
Doygunlaşmamış ve Doygun Yorumlar
Doygunlaşmamış ve Doygun Yorumlar
Özet
Yazar, doygunlaşmamış yorum kavramının kökenlerini sorguluyor. Bu kavramı Bion’un düşüncesinde örtük, Ferro’nun eserinde ise açık biçimde buluyor. Ferro’nun doygunlaşmamış yorum ile doygun yorum arasındaki ayrımına, klinik vaka sunumları aracılığıyla değiniliyor. Ardından yazar, “ham” duyguların dönüşümünün yanı sıra, bunların analitik seansta figürleşmesi, yani aktarım ilişkisi aracılığıyla şekilsel ve canlı bir biçimde sunulması konusunu ele alıyor. Doygunlaşmamış yorum, figürleşebilmek kavramıyla ilişkilendiriliyor. Proto-duyguların figürleşmesi ve dönüşümünün etkileşimi, başka klinik örneklerle gösteriliyor. Yazar, bu süreçlerin teşvik edilmesinde doygunlaşmamış yorumların değerini vurgularken, bunu doygun yorum türünün görevleriyle karşılaştırıyor. Son olarak, yorum anlayışında kayda değer bir genişleme gözlemliyor: Yorum sadece içgörü sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda figürleşmeye ve dönüşüme de olanak tanıyabilir.
1980’lerden bu yana psikanalitik tartışmalarda doygunlaşmamış ve doygun yorum ayrımı ortaya çıkmaktadır. Genellikle bu kavram Wilfred Bion ve Antonino Ferro’nun isimleriyle ilişkilendirilir. Bu ayrım, temsil edilmeyen proto-duyguların (tam olarak sembolleştirilmemiş, henüz temsil edilemeyen veya bilinçli farkındalığa taşınmamış temel duygusal deneyimler) anlamlı düşünce ve duygulara dönüştürülmesi süreciyle bağlantılıdır. Son yıllarda buna yoğun ve bilinçdışı materyalin seansta nasıl figürleşebileceği ve biçim kazanabileceği sorunu da eklenmiştir (Levine 2014; Will 2012). Doygunlaşmamış yorum, anlam yaratıcı sürecin, “anlamadan” ve bilinçdışı ilişkilerin çözülmesinden önceki aşamasında yer alır. Tedavi tekniği olarak figürleşebilirliği teşvik eder ve dönüşümü destekler. Buna karşılık, doygun yorum sıkça olumsuz bir şekilde değerlendirilir: “Aşırı çözümlenmiş doygun yorum, çok saldırgan algılanır; sadece bir şey yaratmak yerine, ortaya çıkmakta olan güveni bile öldürür” (Ferro 2008, s. 221).
Görünüşe göre doygunlaşmamış yorum yeni bir kavram değil, yaygın bir müdahale biçimidir. Freud da örneğin şaka anlattığında bunu kullanmıştır. Ancak doğası ve önemi henüz yeterince değerlendirilememiştir. Birçok yazar terimi geçiştirmeli olarak kullanmıştır, ancak kavramın kökeni ve ayrıntılı bir tartışması neredeyse hiç bulunmamaktadır. Weiß (2001), Reerink (2014) ve diğerleri Bion’un teorisinin merkezi unsurlarını “doygunlaşmamış” bırakma girişimini vurgular; böylece bunlar klinik deneyimle tekrar doygunlaşabilir. Bezoari & Ferro (1989), Bion dışında, İtalyan filozoflar grubunun (“zayıf düşünce” kavramı, Vattimo, Rovatti, Eco) etkisini de belirtir. Buna göre “doygunlaşmamış yorum” terimi, derinlemesine özneler arası ve diyalojik olan ve yüksek anlamsal potansiyele sahip zayıf yorumlardan türetilmiştir.
Busch (2009) alanı çizer. Belirli bir düşünce tarzına ilgi dalgasından bahseder; düşünce temsil olmadan, eyleme daha yakın olduğunda, bazı hastalar çoğunlukla, tüm hastalar ise ara sıra bunu gösterir:. Burada içerik yerine süreç kullanımı, içgörü yerine içgörü geliştirme ve bastırmanın kaldırılması yerine düşüncenin dönüşümü söz konusudur. Bu durumlarda Busch, Ferro ile hemfikirdir ve doygunlaşmamış yorumların önemini vurgular. Niedecken (2010) bu yorumların duyumsal, somut, duygusal ve sahneleyici boyutlarını daha fazla öne çıkarır. Ona göre, bu yorumlar “sunumsal yorumlar” ya da “yorum eylemleri” olarak adlandırılabilir; bunlar, refleksif bir meta-düzey kuran diskursif yorumlardan ayrılır. Civitarese (2008), doygunlaşmamış yorumun, seansta deneyim ve anlatının akışına duygusal olarak dalmayı sağlama değerini vurgular. Buna karşı, doygun (aktarısal) yorumun etkileşimli yönü vardır: katılımcıları kurmacanın rüyasından uyandırır ve bilincin mistifikasyonunu (bir şeyi olduğundan farklı, yanıltıcı veya çarpıtılmış şekilde sunma, gerçekliği gizleme veya yanıltıcı bir şekilde gösterme eylemi) kaldırır. Civitarese böylece doygun yorumu da değerlendirir ve doygunlaşmamış derin dalış ile etkileşimli çözülme arasında bir denge önerir.
Bundan sonra yazar, doygunlaşmamış yorum kavramının kökenlerini sorgular, doygun yorumla bazı farklarını ortaya koyar ve klinik önemini tartışır. Ferro’nun ötesinde, doygunlaşmamış yorumu figürleşebilme kavramıyla ilişkilendirir ve duygusal ham deneyimlerin figürleşmesi ile dönüşümü arasındaki bağlantıyı açıklar (Botella 2015). Bu, sembol oluşturma yeteneği zayıf olan hastalar için özellikle önemlidir. Bununla birlikte, doygunlaşmamış yorumun çok daha yaygın olduğunu savunur. Günlük analitik çalışmada tüm hastalar için hayati öneme sahip görünmektedir. Çünkü her seansta, tıpkı bir rüya gibi, güncel sorunlar için yeni ve sunumsal bir temsil gerekir. Analitik durumun sonradan oluşu nedeniyle, korkutucu duygular için yeniden sunum, yeniden figürleşme ve yeni çeviri aranır (Levine 2014; Leuzinger-Bohleber 2014).
Yeni, eski olamaz. Duygusal olarak canlandırılmalı, yeniden sunulmalı ve bağlantılar kurulmalıdır. Bu süreçte, doygunlaşmamış yorum önemli bir rol oynar. Bunu ortaya koymak Ferro’nun büyük katkısıdır. Ancak yazar, bunun doygun yorumun önemini azaltmadığını, sadece onu göreceli kıldığını ve net bir görev atadığını savunur.
Anlatımsal Dönüşüm: Divanın Arkasında Oturan Kurt
İlkin, bir örnek üzerinden Ferro’nun doygunlaşmamış yorum kavramını açıklamak istiyorum.
“İlk seansta 29 yaşındaki bir hasta bir rüya anlatıyor: ‘Geçen gece bir kabus gördüm; çocukken sık sık gördüğüm bir kabustu: Yatağımda yatıyorum ve arkamda gözlük takmış korkutucu bir kurt oturuyor.’”
Analist, hastanın ilk seansta yaşadığı korku ve takip edilme duygularını doğrudan ele alabilirdi. Ancak bu belirgin müdahaleden vazgeçer ve o anın duygularına bağlanmak için doygunlaşmamış bir müdahaleyi tercih eder.
Bu nedenle şöyle bir yorum yapar: ‘Bir çocuğun arkasında bir kurt oturması çok korkutucu olmalı.’ Hasta, korkusunun anlaşıldığını, duygusal deneyiminin paylaşıldığını ve alındığını hisseder. (Sanki analist nazikçe şöyle söylüyordur: ‘Çocuk olarak, ilk seansta bana, kendi içsel dürtülerine ve içindeki tüm bilinmeyene karşı korku duyman çok anlaşılır.’)
Analistin bu yorumu, aralarındaki atmosferi değiştirir. Bugün şöyle diyebilirim: Alanın anlatımsal bir dönüşümü gerçekleşmiştir. Hasta şöyle yanıt verir: ‘Aslında bizim ilişkimiz, çocukken bana Fransızca dersleri veren teyzemle ilişkimi hatırlatıyor. O da gözlük takıyordu ve bana yeni bir dil öğretti; başta öğrenemeyeceğimden korkmama rağmen çok hoşuma gitti.’
Konuşma devam eder. Başlangıçtaki takip edilme ve çaresizlik duygusu, daha tanıdık, evcilleştirilmiş bir hale dönüşmüştür; panik olmadan ve psikanalitik “gözlük” aracılığıyla bilinçdışı yeni bir dil öğrenmeye başlanabilir. Duyguların dönüşümü gerçekleşmiştir; bu durumda bir yorumun kesintisi olmadan, yalnızca anlatının rahatlatıcı unsuru sayesinde; anlatı, anlamı ortaya çıkarır ama anlamı tanımlama hatasına düşmez.
Bu örnek üzerinden, doygun ve doygunlaşmamış yorum arasındaki ilk farkı görebiliriz. Analist, hastanın divandaki çaresizliğini, arkasında oturan adam ve kendi dürtüleri yüzünden hissettiği tehdidi doğrudan ele almaz. Rüyadaki korkuyu mevcut aktarım ilişkisiyle bağdaştırabilir; bu, doygun bir yorum olurdu. Böyle bir yorumda analist, hastaya durumunu nasıl anladığını açıklar ve ona içgörü sağlar. Ancak burada analist doygunlaşmamış yorumu seçer: ‘Bir çocuğun arkasında bir kurt oturması çok korkutucu olmalı.’
Hemen fark edilir ki, doygunlaşmamış yorum daha az açıklar. Lakonik (az ve öz konuşma, kısa ve özlü ifade etme) bir niteliktedir. O anın duygularını alır, onları görsel olarak temsil eder. Tıpkı rüya sürecinde olduğu gibi, duygular açıklanmaz; kurt ve çocuk görüntüsünde bırakılır. Böylece analist, hastanın anlattığı rüya hikayesini alır ve devam ettirir. Açıkça dışsal bir konum almaz, olan biteni yorumlamak için kesinti yapmaz, birlikte açığa çıkan anlatının akışını bozmaz, hasta ile kendi benliği arasında güçlü bir ayrım koymaz. Müdahalesi, hastanın anlatısındaki belirli ögeleri çok hassas bir şekilde alır ve adeta bunlara bürünür.
Bu nedenle Ferro, anlatının devam ettiğini, anlatının ögesinin sürdürüldüğünü ve duyguların tehdit edici hislerden güven ve merak duygularına anlatımsal olarak dönüştürülebileceğini söyler. Anlatımsal dönüşüm kavramı ortaya çıkar. Analist, hastaya korkusunun anlaşıldığını gösterir. Yanında, hastanın daha önce tanıttığı genetik boyutu da alır ve içindeki çocuğa hitap eder. Analist, terapötik benlik bölünmesinin rahatlatıcı etkisini de ima eder: hem korkmuş çocuk hem de yetişkin hastaya hitap edilir. Ancak tüm bunlar, ima ve örtük alan içinde kalır; hiçbir şey açıkça söylenmez. Bu, doygun yorumla arasındaki temel farktır.
Bir müdahalenin değeri, başlattığı sonuçlarla en iyi şekilde anlaşılır. Bu doygunlaşmamış yorum, o anda üretken görünür. Çünkü hastanın aklına başka bir hikaye gelir; klasik psikanalizde denildiği gibi, materyal akmaya başlar. Şimdi, çocukken ona Fransızca öğreten teyzesinin hikayesi gelir. Bu anı, psikanaliz seansının o dönemdeki iyi Fransızca dersleri deneyimiyle bağlantı kurmasına köprü olur.
Doygunlaşmamış Yorumun Kökenleri
“Doygunlaşmamış yorum” kavramıyla, Ferro’nun yazılarını okuyarak ve onunla birkaç kez kişisel olarak karşılaşarak tanıştım. Bu ifadeyi son derece kullanışlı bulduğum için, kökeniyle ilgilenmeye başladım. İşte burada Ferro’nun kuram anlayışına özgü bir tür bulmacalı oyun başlıyor gibi görünüyor. Çünkü ne kadar sık Wilfred Bion’a atıfta bulunsa da (doygunlaşmamış yorumun ondan kaynaklandığı söylenir) Bion’da bunu çok bulamadım. Ferro’nun psikanalitik kuramı oldukça esnek ve oyunbaz bir şekilde ele aldığı izlenimi veriyor. Net çizgiler ve açıkça tanımlanmış bağlantılar kurmuyor; bunun yerine hikayelerle oynuyor ve böylece sağlam kuram yapıları inşa etmeyi seven Alman okuyucuları şaşırtıyor.
Ferro şöyle yazar: “‘Model’ terimini tamamen geçici olarak kullanıyorum ve onu çözmem gereken problem sayısına göre daha çok veya daha az doğruluyorum. Daha doğrusu, onu geçici ve doygunlaşmamış bir anlatı olarak görüyorum. […] Ama her amaca uygun olabilecek başka bir modeli kullanmaya da hazırım” (Ferro 2009, s. 12).
Acaba Ferro, kendi doygunlaşmamış yorum kavramını da doygunlaşmamış bir şekilde ele alıyor ve kendisine karşı bir tür kuram-subversiyonu mu (mevcut kuramı içeriden alt etmek veya dönüştürmek) uyguluyor? Görünüşe göre metodolojik bir amaçla bu kavramı hiçbir yerde detaylı olarak geliştirmiyor, bunun yerine çok sayıda klinik örnekle açıklıyor. Ferro bir kuram yapısı inşa etmiyor, onu yıkıyor ve analitik süreçte problem çözümünü merkeze almayı ısrarla sürdürüyor. Spillius (2003) Ferro’nun klinik hayal gücünü övdüğünde ama kavramsal zayıflığını eleştirdiğinde, belki de Ferro’nun kuramı çözümlemeye ve farklı bir bakış açısıyla yeniden ele almaya ne denli odaklandığını gözden kaçırıyor.
Ferro’nun anlattığına göre, Ferro’nun kendisi, divanda arkasında kurt olan rüyayı gören genç adamdır. Vignette’te kendi ilk analiz saatinden yaşadığı deneyimi aktarıyor. Bu, öğretmeni önünde bir saygı duruşu ve doygunlaşmamış yorumun Ferro’dan önce de kullanıldığını, onun tarafından yeniden icat edilmediğini gösteriyor. Ferro’nun en büyük katkısı, dikkati bu kavrama çekmesi, “doygunlaşmamış yorum” terimini biçimlendirmesi ve bunu klinik deneyimde çok sayıda örnekle pekiştirmesidir.
Bunun gerçekleştiği bağlam, İtalya’da son derece canlı bir psikanalitik sahnedir. Ferro, Winnicott, Bion ve Ferenczi’nin etkilerini, Barangerlerin alan kuramını, anlatıbilim ve Umberto Eco gibi postmodern edebiyat kuramlarını entegre ederek, oldukça özgün bir psikanalitik yaklaşım geliştirmiş uluslararası en tanınmış temsilcilerden biri haline gelmiştir (Conci 2008). Benim izlenimime göre, burada bir tür ortaya çıkıştan söz edilebilir: Doygunlaşmamış yorumun yeni kavramı, birden fazla unsurun etkileşiminden doğmuştur.
Öncelikle, İtalyan psikanalizinde öne çıkan bir tür klinik düşünme ve hasta ile diyalog yöntemi vardır. Bezoari & Ferro (1989), doğrudan aktarım yorumlarını kaldıramayan hastalardan söz eder ve bu hastalarda müdahalelerin hastalardan gelen sözler ve imgelerle ifade edilmesinin yararlı olduğunu belirtir. Bu tür “giysi giymiş” yorumlar, daha sonraki doygunlaşmamış yorumların kavramsal öncülleridir. Birçok İtalyan analist için sessiz analist ideali zorlayıcıdır; konuşan ve birlikte konuşan analist kavramı onlara daha yakındır. Bu durum, hastaların analistin sözlerinden etkilenme riskini taşır. Ancak burada, zayıf düşünce felsefesi, postmodern edebiyat kuramı ve bilinçdışı materyalin dekonstrüktif açılımı ve anlatıbilimsel bağlanma fikirlerinin İtalyan psikanalizine etkileriyle iyi bir denge sağlanabilir.
Son olarak, Ferro, İtalyan sahnesi ile Bion’un düşüncesi arasında başarılı bir bağlantı kurar. Bion’un İtalya’daki etkilenimi erken başlar ve Parthenope’un eşiyle birlikte Torino’da yaşaması da bunu destekler. Ferro Bion’u kendi tarzında okur ve eserleriyle yoğun bir etkileşim içine girer. Bu sayede kendi dekonstrüktif yaklaşımını derinleştirir ve Bion’un dönüşüm teorisiyle birleştirir.
Benim bildiğim kadarıyla, Bion’da doygunlaşmamış yorum için açık bir tedavi teknik kavramı yoktur (Haas 2007 ve sözlü görüşmeler). Daha çok, onun radikal doygunlaşmamış psikanalitik düşüncesi söz konusudur. “Saturated” (doygun) ve “unsaturated thoughts” (doygunlaşmamış düşünceler) sözcükleri Bion’un kelime dağarcığında yer alır. Bion, psikanaliz için genel, doygunlaşmamış ve açık bir temsil sistemi geliştirmeye çalıştığı için, onu neredeyse bir göstergebilimci ve yapısalcı olarak okuyabiliriz. Söz konusu terminoloji, olabildiğince doygunlaşmamış olmalıdır.
Doygunlaşmamış/doygunlaşmış ayrımı, onun düşünce kuramında, doygunlaşmamış ön-kabuller (preconception: deneyimlemeden veya kanıtlamadan önce zihinde oluşmuş fikir veya yargılar) ve yok olan obje/nesne ile doyum arasındaki ilişki üzerinde yer alır. Ardından ruhsal büyüme formülü ve dönüşüm teorisi gelir; burada ruhsal dönüşüm aşamalarının artan ve azalan doyumu tanımlanır (bkz. “Grid”). Son olarak, doygunlaşmamış belirsizlik ve açıklık kavramını “O” formülasyonlarında daha da ileriye taşır. Tüm bunlar tedavi teknik sonuçlar doğurur. Bion’un negatif yetenek (negative capability) kavramı, doygunlaşmamış yorum kavramının arka planını oluşturur. Ancak Bion klinik çalışmasının örneklerini neredeyse hiç sunmamıştır.
Reerink (2014), Ferro gibi, Bion’un düşüncesinden hareket eder ve bunu kendi vaka örnekleriyle somutlaştırmayı önerir. Ona göre, analist yorumları önce doygunlaşmamış biçimde sunar; yani bu yorumlar içerikleri kesinleştirmez, yalnızca düşünme olasılıkları için bir alan açar. Bu yorumlar, ortak çalışma sonucu kanıtlayıcı deneyimlere ulaşıldığında doygun hale gelir. Bu süreç, önkabullerden (preconceptions) uygun gerçekleştirimler yoluyla temel fikirlerin (conceptions: ön-kabullerin işlenip uygun deneyim veya düşünsel işlemle olgunlaştırılması sonucu ortaya çıkan tam anlamlı, bilince taşınabilir fikirler, kavramlar ve kabuller) ortaya çıkmasına benzer.
Ferro, eserlerinde sayısız vaka sunumu aracılığıyla doygunlaşmamış yorumların ne anlama geldiğini gösterir. Analitik diyalogda Bion’un düşünce tarzını yaratmaya çalışır: boşluk bırakabilme yeteneği, bilmemek, arama alanı açmak; böylece bilinçdışı deneyimler ve duygular, seansta figürler halinde şekillenebilir. Buradaki amaç, psikogenezin veya aktarım süreçlerinin anlaşılması değildir. Ferro’ya göre, geç Bion’un yaklaşımı çerçevesinde, henüz çok ham olduğu için düşünülmeye ve söylenmeye uygun olmayan proto-duygular, duygusal sindirime uygun hale gelmeleri için resimlere ve hikayelere dönüştürülür. Ferro şöyle özetler: “Öncelikle geliştirmemiz gereken, düşünme yeteneğidir. Bu nedenle Bion bize, bence, içeriklerin, anıların ve belleğin psikanalizinden, bireyin düşünmesine, hissetmesine ve rüya görmesine olanak sağlayacak araçların geliştirilmesine odaklanan bir psikanalize geçiş için uygun anahtarları verir.”
Figürleşme ve Dönüşüm: Denizdeki Kaya
Ferro, Beta-ögelerin analistin Alfa-Fonksiyonu aracılığıyla sindirilebilir duygulara dönüştürülmesini sıkça ele alırken, figürleşebilme kavramı onun çalışmalarında açık bir rol oynamaz. Yine de psikolojik ham materyalin imgeler ve sözcükler aracılığıyla figürleşmesi için kapsamlı bir kelime dağarcığı geliştirmiştir (örneğin “piktoğraflar”, “fonksiyonel topluluklar”, “duygusal hologramlar”, “anlatısal türevler”). Botella & Botella (2005) temelinde, son yıllarda duygusal deneyimlerin figürleşebilirliği giderek daha fazla ilgi görmüştür. Bu, Freud’un rüya çalışmasının yoğunlaştırma ve kaydırma/yer değiştirme yoluyla gerçekleştiği tezini ileriye taşır ve buna ek olarak “temsil edilebilirlik” (figürleşebilme) arayışını da içerir: Hangi figürler, biçimler ve hikayeler, bilinçdışı olarak bastırılmış ve ortaya çıkmak isteyen psikolojik materyali rüyada veya artık seansta göstermek için bulunabilir (Will 2012)? Ferro’nun perspektifinden bakıldığında, bu soru neredeyse tüm hastalarda her seansta ortaya çıkar. Botella’nın (2015) devam ettirdiği tartışmaya göre ise esas olarak, düşünme yetisinin temel olarak temsilsiz olduğu hastalar söz konusudur. Burada figürleşme, temsil imkanını sağlamaya hizmet eder.
Figürleşebilme sürecini şimdi ele alarak, bunu Dana Birksted-Breen’in (2013) örneği üzerinden doygunlaşmamış yorumlarla ilişkilendirelim. Birksted-Breen, Eugene adında analizantıyla sürekli çıkmazın eşiğinde dolaştığını anlatır. Onun, arzu ettiği şekilde sembolik düzeyde iletişim kurma yetisine sahip olmadığını deneyimler. Tehlike her seferinde, Eugene’in somut düşüncesinde ve analistin sembolik düşüncesinde ve nesnel yorumlarında ısrar etmesiyle ortaya çıkar; bu, rezonans ve karşılaşmayı imkansız kılar.
“Birkaç seanstan kısa süreli olarak vazgeçmek zorunda kaldıktan sonra Eugene, partnerine karşı gelişen yoğun ve neredeyse saplantılı kıskançlık durumlarını anlatmaya başladı. Deneyimlerimden biliyordum ki, kıskançlığı ile benim yokluğum arasında doğrudan bir bağlantı kurmak anlamlı olmazdı [bu, çok doygun yorum olurdu; H.W.]. Ancak gelecekteki çeşitli konular hakkında endişelenmeye başladığında, onun için çevresinde olanları kontrol edemediğini fark etmenin çok rahatsız edici olduğunu vurguladım [hafif doygun yorum]. Bu yorumumu savuşturdu ve şaşkın görünüyordu. Burada, tipik olarak kendi ‘pozisyonlarımıza’ döndüğümüz çıkmazlardan birine girebileceğimizi fark ettim. Bu nedenle önce hiçbir şey söylememek ve yeniden yönsüz bir zihinsel duruma ulaşmak daha mantıklı geldi. Sonunda Eugene, benim yokluğum hakkında bir şey söyleyebildi: seanslar olmadan yönsüz hissettiğini belirtti. Hissedilen şey, ‘bir şey yapmayı ve bir yerde olmayı bekliyordum, ama orada değildi’ gibiydi. Bu anda zihnime denizin ortasında, bir kayaya bağlı bir halatın kopmasıyla serbestçe sürüklenen bir kişi imgesi geldi. Rüyadaki gibi, bu imge mantığın tüm kurallarına tam olarak uymuyordu. Bu etkileyici ve hızla oluşan imge içinde bir tekne yoktu; sadece kaya, halat ve denizde sürüklenen kişi vardı, ama halatın kopmuş olması nedeniyle tehlikeli bir şekilde sürüklendiği açıktı. Bir ara durakladıktan sonra sadece ‘Bir kaya gibi’ dedim [doygunlaşmamış yorum]. Eugene kısa bir tereddütten sonra, şaşırtıcı şekilde, ‘Evet’ dedi. Rahatladı ve ses tonunun da değiştiği gözlendi. Ardından geleceği önceden görememenin onun için zor olduğunu söyledi. Ben de bunun, ayaklarının altında sabit bir zemin olmaması gibi olduğunu belirttim [doygunlaşmamış yorumun somutlaştırılması]. Bunun ardından nadiren yaşadığı sıcak bir aile alışverişinden bahsetti ve kız arkadaşı hakkında olumlu konuştu” (Birksted-Breen 2013, s. 37f.).
Yazar, “doygunlaşmamış yorum” terimini kullanmasa da bu örnek, onun yoğunlaştırılmış bir varyasyonunu sunmaktadır. Analist olarak reverie (içsel dalga) durumundayken, doğrudan işlenmemiş, görsel imgelerden oluşan yorumlarla karşılaştığını anlatır. Bu imgeler metafor işlevi görür, aynı zamanda duyumsal ve duygusal yoğunluğa sahiptir. İmgeler, analitik alanda libidinal katılımıyla ortaya çıkar. Hasta ve analist, bu imgeler aracılığıyla buluşabilir ve analitik ilişkinin libidinalleştirilmesi, tekrarlama zorlantısına karşı üstün gelir. Birksted-Breen, düşüncelerle ‘saptırmaya’ izin verir, odak ve yorumu askıda tutar ve imgeyi çok anlamlı halde bırakır. Rüyaya benzer şekilde, hasta ile bilinçdışı iletişimde psikolojik figürleşme çalışmasına (Botella & Botella 2005) ulaşır; bu çalışma, alanın unsurlarını hasta ve analist arasında anlamlı bir imge haline getirir.
Ferro’nun kanapede arkasındaki kurt örneğinde olduğu gibi, Eugene de
analistin sunduğu imgeye rahatlamış ve canlanmış/teşvik edilmiş şekilde
yanıt verir. Materyal akmaya başlar, yeni hikayeler gelir. Ayrılık kaygısı,
henüz yeterince temsil edilmeyen ham duygusal bir deneyim olarak aşırıdır.
Artık analistin psikolojik çalışması aracılığıyla somutlaştırılır,
yaşanabilir hale gelir, imgeler, sözcükler ve cümleler aracılığıyla
aktarılabilir. Burada Birksted-Breen, doygunlaşmamış yorumuyla hem
figürleşme çalışmasını (aklına kaya imgesi gelmesi ve bunu dile getirmesi)
hem de dönüşüm çalışmasını (adını bilmediği kaygısını aktarılabilir duygu ve
düşünceye dönüştürmesi) yürütür. Hasta her ikisini de alır ve devam ettirir.
Ferro örneğinde ise hasta figürleşmeyi rüya görerek ve anlatarak kendisi
oluşturur. Analist, doygunlaşmamış yorumuyla bu figürleşmeyi sürdürür ve
ayrıca takip edici (paranoid) tehdit kaygısının daha tanıdık bir şeye
dönüşmesini sağlar.
Birksted-Breen örneğinde olduğu gibi, bu kadar yoğunlaştırılmış doygunlaşmamış yorum figürleşme ve dönüşümü kapsar. Literatürde bununla ilgili pek çok başka örnek de vardır; örnek olarak Levine’in fındık kahverengi gözlerinden söz ettiği seansı (2014, s. 811), Leuzinger-Bohleber’in istismarcı bir amcanın hastasının çeşitli eylemlerini bir araya getirip sahnelemeye dönüştürdüğü örneği (2014, s. 941) ve Reitter’in hastasının neopren dalış kıyafetiyle ilgili görüntüsü (2014, s. 307) verilebilir. Yazarlar haklı olarak, sezgisel ve spontan ortaya çıkan bu müdahalelerin teorisiz olmadığını vurgularlar. Aksine, bunlar onların duyusal (sensorik)-duygusual (emosyonel) ve bilişsel (kognitif) deneyimlerinden doğar ve bir çekirdek gibi analistlerin örtük ve açık teorilerini de içerir; bu çeşitlilik ikinci aşamada yavaş yavaş fark edilir. Görüntü, etkin olabilmek için analistin bir kavramıyla eşleşmelidir. Bu açıdan bakıldığında, Birksted-Breen’in (2013) bu tür durumlarda “pratikte teori”yi önemli bir unsur olarak görmesi anlaşılır: analistin bilinç-öncesindeki teorik ögelerin işlenmesi. Leuzinger-Bohleber’in ifadesiyle, bu tür yaratıcı ve yenilikçi sezgiler “bedende hali hazırda mevcut olan ancak temsil edilmeyenleri görüntülere ve dile dönüştürebilmek için kritik ilk adımı oluşturur” (2014, s. 944).
Analitik uygulamada, doygunlaşmamış yorumlar sıklıkla Ferro’nun anlamında doygun ögelerle genişletilir. Güzel bir örnek olarak Reitter’in (2014, s. 307) örneğini ele alabiliriz. Reitter, hastasının neopren dalış kıyafeti görüntüsünü (bir doygunlaşmamış yorum ögesi) ek açıklamalarla ilişkilendirir. Ona şunu söyler: bu ruhsal neopren kıyafeti, bir yandan başkalarıyla, belki çok daha acı verici ve tehditkar duygularla temas etmesini engeller; özellikle hafta sonları yalnız olduğu için korktuğu duygulardan korur. Öte yandan, bu kıyafet onun kendi iç dünyasıyla temas kurmasını engeller, ruhsal esnekliğini ve çevresiyle olan etkileşimini kısıtlar. Reitter sözlerini sürdürür ve müdahalesi önemli etkiler yaratır; çünkü bir sonraki seansta hasta kanla dolu dramatik ve kaygı verici rüyalardan söz eder. Görünüşe göre müdahale hedefi vurmuştur. Ferro’nun hedeflediği neredeyse fark edilmeyen kaygılı duyguların daha tanıdık duygulara dönüşümü yerine, Reitter istemeden hastanın savunma ve koruma katmanında bir yırtılma yaratır; bence bunu eklediği doygun açıklamalar nedeniyle yapar. Analizin ilerleyen süreci açısından bunun oldukça üretken etkileri vardır. Ancak Ferro muhtemelen kendi yaklaşımını oldukça şiddetli olarak değerlendirirdi, bunu yakında göreceğiz. Benim bakış açıma göre, bunu her iki tarafın bilinç-dışı sahnelemesi olarak görmek değerli olurdu.
Ama tekrar Ferro’ya dönelim.
Doygunlaşmamış mı yoksa doygun mu? Marcella ve Köpek
“Marcella, dört kez seans yapabileceğimi bekleyerek gelen on beş yaşında bir gençtir; başlangıçta haftada iki kez gelir. Bir gün bana okulunda on beş kız için iki tuvalet olduğunu ve oraya gitmenin kolay olmadığını, çünkü önce erkeklerin yanından geçmek gerektiğini anlatır. Ben ona sadece şunu derim: ‘On beş kız için iki tuvalet gerçekten az ve diğerlerine belli bir ihtiyacın olduğunu göstermek kolay değil; bir çözüm bulmak gerekir.’
Marcella gülümser ve küçük bir köpek çizer. Başta, küçük köpeğin, seans sırasında benim doygunlaşmamış yorumum nedeniyle oluşan bir şeyi, yani anlaşılma ve güven duyma hissini paylaştığını düşündüm. (Başka model yaklaşımlarına göre, onun bana gerçek bir dış problemi anlattığını ya da haftada iki seansın üzerine daha fazlasını istemesi konusunda doygun bir yorum yapabileceğimi düşünebilirdim.)
Birkaç gün sonra Marcella tekrar okul ve tuvaletler hakkında konuşur; akşam üzeridir, ben yorgunum, hastanın benim az bulunurluğumu (az sayıda tuvalet) bir kez daha anlattığı açıklamayı almam ve ona şunu söylerim: ‘Şüphesiz bana demek istiyorsun ki, haftada iki seans yeterli değil ve bana bir ihtiyacını göstermek kolay değil.’
Bunun üzerine Marcella bana üzgün bir şekilde bakar ve şöyle der: ‘Okulda pencereden bıyıklı bir adamın küçük bir köpeğe büyük bir sopayla vurduğunu, onu yaraladığını ve sonunda öldürdüğünü gördüm.’
Aşırı şekilde çözümlenen doygun yorum, çok şiddetli olarak algılanır; yalnızca bir şey yaratmaz, aynı zamanda oluşmakta olan güveni bile öldürebilir. Yani yorumun yanıtı, hikaye, içsel dünya ve bizim hastayla ilişkimizin güncelliği ile ilgili olarak son derece ilginçtir” (Ferro 2008, s. 220f.).
Ferro’nun terminolojisinde bu analitik karşılaşmada çeşitli figürler ortaya çıkar: okul, tuvaletler, kızlar ve erkekler, sonra bir köpek, bıyıklı bir adam; tümü, Marcella ve Ferro tarafından önceden biçimlendirilmiş ikili bir alanı doldurmaya başlayan figürlerdir (Ferro 2003). Bu figürler sadece insanlar değil, hayvanlar veya ögeler de olabilir. Ferro bu figürler için İtalyanca “personaggio” kelimesini kullanır; Fransızcadaki personnage’ye benzer ve İngilizcede genellikle “character”, Almancada “Person, Figur veya Charakter” olarak çevrilir. Personaggi ve ortaya çıktıkları alan kavramsal olarak birbirine bağlıdır. Temel bir özellikleri, henüz sembolize edilmemiş duygusal tepkileri alabilme açısından en yüksek açıklığına sahip olmalarıdır (Habermas 2004). Ferro, seansı, henüz nesne ilişkilerinin tüm kişilerinden ve bunlarla ilgili aktarımlardan önce, figürlerin ortaya çıktığı ve sahneler yarattığı bir alan olarak hayal etmeyi önerir. Alan içindeki figürler ve sahneler, seansta anlatılan ve geliştirilen hikayelerle canlanır. Ben Almanca’da, personaggio için tutarlı olarak “figür” terimini kullanırım, çünkü bu, figürleşebilmek kavramıyla bağlantı kurar. Alan içinde figürlerin ortak yaratımı bence ruhsal figürleşme çalışmasından başka bir şey değildir.
Doygunlaşmamış yorum tam olarak alanın bu bölümüne, yani figürleşmeye ve biçim bulmaya aittir. Hastaya ve analiste, ham deneyimleri ortaya koymada, dönüştürmede ve sembolize etmede yardımcı olur, böylece bunlar işlenebilir hale gelir. Bu nedenle, doygunlaşmamış yorumu, hastanın kullandığı görüntü hikayesini alıp o hikayede hareket eden bir yaklaşım olarak tanımlamak uygundur. Yorum bir duraksama oluşturmaz ve katılımcıları yansıtmanın meta düzeyine taşımaz. Ferro’nun iki tuvaletin aktarım anlamını fark ettiği açıktır, ancak bunu kasıtlı olarak açık biçimde değil, örtük olarak ele alır.
O an hastaya neyi sunacağını, onun o anda neyi kaldırabileceğini ve neyin iyi sindirilebilir olduğunu belirler. Doygunlaşmamış yorum, mevcut duygusal durumu, çağrışımların akışını engellemeyecek şekilde modüle etmekle ilgilidir. Çok fazla kaygı oluşmamalıdır ama çok az da olmamalıdır. Ferro, hastanın mevcut duygusunu, yani ihtiyacını dile getirememe utancını alır; ama bunu adlandırmaz, çünkü bu yeniden doygun olurdu. Bunun yerine, duygusal olarak anlaşıldığını gösterir. Böylece bir şey açılır: Marcella gülümser ve yaratıcılığı uyarılır (küçük bir köpek çizer).
Buna karşılık, akşam yorgunken istemeden yaptığı doygun yorumu, Ferro tarafından neredeyse şiddetli olarak tanımlanır. Marcellanın tepkisi ona bunu fark ettirir. Çünkü Marcella, birkaç saat önce oluşturduğu köpek figürünü tekrar ortaya çıkararak ve yeni hikayede sopayla vuran adamla sürdürerek kendini koruyabilir. Doygun yorumda Ferro, aktarım ilişkisinin mevcut biçimini doğrudan ele alır ve açıklar; bu çözümleme işi kaba, doğrudan, incelik ve analitik taktsizlikten (Psikanalitik bağlamda, analistin seans sırasında hastanın duygusal durumunu, savunmalarını veya sınırlarını yeterince gözetmeden yaptığı müdahaleleri ifade eder. Yani analistin iyi niyetle, ama dikkatli ve duyarlı bir şekilde davranmadan, hastanın ruhsal hazırlık seviyesini veya dirençlerini hesaba katmadan yorum yapması veya doğrudan çözümleme getirmesi durumudur.) yoksun, açığa çıkarıcıdır. Çoğu durumda, Ferro doygun yorumu pek olumlu görmez. Bollas’ın (2006) belirttiği gibi, aktarımsal yorum genellikle serbest çağrışımın önüne geçen bir direnç olarak çalışır. Ferro, zorlayıcı aktarım yorumunu hastalık olarak adlandırır; bunun yalnızca psikanaliz olduğunu iddia eder (Ferro 2009, s. 171f.).
Ancak Ferro her zaman doygun yorumu aktarım yorumu ile eşit tutmaz; her türlü açıklayıcı ve çözümleyici yorumu da doygun yorum olarak adlandırır. Böylece Ferro’nun doygunlaşmamış yorumları, Bion’un “negatif yetenek” kavramını alır ve belirsizlik ile şüpheye toleransı artırır (Ferro 2006). Bunlara, doygun matrisin güçlü yorumlarının tersine, zayıf yorumlar der. Seansta şimdi ve burada, o zaman ve mekanda kopuk veya bağlantısız kalanlar hikaye aracılığıyla örülür ve bağlanır (Kittler 2006). Genellikle, doygun yorumu daha kötü bir alternatif olarak görür; çünkü o açmak ve uyarmak/teşvik etmek yerine belirler ve kapatır.
Bu konuda, Civitarese (2008) ile aynı görüşteyim: Doygun ve doygunlaşmamış yorumlar birbirine aykırı olmak zorunda değildir; aksine, seansın kurgusunda farklı işlevler üstlenirler. Ayrıca, doygun yorumlar, aktarım yorumları ile eşdeğer tutulamaz. Örneğin, “Bir çocuk için, arkasında bir kurt oturuyorsa bu çok korkutucu olmalı” ifadesi tam da aktarımı doygunlaşmamış biçimde ele almayı sağlar. Bana göre, buna ek olarak, ne doygun ne de doygunlaşmamış yorumlar nesnel bir şekilde ortaya çıkıp verilmiyor; aksine, seansın bilinç-dışı iletişimine öylesine dahil oluyor ki, biz analistler aslında yaptığımızı sandığımız şeyi gerçekten yapıp yapmadığımızı da asla bilemiyoruz.
Aşağıda kendi çalışmalarımdan bir durumu sunuyorum. Burada göstermek istediğim, bilinç-dışı sürecin ve doygunlaşmamış ve doygun yorum ögelerinin kullanımı ile aktarım ve karşı-aktarım oyununun ne kadar iç içe geçtiğidir. Bu oyunda tutunma noktası ise analitik durumun çerçeve koşullarıdır (Will 2015).
Siyah Panter
Barbara, otuzlu yaşlarının ortasında bir öğretmendir ve yedi yaşında bir oğlu vardır. Eşi bir trafik kazasında yaşamını yitirmiştir. Artan kaygıları nedeniyle haftada bir saatlik kriz müdahalesi için bana gelmektedir.
On birinci seansta, Barbara tam olarak kazanın yıldönümü olduğunu fark eder ve bunu anlatmaya başlar. Anlatısı detaylı ve yoğundur, duygularla doludur. Arada bir ağlar. Ben etkilenirim; zaman zaman kısa bir yorum yapar veya bir soru sorarım.
Bir noktada, kazanın üzerinden tam iki yıl geçtiğini söyler. Ben tamamen şaşırırım, çünkü seansta kazanın beş yıl önce olduğunu sanıyordum. “Evet, aslında iki yıl olmuş,” derim kendi kendime. Bu hafıza hatası ilgimi çeker. Acaba olayı kendimden uzaklaştırmış olabilir miyim? Yoksa Barbara’nın bir savunma eğilimini mi alıyorum, kendini bir şeyden korumaya mı çalışıyor? Her halükarda, bunun bir belirleyici işaret, bir aciliyet noktası ( point of urgency, Strachey) olduğunu hissederim.
Anlatmaya devam eder. Bir ara, hatırlamanın ne kadar güçlü olduğuna şaşırdığını söyler. Aslında bugün tamamen farklı konularla gelmek istemiştir. Daha sonra ekler: “Dün gece bir şey rüyamda geçti, sadece belirsiz hatırlıyorum.” Ben: “Ah evet?” Bu rüyayı seansın sonuna doğru ve dikkatli bir şekilde dile getirmesi ilgimi çeker. Acaba bundan bir şey çıkarabilir miyiz? Muhtemelen güçlü bir içeriğe sahiptir ve Barbara öncelikle onu savunmuş olmalıdır. Tekrar point of urgency ortaya mı çıkıyor?
Barbara anlatır:
“Evin içinde tanımadığım, ama kendimi çok rahat hissettiğim bir eşcinsel adam var. Sonra dışarı çıkıyorum. Koridorda kocaman bir siyah panter var. Sanırım onun yanından asla geçemem! Aslında çok korkmuyorum. Adam geliyor ve panteri bir şekilde sakinleştirmem için yiyecek getiriyor.”
Gestürlerle panterin ne kadar büyük olduğunu ve onun üzerinden atlayamayacağını anlatır.
“Böyle panterler var,” der, “öylesine siyahtırlar ki tüylerindeki desenler bile seçilemiyor.”
Seansın sonuna yaklaştığımız için, doğrudan ama doygunlaşmamış bir müdahalede bulunmaya karar veririm:
“Belki siyah ölümün rengidir?”
İçimde rüyadaki panterin, ölüme dair hikayeyi yoğunlaştırdığı ve temsil ettiği fikri oluşmuştur. Bu şiddetli ölümün onun için travmatik olduğunu ve etkilerinin sıradan bir ölümden çok daha güçlü, mevcut yas sürecinin ötesinde olduğunu hissederim. Bunu dikkatli ama belirgin biçimde dile getirmeyi düşünmüştüm.
Barbara kısa bir sessizlik yaşar, içinde çalıştığını hissederim. Sonra, beni şaşırtarak, eşinden bahsetmeye başlar: Eşinin güçlü bir adam olduğunu, cinsel ilişkinin çok güzel olduğunu, ancak son yıllarda giderek içine kapandığını, Max’ın doğumundan sonra neredeyse hiç birlikte olmadıklarını anlatır. Sonrasında başka erkeklerle kısa hikayeler yaşadığını ve bunun başta doğru olduğunu düşündüğünü ekler. Ölümünden sonra ise ciddi suçluluk duyguları yaşamıştır.
Karşı-aktarımda, duygusal yoğunluğun azaldığını hissederim. Bahsettiğim ezici yas yerine, Barbara cinsel arzuyu dile getirir. İki yıl mı, beş yıl mı geçmiş sorusu yeniden ilgimi çeker ve rüyadaki panter, cinsellik ve suçluluk duygularının, şiddetli ölüm ve karanlık yerine, onun için daha ulaşılabilir olduğunu fark ederim.
Bilinç-dışının ipucunu yanıtlamadan bırakmak istemediğim için, doygunlaşmamış müdahalemi birkaç doygun cümleyle desteklerim:
“Evet, panteri rüyanızda gördüğünüzde eşinizden bahsetmiş olmanız mantıklı
geliyor. Panter onu, onun güçlü, bedensel ve dürtü nitelikli yanını temsil
ediyor. Bunlar güzel anılar. Ama belki de ek olarak sizi daha çok korkutan
bir şey de var: Ölümü, öylesine şiddetli bir ölüm ki, tıpkı panter gibi
güçlü ve onu aşamayacağınızı hissettiriyor. Sonra gelen eşcinsel adam, belki
beni temsil ediyor? Doğru hatırlıyor muyum, panteri sakinleştirmek için bir
şey de vardı?”
“Evet, öyle.” “Yani belki sizde, bu tehditkar panterle başa çıkmama
konusunda bana ihtiyaç duyduğunuz ya da benim bir aracım olabileceği umudu
var?”
“Hm, evet, yani ben de daha önce merak etmiştim, neden eşcinsel ve sizinle burada diğer erkeklerle olan ilişkilerden farklı olması mümkün, yani cinselliğin hemen gündeme gelmesi olası. [Derin bir nefes alır.] Evet, bu benim için gerçekten çok ağır bir konu, onun nasıl öldüğü… [Yine gözleri doluyor.] Yani Max’a o zaman söyledim, ona çok üzücü bir şey söylemem gerekiyordu, baban bu gece öldü, dediğimde (önce tamamen ikna olmuş bir şekilde söyledi), babasının ölmediğini düşünüyor. Nedeni ise: Daha gri saçları yoktu. Çocuklar böyle düşünür! O, sadece gerçeği kabul etmek istemiyordu, babasının öldüğünü. Ah evet, bununla ilgili her şey.”
Bu seansta öncelikle doyurulmamış bir yorum kullandım. Bu yorumda, hastanın panterin siyahlığıyla saat boyunca benim gözlemlediğim duygusal aciliyet noktasını bağladım: şiddetli ölüm travması; ancak bunu açık bir şekilde yaparak, kendi çağrışımlarını geliştirme imkanı tanıdım. Rüya görüntüsünün figürasyonu ondan ve ben bunu alıyorum; yoğun çatışmalı duyguların dönüşümü için uyarı sağlayan unsur ise benden.
Ama ardından birkaç kez durumdan kaçındığını hissettiğim için, duruma kendi perspektifimle karşı koydum. İlk doyurulmamış yorumumu bir tür Truva atı olarak düşünebilirsiniz: Metaforik bir biçimde güçlü bir mesaj taşıyor. Sonra kendi bakış açımı açıkladım ve bunu ek olarak karşı-aktarım ipucu ile doyurdum. Ferro açısından bu neredeyse şiddetli bir müdahale sayılır. Hastanın çağrışımlarının akışında bir kesinti yaratıyorum, çözümlüyor ve belirliyorum. Seanstan sonra düşündüm, acaba ona fazla yük bindirmiş olabilir miyim? Sahneleme açısından onu neredeyse bir trafik kazasına karıştırmış oldum. Ama sonra aklıma onun sonraki hikayesi geldi. O, oğlunu bir figür olarak ortaya çıkarıyor ve bununla kendi eğilimlerini keşfediyor: “çocuklar gibi düşünmek” ve eşinin şiddetli ölümünden bir şey bilmek istememek. Malzeme akıyor gibi görünüyor. Yoksa tamamen benim bakış açımı mı alıyor, bunu bilemem.
Bir sonraki seansta, oğlunun bakıcısının kaotik davranışlarından dolayı kendini üzgün hissettiğini anlatıyor; buna rağmen oğlunun çok ihtiyacı olan desteğe kavuşması gerekiyor. Kendisi ise biraz gergin ve aşırı hareketli görünüyor. Ona Max’ın desteğini önemsediğini söylüyorum. Ama muhtemelen kendisi için de acil bir destek ihtiyacı var. Önceki seansta bir şeyin tetiklendiğini düşünüyorum. Yoksa daha doğru söylemek gerekirse, acaba ben onda bir şeyi mi tetikledim? Ayrıca iki erkeğe ilgi duyduğunu ve onlarla temas halinde olduğunu anlatıyor. Böylece kendi canlılığı ve cinsel istekleri tekrar gündeme geliyor. Bunlar onun için önemli bir antidepresif işlev görüyor.
Doyurulmamış yorum bağlamında iki çağrışım zinciri: onun cinsellik ve canlılığı, benim yıkıcılık ve ölümle ilgili çağrışımlarım, birbirleriyle ilişki kurmaya başlıyor. Umarım bu, önceki doyurulmamış yorum ile sonraki doyurulmuş yorumun farklı işlevlerini ne şekilde yerine getirdiğini anlamayı kolaylaştırır. Birincisiyle ona zor bir konuyu açıklamaya ve yaklaşımını bir güvenlik hissi ile desteklemeye çalışıyorum. Doyurulmuş yorum mutlaka bir şey açmak yerine, belirliyor ve kapatıyor. Bu nedenle rahatlatıcı bir etki yaratabilir. Ama sonrasında, bu yorumun ileriye dönük rahatsız edici bir potansiyeli olduğu görülüyor. Bu sonraki seansta aktarılıyor. Ama şimdi sorulacak soru: Bu, onun direncini mi hedefliyor yoksa bastırılmış siyah yıkıcılığı mı aktif ediyor, bu da korku yaratıyor? Yoksa Ferro’nun tahmin edeceği gibi, ona zorla kendi bakış açımı mı dayatıyorum?
Belki de seansta fark etmediğim ama sonra meslektaşlarımla tartışarak fark ettiğim, ona o anda ilgilenmediği bir şeyi mi “zorla içine soktum”? Yine de, Civitarese’in (2008) savunduğu gibi, imgelemler ve hikayelerin akışına ortak dalışa izin vermek ve doyurulmamış konuşmayı da içeren bu sürece, önce ya da sonra doyurulmuş yorumlarla karşılık vermek; böylece anlam üretici sürece interaktif bir mesafe koymak ve meta-düzeyde dönüşümü anlamak önemli midir?
Yorum ne sağlar: Figürleşme ve Dönüşüm mü, İçgörü mü?
Benim görüşüme göre, doymamış (ungesättigte) ve doymuş (gesättigte) yorumlar, bilinç-dışı iletişimde ve seansta işleyişin düzenlenmesinde farklı bir konuma sahiptir. Doyurulmamış yorum zayıf bir biçimde ortaya çıkar. Bilinç-dışının imgesel ve duygusal diline erişim arar ve açmayı, çağrıştırmayı amaçlar. Birincil süreç düşüncesi etkinleşir. Bir kesinti yaratmaz ve hastaya buna yanıt verip vermemekte ya da bilinç-dışı biçimde onunla çalışmaya devam etmekte özgürlük tanır. Doyurulmamış yorumla analist, kendini bilinç-dışı iletişime örülen biri olarak gösterir. Kendini ortak sürecin bir rehberi ve iletişimcisi olarak konumlandırır. Hastayı adeta elinden tutar ve ona ilerlenebileceğini işaret eder. Doyurulmamış yorumda iki bilinç-dışı ortak bir çalışmada bir araya gelir. Burada oluşan ilişki duygusaldır ve somut, imgesel ve anlatısal düzlemde yer alır (Birksted-Breen 2013, s. 43).
Doyurulmuş yorum güçlü bir biçimde ortaya çıkar. Açıklama yapmayı ve sabitlemeyi amaçlar. Bu nedenle oldukça yatıştırıcı bir etkisi olabilir, çünkü analisti yetkin ve üstün biri olarak sunar ve hastaya şunu iletir: “Şu anda neler olup bittiğine dair bir kavrayışım var.” Analist, hastayı bunaltacak duygusal deneyimden mesafe alır ve onun mantıklı benliğiyle birleşir. Bu, yaşanan ve gözlemleyen benlik arasında terapötik bir bölünme oluşturmasına yardımcı olur. Bu, analizin kritik anlarında ve ciddi biçimde bozuk hastalarda önemli bir araçtır. Doyurulmuş yorumda analist, hastayı kendisinden ayrı bir nesne olarak ele alır. Gelişimsel açıdan daha geç bir özne-nesne ayrım matrisini aktive eder, doyurulmamış yorumdaki özneler arası kaynaşmayı değil. Hastanın kendisini ve aktarım ilişkisini gözlemlemesine olanak tanır. Bunu açıklayıcı sözleriyle yapar. İkincil süreç düşüncesi her iki taraf için etkinleşir.
Ben doyurulmamış yorumu şu şekilde tanımlamak istiyorum:
– Genellikle oldukça kısa ve çağrıştırıcıdır,
– İmgesel düşünceyi kullanır ve bu nedenle, tıpkı rüya gibi, bilinç-dışına
ve birincil sürece yakındır,
– Sıklıkla figürleşebilme amacıyla hizmet eder ve temsil edilmemiş
materyalin figürleşmesini sağlar,
– Güncel duyguyu alır ve empati gösterir,
– Duyumsaldır ve somuttur, varlık gösteren bir gerçeklik yaratır,
– Çok şeyi algılar, ancak bunları açıkça belirtmez, daha çok örtük olarak
kabul eder,
– Anlamsaldır, hastanın anlatısına örülmüştür,
– Çok anlamlıdır, birden çok yoruma açıktır ve alandaki figürlerle oynar,
– Baskın, biçimsiz proto-duyguyu öyle bir biçimde modüle eder ki ne çok
güçlü ne de çok zayıf olur, sindirilebilir hale gelir,
– Böylece düşüncenin ve duygunun dönüşümünü sağlar ve Alfa-fonksiyonunu
güçlendirir.
Buna karşılık, doyurulmuş yorumu şöyle tanımlayabiliriz:
– Genellikle ayrıntılıdır, tek tek noktalara girer ve net, belirgin biçimde
ifade etmeye çalışır (çok anlamlı değil),
– Zaten var olduğu düşünülen bir anlamı çözer ya da bir anlam inşa eder,
– Amaç içgörü kazandırmaktır ve bununla değişim yaratılmasını hedefler,
– Açık ve örtük olmayan bir biçimde yapılır, ima etmek yerine açıklar,
– Bilinç-dışı sürecin akışında bir kesinti yaratan, refleksiyon için
meta-düzleme taşır,
– Hastanın reflektif benliğine hitap eder ve yaşanan özne ile yorumlayan
nesneyi ayırır,
– Büyük ölçüde ikincil süreç düşüncesini kullanır ve benliği güçlendirir.
Analitik süreç içinde, benim bakış açıma göre her iki yorum türünün de yeri vardır. Doygunlaşmamış yorum genellikle daha erken bir müdahaledir, çünkü bilinç-dışının yükselişini ve duygusal deneyimi desteklemeye yardımcı olur. Hastanın seansta getirdiği, zor kavranabilen bilinç-dışı çatışma alanları figürleşmeye ve seansta kendini göstermeye teşvik edilir. Biçimsiz duygular, işlenebilir hale dönüştürülebilir. Doygunlaşmış yorum ise ikinci bir müdahale olarak ortaya çıkar; uygun görüldüğünde açıklık sağlamak, içgörü kazandırmak, düzen oluşturmak, kaygıyı azaltmak veya direnci yorumlamak amacı taşır.
İlk bakışta, doygunlaşmamış yorum duygusal katılımı ve bilinç-dışı süreci desteklerken, doygunlaşmış yorum güvenlik ilkesini gözetiyor gibi görünebilir. Ancak aynı şekilde, doygunlaşmış yorum bir direnci adlandırabilir ve böylece yine duygusal katılımı teşvik edebilir. Her iki tür de, eğer süreç iyi işliyorsa, analitik çalışmayı temel olarak karakterize eden bilinç-dışı hareketin içine örülmüştür. Onlar, analitik sürecin temel doymamışlığının bir parçasıdır. Sadece somut durumda, hangi yorum türünün hangi nedenle uygun olduğu ve ne etkilediği değerlendirilebilir.
Burada sunulan, doygunlaşmamış ve doygunlaşmış yorumların bir tipolojisidir. Bu tipoloji, muhtemelen fazla düzgün ve çelişkisiz gelebilir. Açıklık amacıyla iki ideal tip üzerinde çalışıyorum; pratikte ve kuramsal olarak aralarında birçok geçiş ve örtüşme vardır. Örneğin, analisti karşısında cinsel ya da saldırgan eğilimler tanımlanıp kabul edildiğinde, doygunlaşmış yorumlar da duyguları dönüştürebilir.
Yine de farklı odak noktalarını belirtmek isterim: Doygunlaşmamış yorumun odak noktası bilinç-dışı materyalin figürleşmesi ve anlam üretimindeyken, doygunlaşmış yorumun odak noktası açıkça adlandırma ve içgörüdür. Burada unutulmamalıdır ki Ferro’nun modeli daha radikaldir. Ferro, yorumu doygunlaşmış bir ifade olarak anlama yaklaşımını, psikanaliz tarihinin arşivine gömmeyi önerir. Anlamların çözümlemesi, asla tükenmeyen ve sürekli yeni biçimler alan yeni anlamların inşasıyla değiştirilmelidir.
Ferro’nun Bion okuması, yorumlamayı temelde doygunlaşmamış bir faaliyet olarak görmeye götürür (Ferro 2003, s. 240). Bazı durumlarda, bunu kabul etmekle birlikte, doyurucu, aktif, kesin ve açık yorumlamanın yine de verimli olabileceğini belirtir. Örnek olarak bir direnç yorumu verir (2005b, s. 108). Yeni bir çalışmada, analiz süreci üzerinden, doygunlaşmamış yorumlardan doygunlaşmış müdahalelere geçişini, hastaya ne kadar sunabileceğine bağlı olarak açıklar (Ferro 2015). Bir kez daha vurgular ki, analistin yorumlama tarzı esnek olmalı ve hastanın alma ve sindirme kapasitesine uygun olmalıdır.