süre boyunca hemen her seansa şu türden bir cümleyle başlıyordu: “Bu analiz ne işe yarayacak ki? Zaten hiçbir şey değişmeyecek.” Zamanla bu tür cümleleri, analize meydan okuma ya da analizi yarıda bırakma tehdidi olarak değil, daha çok birlikte yürüdüğümüz yolda benim kendisine sürekli bağlı kalacağımdan emin olmaya yönelik, bir türlü başarılamamış bir girişim olarak anlamayı öğrendim. Bu cümleler aynı zamanda, kendi ruhsal yeri ve alanı olan biri olarak kendini düşünebilmesinin ne kadar güç olduğunu da gösteriyordu.
Analizin başlangıcında seanslara, bir sığınağı andıran ve birkaç gün, hatta birkaç hafta sürebilen bir sessizlik hakimdi. Bu sessizliğin onun için ne kadar gerekli olduğunu fark ettiğim andan itibaren, sessizlik artık eskisi kadar bunaltıcı olmamaya başladı. Ortam yavaş yavaş değişti: Bütün güçlüklere karşın güven biraz daha arttı ve ertesi gün de orada olup olmayacağıma ilişkin belirsizlik yavaş yavaş azaldı. Sessizlik, Güney Avrupa ülkelerinden birinden gelen ailesinde de hüküm sürüyordu. Nitekim ergenlik öncesi dönemde, bıçakla tehdit edildiği son derece vahşi bir cinsel saldırıya uğramıştı. Öleceğine inanmış, ancak mucize eseri kurtulmuştu. Bu olay hakkında hiçbir zaman konuşamamıştı.
Yaşadığı bu korkunç anda ve ardından gelen sessizlikte, bütün öyküsü ve ruhsal yapılanması kristalleşmişti: O zamanlar küçük ve kaygılı bir kız çocuğuydu; annesi depresyondaydı, kendisi de henüz çok küçükken annesini kaybetmiş olan annesi sürekli genç yaşta öleceğini söylüyordu; babası ise şiddet uygulayan biriydi. Sıklıkla yaşadığım bir duyguya yine kapılmıştım: Travma, bir tür kara delik gibi işlev görüyor, aynı zamanda öyküsünün temel unsurlarını açığa çıkarıyordu. Annenin erişilebilir olmayışı, babanın şiddeti ve bütün bunlar, kendi varlığını ortaya koymanın nesneyi yok ettiği inancına yol açmıştı. Çünkü saldırganla yaşadığı deneyim de ona bunu öğretmişti. Başka bir deyişle, gerçekliği ne kadar tartışmasız olursa olsun, “olumlu” travmanın bu kadar merkezi bir yer edinmesinin nedeni, ilk nesne bağlanmalarındaki birincil ve köklü başarısızlığı örtmüş olmasıydı.
Marie sonunda, maruz kaldığı şiddetin kendisini katlanılmaz derecede acı verici bir hareketsizlikten kurtaran bir çözüm olduğu düşüncesine bile vardı. Hatta bir bakıma cinsel saldırıyı gerçekleştiren kişide bir anne bulduğunu söyledi. Bu açıdan bakıldığında, aşağıda ele alacağımız üzere, “bir şeye” ihtiyaç duyduğu bir anda bir “hiçlikle” karşı karşıya kalmaktansa tecavüze uğramanın daha iyi olduğu düşüncesi öne çıkıyordu.
Bunu kendisi için açıkça ifade edemese de geriye yalnızca ikili bir çözüm kaldığı sonucuna varmıştı. Bir yandan, tek başına başının çaresine bakacak, küçük kız kardeşlerinden farklı olarak çok başarılı bir öğrenci olacak, her türlü bağdan kaçacak ve tıpkı saldırgandan kaçtığı gibi aşırı etkinliğe sığınacaktı. Diğer yandan ise istismara uğramış bütün çocukların bakımını üstlenen biri olacaktı.
Gizil (Latent) dönemin sonunda ve ergenlik sırasında ortaya çıkan migren atakları, paradoksal biçimde, kendini bırakabildiği yegane anlara dönüştü. Ağrı o kadar şiddetliydi ki başka seçeneği kalmıyordu. Yalnızca o zaman, dediğine göre, dinlenebiliyordu. Migrenleri, tekrar tekrar iş göremez hale gelmesine yol açacak kadar şiddetlenmişti ve yardım istemesinin doğrudan nedeni de buydu.
Ancak bu görünürdeki nedenin ardında muazzam bir acı, mutlak bir yalnızlık, duygusal yaşamın yokluğu ve “flash” biçiminde ortaya çıkan, yinelenen kabuslar vardı: “Onu öldürüyorlardı”, “ev çöküyordu.” Bütün bu belirtiler bir yandan ona derin acılar yaşatıyor, diğer yandan onun “çözümünü” oluşturan madalyonun öteki yüzünü meydana getiriyordu.
Başka bir deyişle, Marie kendi iç dünyasından bütünüyle kaçıp sürekli bir aşırı etkinliğe sığınarak başının çaresine bakmayı başarmıştı. Bu durum, mesleğini seçme nedenini anlatışında da kendini gösteriyordu: Başkalarıyla ilgilenerek kendisinden kaçmak için hemşire olmuştu. Bu da yeterli gelmeyince, doğduğu ülkeden de kaçmış ve Cenevre’de yaşamaya başlamıştı.
Marie, bu adımın yol açtığı neredeyse katlanılmaz kaygıya rağmen neden psikanaliz gibi böylesine güç ve tehlikeli bir serüvene atılmıştı? Kaçışın, saldırgana boyun eğmenin ve bedensel belirtiler aracılığıyla geri çekilmenin bir bileşiminden oluşan “çözümü”, gündelik yaşamda oldukça iyi işlev görmesini engellemiyordu; tam tersine, dışarıdan bakıldığında görece tatmin edici bir uyum sağlamasına olanak veriyordu.
Buna rağmen başvurmuştu, çünkü bir yandan bu çözümün kendisine aşırı yüksek bir bedel ödettiğini hissediyordu: sürekli kaçış, duygusal yaşamının başarısızlığı, yaşamını ciddi ölçüde kısıtlayan migrenler, işe yaramazlık ve gerçek dışılık duygusu, sürekli yinelenen kabuslar. Başka bir deyişle, kendini kurtarırken kendini yitirmişti; arzulayan ve dürtüsel yanıyla temasını kaybetmişti.
Daha doğrusu, bu yanı içine alabilecek bir çerçeve, hem dış dünyada hem de kendi içinde mevcut olmadığından, yaşam yolunu belirleyen olayların art arda gelişmesi karşısında söz konusu yan ancak tehditkar bir magma biçimini alabilmişti. Trajik bir paradoks sonucunda, çözümünün bütünüyle kendine özgü oluşu, benliğinin kendine özgü olan parçasını gölgede ve kaosun içinde bırakmıştı. Bu da söz konusu parçayı sürekli bir tehdit haline getirmişti.
Ancak Marie, bunu bilincinde açıkça bilmese de nesneyle erken dönemde karşılaşamama anlarına kadar ilerlemesinin kaçınılmaz olduğunu “biliyordu”. Bu anlar, hem katlanılmaz bir “fazlalığı”, yani boşaltılamayan bir uyarılma bombardımanını, hem de aynı ölçüde katlanılmaz bir boşluğu, yani nesnenin başarısızlığını beraberinde getiriyordu.
Bütün bu yıllar boyunca, onun canlı varlığımı durmaksızın silmesine rağmen, orada olduğumu, hazır bulunduğumu ve kendisini desteklemeye hazır olduğumu her zaman belli ettim. Bu silmenin nedenlerini zamanla anladık. Benim gerçekten orada bulunmam, onun öyküsünde nesnelerin başarısızlığının yol açtığı, düşünülemez acıyı yeniden canlandırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bu başarısızlık da yıllar boyunca yavaş yavaş birikmiş, ardından analitik sahnede seansların sona ermesi ve benim zaman zaman dalıp gitmem aracılığıyla yeniden gün yüzüne çıkmıştı. Benim dalıp gitmelerim, yetersizliklerimin canlı, gerçek ve o ana ait kanıtlarıydı. Böylece kendimi bir ikilem içinde buluyordum: Yokluğumda, temsil ettiğimden çok daha fazlasıyla, onun öyküsündeki başarısız nesnelerden biriydim; varlığımda ise paradoksal biçimde, bu nesnelerin erişilemezliğini katlanılmaz bir şekilde yeniden canlandırıyordum. Bu, en azından her zaman, yansıtmalı biçimde dile getirilen bir şey değildi; yaşanan gerçekliğin ta kendisiydi ve benim yapabileceğim tek şey bunu kabul etmekti. Söylediklerinin içinde kabul etmem gereken bir hakikat çekirdeği bulunduğunun fazlasıyla farkındaydım. Bununla birlikte, Winnicott’ın sözcüğün tam anlamıyla kullandığı şekilde, benim hayatta kalmam da yaşamsal önem taşıyordu (Winnicott 1971b [1969]). Her seans, ertesi gün, sonraki hafta ve tatilimin ardından orada olacağımı açıkça göstermem gerekiyordu. Son olarak, beni silerek kendi öyküsünde edilgin biçimde maruz kaldığı şeyi etkin bir biçimde tekrarladığını da ona göstermem yaşamsal önem taşıyordu.
Bu karmaşık çalışma sürecinde, sonunda aramızda bir şey inşa edildi. Bunu kabul etmekte zorlansa da artık şunu biliyordu: Ertesi gün orada olacağımı ya da analizi bir anda yarıda bırakmayacağımı söylediğimde, bunlar boş sözler değildi; ona duyduğum ilgi gerçekti. Uzun süren bir sessizliğin ardından bana şöyle dediği seansları hatırlıyorum: “Dün akşam, korkmadan gelebileceğimi düşündüm.” Ancak çoğunlukla kısa bir aranın ardından şunu da ekliyordu: “Ama bu sabah, buraya gelirken kaygı yeniden ortaya çıktı. Kaçmaktan başka ne yapabileceğimi göremiyorum.”
O dönemde bir eş ilişkisi içindeydi, duygusal ve cinsel yaşamından doyum alıyordu ve migrenleri belirgin ölçüde hafiflemişti. Ancak bir şey çözümsüz kalmıştı: Kendi dürtüselliğinden duyduğu kaygı mı? Anneye yönelik aktarımda depresyonun geri dönmesinden duyduğu kaygı mı? Benim açımdan ise, kendimi, yeniden var olmayan bir annenin rolünde bulma kaygısı mı? Gerçekten arzu edilebilir, istismar edici olmayan bir erkek olarak yatırım nesnesi haline gelme kaygısı mı? Yokluyordum, biz birlikte yokluyorduk.
Bu yoklama süreci son bir paradoksa yol açtı: İki kişinin birlikte yürüttüğü çalışmaya bütünüyle katılmanın, bu süreçte son derece önemli bir rol oynayan narsisistik aktarım ve karşı-aktarıma kendini tamamen bırakmanın gerektiği bu tür durumlarda, başarısızlık karşılıklı bir narsisistik iç içe geçişten çıkamamak biçimini de alabilir.
Marie’nin durumunda, seans sırasında çağrışımlarımda beliren, Psychology of Madness (1989a, s. 127; Almanca çeviri 2018, s. 263) adlı eserdeki sümbül soğanı metaforunu hatırlamam, bizi sonu gelmeyen bir analiz tehlikesinden korudu. Marie, önce kaygı duymadan gelebileceğini düşündüğünü, ancak divana uzandığında yeniden tıkandığını onuncu kez söylüyordu. Ben de tıkanmıştım. Ta ki Marie, kendisine verilmiş olan ve yoğun kokusu baş ağrısına neden olan bir süsen buketini çağrıştırana kadar. O anda Winnicott’ın daha önce alıntıladığım pasajı ve onun sümbül kokusuyla delilik arasında kurduğu ilişki birden aklıma geldi. Ona, “Acaba burada bizi delirtebilecek bir koku mu var?” diye sordum.
Ardından uzun bir sessizlik geldi. Sonra ağlamaya başladı ve kendisinden yaşça büyük, kendisini hiç fark etmemiş bir oğlana duyduğu çocukluk aşkını çağrıştırdı. Bu andan itibaren ve sonraki seanslarda gelişmeler iki yönde ilerledi. Birincisi, maruz kaldığı saldırı önceki kadar merkezi bir yer tutmamaya başladı. Daha doğrusu, artık kendi dürtüselliğinin gelişmesini eskisi kadar güçlü biçimde engellemiyordu. Buna paralel olarak, bu dönemden önce yaşanan bütün olaylara ilişkin neredeyse tam amnezisi de ortadan kalkmaya başladı. Böylece birlikte, benim hayal ettiğimden kısmen daha canlı ve dürtüsel olan küçük bir kız çocuğunu keşfedebildik. Dolayısıyla, bilinmeyenle karşılaşmanın her iki yönünün de bütünüyle devreye girebileceği bir sahne kurmayı başaramama tehlikesi vardı: Narsisizmin temellerini tehdit eden ötekilik boyutu ve her iki tarafın dürtüselliği.
Marie’nin vakasını biraz daha ayrıntılı biçimde anlattım, çünkü bu vaka Marty ve Winnicott karşısındaki konumumu iyi örnekliyor gibi görünüyor. Marie’nin bedenselleştirmesine ilişkin anlayışım, büyük ölçüde Marty’den etkilenmiştir. Ona göre migren hastalarında, düşünmenin acı verici biçimde ketlenmesi ve işlenmemiş, yeterince bastırılmamış bilinçdışı içerikler belirleyicidir. Bu içerikler her an bilince sızmakla tehdit eder ve özne bunlara bastırma mekanizmalarıyla karşı koyar [Almanca özgün metinde Unterdrückung, Çevirenin notu] (Marty 1990, s. 20 ve devamı).
Ancak bu tür durumlarda aktarım ve karşı-aktarım sorunlarını derinlemesine kavramamı sağlayan Winnicott üzerine çalışmam oldu. Bu çalışma, analist olma biçimimi bütünüyle değiştirdi ve daha sonra beni psikosomatik kuramın bazı unsurlarını yeniden formüle etmeye yöneltti (Press 2017 [2016]). Bunu yaparken özellikle şimdi daha ayrıntılı biçimde inceleyeceğim iki makaleden yararlandım.
4. Londra 1963–1971: “Psychology of Madness” ve “Fear of Breakdown”

Görünüşte anekdot niteliğinde olan, ancak bana göre dikkatimizi hak eden iki olgudan hareket edeceğim. Öncelikle, bu iki makaleden hiçbiri Winnicott hayattayken ne yayımlanmış ne de sunulmuştur. “Psychology of Madness”, British Society’de yapılacak bir toplantı için yazılmıştı, ancak bildiri sunulmadı; onun yerine Winnicott başka bir çalışma sundu (bkz. Abram 2018, bu sayıda). Bununla birlikte bu durum, söz konusu metnin daha sonra da neden hiç sunulmadığını açıklamaya yetmez.
“Fear of Breakdown”a gelince, bu metin Winnicott’ın evrakları arasında bulunmuş ve ölümünden üç yıl sonra, 1974’te International Review dergisinde yayımlanmıştır. Üstelik iki makalenin kronolojisi konusunda da kesin bir bilgi yoktur. İlk metnin 1965’te yazıldığı kesin olmakla birlikte, ikinci metnin hangi tarihte ya da hangi zaman aralığında kaleme alındığı konusunda hala kuşkular bulunmaktadır. Psycho-Analytical Explorations kitabının editörleri metnin yazılış yılı olarak 1963’ü belirtirken, yakın zamanda yayımlanan Collected Works’ün (2017) editörleri 1963–1964 yıllarını vermektedir. Ancak başka kaynaklara göre (Rodham, Green’den aktaran, 2010), 1963 ile 1971 yılları arasında metnin birden fazla versiyonu hazırlanmış ve çeşitli düzeltmeler yapılmış gibi görünmektedir; ayrıca Winnicott yaşamının sonuna kadar metin üzerinde çalışmıştır. Clare Winnicott da bu görüştedir. Son olarak Ogden’ler de (2002, 2014) aynı düşünceyi paylaşmaktadır. Ogden, özellikle üsluba ilişkin gerekçeler öne sürerek bu metnin kendi görüşüne göre bir taslak olduğunu savunmaktadır.
Yayımlanmamasının ardındaki nedenler
André Green, son makalelerinden birinde haklı bir soru sorar: “Breakdown” kavramı, gördüğümüz gibi, henüz yeterince geliştirilmemiş olsa da 1954’ten itibaren açıkça dile getirilmişken, Winnicott bu makaleleri neden bu kadar geç yazmıştır (Green 2010)? Yukarıda söylediklerime dayanarak ben de şu soruyu eklemek istiyorum: Winnicott’ın bu makaleleri yayımlamak için kuşkusuz pek çok fırsatı olmasına rağmen, neden hayattayken yayımlamamıştır? Green’in yanıtı daha da ilginçtir, çünkü bana göre otobiyografik bir boyut da taşımaktadır. Green bu metni yazdığı sırada sağlığı zaten ciddi ölçüde bozulmuştu ve yeniden felç geçirme riskiyle yaşıyordu. Green, Winnicott’ın bu metinlerle yalnızca hastalarının kendisine yaşattıklarını değil, tekrarlayan kalp krizleri sırasında kendisinin yaşamak zorunda kaldığı ve kuşkusuz erken dönem öyküsüyle bağlantılı olan bir dizi kişisel deneyimi de ruhsal olarak bir araya getirmeye çalıştığını, başka bir deyişle bütünleştirmeye çalıştığını ifade eder. Diğer bir deyişle, bu çalışmaların gücünü ve evrensel değerini oluşturan unsurlardan biri, kendi kendini analiz etme boyutudur. Bu durum, bu Psyche sayısının adandığı makale için olduğu kadar, Freud’un birçok çalışması için de geçerlidir. Bunlar arasında Rüya Yorumu (1900a), örneğin Freud’un bir erkek kardeşinin ölümüyle bağlantılı olarak yazdığı “Yas ve Melankoli” (1916–17g) ve gölgesinin Ferenczi’nin üzerinde dolaştığı “Sonlu ve Sonsuz Analiz” (1937c) yer alır. Aynı durum, André Green’in Catherine Parat ile analizi sırasında kaleme aldığı, Freud sonrası dönemin önemli metinlerinden “Ölü Anne” (2011 [1983]) için de geçerlidir.
Winnicott’ın “madness” ve “breakdown” kavramlarıyla adlandırılan deneyimlerle daha 1950’li yıllarda karşılaşmış ve çalışmalarında bunlardan söz etmiş olması daha da dikkat çekicidir. Ancak benim varsayımım, bunları düşünebilmek için önce kişisel olarak “yaşamak” zorunda kaldığıdır. Bion’un terimleriyle ifade edecek olursak, daha önce bunlar bir bakıma “düşüneni olmayan düşünceler”di. Bu durumları “düşünebilmek” için kendi öyküsünün erken dönemlerine ait “deneyimlere” dokunan, uzun süreli ve son derece acı verici bir kişisel çalışma yürütmesi gerekiyordu. Kuşkusuz bu çalışmayı yaşamı boyunca sürdürdü. Bunun kanıtını, daha önce sözünü ettiğimiz gerileme hakkındaki makalede ele alınan hastayla ilgili olarak 1954’te yazdığı şu satırlarda bulabiliriz: “Bu vakanın tedavisi ve ele alınışı, bir insan, psikanalist ve çocuk hekimi olarak sahip olduğum her şeyi gerektirdi. Bu tedavi sürecinde, benim için çok acı verici olan ve yapmaktan kaçınmayı tercih edeceğim kişisel bir gelişim sürecinden geçmek zorunda kaldım” (bkz. Winnicott 2008, s. 162). Ardından Winnicott, kendi tekniği ve karşı-aktarımını analiz etme konusunda daha ileri gitmenin gerekliliği üzerine çağrışımlarda bulunur: “Bunun nedeni, analistin kendisini daha ileri düzeyde analiz etmesini gerekli kılan bir karşı-aktarım olgusuydu” (aynı eser).
Winnicott, burada ele aldığımız iki makalede bir adım daha ileri gider ve bunu kendi kişisel yaşam deneyimiyle bağlantılı olarak yapar. Bu bakış açısında bir hakikat payı varsa, kişisel olarak yaşadıklarıyla yüzleşerek onlara bir biçim vermeye çalışan Winnicott ile en zor hastalarıyla yüzleşip asıl meselenin ne olduğunu anlamaya çalışan analist Winnicott arasında dikkate değer bir türdeşlik, hatta bir bütünlük vardır. Dolayısıyla bu durum, analitik çalışmanın paradigmatik bir örneğini oluşturur: Analist, hastalarının “deneyimleyemediği deneyimi” ancak kendi kişisel yaşam yolculuğunun iniş çıkışları sırasında, onda yankı bulan bir şeyi deneyimleyebildiğinde “düşünmeye” çalışabilir. Bunu ancak mesleğimizde ne yazık ki sıkça rastlanan, analistin tarafsızlığının anlamını eksik ve yanıltıcı biçimde kavramaktan beslenen bir bölme biçimini aşabildiğinde yapabilir. Bu bölme, insanı “tarafsız” analistten ayırır. Bence hiç kimse bu bölünmeden bütünüyle kaçamaz. Mesleki yaşamımız boyunca, mesleğimizi öğrenirken ve hocalarımızdan bir şeyler öğrenmeye çalışırken, bu bölünmenin pusuda beklediği ve zaman zaman bizi egemenliği altına aldığı belirli anların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Freud’un da alıntıladığı Goethe’ye ait güzel özdeyiş, “olduğumuz kişi haline gelmek”, bu durumda söz konusu bölünmeyi aşarak insan-analist haline gelmek anlamına gelir. Hatta aradaki kısa çizgiyi kaldırmaya neredeyse meyledeceğim, çünkü hastalarımızın gözünde bizi gerçek kılan da ancak bu bütünlüktür. Gerçeklik, Winnicott’ın düşüncesindeki bir başka önemli kavramdır.
Az önce yankıdan söz ettim. Bu yankı paradoksal bir statüye sahiptir. Analistin içinde başlangıçtan beri mevcut olmasına rağmen, yankı niteliğini kazanabilmesi için önce analistin kendisi tarafından kişisel olarak deneyimlenmesi gerekir. Başka bir deyişle yankı zaten en başından beri oradadır; ancak sonradan, ruhsal bir yankı niteliği kazanıp düşünülebilmesi için önce olabildiğince bedensel bir biçimde yaşanması gerekir. Üstelik düşünülmesi ancak bundan sonra mümkün olabilir. Analist ancak bu güç yoldan geçtikten sonra hastasıyla bu deneyimi paylaşabilecek duruma gelir. Dolayısıyla Winnicott, Psychology of Madness’te her insanın yaşamında, tasarlama ve zihinde canlandırma yetilerimizin yetersiz kaldığı ya da felce uğradığı anları ortaya koymaya çalışmış, ardından Fear of Breakdown’da bu düşünceyi daha da geliştirmiştir. Bu anlarda yalnızca “fear”, yani korku değil, daha çok dehşet pusuda beklemektedir. Bu varsayıma göre, Winnicott’ın işleyişin, daha doğrusu işleyemeyişin bu alanlarıyla yüzleşirken yaşadığı dehşet de söz konusu iki makaleyi hayattayken yayımlamasını engellemiştir. Bu metinler, ölümün kaçınılmaz biçimde yaklaştığını gördüğü bir dönemde, onun en derin benliğini sarsacak kadar mahrem deneyimlere dokunuyordu. Ya da bununla bağlantılı olarak, metninden uzaklaşıp onu yayımlanmak üzere teslim edemeyecek kadar yoğun bir içsel çalışmanın içindeydi. Kendi deneyimime göre, bir metni yayımlamak her zaman bir yas sürecini de beraberinde getirir. Bu, bir oluşum sürecinin ve kişisel çalışmanın sona erdiği, artık gelişimini sürdüremeyeceği bir biçimidir. Bu nedenle, Winnicott’ın o dönemde yürüttüğü çalışmanın, aynı adı taşıyan analiz gibi, sonsuz bir çalışma olduğunu düşünmeye eğilimliyim.
Kronolojinin arka planı: “Madness (Delilik)” ve/veya “breakdown (Çöküş)”, “psikoloji” ve/veya “fear (Korku)”?
İtiraf etmeliyim ki, “Psychology of Madness”ın “Fear of Breakdown”dan önce yazıldığını hep varsaydım. Ancak Psyche’nin bu sayısının hazırlanması sırasında Johannes Picht ile yaptığımız bir tartışma beni bu konu üzerinde düşünmeye zorlayana kadar bunun üzerinde daha fazla durmamıştım. O zaman meselenin bir tarih sorusundan çok daha fazlası olduğunu, kronoloji sorununun iki makalede ele alınan konuların özüne dokunduğunu fark ettim. “Psychology of Madness”, Winnicott’ın “The Use of an Object” gibi büyük makalelerinin üslubuyla yazılmıştır. Winnicott, söz konusu konunun “basit” olduğunu tekrar tekrar söylerken, bu konu hakkında görüş bildirme konusunda belirgin bir tereddüt sergiler. Oysa Johannes Picht’in tartışmasında vurguladığı gibi, bu basitliğin ardında son derece büyük bir karmaşıklık gizlidir. Winnicott’ın, temel önermelerini dile getirmeden önce tereddüt etmediği ya da kendisine bir yol açmak zorunda kalmadığı durumlarda, bizi elimizden tutup götürdüğü izlenimine kapılırız. Ancak makale gerçekte derin bir bütünlüğe sahiptir ve bütünüyle Winnicott’ın kendisine yönelttiği tek bir sorunun çevresinde döner: “Delilik deneyimi”, “bu ne anlama gelirse gelsin”, nedir? (Winnicott 1989a, s. 122; Almanca çeviri 2018, s. 257). “A Contribution from Psycho-Analysis” alt başlığı önemlidir. Bu başlık, psikanalizin genel bir duruma ilişkin kavrayışlar sunduğunu ve bu durumun yalnızca psikanalitik bir betimlemeye indirgenemeyeceğini belirtir. Metin, ilk bakışta genel konuyla yalnızca dolaylı bir ilişki kuruyormuş gibi görünen, ancak oldukça güncel değerlendirmelerle başlar. Önce savunma mekanizmalarının esnekliği ya da katılığı ele alınır. Kuram, ne psikozun ne de psikonevrozun normal bir evresinin bulunduğunu öne sürer. Burada Winnicott’ın Melanie Klein’a seslendiği izlenimi edinilir. Ardından organik bir hastalığın, altta yatan temel özellikleri açığa çıkarabileceği olgusu üzerinde durulur. Winnicott, ilk temel önermesini dile getirmeden önce görünüşte ek bir dolambaçlı yola daha sapar: Her insan bir tür delilik deneyimini paylaşıyorsa da bazıları bunu daha yoğun yaşar. Sonunda ilk temel önermesini ortaya koyar: “[…] kaygının yöneldiği şey, gelecekte yaşanacak bir delilik değil, daha önce deneyimlenmiş bir deliliktir. Bu, deliliğin yeniden ortaya çıkmasına ilişkin bir kaygıdır” (s. 260). Ayrıca “hasta açısından önemli olan, daha önce deneyimlenmiş olan deliliği hatırlamasıdır” (aynı yer). Bunun gerçekleşebilmesi için hastanın “analitik çerçeve içinde deli olması” gerekir (aynı yer). Ancak bundan sonra ikinci temel önermesini dile getirir: “[…] bu ifadede […] bir yanlışlık vardır” (s. 262), yani ilk önermede bir sorun bulunmaktadır. Doğru olan, deliliğin deneyimlenmemiş olmasıdır; çünkü düşünülemez kaygı o kadar büyüktür ki psikozun savunma mekanizmalarını hemen harekete geçirir. Winnicott’ın deliliğin özünü betimlemek için başvurduğu benzetmeye hayran olmamak mümkün değildir: Sümbül soğanı. Sümbül soğanı, elbette çiçeğin kokusunu içermez, ancak bu kokunun gelişeceği potansiyeli kendi içinde taşır. Winnicott biraz ileride, çevrenin başarısızlığından kaynaklanan durumu X olarak tanımlar ve bu X’in “birey için bütünüyle kişisel bir şey” olduğunu vurgular¹⁸ (s. 264). Böylece X ile sümbül soğanında bulunan potansiyelin aynı şey olduğu anlaşılır. Bireyin en kişisel, en mahrem yanı, aynı zamanda hem en korkunç acının hem de gelecekte ortaya çıkabilecek en büyüleyici kokunun kaynağıdır. Sonuçta sümbülün kokusundan daha baştan çıkarıcı ne olabilir? “Psychology of Madness” böylece bize, deliliğin ve en büyük acının yaşandığı bu anın, yani bir “saniyenin kesri”nin (aynı yer) gelecekteki yaratıcılığın potansiyel kaynağı da olduğunu gösterir. En büyük yıkım, yıkıcılıktan farklı olarak, ve en büyük yaratıcı potansiyel aynı kaynaktan doğar, aynı “deneyimlerde” kök salar. Yaratıcı bir geleceğe uzanan yol ile yıkıma, hatta intihar ya da bedensel bir hastalık sonucunda ölüme götüren yol arasında yalnızca çok küçük bir mesafe vardır. Marie’yi bir kez daha düşünelim. Yıllar boyunca onunla birlikte bu X’in çevresinde dolaştığımızı, ona yaklaştığımızı, ondan kaçtığımızı ve onu ehlileştirmeye çalıştığımızı söyleyebiliriz. Bu belirsizlik ve ikili anlamlılık içinde, sümbül benzetmesi yaratıcılığa götüren yönü öne çıkarır. Az önce alıntıladığım “bu ne anlama gelirse gelsin” ifadesi önemli bir noktaya dikkat çeker. Çünkü gündelik dilde “delilik”, belirli bir içeriğe sahip olan ve her birimizde bir ya da birden fazla tasarım veya imge uyandıran bir sözcüktür. “Ne anlama gelirse gelsin” ifadesi ise bu içeriği kuşkulu hale getirir. Bana göre Winnicott, betimlediği deliliğin ayırt edici özelliğinin tam da bir “içeriğe” sahip olmaması, saf bir çöküşten ibaret olması olgusunu kavramsal olarak ifade edebileceği bir yol aramaktadır. Ancak “breakdown” sözcüğü metnin çeşitli yerlerinde geçmesine rağmen, sözcüğün “içeriği” bütünüyle araştırılmaz ve henüz tam anlamıyla düşünülmüş değildir. Makalenin ikinci bölümündeki bazı ifadeler bu içeriğe yaklaşsa da asıl gelişme “Fear of Breakdown”da gerçekleşir.
Bu ikinci makale, ilkine kıyasla daha az işlenmiş, daha sıkı ve özlü bir metindir. “Breakdown” sözcüğünü hızla “savunma örgütlenmesinin temelinde yatan düşünülemez durumlar” olarak tanımlar (Winnicott 1989b, Almanca çeviri 1991, s. 1118). Erken gelişim evrelerine kısaca değindikten sonra, yeniden “basitliğini” vurguladığı “temel varsayımını” (s. 1120) hızla ortaya koyar ve diğer makaledeki temel düşünce çizgisini daha kısa ifadelerle tekrarlar. Ancak burada önemli bir terminolojik değişiklik yapar: “Madness” kavramının yerini “breakdown” alır (s. 1120 ve devamı). Dolayısıyla bu yeni formülasyonda, geçmişte deneyimlenmiş olan, ancak benliğin henüz yeterince olgunlaşmamış olması nedeniyle deneyimlenememiş olan şey artık delilik değil, ona eşlik eden tasavvur edilemez kaygılarla birlikte çöküştür. Bu nedenle “Fear of Breakdown” versiyonu daha radikaldir. Artık X’in potansiyellerinden söz edilmez; bunun yerine, “benlik bütünleşmesinin yetersiz olduğu ve benliğin, kişisel tümgüçlülük alanındaki olguları gelişimi destekleyecek biçimde bir araya getiremeyecek kadar olgunlaşmamış olduğu” belirtilir. (s. 1120). Başka bir deyişle, bireyin özünde mutlak, ancak aynı zamanda deneyimlenmemiş bir çaresizlik bulunmaktadır. Bu farklılığın iki makalenin başlık seçiminde bile kendini gösterdiğini vurgulamak gerekir. Deliliğin psikolojisinden söz etmek anlamlıyken, bir “çöküş psikolojisi”nden söz etmek saçma olurdu. Çöküşün kendisi hakkında hiçbir şey söylenemez. Yalnızca onun yol açtığı dehşetten söz edilebilir; burada kaygıdan çok dehşet söz konusudur. Çöküş, psikolojinin ötesindedir, düşünülemez ve saf bir çöküşten ibarettir. O, “düşünülemez ruhsal ıstıraptır” (“unthinkable agonies”) ve başka hiçbir şey değildir. Bu nedenle “Fear of Breakdown” metninde “madness” sözcüğünün bir kez bile geçmemesi şaşırtıcı değildir. Buna karşılık, metnin geri kalanının çeşitli olumsuzluk biçimlerine ayrılmış olması çok daha anlamlıdır: sonuç vermeyen analiz, ölüm korkusu ve ölüme yönelik zorlayıcı arayış, boşluk ve bunlara karşı etkin savunma biçimleri olarak var olmama (s. 1122–1124).
Bu boşluğun iki yönü olduğunu vurgulamak önemlidir. Bir yandan boşluk, izin verirseniz böyle ifade edeyim, öznenin erken dönem öyküsünde radikal biçimde “orada olmamış” bir şeydir ve bu durum, yeniden hatırlamayı son derece sorunlu hale getirir: “Bir hasta için, bir şeyin gerçekleşmesi gerekirken hiçbir şeyin gerçekleşmediğini hatırlamaktansa bir travmayı hatırlamak daha kolaydır.” (s. 1124). Üstelik “o sırada […] hasta, belki de neyin gerçekleşmesi gerektiğini bilmiyordu.” (aynı yer). Bu son derece merkezi unsur, öznenin bütün yaşamına egemen olabilir ve onu yeniden hatırlamanın yerine tekrarı koymaya (Freud 1914g), bu “orada olmama” halini, bu boşluğu zorlayıcı bir biçimde aramaya yöneltebilir (s. 1124 ve devamı). Ancak bu metinde boşluk, başka bir açıdan da ele alınır: birincil ve zorunlu bir durum olarak. “Oysa boşluk, kişinin kendi içine bir şey alma çabasının ön koşuludur. Birincil boşluk, basitçe, bir şey doldurulmadan önceki durum demektir.” (aynı yer). Marie ile çalışırken bu cümleyi sık sık düşündüm. Ancak benim alıcılığımı tekrar tekrar deneyimledikten sonra kendini bırakıp “yalnızca öylece” var olabildi. Ergenlik dönemindeki aşkını yeniden hatırlamasıyla birlikte, arzu da bu boşluktan ortaya çıktı.
Şimdi yeniden “Fear of Breakdown”a dönelim. Metnin, yazarın italik yazıyla vurguladığı şu sonuca ulaşması şaşırtıcı değildir: “Varoluşun ancak var olmamışlıktan başlayabileceği söylenebilir.” (s. 1126). “Psychology of Madness”, Winnicott’ın incelediği deliliğin tanımıyla sona ererken, bana göre “Fear of Breakdown” bu tanımı başlangıç noktası olarak alır ve ardından yeniden formüle ederek boşluğun ve onun farklı biçimlerinin analizine ulaşır. Bunun mantıksal sonucu, analizin asıl amacının değişmesidir. Önceki metinde amaç X’e ulaşmaktı (1989a, s. 229; Almanca çeviri 2018, s. 264); artık amaç, birincil boşluğa ulaşmak ve onun hazla doldurulabilmesini sağlamaktır (Winnicott 1989b [1974]). Bu şekilde kavranan boşluk, Winnicott için önemli olan ve aynı dönemde Oyundan Yaratıcılığa adlı eserinde geliştirdiği (Winnicott 1974, s. 37 ve devamı [1969, s. 33 ve devamı]) bir başka kavramın, “biçimsizliğin” (“formlessness”), diğer adı olarak düşünülebilir. Artık bu yol boyunca bana sürekli eşlik eden ve daha önce sözünü ettiğim güçlüğe geri dönebilirim. Söz konusu güçlük, içeriği olmayan bir deneyimin içeriğinden nasıl söz edilebileceği, “deneyimlenememiş” bir şeyin “deneyiminden” nasıl bahsedilebileceği ve ayırt edici özelliği tam da “yaşanmamış” olması olan bir durumun nasıl “yaşanabileceği” sorusudur. Burada söz konusu olan, olumsuzluk kavrayışımızdır. Okur, olumsuzluğu yalnızca Green’in anlamında bir olumsuzluk çalışması olarak değil, öznenin öyküsünde gerçekleşmesi gerekirken gerçekleşmemiş bir şey olarak da tanımladığımı hatırlayacaktır. Ancak Winnicott’ın daha önce alıntıladığımız sözlerini kullanacak olursak, bu tanımda da “bir şeyler yanlıştır” (“something wrong”). Tartışmamızda ele aldığımız biçimiyle olumsuzluk, son derece karmaşık bir hal almış görünmektedir. İlk olarak, hem nesnenin bulunması gerektiği halde orada olmamasını hem de gelişmekte olan benliğin orada olmayışını ifade eder. Benlik, olup biteni kavrayabilecek durumda henüz mevcut değildir. Bu da gerçekleşmemiş olan bir başka şeydir. Tek bir cümleyle ifade edecek olursak: Nesne orada değildi ve özne de nesnenin orada olmadığını fark edebilecek durumda değildi. Ancak diğer yandan boşluk, gelecekteki öznenin gelişimi açısından temel ve gerekli bir koşul olarak da ortaya çıkar. Bu metinden hareketle, insanın en derininde temel bir olumsuzluğun bulunduğunu ileri sürüyorum. Bu olumsuzluğun iki yönü vardır: Bir yandan öznenin var olmamışlıktan varoluşa geçebileceği ve belki de X’e bir biçim verebileceği başlangıç noktasını oluşturur; diğer yandan küçük insanın gelişimi boyunca karşılaşabileceği en korkunç ruhsal ıstırapların kaynağıdır. Her iki kutbu da etkinleştirmek ve bunlardan hiçbirini hiçbir zaman gözden kaçırmamak, bana göre hem klinik hem de kuramsal açıdan son derece önemli bir gerekliliktir.
Kronolojik Perspektif ve/veya Temel Bir Paradoks
Benim görüşüme göre, “Fear of Breakdown”ın “Psychology of Madness”tan sonra yazıldığı ve muhtemelen tamamlanmamış olarak kaldığı konusunda pek kuşku bulunmadığı artık anlaşılmış olmalıdır. Bununla birlikte, düşünce çizgimi ya da vardığım sonuçları yeniden sorgulamaksızın, burada başka bir noktayı daha ele almak istiyorum. Bu tartışmayı yalnızca kronolojik bir bakış açısından yürüttüğümüzde, zamansallığa ilişkin doğrusal bir anlayışa gereğinden fazla bağlı kalmış olmuyor muyuz? Johannes Picht’in haklı olarak vurguladığı gibi, her iki makale de bu anlayışı güçlü biçimde sorgulamaktadır. Bu iki yazıyı, Winnicott’un bir dizi travmatik deneyime biçim verme çabasının iki ayrı versiyonu olarak da düşünmek gerekmez mi? Söz konusu deneyimler hem hastalarının ona yaşattığı hem de kendisinin bizzat yaşadığı deneyimlerdir. Bu durumda iki yazı, bu durumları “rüya haline getirme” yönündeki iki girişim olarak görülebilir mi?
Bu analojinin izini sürmeye devam edersek, iki makaleyi aynı gece görülen iki rüyayla karşılaştırabiliriz. Bilindiği üzere Freud, bu tür rüyaların aynı gizil düşüncelere işaret ettiğini ve birbirlerini tamamladıklarını düşünüyordu (Freud 1933a, s. 28). Dolayısıyla Freud açısından ikinci rüyanın olumlu bir anlamı vardı. Ferenczi ise bu konuda farklı düşünüyordu. Ona göre ikinci rüyanın işlenmesi, başlangıçtaki travmatik durumu örtme ve uzak tutma girişimiydi (Ferenczi 1934, s. 9). Bu iki bakış açısının her biri aynı gerçekliğin bir yönünü kavrar. Geçiş nesnesinde olduğu gibi burada da çözüme kavuşturulamayan ve kabul edilmesi gereken bir paradoks vardır. Bu paradoks, insanın gerçekten yapısal ve kurucu bir boyutunu açığa çıkarır: Rüya çalışması, genel olarak ruhsal çalışma, dürtüsel ve travmatik uyarılmayı dönüştürürken aynı zamanda bir savunma boyutu da içerir. Bu savunma boyutu, söz konusu uyarılmayı bütün canlılığı ve hakikatiyle yaşamamızı engeller. Birincil rüya, bu uyarılmaya daha yakındır ve dönüştürme çalışmasında bir aksaklık bulunduğuna işaret eder.
Burada aklıma başka bir analoji geliyor. Bu analoji, Freud’un yaşamının son yıllarında altbeni tanımlama biçimiyle ilgilidir. Bir yanda, anlamdan yoksun boşalımın egemen olduğu bir dürtü kaosu vardır. Anlam ancak dürtünün bedensel kutuptan ruhsal kutba doğru ilerlemesi ve bu yoldan geçmesiyle ortaya çıkar; dolayısıyla anlam en başından itibaren mevcut değildir. Diğer yanda ise türün mirasını taşıyan, filogenetik anı izleri bulunur (Freud 1940a). Buna göre, birincil rüyaya ve dürtü kaynağına daha yakın olan “Fear of Breakdown”, “kaos” tarafını daha güçlü biçimde öne çıkarırken, ikincil rüya gibi “Psychology of Madness” da kaosun kendi içinde anlam oluşumuna olanak veren şeyi biçimlendirmeye çalışır.
Sonuç olarak bu paradoksun işlemeye devam etmesine izin vermek ve onun iki temel unsurunu vurgulamak istiyorum. İlk unsurda, içimdeki psikosomatikçi yeniden kendini gösteriyor. Temsil silinip gittiğinde ve ekonomik boyut üstünlük kazandığında dehşet pusuda bekler. Bu bağlamda çöküşü hem dışsal hem de içsel bir aşırı yüklenme durumu olarak ele alıyorum; bu duruma dürtünün niteliğinin kaybı eşlik eder. Bu, gelişmekte olan özneyi Michel Fain’in adlandırdığı travmatik soy çizgisine çekebilecek ve ona ruhsal olarak işlenme olanağından yoksun, ekonomik bir potansiyellik kazandırabilecek kuramsal bir uğraktır. Bu durum somatizasyona yol açabilir. Dolayısıyla “breakdown” kavramının kendisi, benim açımdan son derece belirgin bir psikosomatik boyut içerir.
Ancak burada da “Psychology of Madness” ile “Fear of Breakdown”ı paralel biçimde okurken hissettiğim diyalektik gerilimin iki ucundan hiçbirini elden bırakmamak gerekir. Okura aktarmaya çalıştığım da budur. Madalyonun ön yüzünde saf ekonomik aşırı yüklenme hüküm sürerken arka yüzünde, bu aşırı yüklenmenin içinde, anlama doğru açılabilecek potansiyel bir alan vardır. Bu alan ancak nesne aracılığıyla biçim kazanabilir. Ele aldığımız konu açısından söylersek, aktarım ve karşı-aktarım oyununun içinden geçerek biçim kazanabilir. Somatizasyon sürecine bu açıdan bakıldığında, bedensel belirtinin bir anlam taşıdığını düşünen kuramcılarla hiçbir simgesel değeri olmadığını düşünenler arasındaki ikili karşıtlığın aşılmasına olanak veren bir açılım ortaya çıkar.
İkinci unsur kliniktir. Bu tür durumlarda analist, başlangıçta ve uzun bir süre boyunca öncelikle savunma mekanizmalarını görür. Bunların ön planda olması ve yorumlanmaları gerektiği tartışmasızdır. Ancak en başından itibaren bunların, daha önce edilgin biçimde yaşanmış olanın etkin bir biçimde yeniden üstlenilmesi olduğunu ve kendilerinden önce, analiz sırasında deneyimlenmesi gereken birincil bir durumun bulunduğunu akılda tutmak, yorumlayıcı konumu bütünüyle değiştirir. Winnicott’un yazdığı gibi, bu tür vakalarda söz konusu “deneyimleme”, anımsamanın eşdeğeridir (Winnicott 1989b, Almanca çeviri 1991, s. 1122).
Marie’de bu güçlük açıkça görülüyordu. Elbette beni etkin bir biçimde silip yok ettiğini ona göstermem gerekiyordu. Ancak bunun onun tarafından duyulabilir hale gelmesi için önce erken dönem öyküsüyle bağlantılı çöküşe ulaşmamız ve bu çöküşü birlikte deneyimlememiz gerekiyordu. Kendimi sık sık bir tür “çifte açmaz” içinde bulmam şaşırtıcı değildir. Bu olumsuz olana biçim vermemek, işlevimizin temel bir bileşenini yerine getirmekten vazgeçmek anlamına gelirdi. Bu bileşen, uzun süre boyunca faaliyetimizin varlık nedeni sayılan tasarımlar ortaya koyma işlevimizdir. Ancak olumsuz olana biçim vermek, temel özelliği düşüncelerden ve sözcüklerden yoksun olmak olan bir şeyi dile getirmek ve düşünmek demektir. Bu da açık bir yaranın üzerine yara bandı yapıştırıp ardından yaranın iyileştiğini ilan etmeye benzeyebilir.
Bu noktada artık “Psychology of Madness” ile “Fear of Breakdown”ı birbiriyle yakından bağlantılı ve birbirini tamamlayan metinler olarak okumak gerekir. İlk metin, son derece önemli ve kurucu bir unsur sunar. Çünkü mutlak aşırı yüklenmenin söz konusu olduğu bu durum, aynı zamanda bireyin kimliğini kurucu bir işleve sahiptir ve dönüşümün, dolayısıyla olası bir anlamın potansiyelini içinde barındırır. İkinci metin ise X’e ulaşabilmek için birincil boşluğa kadar ilerlemek gerektiği varsayımına götürür bizi. Bu iki konum bana aynı madalyonun iki yüzü, daha doğrusu tek ve aynı paradoksun iki temel unsuru gibi görünüyor: Bu boşluğa kadar ilerlemek gerekir; tedavi sürecinde bu boşluğun güncel olarak yaşanması sayesinde X dönüşebilir. X’e ulaşıldığında ise boşluk ve onun doğası sorunu yeniden güncel hale gelir. Bu, uzun ve zorlu bir yoldur. Bu yolun her aşamasında analistin hayatta kalması ve kaçınılmaz, hatta gerekli yetersizlikleri meselesi gündeme gelir. Ayrıca bu yolun, kaçınılmaz olarak, düşünülemez kaygılardan geçmesi gerekecektir (Press 2017). Değişimi mümkün kılan, analistin, işlevinin çeşitli yönlerini bizzat deneyimleyebilme kapasitesidir. Çünkü analistin işlevi, bu süreçte son derece yoğun gerilimlere maruz kalır. Analistin konumu da paradoksaldır. Bir yandan, mevcudiyetinin ikili bir değeri vardır. Analistin varlığı anlamın oluşmasını sağlayabilir, ancak hastasının akılcılaştırıcı savunma mekanizmalarıyla da ittifak kurabilir. Böylece düşünülemez durumun deneyimlenmesini engelleyebilir ya da tam tersine, bu son derece kaygı verici durumu bütünüyle deneyimlemeyi mümkün kılabilir. Öte yandan, analistin yüksek düzeyde alıcılığa dayanan bir konum benimsemesi, kendi içselliğiyle ve kendi olumsuzluğuyla temas halinde olması mutlak bir gerekliliktir. Bu durum, son derece belirgin bir bedensel boyut da içerir. Başka bir deyişle, Öteki için bütünüyle mevcut olmak ile içselliğe açılmak birbirine karşıt görünmez, aksine birbirini tamamlar.
Gelişmekte olan benlik, bu ilk deneyimi ancak analistin içinde olup bittiğini sezdiği şeyin aynasında kendine mal edebilir. Burada Marie’ye son bir kez dönüyorum. Daha önce de yazdığım gibi, X’in ve onun aşırı şiddetinin çevresinde dönüp durarak yıllar geçirdik. Ancak X’e yalnızca, Winnicott’un birincil boşluk kavramıyla ilişkilendirdiğim bir içsel alan yaratarak ulaşabildiğimiz de doğrudur. Bu, biçim kazanmayı bekleyen açık bir alandı; hemen şiddetle, eyleme kaçışla ya da bir müdahaleye dönüşecek sistematik yorum faaliyetleriyle doldurulmuyordu. Bu ikili değerin devreye sokulması, çıkmazdan bir çıkış yolu sağlayacaktır. Daha önce kullandığım ifadeyi bir kez daha düşünelim: Nesne orada değildi ve özne, nesnenin orada olmadığını fark edecek durumda değildi. Burada söz konusu olan, gelişmekte olan benliğin artık orada olduğu ve nesnenin de orada bulunduğunu fark ettiği ana ulaşmaktır. Nesne acı çekmektedir, ancak çökmemektedir. Bununla bağlantılı olarak, nesnenin benliğe kendisinin parçalanmış değil, bütünlüklü bir imgesini yansıttığı da söylenebilir. Bana öyle geliyor ki bu noktada gerçekleşen şey, Winnicott’un terimini kullanırsak, gerçekten de anımsamadan çok bir “eşdeğer”dir. Başka bir deyişle, şimdiye kadar yalnızca olumsuz biçimde deneyimlenmiş olanın olumlu bir biçimde güncel olarak yaşanmasıdır. Nesne artık oradadır; hem “holding” işleviyle hem de ayna işleviyle mevcuttur. Boşluk artık yaşamın ve arzuların kaynağına, X ise yıkımın değil yaratıcılığın kaynağına dönüştüğüne göre, deneyimlenmemiş geçmişi gerçekten geçmişe yerleştirmek belki de artık mümkün olacaktır.





